8 Ekim 2011 Cumartesi

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 3

Önceki yazımızda ilkel kabilelerdeki hediyeleşme biçimi “Kula” yı görmüştük. Bu günkü yazımızda gene ilkel kabile hediye kültürü olan “Potlaç”ı göreceğiz.

Kuzey Amerika yerlilerinde görülen bu gelenek malların kamuya dağıtılması amacını taşımaktadır. Erol Gökal 2007 yılında Ankara Aşina Kitaplardan çıkan “İnsan Kısım Kısım” kitabında Potlaç’ı şöyle anlatır:

“Potlaç törenleri sırasında, önce yenilir içilir ve armağanlar verilir, daha sonra da değerli tüm kap kacaklar kırılır, balıkyağı akıtılır, ev eşyaları, dikiş makineleri harap edilir ve hatta evler bile yakılır. Potlaç törenine çağrılmak, büyük bir onurdur. Ancak her konuk, çağrıldığı her potlaç törenine karşılık kendisi de bir potlaç düzenlemek zorundadır. Bu törenlerin artı ürün birikimini önlemek için, biriken fazlalığı topluluğun diğer üyeleriyle paylaşmayı amaç edinerek yapılması nedeniyle, bu törenlerin yapıldığı toplumların yaşadığı kültüre de sosyal bilimlerde ‘potlaç kültürü’ adı verilmiştir. Potlaç kültürü yerine ‘armağan kültürü’ ya da ‘simgesel değiş tokuş düzeni’ tanımları da kullanılabilir.

Potlaç basit bir şölen değildir, yaşamın tüm alanlarını kapsar ve zihniyet işleyişini belirler. Potlaç kültürü, soy ve kan birliği üzerine oturur, yasalar değil karşılıklı rızaya dayalı gelenekler egemendir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, zafer vb. olaylarda gerçekleştirilen değiş-tokuş, bu kültürün belirleyicisidir. Maddiden daha çok manevi alışveriş önemlidir; duygu alışverişi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu düzende toplum, hiyerarşik bir görünüme sahip olsa da, aslında söz konusu olan eşitler arasında geçici bir eşitsizliktir; her an statü değişiklikleri olabilir. Özel mülkiyet kavramı yoktur, herkes kardeştir, ben yok biz vardır, servet kolektif bir anlama sahiptir. Servet, bir anda el değiştirebilir. Törenlerde verilenin reddi, bir savaş nedenidir. Aldığınızı çoğuyla iade etmeniz beklenir, aksi halde bir dava ve anlaşmazlık konusu ortaya çıkar.”

Prof. Mahmut Tezcan Potlaç konusunda ise şu tezleri ileri sürüyor:

“Kabile reisleri büyük ziyafetler verirler. Bu ziyafetlerde bol bol yenilir içilir, şarkılar söylenir, dans edilir ve halka hediyeler dağıtılır. Servetini dağıtan şefler dağıttığı oran kadar itibar kazanır. Bu nedenle Potlaç bir gösteriş tüketimidir.”

Bu yanıyla Osmanlı’da uygulanan iftar geleneğinde iftar yemeği sonrasında verilen diş kirası adlı gelenekle benzeşmektedir. Prof. Mahmut Tezcan tezlerinin devamında şunları yazıyor:  

“Potlaçta mülkiyet gösterişçi ve rekabetçi bir biçimde tahrip edilir. Örneğin Kwakiutl Potlaç’ı sırasında battaniyeler yakılmakta, sandallar parçalanmakta. v.s

Bu tür toplumlarda üretim yapıldığı için tüketimi yaygınlaştırmak çabasıyla armağan verilmektedir. Idışmada (armağan değişimi) tek amaç, üretilenin paylaşılmasıdır.”

Prof. Mahmut Tezcan Potlaç’ın bizlerde de bir takım farklılıklarla var olduğunu gösteriyor.
 
“Türklerde Oğuzlar zamanındaki yağmacılığın Potlaç’la pek farkı olmadığı söylenebilir. Boy başkanları arasında yapılması, başkanlar arası yarışma gibi durumlar potlaçlarda da aynen vardır. Eski Türklerdeki ‘yağmalı toy’ kurumu Prof. Eröz’e göre itibar sağlayıcılık yönünden Potlaç’ı andırmakta, fakat toplumsal adalet sağlayıcılık bakımından ondan ayrılır. Burada çılgın bir rekabet ve malların tahribi yoktur. Hakanların, hanların, beylerin varlıklı kimselerin düzenledikleri şölenlerde mallar, yakılıp yıkılmayıp, yoksul tabakalara dağıtılırdı.”

Buraya kadar gördüğümüz hediyeleşme kültürünün ilkellerden günümüz toplumuna sıçrayışını anlamış oluyoruz. Önceki bölümde de buna vurgu yapmıştım. Gelişen ekonomilerle dünyanın yönelişleri arasında ilkel kültürle araya giren değişim metaı paradan fark yoktur. Hatta bu ekonomileri üreten kapitalizm bir yanıyla tek biçimli insan türü oluşturmasıyla tüm teknolojik gelişimine rağmen insanlığı (ne büyük trajedidir ki, kapitalizmi oluşturan gene insan, yani insanlık) ilkellikten bile geri duruma düşürmektedir. Bunu modern hediye anlayışında da görüyoruz. Bu konuda herkesin kabul edebileceği bir görüşte şöyle belirtiliyor.

“Kapitalizmin önemli nirengi noktalarından bir olan tüketim ve dolayısıyla özel günler ihdası üzerinden armağan kültürünü canlı tutma çabası bir ölçüde paganizme geri dönme durumudur. Çünkü hediye üzerinden karşılıklı dostluktan ziyade para gücünü tecessüm ettirmektedir. Zira kapitalist tüketimde marka ve etiket her şeyin önündedir. Bu yol izlendiğinde bile armağan üzerinden bir tabakalaşmanın ya da deyim yerindeyse sanki kast sisteminin oluşturulduğunu gözlemlemek mümkündür.”


DEVAM EDECEK

 


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi : 07.10.2011 

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 2

Karadeniz Teknik Üniversitesi  Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yardımcı Doçent Doktoru Kemal Üçüncü “İletişim canlılar arasında bilgi alış verişinin vazgeçilmez unsurudur” der. “Bu çerçevede iletişim unsuru olarak Türk kültür geleneğinde (dünya kültüründe de durum bundan farklı değildir A.G) armağanlar, diplomaside iç ve dış siyasette, hediyelerin biçim ve içeriği, sunuluş biçimiyle, bu bağlamda taraflar arasında bir iletişim biçimi olarak, ilettikleri mesajlar açısından incelenmesi gereken bir fenomendir” diyerek ekler. Prof.Dr. Mahmut Tezcan’da “hediye geleneği bütün kültürlerde görülen evrensel ve işlevsel bir kültür kalıbıdır. İlkel olsun çağdaş olsun her kültür bu geleneği yaygın biçimde sürdürmüştür” der. İlk bölümünü pazartesi günü okuduğunuz yazı dizimizdeki amacım bu konuyu enine boyuna incelemek.

Hediye ve hediyeleşmek konulu bu yazı dizimizin ikinci ve devam eden bölümlerinde hediyenin, öz Türkçeyle söylersek armağanın tarihi süreçte geçirdiği evreleri göreceğiz. Hediyeleşme ister dini ister din dışı biçimiyle olsun, toplum içinde bir öneminin olduğunu kabul etmek gerekir. Her toplumda görülen hediyeleşmenin insanlık tarihi kadar eski bir geçmişi olduğu da akıllarda tutulmalı. Modern antropoloji çalışmalarında ilkel topluluklarda karşılık beklemeden hediye vermenin yanı sıra, hediye değişimi ve hediye ile sosyal bağ kurma, sosyal itibar ve onur kazanmayı amaç edinen biçimlerinin de bir hayli yaygın olduğundan söz edilmektedir.

İlk önce bu kelimenin içerdiği anlam ne, onu görsek daha uygun olur. Hediye veya armağan kelimesinin sözlüklerde anlamı; insanlar arasında sevgi, saygı ve yakınlığa vesile olan ve birine karşılıksız verilen eşya olarak belirtilmiş. Her ne kadar sözlüklerde karşılık beklemeksizin dense de ülkemizdeki yaygın biçimiyle düğün, nişan, sünnet gibi törenlerde karşılıklılık ilkesi vardır ve bu gözetilmektedir. Aslına bakarsanız bence bu tören hediyelerini hediye kavramından çıkarmak gerekir. Daha çok yardım anlamını taşıdığına inandığım bu adet, bu töreni düzenleyene bir bakıma eşyadan çok para verildiği veya altın takıldığı için, ekonomik katkı sağlamaktan başka bir şey değildir.

Şimdide gelelim hediye ve hediyeleşmenin tarihine.

Önce Prof.Dr. Mahmut Tezcan’nın yazdıklarına bakalım.

İlkel toplumlarda hediye geleneğinin Fransız düşünür Marcel Mauss, (1872-1950) tarafından incelendiğini belirten Prof.Dr. Mahmut Tezcan, bu düşünürün karşılaştırmalı yöntemle Polynesia, Melanesia ve kuzey batı Amerika’daki yerlileri incelediğini söyler. Prof.Dr Tezcan’a göre hediye değiş tokuşu ekonomik antropolojinin temel konusunu oluşturur. Bana kalırsa günümüz ekonomilerini şekillendirenler bu örneklerden faydalanmışlardır. Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Yılbaşı gibi özel günler, tüketim toplumunun daha çok tüketmesi için kamçılandığı özel günler olması başka türlü açıklanamaz çünkü.

O dönemlere özgü ekonomi anlayışına uygun olarak hediye değiş tokuşu ekonomik ve siyasal amaçlarla biçim kazanır. Burada esas olan akrabalığın sürdürülmesi, insan mal ve eşyanın dışarıya çıkmasını önlemektir, soyun devamını sağlamaktır. Bunun için kendi aralarında hediye kız alış verişlerinde bile bulunabilmektedirler (sözün burasında bazı ilkel kabilelere ve kuzey kutbunda yaşayan eskimo’lara gidildiğinde gelen erkek misafire ev sahibi erkeğin eşini sunmasıda hatırlanmalıdır. İzzet ve ikramın bir çeşidi olan bu türe de hediyeleşmenin başka biçimde ortaya çıkması olarak görülmelidir A.G). 

Mahmut Tezcan’ın yazdıklarından Mauss’un hediyelerin bir istem olmayıp, toplumsal zorunluluklar şebekesinin bir parçası olduğunu belirttiğini öğreniyoruz. Mauss burada “Karşılıklılık” kavramını kullanır. Her türlü alış veriş ve paylaşma karşılıklı olmak zorundadır. Hediye alış verişi gibi kişisel ve duygusal bir konuda bile bilinçaltında bir karşılık bekleme vardır.

KULA

Yabancı gurup ve toplumların birbirleriyle ticaret ortaklığı kurmaları biçiminde oluşan ilkel ticaret biçiminde hediyeleşmenin olduğunu görüyoruz. Prof.Dr. Mahmut Tezcan Batı Okyanusya yerlilerinin ticaret yaptıkları yerlere götürdükleri hediyelere isim olan “Kula” yı şöyle anlatıyor.

“Uzun süreli alış verişler sonucu, yabancı toplumlar arasında ‘Ticaret akrabalıkları’ kurulmuş olmaktadır. Bu tür ticaret ilkel ticaretin örneği ‘Kula’ dır. Bu adalarda yaşayan Argonaut’lar deniz aşırı komşu adalarla sürekli ticaret ilişkisi içinde yaşarlar. Bunlar küçük gemilerle açık denizlere yaptıkları seferlere ‘Kula’ derler. Kulanın amacı kolye ile bilezik değiştirmektir. Her denizcinin her limanda kendisini bekleyen bir ticaret ortağı vardır. Karşılama sırasında önce hediyeler verilmektedir. Ortaklık her alış verişte birbirlerine hediyeler vererek bir tür hak helalleşmesi yapmaktadırlar.

Küçük toplumlarda törensel olarak verilen hediyeler, yüksek değere sahip objelerden oluşur.

Kulanın bazı işleri, özenle hazırlanmış sihir ayinleri ve halkın katıldığı törenlerle beraber yürür. Bilezik ve kolyenin ayinli mübadelesi (Kula) yanında trampa ile adalılar arasında pek çok malın mübadelesi sağlanmış olur ki, buna Gimwali denir. Hediye mübadelesinde cimri davranan iktisadi düşüncelere fazla bağlanan kişileri, ‘Hediye verme işini sanki mal mübadelesiymiş gibi yapıyor.’ Diyerek kınar ve kula kurumundan çıkarırlar. Hediyede denklik, hediyeye karşılık verene ait olup kişilerin itibarı buna bağlıdır.”

Bizde de buna benzer bir takım hediyeleşme yok değildir. Küçük ölçekte de olsa bunları görüyoruz. Sadece denklik kuralı pek uygulanmaz. Özellikle yıl sonu hediyelerinde bunu görürüz. Takvim, anahtarlık v.b gibi hediyelikler günümüzde ekonomik nedenlerle terk edilmiş hediyeleşme geleneği olsa bile bilinen Kulaya benzer ticari hediye ve hediyeleşme biçimidir. 

DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi : 05.10.2011

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 1

Hediye ve hediyeleşme konusunda 3-5 kişiden oluşan mini bir anket yaptım. Amacım yeni yazı dizisine katkı yapacak fikirleri edinmekti. Yaptığım ankete göre hediye ve hediyeleşme konusunu insanlarımız çok farklı biliyor ve değerlendiriyor. Önceden kestiremediğim sonuçlara da varanı gördüm. Bizim büyüklerimiz böyle şaşırtıcı sonuçlar alınabileceğini hatırlatmak maksadıyla “kes parmağını, çık pazara” derlerdi. Pazardaki her kes parmağın neden ve nasıl kesildiği hakkında başka tahminlerde bulunur ve gene herkes başka başka tedavi yöntemleri önerir, ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bende bu mini ankette şaşırdım.

Hediye ve hediyeleşme nedir diye sorarak başladım. Karşılık beklemeksizin verilen şeye hediye denilebileceğinde anlaştık. Hediyeleşme neyi sağlar dediğimde ortalık karıştı. Hediyeleşme sevgi toplumu oluşturmayı sağlar diyen yoktu. Herkese hediye verilir mi, her şey hediye olur mu diye sorduğumda bir fikir birliğine varamadık. Sonunda kimilerinin bağış ve yardımı, hediyeden saydığını gördüm. Hediye ile rüşvetin bir bağı var mı diye sordum, şaşırma sırası deneklerime gelmişti. Karşı çıkanlar oldu. “Peki,” dedim “siz hiç annenizi, babanızı, yada herhangi bir büyüğünüzü etkilemeye çalışmadınız mı? Daha büyük bir fayda sağlamak üzere kimseye küçükte olsa bir şey vermediniz mi?” diye sordum. Hiç hediye vermediklerini ve almadıklarını söyleyenler bile böyle bir eylemde bulunduklarını kabul ettiler. Bunun adının hediye değil rüşvet olduğunu belirtince iç içe geçmiş bir konuyu nasıl ayırmak gerektiğini sordular. Hazreti peygamberimizin ölçüsü geldi aklıma; “bu hediyeyi alan, bu makamda değilde evinde otursaydı, aynı kişilerden hediye alabilir miydi?” Bu soru ölçünün ta kendisi! Cevap hayırsa verilen hediye değil rüşvettir, alınanda hediye değil rüşvettir. Rüşvetin sevgiyi sağlamadığı, toplumu bozduğu düşünülürse sakıncası ortaya çıkar. Hediye verirken bu açıdan dikkatli davranmak gerek. 
...

Dilara erken uyanmıştı. Eşini kaybettiği henüz bir hafta olmamıştı bile. Bu gün kendisinin doğum günüydü. Böyle kara bir doğum günü sabahına uyanacağını hiç düşünmedim diyordu kendi kendine. Yataktan çıkmak istemiyor, başını yorganın içine, günün ışığından kaçarak karanlıklara gömüyordu. Beraber geçirdikleri yirmi beş yılın her biri tek tek gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu. O hiçbir doğum gününü unutmaz, her özel güne ayrı bir hediye verirdi. Doğum günü armağanı yıllardır değişmemişti: Bir adet kırmızı gül!

Dilara bunu hatırlayınca yorganın içinde bir gözyaşı fırtınasına daha tutuldu. Dizlerini karnına çekti, anne karnındaki ceninden farkı kalmamıştı. O kadarda korunmaya muhtaç hissetti ki kendini. Az şey değil, arkasındaki koca dağ yıkılmıştı.

Bir süre öyle ağladı. Artık gözlerinin yaşı kesilince başını gün ışığına uzattı. Ne tatsız tuzsuz bir gün ışığıydı bu gün ışığı. Keşke ben ölseydim diye geçirdi içinden, sonra bu düşüncesinden pişman oldu. İyiki ben ölmemişim, yoksa o nasıl dayanırdı bensizliğe, mahvolurdu. Belki de, hatta belki de değil kesinlikle dayanamaz intihar ederdi, diye düşündü. Derin üzüntüsünün arasında küçük bir teselli değildi bu. Sevdiğine dokunamamanın kıyamamanın bir çeşit dile gelişiydi sadece. O yaşasaydı o acı çekecekti, ama şükür ki bu acıyı o çekmemişti. Şimdi yaşamak bir ıstırap olsa bile, razıydı.

Yatağından kalktı Dilara. Gitti elini yüzünü yıkadı. İstemeye istemeye kendine bir çay yapmaya karar verdi. Buz dolabından peyniri domatesi, iki kandıra biberini çıkardı masaya koydu. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememişti. Çok aç olmasına rağmen canı hiçbir şey istemiyordu. Kahvaltı bıçağı ve çatalı tuzu derken kendini kahvaltı ederken buldu. Şaşırdı tabii. “Ne zaman sofrayı kurdum?”

Hiç çocukları olmamıştı. Birbirlerine düşkünlükleri birazda bundan dolayı fazlaydı. Bir gün olsun birbirlerine olan sevgileri azalmamış, yıllar daha çok arttırmıştı hatta. İkiside yalnız bir yere pek gitmezlerdi. Gitseler bile en uzak yerde bir günden fazla kalamaz, mutlaka geri dönerlerdi.

Kendini kahvaltı masasında bulan Dilara bugünün doğum günü olduğunu yine hatırladı.

“Neye yarar doğum günüm olsa, o elinde kırmızı gülle gelip dudaklarıma şefkat dolu kutlama öpücüğünü kondurmadıktan sonra.”

Onunla birlikte yaşadığı 25 kendisinin, 25’te onun 50 doğum gününü hayalinde canlandırdı. Burnunun direği sızladı, yeniden gözleri yaşardı.

Kapının zili çaldı. Kim olabilir bu sabahın erken saatinde diyerek meraklandı. Kapıya gitti, açmadan önce “kim o?” diye seslendi. “Çiçekçi” diyen genç bir erkek sesi duydu. Kapıyı açtı. Birkaç sokak ilerdeki çiçekçiden bir genç delikanlı, elinde bir adet kart iliştirilmiş kırmızı gül ve bir mektupla karşısında duruyordu. “Kimden” diye sordu, delikanlı “bilmiyorum, patronum bu adresi tarif etti ve bunları size vermemi söyledi” dedi.

Dilara’nın aklından şimşek hızıyla neler neler geçmedi ki..

Almaması gerekiyordu bu mektubu ve bu gülü. Bu jesti kim yapıyorsa yanlış kişiyi seçmişti, öyle düşündü. Ama aldı, delikanlıya teşekkür edip kapıyı kapattı. İçeri girdikten sonra karttaki el yazısı gözüne çarptı. Onun el yazısıydı. Her zamanki gibi kısa ve net:

“Canıma…”
  
Onun öldüğünü bilmese şaka yaptığına hükmedecekti. Nerdeyse kapıya gidip bakacaktı. Belki bütün olanlar bir şakaydı, o kapının ardındaydı ve ona doğum günü sürprizi yapacaktı, kim bilir. Ah keşke öyle olsaydı. Olamazdı ki. Gerçekle hayal bir süre çarpıştı, gerçek kazandı ve Dilara’nın canı yandı.

Kırmızı gülü eline aldı, uzun uzun baktı, okşadı, öptü.

Sonrada eli mektup zarfına uzandı. Açtı. Mektuptaki el yazısı da ona aitti, özenle okumaya başladı.

“Canıma;
Bu satırları okuduğunda ben ölmüş olacağım. Bundan sonrada sen yaşadığın sürece yanında olamayacağım. Seni yalnız bıraktığım için çok özür dilerim. Bu satırları yazarken öleceğimden daha çok bunu düşündüm. Benim güvercinim yalnız kalamaz. Bensiz sofrada yemek yemeyen, ben üşüdüğümde titreyen, ben sevindiğimde nerdeyse davul zurnayla sevincimi herkese duyuran, üzüldüğümde kolları ana şefkatiyle beni saran, güç zamanlarımda güçlüklere göğüs geren, her güçlükle yırtıcı dişi kaplan gibi kapışan güvercinime bunu ben yapamazdım. Ama kaderin önüne geçilmez. Geçemedik işte. Kanser bizim kaderimizmiş canım.

Birlikte olduğumuz 25 yılın her günü altın değerindeydi benim için. Neylerim serveti? Senin sevgin bütün servetlerden daha değerli. Şunu bil bir tanem, ben mutlu ölüyorum. Bunu düşün ve bir insanı bu dünyada mutlu ettim diye kendinle övün. Sen her övüncü hak ediyorsun çünkü.

Bu mektubu doğum gününde almış olacaksın canım. Hastalığım sırasında bir gün senden, yalnız çıkmak için zorla izin aldığım günü hatırlıyorsun değil mi? İşte bu kırmızı gülü almak ve bu mektubu yazmak için aldım o izni. İznimde çiçekçiye sana her doğum günü bir kırmızı gül getirmesi için siparişte bulundum. Ödeme içinde bankaya gül hesabı açtım. Sen yaşadığın sürece her doğum gününde bu kırmızı gülü alacaksın.

Canından canına..
Sonsuz sevgilerde buluşmak üzere..

...

İşte hediye. Başka tür hediye aranmasına gerek yok bence. Bu kadar vefalı kim olabilir? Hediye vefalılığın bir örneği olmalı. Yani sevgiyi büyüterek sürdürmeli hediye.


DEVAM EDECEK

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi : 03.10.2011
       

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 97

Merhaba şiir sever dostlar. Geçen hafta şiirlerle karşınızda olamadım. Bilgisayarım o hafta pazartesi günü attığım formata rağmen kilitlendi. Hiçbir sayfa açılmaz oldu. Taramalar sonunda işin formattan başka çözümü olmadığını gördüm. Bir format daha atmaya karar verdim. İşte bu yüzden yazımı yazamadım. Bir önceki hafta Murathan Mungan şiirlerini sizlere sunmaya devam edeceğimi belirterek yazımı bitirmiştim. Gecikmiş 3. Murathan Mungan şiirleri bölümüyle bugün tekrar karşınızdayım. Aşağıda bulacağınız Murathan Mungan’ın “Fırtına” adlı şiirini “Yeni Türkü” grubunu dinlemeyi sevenler tanıyacaklardır. Bu şiiri hiç bilmeyenlerin, müziği ilgilendikleri tarz olmasa bile bir yerden kulağına girmiştir. Çünkü bir dönem bütün radyolarda çok çalmıştı.

...

BU NE BİÇİM HAYAT

Bu ne biçim Postacı
Üç defa çalıyor kapıyı
Bu ne biçim kel
Hem merhemi var
Hem sürmüyor başına
Bu ne biçim biçimler
İstediğiniz kadar çoğaltılabilir
Memleket çok müsait buna
Örneğin yeni bir komşu taşındı karşıya
Bir baktım Fahriye Abla!
Kırk yıllık bir rötar yapmış
Erzincan Treni
Ben gelmişim şu yaşıma
O ise şiirdeki yaşından gün almamış daha
Benimki ne biçim hayat
Uymuyor ne gördüklerime
ne duyduklarıma
ne okuduklarıma
Ben ne biçim benim
Ne kendime benziyorum
Ne başkalarına

MURATHAN MUNGAN

***

DİZEYE DÜŞEN

Kovulmuşken hayatın bir yerinden
Yalnızken, umarsızken
Öfkeni dillendirecek bir eylem ararken kendine
Diyelim gecelerin o tekin olmayan serüveninde
Paranoya kıvamında ilişkiler yaşarken
İmtiyazsız karanlıkların suçlu zevklerine
Yasağın büyüsüne, hayatın ve gündüzün
Öte - yüzüne sığınırken
Ve intihar manifestosu gibiyken bütün duyarlıkların
Ansızın bir dize gelip takılır diline
Bir can simidi gibi en kurtarıcı keyfiyle
Bir zaman seninle kalır, yanıbaşında,
Zaman içersinde yer değiştiresin
Diye kendisiyle bir gönül erincini,
en düpedüz anlamıyla yaratmak eylemini
Yaşarsın bir dizenin dizlerinde
Sonra uzaklaşır senden,
Gözden kaybolur
Büyümüş, çoğalmış bir şiirin derinliklerinde
Ne senledir oysa, hep senledir oysa
Gecelerin ötesi dediğin şey
Kendin için yaşadığın sinema

MURATHAN MUNGAN

***

ESKİ FENERLER ESKİ GEMİLER

uzun yanlışlarla battı gemiler
geçtikleri her yerde
İçindekiler

toy rüzgarlarda
yelken açan düşlerimiz
uğradığımız adalarda dağıldı
geçtiğimiz gemilerde kaldı çarpılmış yüreklerimiz
boşlukta el sallayan biri var hala
bizim varamadığımız uzaklıklara

ne kulaklarımızda siren sesleri
ne kadırga serenlerinin
yol açtığı birkaç tuzlu resim
içimiz bir ada kuraklığı
sualtı batıklarıyız gündemin

en fazla neyi bilebiliriz şimdi
bulmacalarda geçen gemici deyimlerinden başka
hangi rakıya vursak kendimizi
dalgaların kat yeri
mazisinden yeni bir insan çekip çıkaramayanlar için
eksilerek kazanılan deneyim

örgütlü rastlantılarda her şey sessizliğe güvendi
oysa eski fenerler eski gemiler içindi
paslandı ay ışığında gümüş eyerli tekneler
uykuları çevik tutan deniz rüzgarları dağıldı
şimdi her şeyi çıplak görmenin acı veren aydınlığı
umudun yeni ve altın anlamı.

MURATHAN MUNGAN

***

ESKİDENDİ ÇOK ESKİDEN

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken...
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti. 

MURATHAN MUNGAN

***

EŞGAL ÜZERİNE BİR ŞİİR

Bir omuzuna attığı kolan
Bir omuzunda samanyolu
nehir yataklarında bir ayağı
ötesi görünmüyor kamçılı karanlıkta
suları sırtlayıp geçmişti buradan
Çolpan yıldızı hangi dağlara düştü?
Ergir mi demirdağ?
Bıçağın sayada hafifliği boşuna
Boydan boya göğsümü geçen yaralı hayvan
Adadım yüreğimi ardından giden aya

Dilsizim ve adsızım şimdi
Aşk diyorlar değil mi buna?

ay, saydam kuyu
yüzünün yüzüme ettiği zulüm
işte çuhaçiçeği, işte kayın ağacı
gecikmiş yağmurlardan su içmeye inen söğütler
tuzlaşıyor kemiklerim sönen suların üstünde
sabrın ilahisini bitirdim, dindi yollarım
Görünmez karanlıktan biçtiğim elmas kesim
döner dururum hala
Bilirsin tenhadır can
boynumda asılı ay, söyle kimse geçmedi değil mi buradan?

MURATHAN MUNGAN

***

FAY
kaç kişiyim bu yalnızlığın ortasında
bir boğa, bir leopar
Arena ve Opera
İyot ve Rüzgar
Arsenik ve Sözcükler arasında
yüzüm çalılıklarla kaplı
aralayan gözüpek avcılar
için parslar geziyor kuytularında
iyi yürekli bir canavar saklanıyor
yazdıklarımın ve yüzümün
satırlarında

kendim için büyük bir tehlikeyim artık
ilerliyorum
içimdeki yer çatlağı boyunca

MURATHAN MUNGAN

***

FIRTINA..

Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar

Ne geçmiş tükendi
Ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri
Geçse de yolumuz bozkırlardan
Denizlere çıkar sokaklar

MURATHAN MUNGAN

***

GECE VE MÜZİK

Ne zaman otursam gecenin başına
Ne zaman müziğin;
yazamıyorum sözünü etmek istemediğim şeyleri
birbirinden ışığını saklayan uzak yıldızlar gibi
çekiliyor herşey kendi karanlığına
parmak uçlarımda yıldız tozlarıyla kapıyorum gözlerimi
Ey ruhumun en büyük şartı olan tedirginlik!
Şimdi saat on iki
Şimdi gece ve müzik

Ne zaman otursam gecenin başına
Ne zaman müziğin
göçüyorum boş kağıdın sessizliğine
kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine
bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan
dudaklarında bir ıslık
kitapların on lira olduğu zamanlardan

anayurdum gece, kalbimi yazdım mürekkebinle

gün bir çocuk, yaralanmış
akşamın kıyılarına vuran
yürekteki gizli yemin
gidiyor bir şiirden ötekine
ardında yıkılmış kentler
bayındır düşler var ilerde
gün bir çocuk, yaralanmış
ütopyaları kalelerle değiştiren
güdümlü gündüzlerde

anayurdum gece,
öt pelerinini ışıkları sönmüş odalarda
radyo dinleyen çocukların üstüne

saf kokunun sindiği oturma odaları
zamanın tortusu eşyaların duruşunda
duvarlarda içi boşalmış resimler
yıllardır dağılmayan bir sis
akşam yemeklerinin yendiği muşamba masada
kilit altına alınmış duygular, düşünceler
bütün tetikler çekili durur
gerginliğin geometrik nizamında
ışıkları yanmamış akşam alacası
okul dönüşü saat beş radyoda fasıl çalar
bütün gün iç geçiren
ölgün kadın yüzleri sobanın etrafında
ağrı eşiği alçak,
acı frekansı yüksek
okul ve aile birliğinde parçalanmış çocuklar
bir oda, bir dönümlük dünya
kol demiri iner az sonra
çıplak yara gençlik
günden geceye ilerleyen
yüksek gerilim hattında

odam, yaralı hayvan
gecenin gümüş alaşımında gölgelenen eşyalar
müziğin dördüncü duvarı, karanlığın kundağı
sarıyor gündüzün yaralarını
kendime yerleşmek, kendimden uzaklaşmak için gözlerimi kapıyorum
dinliyorum uçurumlara oturmuş ağaçlar gibi başka odalardaki yalnızlıkları

odam yasak kitaplar
suç ortağı şiirler
sevdiğim bir kaç poster
odam bir karaduygu fotoğrafı
o çember zaman içinde
yoktu ki varolmanın başka yolları
yastığımın altında
tutukluk yapmaz silahım
uykumu bekleyen kelimeler

geri dönüyorum
geçmişte çalınan bir gecenin kapılarından
yarım kalmış bir sevişme hatırlıyorum
bir daha hiç tamamlanmamış olan
sonra bir diğerini, bir diğerini daha
derken dağılmış kristal
odalarda sızlayan

sonra seni
siyah motorsikletli çocuk
deri ceketin odamın duvarında asılı kaldı
yıllar yılı birbirimizi paralamaktan
vazgeçip konuştuğumuz ilk ve tek akşamdı
benim için sus payı bir kaç şiirsin artık eski hatıra
ya sen ne yaptın bunca zaman
değişmesi gerekeni sağlaştırmaktan başka

bak duyuyor musun
Deep Purple, Led Zeppelin
Emerson, Lake and Palmer
plak zarflarında yitirdiğimiz ritüel
bugün birinci viteste yaşıyormuş gibi
bir duyguya kapılıyor musun ara sırada olsa
buluştuğun birileri var mı
gecenin, müziğin, şiirin toprak hattında
kapamadan gittiğin arka kapı
bak açık duruyor hala
uğrar mısın bir gün unuttuğun ceketini almaya

Hırsızlığın ürpertili monologu:
Kendime hayatımı anlatıyorum
Daha o zamanlar biliyordum
Yapmaya çalıştığım her şeyin
Kendime hayatımı anlatmak olduğunu.
Sözcükleri sevmeyi, büyütmeyi, büyülemeyi,
onları sivriltip silah yapmayı, yaralamayı da
süsleyip gönül almayı da
aynı zamanlarda öğrendim.
Sözcüklerin karbon ve elmas gücünü keşfettim.
Gecenin geometrisinde, müziğin matematiğinde
Saklı duruyor şimdi gizli sözlüğüm
Uzakta değil
Hırsızlığın ürpertili monologu
dilimin ucunda siyanürüm.

Duvarlarda uzak bir geleceğin koyu gölgeleri
Şiirlerimizi okurduk mahcup bir fısıltıyla
plaklar dinletirdik birbirimize, filmler anlatırdık
Sonra gizlerimizi vermeye gelirdi sıra
dünyayı anlamanın yakıcı isteğiyle
gömüldüğümüz kitaplar, genç ölenlerin matemi...
Hiçbir şey ilham vermezdi aşka ve kavgaya
Eric Clapton’ın gitarı, Genesis’in tarihi
ve Ayın öteki yüzü kadar
Şimdi radyoyu açsam
Biliyorum dünyanın bütün radyolarındasınız
Gençliğini kirletilmiş takvimlerde yaşayanlar!

Artık ne montumun cebindeki çakı
Ne yüreğimde tetiği düşmüş sözcükler
Çok zaman oldu
Odamızın kapısını çekip
O evlerden çıkalı
Ellerimizi ve yüreğimizi kirletmeden geçtik
vahşetin yakın tarihinden
ucuza yaralandık, pahalıya ölmedik
Biz radyonun son çocukları

anayurdum gece,
ört pelerinini ıslığını yenileyen
çocukların üstüne

gece ve müzik
kapanış programı
bu kitabın da
kili dağılıyor
kendime yazdığım serüvenin
her şiir tabletler halinde bölünüyor birbirine
çoğalıyor birbirinin içinden
gündelik dile transpoze edilmiş şarkıların
biliyorum, kimi derin yaralar okunmaz kalp ağrısı
kırgınlıklarım
kimi eski hatıra ecza dolaplarında saklı mırıldanlıklarım 

MURATHAN MUNGAN

***

Haftaya da Murathan Mungan şiirleriyle birlikte olacağız. İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 02.10.2011

30 Eylül 2011 Cuma

GÖRÜNMEZ KAZA, ÇOCUK VE AİLE, SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDEN FAYDALANANLAR

Bu sabah uyandığımda her sabah yaptığım gibi televizyonu açtım. Amacım televizyon izlemek değil, radyo dinlemekti. Uydu anteniyle bir çok televizyon izlenebildiği gibi birçok radyoda dinlenebiliyor. Radyo döneminde yetişmiş biri olarak halâ radyoları dinlerim. Radyo kimseyi işinden alıkoymaz. Siz bir yandan işinizi yaparken bir yandan da işinizi yapmayı sürdürebilirsiniz. Amacım radyo dinlemek olunca uzaktan kumandanın radyo bölümünü, oradan da özel olarak seçtiğim müzik ve haber radyolarının bulunduğu bölümü seçtim. İlk haber beni çok şaşırttı. Görünmez kaza derler ya, o cinsten trajik bir haberdi.

Haber şöyle:

Meksika’da “mucize kadın” olarak anılmaya başlayan Karla Flores’in başından geçenleri dinleyenler, duyduklarının gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyor.

Üç çocuk annesi Karla, uyuşturucu kartellerinin en yoğun olduğu Sinaloa eyaletinde kimsenin aklına gelmeyecek bir şiddet olayının mağduru oldu.

Culiacán kentinde sokakta yemek satarak geçinen 32 yaşındaki Karla, bir patlama sesi duyduktan birkaç saniye sonra kendini yerde buldu. Suratına bir cismin çarptığını anlayan kadın, elini ağzına götürdüğünde kanlar aktığını gördü.

Nefes almakta zorlanan talihsiz kadın, olduğu yerde bayılırken, yardımına koşanlar gördüklerine inanamadı. Karla’nın ağzına bir tüfekten ateşlenen bomba saplanmıştı.

Hemen hastaneye kaldırılan Karla kendine geldiğinde doktorlar ağzına saplanan cismin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. X-ray ve tomografi çekildikten sonra, talihsiz kadının ağzına her an patlamaya hazır bir bombanın olduğu anlaşıldı.

Karla, gerçek anlaşıldığı zaman yere düşmeden önce duyduğu sesin bir bomba atardan geldiğini anladı. Doktorlar, patlaması halinde 10 metre mesafedeki herkesi öldürebilecek bomba nedeniyle hastaneyi boşalttı.

Dahası, doktorların çoğu Karla’yı ameliyat etmek istemedi. Sonunda, Dr. Gaxiola Meza, ameliyatı yapmayı kabul etti ve kendisine yardımcı olacak gönüllüler istedi.

Anestezi uzmanı Felipe Ortiz ve Cristina Soto, hemşire Rodrigo Aredondo ve cerrah Lidia Soto gönüllü oldu.

Meksika ordusu, yardım etmeleri için patlayıcı uzmanları gönderdikten sonra, doktorlar tüm ameliyat malzemelerini alarak Karla’yı boş bir araziye götürüldü.

Lokal anestezi uygulanan Karla’nın nefes alabilmesi için boğazında delik açılırken, doktorlar askerlerin yönlendirmesiyle kadının suratına saplanan bombayı çıkardı.

Gece yarısına doğru ameliyat sona erdi. Karla, dişlerinin yarısını kaybetti ve sağ yanağında dev bir ameliyat izi kaldı. Doktorlar mucize kadının sağlığına tamamen kavuşması için daha üç sene ameliyat olması gerektiğini belirti.

Polis, Karla’nın neredeyse ölümüne neden olayın sorumlularını arıyor.

... 

Böylesi değil ama herkesin başından görünmez kaza geçmiştir. Benim kardeşimin de başından geçti. Bir sabah işe giderken yola atılmış kıvrık bir enjektör iğnesi ayak parmağına batmıştı. Olayın kendisinden ziyade doğabilecek sonuçları ürkütücüydü. Az sıkıntılı bekleyişler yaşamadık. O bayanın ölümüne neden olabilecek kazaya yol açan kişiler polisçe aranıyormuş. Ama iğneleri yola atanları kim arar? Hele tıbbi gereçleri yola atanları.. bu olayda ölümcül tehlikeler içerebilecek bir olaydı. Gelgelelim biz adam sendecilikle meşhur bir milletiz, on sene önce olan bu olayla kimse ilgilenmedi bile. 

Bir başka haber; buda Adana’dan:

Adana’da üvey çocuklarına zorla porno film izlettiği iddia edilen 35 yaşındaki Sakine L., toplam 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Mobilyacı 34 yaşındaki Ali Osman L., 10 yaşındaki kızı Ş.L. ile 5 yaşındaki oğlu M.İ.L’ye, üvey anneleri tarafından zorla porno film izletildiği iddiasıyla 19 Haziran 2009’da Adana Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Üvey anne hakkında ‘kötü muamele ve müstehcenlik’ suçlarından Adana 4’üncu Sulh Ceza Mahkemesi’nde 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Karar duruşmasına çıkan Sakine L., suçlamayı kabul etmedi. Kendisine iftira atıldığını ileri süren Sakine L., “Ben kendisiyle anlaşmalı boşanmaya yanaşmadığım için hakkımda böyle bir suçlamaya gidilmiştir. Suçlamayı kabul etmiyorum” dedi.

İlk eşinin ölümünden 2 yıl sonra Sakine L. ile evlendiğini belirten Ali Osman L. ise, “Çocuklarım olanları anlattıktan sonra onları Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne götürdüm. Orada uzmanlarla birlikte yapılan görüşmede kendilerine porno film izletildiği anlaşıldı. Bu şekilde olanlardan haberdar oldum. Şikâyetçiyim” diye konuştu.

Sosyal Hizmet Uzmanı nezaretinde ifade veren çocuklardan Ş.L. de şunları anlattı:

“Üvey annemiz babam varken bize iyi davranıyordu. Babam işe gittikten sonra bizi oklava ile dövüyordu. Ayrıca bize porno CD izletti. Bunu önce babama söylememiştim. Bizi halamızın yanına verdikten sonra durumu babama anlattım. Bize iyi davrandığı günlerde üvey anneme şiir bile yazmıştım.”

Sanık Sakine L.’yi ‘kötü muamele’ suçundan 2 ay 15 gün, ‘müstehcenlik’ suçundan da 7 ay 15 gün hapis cezasına çarptıran mahkeme, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi.
...

Sonra ahlaklı bir nesil, kendine güvenen bir gençlik istiyoruz değil mi? Hergün akla hayale gelmeyecek böyle haberleri görünce, gizli kalmış nice olayların var olduğunu düşünerek, toplum olarak nereye gittiğimizi sorgulamamak olmaz. Aile insan oluşumunun baş mimarıdır. Aile yanlış mimarlardan oluşursa toplum temeli çürük, estetik yoksunu binalara benzer tabii.

Geçen yazımda facebook ve twitter hesaplarıma çok ileti geldiğini belirtmiştim. Dostlardan haberdar olmak çok güzel. Herkes eğer istenirse herkesten haberdar olabiliyor böylelikle. Öğretmen emeklisi bir kuzenim Ankara’nın dağlarına hep arzuladığı gibi bahçeli ev yaptırdığını, gittiği ve gideceği her yeri önceden bildiren bir tanıdığımın da şu anda kuş adasında olduğunu telefonlardan önce facebook’tan öğrendim. Peki bu tip haberlerin olumsuz olabilecek yanlarını düşündünüz mü hiç? Aşağıdaki haberi okuduktan sonra düşüneceğinizi tahmin ediyorum.

Haber şöyle:

İngiltere merkezli Friedland isimli güvenlik firmasının araştırması, hırsızların sosyal medyayı nasıl ‘verimli’ kullandıklarını ortaya koydu. Bu yıl hüküm giyen 50 hırsızla yapılan araştırmaya göre, hırsızların yüzde 78’i Twitter, Facebook ve Foursquare gibi sosyal paylaşım sitelerini kullanarak yeni hedeflerini belirlediklerini söyledi. Hırsızların yüzde 54’ü, ev sahiplerinin sosyal medya aracılığı ile nerede oldukları ya da nereye gideceklerinin internette paylaşmalarının yapılan ortak hata olduğunu belirtti.

Ayrıca hırsızların yüzde 74’ü, Google’ın ‘Street View’ uygulamasının da günümüz hırsızlıklarında önemli rol oynadığı görüşünde.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi : 30.09.2011


İLK İLETİŞİM KAYNAĞI SEVGİDİR

“Bilemezsin sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı. Hiçbir şey içime sinmedi. Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var? Yada okyanusa su.. düşündüğüm her şey doğuya baharat götüren gibiydi. Kalbimi ve ruhumu vermemin yararı yok çünkü sen bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak ve beni hatırla!...” Hz. Mevlâna.

...

Sevmek her işin başı. Zülfü Livaneli albümüne de adını veren “Ada” adlı bestesinde “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyordu. O bestenin sözleri de şöyleydi.

Ada
Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz avucumda sedef
Bir mavilik bir açıklık
Özgürlük hasreti
Yüreğime vuruyor
Nerede nerede insanlar

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

0 üzüntü birden gelir
Yağmurlu havalarda
Yeniden kurarım dünyayı ben
Kederlerle
Kimseler aşık değil mi bu şehirde

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Hava martılar ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı şehri ve seni

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey
..
Zülfü Livaneli..

Dedim ya, sevmek her işin başı. İletişim çağının unutturduğu ve her şey gibi yozlaştırdığı bir kavramdır sevgi. Bu kavram ki, çağlar öncesinin ilk iletişim kaynağıydı da. Şair boşuna dememiş, “bir insanı sevmekle başlar her şey” diye. Çünkü aranan şey iletişimdir. Var olan şeyde iletişim eksikliği. İlk iletişimi sağlayan şey sevgi olduğuna göre buna sebep sevgisizliğin artmasıdır. Çağa uyalım derken kendimizin ve makinenin esiri olduğumuzun farkında mıyız acaba? Kendimizin esiri olmanın ne olduğunu bir engelli olarak ben çok iyi biliyorum. Eğer kendimi aşmasaydım, aşkınlaşmasaydım kendimden, yani bu bedene ve bu bedenin isteklerine boyun eğseydim; yapamadıkları karşısında, onun bana veremedikleri karşısında hasta ruhlu, kendine güvenemeyen, ürkek ve toplum dışı bir insan olabilirdim. Bunları sevgiyle başardım. Sevdiklerimde çoktu benim, sevenlerimde. Bu sayede ilgilerim insan özelinden toplum ve doğa geneline kadar arttı. Ne öğrendiysem ilk iletişimi sağlayan sevgi sayesinde öğrendim.

Herkes Kendini, kendinin esirİ olmayacak kadar sevmeli. Herkes Kendine özen ve saygı göstermeli. Çünkü insanı bir başkasına güzel gösterecek öğeler başka türlü kazanılmaz. Bunun için herkes kendine çok sık ayna olmalı, yani kendini eleştirmeli ve denetlemeli. Reklâm şirketlerinin insanı abartan reklâmları dikkate alınmamalı. Hep bir masal anlatırlar, hep bir bon bon şekeri verirler irade düşkünlerine. Zaten amaçları da odur. Onlar insanı böldükçe, daha çok kâr ediyorlar.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 28.09.2011    

DOSTLUK BİR KAFTANDIR GİYENİ GÜZELLEŞTİRİR.

Biliyorsunuz internet çağıyla birlikte gelişen “sosyal medya” denen paylaşım siteleri var. Burada insanlar sevdiği her şeyi birbiriyle paylaşıyor. Bu bir söz olabilir, bir müzik, bir film, yada siyasi bir görüş, hiç fark etmez. Hepsinin bir alıcısı var. Alıcının bol olduğu bu “sosyal medya denen” paylaşım sitelerinden ikisi diğerlerinden çok daha ünlü. Çok daha kullanılır durumda. Gene internete girenler bilir bunlar, facebook ve twitter’dir. Bu sosyal paylaşım siteleri hesabıma her gün yüzlerce mesaj gelir. Birde bunun üstüne google gruplardan gelen binlerce iletiyi ekleyin. Hepsiyle ilgilenmem doğaldır ki mümkün değil. İçlerinden seçim yapmakta zor iş.  

Sosyal paylaşım sitelerinde hep iyiye güzele özlem anlatılır. Bu konuda söylenmiş idealist sözler paylaşılır. Geçenlerde mahallemde yetişmiş, metalürji mühendisi olduktan sonra girdiği iş dünyasının gereği olarak İstanbul’a yerleşen değerli küçüğüm, facebook’tada arkadaşım Sadi Şahin böyle bir özlemi anlatan bir özdeyiş ve bir kartpostal paylaşmıştı. O kartpostalı yazı işleri müdürümüz yayınlarsa burada göreceksiniz. Siyah beyazda yayınlansa çok güzel görünecektir eminim.

Bu özdeyişe o kadar cevap gelmiş ki, şimdi bunları görelim.

Önce o özdeyiş:

GERÇEK DOST, hatalardan dolayı dostluğu bitiren değil, dostluğun hatırına HATALARI BİTİRENDİR...!!!

Hakikatten çok güzel. Ders alınması gereken bir özdeyiş. Özdeyişe cevap yazanlar arasında İsimi geçenlerin tanınmaması için soyadlarını kaldırdım. Yazdıklarının biçim ve içeriğine (virgülüne bile) dokunmadım.

İşte cevaplar:

Ömer I.  kaldı mi öylesi...
Melek A. kalmadı
Tuncay M.  bencede kalmadı
Ahmet K. Çok güzel bir karpostal
Atakan K. evt çok gzel
Semine E. Ş. nerde o dostluklar her şey menfaat olmuş cnmm benim
Gülcan Ç. Neden böyle pesimistsiniz....Var böyle dostlukar,Sevgi ve hoşgörü var oldukça devam edecektir
Ümran G. E. sen ne kadar dostane olsanda
Ümran G. E. karsıkı
Ümran G. Er. dusmansa ne yapabılırsın allah verır gonlune gore bır evlayyyyyyyyyyt
Sabahat K. kusursuz dost arayan dostsuz kalır
Ayşe G. cok anlamlı bir söz umarım herkez kendine bir pay cıkarır
Nebahat Ü. kız sıyah elbıselı olan sana cok benzıyor (galiba bu hanım öze değil, şekle bakanlardan)
Zübeyde G. eger öyle bi dost bulursanız sımsıkı sarılın ona
Ünsal Y. nerde bu dönemde öyle dostluklar bulursam sarılalım koymayalım
Sevinç K. GERÇEKTEN ÇOK DOOĞRU AMA NEERDEEEEEEEE.............
Ismail Ç. belki birgün çıkar karşımıza bu kadar karamsar olmayın lütfen. mutlaka iyiler vardır hayatta.
Erol ve Zulfiye M. ne kadar kotu bir zamanda yasiyoruz .hic kimsenin iyiliye inanci kalmamis .ama inanin gercek dostluklar hala var:)))
Ressam Hidayet. Harika bir söz.

Herkesin, hatta tüm bu yazıyı okuyan ve okumayanların aynı özlem içinde olduklarını söyleyebiliriz. Bu gerçeği oluşturan nedenler bilinse de kimse değiştirmeye niyetli değil.
O özdeyişin altına yazdıklarımla bunun bir yönünü anlatmaya çalıştım.

Cevap yazım şöyleydi:

Aşırı bireyselleşmenin acı faturası olarak bugün kimse kimseyi sevmiyor. Tek sevdiğimiz kendimiziz. Oysa insan herkesi sevmek zorundadır. Dinende bu böyle, gelenek ve ahlâkende. Çünkü insan toplumsal varlıktır. Aslan yelesini düzelttirmeye berber aramaz. Ama insan saçına kendisi biçim veremez. Aslan kasap aramaz, zürefa bahçevan, maymun manav, tavşan fırın.. köylü bu saydıklarımdan bir kaçını yapabilse de insanın ihtiyaçları diğer canlılardan çok çeşitli ve çok farklı olduğu için bunlara ve bunlarla uğraşan insalarla birlikte olmaya mecburdur. Şehirli insansa bunlar olmasa aç kalır. Buna rağmen insan en büyük, en güçlü olduğu masalına inanır. İnsanlar inanmasa bu masalı anlatan reklam şirketleri gelişmez, üretici firmalar ihtiyaç fazlası ürün üretemez, fabrikalar veya ofisler (internet vasıtasıyla şimdi her yer ofis) insan öğütmezdi. Birkaç tür hariç bütün canlılar ortak yaşar, ama insan ortaklıktan kaçar. Neden? Kendimizden gayrısına önem vermeyiz de ondan. Eskiden bu ülke yoklukla boğuşurken komşu komşuya yardıma koşardı. Şimdi yoksulluğu kırdıkya, bir ölçüde standartlar yükselince kimse kimseyi tanımaz oldu. (eski alman sosyal demokrat lideri Oskar Lafonten’in bir sözüdür; “yoksulluk paylaşılır, zenginlik paylaşılmaz.) Sevgiyi yaşatalım derim. Sevgiyi yaşatmanın şartı insanları beğenmez eleştirilerden vaz geçmek, insanın kötü yanları yerine iyi taraflarını konuşmaktır. İyi yanlarını konuşursak her insanı iyi görürüz. Sonra kendimizden kurtulmak çok gerekli. Kendini çok önemseyen kendinden kurtulamayandır. Bakın öyleleri övünmeyi ve dövünmeyi çok sever. Bu insanlardan kurulu bir toplum dostluğu yaşatamaz ve geliştiremez. OYSA DOSTLUK ESKİMEYEN BİR KAFTANDIR. GİYENİ GÜZELLEŞTİRİR.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 26.09.2011