28 Nisan 2012 Cumartesi

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 9


Yazı dizimizin sonuna geldiğimiz bu bölümde Osmanlıdan Cumhuriyete anayasa serüvenimizi özetlersek gelgitleri olsa bile özgürlük yolculuğumuzdan başka bir şey olmadığını görürüz. Bu ister dış destekli, ister tepeden inme yoluyla olsun bir gurubun yada bir şahsın buyruklarıyla ülke yönetmesini bitirmiştir. Keşke iç dinamiklerimiz sonucu demokrasiyi talep eder bir toplum olsaydık. Bugün modası geçmiş bir Marksist söylem olsa bile söylemeden geçemeyeceğim; “Asya Tipi Üretim Tarzı”na sahip bir imparatorluk anlayışının ürünü olmamız yüzünden demokrasiyi talep eden yerli sermayemiz oluşmadığı için iş aydınlara kaldı. Bu yüzden batıda görülen tarihsel süreç burada işlememiştir. O kadar mesafe almamıza rağmen hala daha demokrasi konusunda olgun bir toplum olduğumuz kanısında değilim. Tekrarlamadan edemeyeceğim; keşke iç dinamiklerimiz sonucu demokrasiyi talep eder bir toplum olsaydık. Çünkü o zaman korkulardan uzak bir toplum olurduk. Sistemimiz sağlıklı yol alırdı.

Daha anayasa hazırladığımız ilk aşamada bile aydınlar ve padişah birbirleriyle çelişmişler ve baskın basanın mantığıyla hareket edilip bir iktidar kavgası vermişlerdir. Bu kavgada ilk aşamayı Sultan Abdülhamit kazanmıştır.

İlk anayasamız olan “1876 Kanun-i esasisi” toplumsal ihtiyaçların değil, güçsüz düşen bir imparatorluğun içişlerine karışan o günkü büyük devletlerin zorlamasının eseridir. Padişah fermanıyla mutlakiyetten, yani padişah buyruğundan kanun devletine böylelikle geçilmiştir.

“İlk anayasada padişahın yetkilerinin fazlalığı Heyet-i Mebusanın yasama sürecine katılma ve hükümetleri denetlemesine izin vermiyordu.”

1876 yılında Anayasal monarşiye dönüşen Osmanlı İmparatorluğunda Sultan Abdülhamit’in kendi koyduğu kanunu kaldırarak sekteye uğrayan süreç, 8 Ağustos 1909 yılında birçok maddesi değiştirilip yenilenerek tekrar yürürlüğe giren “Kanun-i Esasi”yle bir kez daha başlarken, padişahın yetkileri sınırlandırılıyordu.

“Söz konusu değişikliklerle padişahın yetkileri önemli ölçüde sınırlanmıştır. Sadrazamı ve onun seçtiği Heyet-i Vükela üyelerinin Padişah tarafından atanmasına rağmen, Heyet-i Vükela bireysel ve toplu olarak Meclis-i Mebusan’a karşı sorumlu tutulmuş; bir konuyu görüşmek için Padişah’tan izin alma zorunluluğu kaldırılmıştır. Parlamento’nun Padişah’ın daveti olmaksızın kendiliğinden toplanması ve Padişah’ın iznine gerek olmadan yasa önerebilmesi mümkün hale getirilmiştir. Padişah’ın ‘mutlak veto’ yetkisi ‘geciktirici veto’ya dönüştürülmüştür.”

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında ikinci, tüm demokrasi tarihimizin üçüncü anayasası “1921 Teşkilat-ı Esasiye” kanunu adıyla tarihe geçen, “Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu’ ilkesi ilk kez bu anayasada ifade edilen, iktidarın kaynağında köklü bir dönüşümü gösteren” TBMM ile halkı kurtuluş ve kuruluş mücadelesine dahil eden, yerel yönetimlere oldukça yetkiler veren bir çerçeve anayasadır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924 anayasası kabul edildi. Yarı başkanlık sistemini andıran cumhur başkanlığı makamının gücüne karşılık meclisin denetleyiciliği de konularak bir tür parlamentarizmin uygulanmasını sağlamıştır.

1924 Anayasasının özgürlük ve eşitlik anlayışı genel ve soyuttur. Klasik ve siyasi hak ve özgürlükler tanımış olmasına rağmen, ilköğretimin devlet okullarında parasız olması dışında, sosyal ve ekonomik haklar hiç yer almaz. Anayasa, düzenlediği hak ve özgürlükler için güvenceler öngörmemiş; milletin tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM tarafından yasa yoluyla söz konusu hak ve özgürlüklerin düzenlenip korunacağını varsaymıştır. 1921 Anayasasının benimsediği yerinden yönetim ilkesi bu Anayasada benimsenmemiş ve yerel yönetimler merkezin denetimine bırakılmıştır. 

1924 anayasasının kuruluş amacından saptırılabileceği sanısıyla 1960 ihtilalinin ardından bireyi ön plana koyan, egemenliğin kullanımını sadece parlamentoya bırakmayan, cumhurbaşkanını (Avrupa’daki kralların temsili özelliğinin dışında yetkisiz olması gibi) yönetimden ayıran bir anlayış 1961 anayasasınca kabul edilmiştir.  “2. maddesi cumhuriyetin niteliklerini sıralamıştır. Bunlar içinde devletin insan haklarına dayanması, aynı zamanda sosyal bir hukuk devleti olması önceki anayasalarımızda yer almayan özelliklerdir.”

Bu anayasa sayesinde bireyin korunduğunu ve çalışanların örgütlenip kendilerini ifade edebildiğini görüyoruz. Geçen süre içinde kendisini geleceğe taşıyacak sınıfsal temele dayanmayan cumhuriyet bu anayasa ile sınıfsal ayrılığı kabul etmiştir. İş dünyası ilk kez toplu sözleşmeler dönemine girmiştir.

Daha önce bütün esaslarıyla andığımız anayasalarımızı bu bölümde özet olarak ele aldığımız için bazı bölümler atlanmış gibi gelebilir; amacım öze dokunan noktaları belirtmek olduğu için kimi yerleri es geçiyorum. Elbetteki tamamının asıl etkiyi oluşturduğunu unutmuş değilim. Bu bakımdan 1961 anayasasının rejimi koruyan diğer esaslarına hiç itirazım yok. Daha sonra 1982 anayasasıyla yetkileri arttırılacak olan Milli Güvenlik Kurulunun oluşturulması bence demokrasiye güvensizliğin işaretidir.

1982 anayasasını anlatırken 5. bölümde şunları yazmıştım.

“1982 anayasası1924 anayasası gibidir, yer yer somut içerikten uzaklaşır. 1924 Anayasası bir kuruluş ve modernleşme anayasasıdır. Toplumsal veri çok fazla olmadığı için soyut içerikle hedefe yürüyüşü gerçekleştirmiştir. 1982 anayasası ise giderek keskin bıçak gibi ikiye ayrılmış toplumu birleştirmek için soyut kavramları seçmiştir.”  

Buna şunlar eklenirse yerinde olacaktır. 1982 anayasası devletin yüceltildiği, halka güvenin olmadığı bir anayasadır. Her maddesiyle önce devlet korunmaktadır. Bunun için çalışma yaşamında çalışanların aleyhine tutumlar sergilenir. Yüksek öğretimden radyo televizyona kadar birçok özel ve tüzel kurum ve kuruluşları denetleyen üst kurumlar kurulmuştur.

Gene yazımızın 82 anayasasını incelediğimiz 5. bölümden bana ait satırlardan alıntıyla yazımızı bitirelim.

“Yeni anayasa hazırlandığı şu günlerde AKP hükümeti ve onun lideri başbakan sayın Erdoğan’ın anayasa referandumuyla YSHK kanununda yaptığı değişikliği dikkate alınmalıdır. Buradan şu anlaşılmalıdır; yeni anayasada hükümetler daha denetlenmez olacaklardır. Çıkacak yeni anayasa halkın egemenliği adına meclisin denetlenememesi, buna bağlı olarak hükümetlerin gücünün arttırılması söz konusu olacaktır. Temsili demokrasi kültüründe bu belki yeterli kabul edilebilir. Fakat çağımız temsili demokrasiyi aşmış, katılımcı demokrasiye geçmiştir. Hele hele internet denen hızlı iletişim ve bilişim çağında toplumu eski toplum zaaflarına sahip zannedip eski alışkanlıklara bağlı kalarak yönetmek mümkün olamayacaktır.”


SON SÖZ:

Sevgili dostlar cahil cesaretiyle engellilerin ihtiyaçlarına ve özlemlerine cevap verecek bir anayasa taslağını www.yenianayasa.tbmm.gov.tr adresine yolladım. Aldığım haberlere göre ilimizden birçok kuruluş ve kişiler hazırlıklarını tamamlamak üzereler ve yakında önerilerini TBMM Başkanlığına iletecekler. Çorbada tuzunuz olsun istemez misiniz?


BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi06.04.2012

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 8



Bugüne dek yaptığımız anayasalarımızı incelediğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim. 

***

Demokratik Devlet: “Farklı ve tarihsel demokrasi anlayışları içinden 1982 Anayasasının kastettiği demokrasi türü, Batıda biçimlenmiş olan liberal demokrasi anlayışıdır. Anayasanın 6. maddesine göre, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Ulusal egemenlik ülkedeki yönetim biçiminin halkın kendi kendisini yönetmesi esasına dayanan demokratik sistem olmasını gerektirir. Egemenliğin ulusa ait olduğunu söylemek, en üstün iktidarın bir tek kişi ya da gruba değil, bütün ulusa ait olduğu anlamına gelir. Anayasa, egemenliğin kullanılmasının hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını belirterek de bu noktanın altını çizmektedir. Millet egemenliğinin anayasanın koyduğu esaslara göre kullanılacağının Anayasada düzenlenmiş olması, egemenliğin sınırsız kullanımına izin vermez. Seçimlerin halk egemeliğini hayata geçirebilmesi için genel, eşit, serbest, gizli oy, açık sayım ve döküm gibi ilkeler esas alınarak yapılması gerekir. Anayasa, seçimlerin dürüstlüğünün sağlanması görevini Yüksek Seçim Kuruluna vermiştir. Çağdaş demokrasinin vazgeçilmez öğelerinden biri de Siyasal partilerdir.. Bu nedenle, Anayasa siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarını garanti altına alan düzenlemelere yer vermiştir. Anayasa’da 1995 ve 2001 yıllarında yapılan değişikliklerle siyasal faaliyet ve siyasal partiler alanındaki yasaklar büyük ölçüde kaldırılmış ve özgürlükler genişletilmiştir. Serbest seçimlerle siyasal partilerin anayasada güvence altına alınması, demokrasinin en önemli unsurlarından biri olan siyasal çoğulculuğun gerçekleştirilmesi açısından da önemlidir.”

Demokrasilerde kendi içinde farklılıklar gösterir. 1982 anayasası devletin liberal demokrasiyi öne çıkararak ülke ekonomisinde ana belirleyici olmaktan çıktığını, karma ekonomilerle beş yıllık kalkınma planlarından vazgeçildiğini görürüz. Devlet sadece hizmet sektöründe olmakla yetinecektir. İç ve dış güvenliği sağlayacak sağlık, eğitim yasama konularının dışında kalan her konuda hakemlik yapmaktan başka bir şey düşünmeyecektir.  Bunun eseri olarak liberallerin savunduğu gibi emeğin değeri katma değerin içinde sayılmadan hep maliyet arttırıcı unsur olarak görülerek her geçen yıl biraz daha düşürülmüştür. Devlet sınıfsal temele dayalı sendikaları komünizmi savundukları gerekçesiyle durdurmak için liberallerin safında yer alarak baskı unsuru olmayı yeğlemiştir.


Sosyal Devlet:Bu ilke, sosyal adalet içinde refahı yaygınlaştırmayı amaçlamak olarak tanımlanabilir. 1982 Anayasası, sosyal devletin gerçekleştirilmesi amacıyla bireylere tek başlarına veya toplu olarak kullanabilecekleri çeşitli haklar tanımıştır. Bunların bir bölümü çalışma ve emeğin korunmasına ilişkin düzenlemelerden (çalışma hakkı ve ödevi; zorla çalıştırma ve angarya yasağı; ücrette adaletin sağlanması vb.); bir bölümü gelir ve servet farklılıklarının azaltılmasına yönelik hükümlerden (vergi adaleti; özel mülkiyetin kamu yararı amacıyla sınırlanması; sosyal güvenlik; eğitim ve öğretim; sağlık; çevre ve konut hakkı vb) oluşmaktadır. Ayrıca sendika, toplu sözleşme ve grev gibi toplu olarak kullanılabilen haklar da Anayasamızda düzenlenmiştir. Anayasa, değişik 65. maddesinde, "Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikler gözeterek mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde yerine getirir." diyerek, devletin bu alandaki sorumluluğunun sınırını çizmektedir.”

1982 Anayasası da sosyal devlet yapısına vurgu yapmıştır. Çalışanların hakkını, gelecekteki
durumunu belirleme, sağlık hizmetlerinden sınırsız yararlandırma, eğitim ve öğretim, konut gibi daha bir çok konuda düzenlemeler getirmiştir. Sosyal devletçilik vasfı çağdaş devlet olmanın bir ölçütüdür. Bir devletin sosyalleşmesi zenginliğinin ve bireye verdiği değerin göstergesidir. Yaşlısını, güçsüzünü, sakatını sokakta bırakmayan devlet, devlet olmayı hak etmiş devlettir.   


Hukuk Devleti: “Anayasanın 2. maddesinde cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan hukuk devleti, bireylere hukuk güvenliği sağlayan, yöneticilerin de hukuka bağlı olduğu devlet olarak tanımlanabilir. 1982 Anayasasına göre, yürütme yetkisi ve görevi anayasa ve yasalara uygun olarak yerine getirilir. Anayasa, ayrıca, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu belirterek devlet organlarının hukuka bağlılığını güvence altına almaktadır. İdarenin işlemlerinin yanı sıra, yasaların anayasaya uygunluğunun da yargı organı denetimine tabi tutulmasının hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi açısından büyük önemi vardır. 1961 yılında hukuk sistemimize giren Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasasında da aynen korunmuştur. Anayasa Mahkemesi, Anayasada belirtilen diğer yetki ve görevlerinin yanı sıra yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin ve meclis içtüzüğünün anayasaya uygunluğunun denetimini yapma yetkisiyle donatılmıştır. Anayasanın 10. maddesinde yer alan kanun önünde eşitlik; 38. maddesinde sayılan suç ve cezalara ilişkin evrensel ilkeler; yargı organının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamaya yönelik düzenlemeler hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesini sağlayan güvencelerdir.” 

Hep duyarız; “bugün hiç ihtiyacı olmayana bile bir gün hukuk gerekebilir” denir. İnsan ve insan ilişkileri, insan ve eşya ilişkileri, insan ve mülkiyet hakları devam ettiği sürece hukuk her zaman varlığını sürdürecek ve her insanın hukuk’a ihtiyacı hep olacaktır. Hukuk devleti (ihtiyarlar heyetinin bilgileri ve gönlünün dilediği gibi hareket etmeyen) yazılı kuralları olan devlettir. Devlet yönetiminden paylaşıma, ödüllendirmeden cezalandırmaya kadar her şeyi kapsayan hukuk kurum ve kuruluşlarla birlikte bireylerin uyum içinde davranmasını gücü yetenin, gücünü zayıfa karşı kullanma hakimiyetini engellemeyi sağlar. 

1982 Anayasası da bugüne kadar 15 kez değişikliğe uğramıştır. Bir çok yönden artık o ilk kabul edilişindeki Anayasa değildir.


DEVAM EDECEK

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi04.04.2012


OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 7


Yazı dizimizin giriş bölümde yeni bir anayasa hazırlanma aşamasında engelliler olarak katkıda bulunmak istediğimizi vurgulamış, anayasa yapmanın temel esasları üzerinde durmuş, cumhuriyet tarihi boyunca 3 kez, Osmanlı geçmişimizle birlikte 5 kez anayasa yaptığımızı ve anayasaların incelenirse özgürlüğe gidişin kilometre taşları olduğunun görüleceğini belirtmiştim.

İlk anayasanın kabul edildiği 1876 yılından günümüze kadar yaptığımız 5 anayasadan sonra 6.’sını yapma aşamasına geldiğimiz şu günlerde umarım ki ilk sivil anayasayı büyük uzlaşma ile tek parti dayatması olmadan daha özgür bir gelecek için yapmayı başarırız.

Bugüne dek yaptığımız anayasalarımızı incelediğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim. 

***

 “İnsan haklarına saygılı devlet: Anayasanın 2. maddesinde yer alan ‘insan haklarına saygılı devlet’in ne anlama geldiği, ancak Anayasanın diğer maddelerinde insan hakları konusunda yapılan düzenlemelere bakılarak anlaşılabilir. Bu hükümler, Anayasanın en uzun bölümü olan ikinci kısmını oluşturmaktadır. Anayasamızda temel hak ve özgürlükler üçlü ayrıma uygun olarak düzenlenmişlerdir: Kişinin hakları ve ödevleri, sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler, siyasal haklar ve ödevler. Bir temel hak ve özgürlük, ancak yasa ile ve Anayasada kendi maddesinde sayılan nedenlerle sınırlanabilir. Bu sınırlamalar temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamaz; aynı zamanda demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olmak zorundadır.”

1982 Anayasası insan haklarına saygıyı toplum düzeni gereklerine uygun ölçüler diyerek, temel hak ve özgürlükten ne anladığını özgürlükleri kendi içinde üç guruba ayırarak göstermiştir. Burada söylenmiş olmasa bile bireyin sadece yaşam hakkını tanıyarak, diğer hakları sınırlandırmıştır. Devletin uygun görmesi hallerinde öncelik hep devletindir. Borçlar veya ceza kanununda devlet birey konusundaki uygulamalar bile bunu göstermeye yeter sanırım. Devlet bir yanlış hesabın faturasını önce tahsil eder, sonra inceler, geri ödemesi gerektiği hallerde taksitle öder. Demokratik ölçülülük tıpkı bunun gibi bir şeydir. 

Laik Devlet: Laiklik ilkesi, yalnızca Anayasanın 2. maddesinde devletin nitelikleri arasında yer almamakta, aynı zamanda başka Anayasa hükümlerinin de konusunu oluşturmaktadır. Laik devlet, vatandaşlarının dinsel inançları ve tercihlerine saygılı olan, bütün dinlere ve inançlara eşit mesafede duran ve aynı zamanda kutsal din duygularının kötüye kullanılmasını önleyen devlettir. Laikliğin unsurlarından biri olan ve 1982 Anayasasında güvence altına alınan din özgürlüğü, herhangi bir dini inancı benimseme ve ibadet etme özgürlüğünü de içerir. Resmi bir devlet dininin olmaması, devlet kuruluşları ile din kurumlarının birbirinden ayrılması, devletin işleyişini ve toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralların dini kurallarına dayanmaması laiklikten anlaşılması gereken diğer unsurlar olarak sıralanabilir. Devletin resmi bir dininin olmamasının bir başka önemli sonucu da, belli bir dinin ya da mezhebin öğretilmesinin zorunlu kılınamamasıdır. Anayasanın, din özgürlüğünün kötüye kullanılmasını engellemeye ve devrim yasalarının korunmasına ilişkin olarak koyduğu düzenlemeler de laik devlet ilkesini gerçekleştirmeye yöneliktir. 

Kişiler bir yaratıcıya inanıyorsa laik olması mümkün değildir. Çünkü o yaratıcının gösterdiği yolları günlük yaşamında uygulamak zorundadır. Yoksa bir insanın iyi bir inanan olması mümkün değildir. Laiklik anlayışı örgütlerde, dolayısıyla en büyük örgütlenme biçimi olan devletçe uygulanması uygundur. Çünkü modern devlette hiçbir grubun başka bir gruba baskın olmasına izin verilemez. Dinler devlet modelleri önermemiştir. Sadece uyulması gereken adalet ve hakkaniyet kurallarını devlete önerir. Bundan ötesi yöneticinin hoş görü ve kültürüne bağlıdır. Hoşgörü ve kültür yoksunu bir yönetici, biat eden insanların arttığı, eşitlikçi ve uygar vatandaş olmanın hiçbir öneminin olmadığı bir toplum özlemiyle kendisine bağlı ve bağımlı bir kitle oluşturmaya çalışır. Laiklik bunun için demokrasinin olmazsa olmaz kuralıdır. 




DEVAM EDECEK


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi02.04.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 116


Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere Hilmi Yavuz şiirlerinden sevdiğim birkaç şiir sunacağım. Önce şair ve yazar Hilmi Yavuz’u tanıyalım.

Şairimiz 14 nisan 1936 İstanbul doğumludur. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni yarıda bıraktı ve İngiltere’ye gitti. BBC Türkçe servisinde çalıştı. O arada Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı University College Felsefe Bölümü’nde yarıda bıraktığı yüksek öğrenimini tamamladı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli yayınevlerinde çalıştı ve kimi ansiklopedilerin çıkmasına görevler üstlenerek yardımcı oldu. Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazeteleri ve çeşitli dergilerde “Ali Hikmet” imzasıyla inceleme, eleştiri ve denemeleri yayınlandı. Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesinde eğitmenlik yaptı, Uygarlık Tarihi ve Felsefe okuttu. Şimdilerde Zaman gazetesinde kültür yazıları yazıyor ve Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyeliği (senior lecturer) yapıyor.

Şairimiz şiire lise yıllarında başlamış. İlk şiiri Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan “Dönüm” dergisinde yayınlanmıştır.bu dönemde daha çok İkinci Yeni akımının etkisinde imgeci şiirler yazdı. Daha sonraki yıllarda dünya görüşü değişen Hilmi Yavuz bunu şiirlerinede yansıtmıştır. Bu dönemde gelenekçilikle çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçim ve özün dengelendiği özgün, yoğun ve yetkin bir düzey sergiledi. İslam mistisizmi, özellikle de tasavvuftan damıtılmış şiirle kendine özgü bir sözcük dağarcığı ve şiir dili geliştirdi.

...

AKŞAMIN YARISINDA

herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...

hiçbir şeyde yok gibi ve herşeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim! durma yetiş eski yazlara!
nedense bir durgunluk var saatlerde...

herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yok saydıklarım?

Hilmi Yavuz

***

AY DOĞAR

ay doğar
bir ay doğar umarsız gözlerinden
bir ay batar bedir allah
karanlıklar bir silâh kahrı gibi oturur yüreğime
iflah olmaz bir silâh

ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara
ya beni öldür allah

dünyada
nerede olursa olsun dünyada
senin umarsız gözlerin
kanlı bir avuç zehir
bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir
ya da

senin umarsız gözlerin
mahzun eşkiya ateşleridir
tutuşur rüzgârlı bayırlarda

Hilmi Yavuz

***

BEDRETTİN

mübalâğa akşam olur

güz, neftî dolaklarını kuşanır da gelir
yaprağın fetrete düştüğü zaman

sen ey yaz günlerini
top top ak çuhaya tebdil eyleyip
ve solgun bir gülümseme olarak
eğnine giyen şaman
buyur otur
şeyhim
samanyollarının ılık sedirine uzan
uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana döndür
bize buğdayın ateşini
gözlerin timârını
ve hüznü vâridâtını anlat

elini elimize dokundurmadan

sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi

ne zaman diye sorma, ne zaman
yaprağın fetreti gülün kıyâmına
gülün kıyâmı ağacın isyanına
dönerse işte o zaman

mübalağa akşam olur
güz, neftî dolaklarını çıkarır da gelir

elini elimize dokundurmadan

Hilmi Yavuz

***

BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR

nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi
akşamın? duymak sanki bir gülün
yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;
gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...

bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün
ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün
son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...

ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-
mi demek? Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense...


Hilmi Yavuz

***


ÇİÇEKLİ DAĞ SOKAĞI

derindir arası güllerin
ve aşkın yakut dilinden
duyulur türküsü şiirin:
                -çiçekli dağ
                çiçekli dağ

aşklar anlatıdır yazın
onları bir sokağ
                ın
adıyla çağırır yolllarında:
                -çiçekli dağ
                çiçekli dağ

aynalar uçurumdur bakarsan
derin bağ
                larla
bağlanır acılarımız
                çiçekli dağ
                çiçekli dağ

ve sessizlik büyük ağ
                 larla çeker
yolcu denilen nehri
kimdir hüzün söyle söyle
                 çiçekli dağ?
  
Hilmi Yavuz

***

DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

ölüm bir aşirettir doğuda

ayışığı gülden hoyrat
gölleri güzelden talandır
ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla
uçsuz bucaksız turnalarını
kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla
sevdası göçer olandır

ve bu nasıl bir serencâmdır
satılır umudu beye
hasreti bir meta gibi
                ve alınandır
ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini
bir çığlık gibi mengeneden mengeneye
sokup çürüten rüzgârdır

türküsü ki eşkiyaya geniş
ve bir kekliğe dardır
ovası çelen bakışlı
ve bir fişekliğe dizilmiş
gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla
acıya pusu kurandır

ölüm bir aşirettir doğuda

Hilmi Yavuz

***


DOĞUNUN SON SÖZÜ

bir gece çölemerik üzerinde
bakır bir bilezik gibi hilali
gördü
        ezik çiğdemleriyle elazığ
        acı dağlarıyla ergani
dersim, pülümür, horasan
ibrahim talu'nun oğlunu gördüler
ve bir keçe kilimi andıran elleriyle
göğü bir beşik gibi sallayan
fatma'yı, zeynel'in ayali

kimse bizim sevdamızı anlatamadı
        ne memu zin hikâyesi
        ne de ahmede hâni
yaylalar kelepçeydi asi fırat'a
en büyük mahpushane dağlardı
ve dicle, fırat'ın helali
çoktandır akşam denen sanata
alışmış olmanın acısı
kavuşmuş olmanın hayali
        ile akardı
köpüğünü kanata kanata

bir gece diyarıbekir'den hozat'a
ayın kızıl bir karpuz gibi
çatladığını gördü
bir heybenin morardığını
ve ölümün bir zerdali
ağacı olup köpürdüğünü
nazif ergin, müfettiş-i umumi
muğlalı paşa
        ve vali

işte doğunun dünü, bugünü
yaşamış olmanın tuzu, ekmeği
ve yarını, acının düğünü
gibi duyursun bizlere
açmış bir yufka gibi umudu
türküleri yeniden yoğursun
közlesin ağıdı, melâli

Hilmi Yavuz

***

(Yazının aslını kaybettim. Gazetede yayınlanan biçimiyle tekrar yazdım. Gazetede “veda”ya dair son satırlar kesilmişti.)



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi01.04.2012


30 Mart 2012 Cuma

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 6


Bir çok maddesi değişmiş olsa da bugün yürürlükte olan 1982 Anayasası’nın temel özelliklerini incelemeye başlayalım.

***

“Cumhuriyetin temel nitelikleri Anayasanın 2. maddesinde sayılmıştır. Buna göre, ‘Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.’ 

Başlangıç ilkeleri, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı: 1982 Anayasası Başlangıç bölümünü anayasa metnine dahil saymakta; 2. madde de başlangıçta belirtilen temel ilkelere atıfta bulunmaktadır. Edebi bir dille yazılmış ve anayasa koyucunun dünya görüşünü yansıtan Başlangıç bölümünden çıkarılabilecek ulusal egemenlik, güçler ayrılığı, Atatürk milliyetçiliği anlayışı gibi ilkeler Cumhuriyetin nitelikleri arasında kabul edilmektedir. ‘Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde’ ifadesi ise somut bir içeriğe sahip olmadığından ancak Anayasanın diğer maddelerini yorumlamada göz önünde bulundurulabilir.” 

1982 anayasası 1924 anayasası gibidir, yer yer somut içerikten uzaklaşır. 1924 Anayasası bir kuruluş ve modernleşme anayasasıdır. Toplumsal veri çok fazla olmadığı için soyut içerikle hedefe yürüyüşü gerçekleştirmiştir. 1982 anayasası ise giderek keskin bıçak gibi ikiye ayrılmış toplumu birleştirmek için soyut kavramları seçmiştir. 

1982 anayasasında yer bulan ‘Toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde’ sözleriyle anlamını bulan kavram, Anayasanın diğer maddelerini de bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Bütün esaslar bunun üzerine kurulmuştur. Atatürk milliyetçiliği anlayışı bundan ayrı düşünülemez. İfadesini ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ sözünde bulan Atatürk milliyetçiliği yalıtılmış, içindeki diğer unsurlara kapalı, bir milliyet ve bir ırkçı anlayışı değildir. Bu açıdan bakılırsa ikiside soyut içeriklerdir ve toplum idaresinde ideal oluşturmaktadırlar. 1961 anayasası somut öğelerle toplumsal hakları arttırınca ortaya çıkan hak arayışları ve yükselen ayrımcı sol fikirler 1982 anayasasının bu soyut içeriğiyle durdurulmak istenmiştir.

“Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet: ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlılık’ devletin hangi milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Bu milliyetçilik, ırk, din, mezhep esasına değil, kültür birliğine ve birlikte yaşama istek ve iradesine dayanır. Dolayısıyla Atatürk milliyetçiliği ırkçı ve şovenist bir nitelik taşımaz. Anayasanın 66. Maddesi de bunu desteklemektedir. Bu madde uyarınca, ‘Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür’. Bunun anlamı, ulusun parçası olmanın tek ölçütünün hukuki bir bağ olmasıdır. ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlılık’ aynı zamanda devletin ulusal (Ulus-Devlet) niteliğine de işaret etmektedir. Bunun Anayasadaki yansımalarından biri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğuna yönelik düzenlemedir. Bu hüküm, devletin tek bir ulusa, Türk Ulusuna dayanmasını ifade eder. Türk Ulusu, yukarıda da belirtildiği gibi, sübjektif millet anlayışına göre tanımlanmıştır. Söz konusu düzenleme uyarınca, Ülkenin ve ulusun birliği anayasa ile güvence altına alınmıştır. Resmi dilin Türkçe olduğuna ilişkin düzenleme de, Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet ilkesinin bir başka hukuki sonucudur. Bu düzenleme, resmi yazışma ve işlemlerin Türkçe yapılmasını zorunlu kılmakla beraber, vatandaşların özel yaşamlarında başka dilleri kullanmalarını yasaklamaz.” 

Anayasa koyucuları 1980 sonrasında çıkan post modernizmin geleceğini sanki biliyorlardı. Yoksa bu kadar soyut milliyetçilik anlayışı ortaya konmaz. Belkide Yugoslavya örneği (ki henüz parçalanmamıştı ama bünyesindeki diğer milletler aşırı sırp milliyetçiliği nedeniyle iyice ayrışmaya başlamıştı) bu konuda uyarıcı etkide bulunmuştur.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 30.03.2012
  

29 Mart 2012 Perşembe

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 5

Yazı dizimizin giriş bölümü diyebileceğim ilk bölümde yeni bir anayasa hazırlanma aşamasında engelliler olarak katkıda bulunmak istediğimizi vurgulamış, anayasa yapmanın temel esasları üzerinde durmuş, cumhuriyet tarihi boyunca 3 kez, Osmanlı geçmişimizle birlikte 5 kez anayasa yaptığımızı ve anayasaların incelenirse özgürlüğe gidişin kilometre taşları olduğunun görüleceğini belirtmiştim.

İlk anayasanın kabul edildiği 1876 yılından günümüze kadar yaptığımız 5 anayasadan sonra 6.’sını yapma aşamasına geldiğimiz şu günlerde umarım ki ilk sivil anayasayı büyük uzlaşma ile tek parti dayatması olmadan daha özgür bir gelecek için yapmayı başarırız.

Bugüne dek yaptığımız anayasalarımızı incelediğimiz yazı dizimize kaldığımız yerden devam edelim. 

***

Darbeci anlayışlarla kesintiye uğratılan demokrasimiz bundan dolayı gelişmemiştir. 1961 anayasasının rejimi koruyan diğer esaslarına hiç itirazım yok. Daha sonra 1982 anayasasıyla yetkileri arttırılacak olan Milli Güvenlik Kurulunun oluşturulması bence demokrasiye güvensizliğin işaretidir. Devam edelim.

“Yukarıda da belirtildiği gibi, hukuk devleti ilkesi ilk kez bu Anayasa’da ifade edilmiştir. Devletin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulmasını gerektiren bu ilke, “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu” biçimindeki hükümle Anayasada açıkça düzenlenmiştir. Yargı alanındaki en önemli yeniliklerden biri olan Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu ve yasaların anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisinin bu mahkemeye verilmesi de hukuk devleti ilkesinin yaşama geçirilmesi açısından önemlidir. Böylece yalnızca idarenin işlemleri değil, yasalar da yargı denetimi içine sokulmuştur. Seçim yargısının da anayasal güvenceye kavuşturulması hukuk devleti ilkesiyle ilgili bu Anayasada yer alan bir diğer önemli yeniliktir. Bundan başka yargıçların altmış beş yaşından önce kendi istekleri dışında emekliye ayrılamaması; yargıçların özlük işlerine bakmak üzere Yüksek Hakimler Kurulu’nun kurulması gibi mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin düzenlemeler de hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesini sağlayan hükümler arasındadır.” 

Yeni anayasa hazırlandığı şu günlerde AKP hükümeti ve onun lideri başbakan sayın Erdoğan’ın anayasa referandumuyla YSHK kanununda yaptığı değişikliği dikkate alınmalıdır. Buradan şu anlaşılmalıdır; yeni anayasada hükümetler daha denetlenmez olacaklardır. Çıkacak yeni anayasa halkın egemenliği adına meclisin denetlenememesi, buna bağlı olarak hükümetlerin gücünün arttırılması söz konusu olacaktır. Temsili demokrasi kültüründe bu belki yeterli kabul edilebilir. Fakat çağımız temsili demokrasiyi aşmış, katılımcı demokrasiye geçmiştir. Hele hele internet denen hızlı iletişim ve bilişim çağında toplumu eski toplum zaaflarına sahip zannedip eski alışkanlıklara bağlı kalarak yönetmek mümkün olamayacaktır. Siyasi parti liderlerinin partiyi ve ülkeyi diledikleri gibi yönetebilmek için kendilerinin aday adayları arasından seçip aday yaptığı adaylar seçildikleri zaman milletin vekili olamaz, partinin ve liderinin memuru olmaktan öteye gidemezler. Şu anda olan budur. Buda temsili demokrasinin nasıl kötüye kullanılabileceğini gözler önüne seriyor. Temsili demokrasi aslına bakarsanız iflas etmiş durumdadır. Artık katılımcı demokrasi ülkemiz içinde birinci şart durumuna gelmiştir. Merkezin baskısının azaldığı, yerel yönetimlerin güçlendirildiği bir yönetim şekli katılımcı demokrasiye geçişte kolaylık sağlar.

1961 Anayasası 1971 ve 1973 yıllarında önemli değişikliklere uğramıştır. Bakanlar kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmesi; üniversite özerkliğinin zayıflatılması; TRT’nin özerkliğinin kaldırılması; Devlet Güvenlik Mahkemelerinin oluşturulması; Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kurulması ve asker kişilerle ilgili eylem ve işlemlerin yargısal denetiminin Danıştay’dan alınıp bu mahkemeye verilmesi; sivillerin askeri nitelikte olmayan suçlardan dolayı yargılanmasının olanaklı hale getirilmesi; bütün temel hak ve özgürlükler için geçerli olan genel bir sınırlama maddesi konması; sınırlama nedenlerinin artırılması söz konusu değişikliklere örnek olarak verilebilir. 


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 28.03.2012 

OSMANLIDAN CUMHURİYETE ANAYASALAR 4

Anayasaların özgürlüklerin göstergesi olduğunu anlatmaya çalıştığım yazı dizimizin bu bölümünde sıra 1961 anayasasına geldi.

1961 Anayasası: 

“Önceki anayasalarımıza göre daha ayrıntılı ve uzundur. 1961 Anayasası pek çok açıdan anayasa hukukumuza yenilikler getirmiştir. Bu anayasa, 1921 ve 1924 Anayasalarından farklı olarak bir Başlangıç bölümüne yer vermiş ve bunu esas metinden saymıştır. 2. maddesi cumhuriyetin niteliklerini sıralamıştır. Bunlar içinde devletin insan haklarına dayanması, aynı zamanda sosyal bir hukuk devleti olması önceki anayasalarımızda yer almayan özelliklerdir. 1961 Anayasası, 1924 Anayasasına göre çok daha geniş ve ayrıntılı bir hak ve özgürlükler listesi sunmaktadır. Önceki Anayasadan farklı olarak sağlık, sosyal güvenlik, sendikal haklar gibi sosyal ve ekonomik haklar ilk kez bu anayasada yer bulmuştur. Siyasal partiler de, bu anayasada “demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru” olarak düzenlenmiş; siyasal partilerin mali denetimleri ile gerektiğinde kapatılmaları görevinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi gibi bazı özel güvenceler öngörülmüştür. Bu anayasa, hak ve özgürlükleri saymakla yetinmemiş; hak ve özgürlüklerin kullanımının güçleştirilmesi ya da engellenmesini önleyici güvenceler de getirmiştir. Bu güvencelerin en önemlerinden biri, hak ve özgürlüğün özüne dokunulamayacağına ilişkin hükümdür.” 

Bu anayasa sayesinde bireyin korunduğunu ve çalışanların örgütlenip kendilerini ifade edebildiğini görüyoruz. Geçen süre içinde kendisini geleceğe taşıyacak sınıfsal temele dayanmayan cumhuriyet bu anayasa ile sınıfsal ayrılığı kabul etmiştir. İş dünyası ilk kez toplu sözleşmeler dönemine girmiş, 82 anayasasıyla ucuz iş cennetine döndürülmeye çalışılan ülkemizde bilinen anlamıyla sendikalaşma, mecburi sigortalılık gibi kurumlar bu anayasanın özgürlükçü anlayışının eseri olmuştur. Kaldığımız yerden devam edelim.

“1961 Anayasası’nın getirdiği bir başka yenilik egemenliğin kullanılışına ilişkindir. TBMM artık egemenliğin tek ve yegane temsilcisi değildir. Bundan böyle egemenlik, anayasanın koyduğu esaslara göre “yetkili organlar” eliyle kullanılacaktır. TBMM, bu yetkili organlardan yalnızca biridir. Yasama organının kuruluşu açısından bu anayasanın getirdiği yenilik çift meclis sistemidir. TBMM’nin bir kanadı genel oyla seçilen üyelerden oluşan Millet Meclisi; diğer kanadı ise, genel oyla işbaşına gelenlerin yanında, tabii senatörlük, atama gibi halk tarafından seçilmemiş üyelerin de yer aldığı Cumhuriyet Senatosudur.” 

61 anayasasının bence en garip uygulaması yarı krallıklarda görülen Lordlar kamarası gibi daimi senatörlüğün kurulmasıdır. Rejimi seçkinlerin koruyacağına olan inancın bir göstergesi olmaktan öteye gidememiş, yasamada fazladan zaman kaybına sebep olmuştur. Bunda demokrasiye geçilmiş olmasına rağmen iktidar döneminde yaptığı uygulamalar nedeniyle DP’nin rolü  büyüktür. Tıpkı tek parti dönemi gibi o da tek parti anlayışıyla ülkeyi yönettiği için ve (hâlâ iktidarların bir hastalığı olan) arzularına göre (rahmetli Özal’ın da uyguladığı ve Erdoğan hükümetlerinin ünlü maliye bakanı Unakıtan döneminde limanda bekletilen gemiler için çıkarılan kanunların boşaltma işlemleri bitince kaldırıldığı bir ülkedir ülkemiz) günü birlik çıkarılan kanunlarla iş görme ve denetlenmeme isteklerinin sonucu olarak parlamentonun karşısına senatoyu koymuşlardır. O da yetmemiş, yetkileri arttırılarak Anayasa Mahkemesiyle çıkarılan kanunların anayasaya uygunluğu denetlenmiştir. Bunu aşağıdaki açıklamalardan da göreceğiz. Devam edelim.   

“Anayasa’nın yasama-yürütme ilişkileri açısından getirdiği yenilik, cumhurbaşkanı seçimi ile meclisin seçim döneminin birbirinden ayrılmasıdır. Bir kişi TBMM tarafından ve kendi içinden yedi yıl için en çok arka arkaya iki kez cumhurbaşkanı olarak seçilebilir. Ayrıca, cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamak amacıyla seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiğinin kesileceği ve TBMM üyeliğinin son bulacağı belirtilmiştir. Meclis üyesi olmayanların da bakan olarak atanması bu anayasayla olanaklı hale gelmiştir. Ayrıca gensoru yoluyla hükümetin düşürülmesi zorlaştırılmıştır. Milli Güvenlik Kurulu anayasal bir kurum haline gelmiştir. Anayasanın getirdiği bir başka yenilik de TRT ve üniversitelere özerklik tanınmasıdır.” 

Milli güvenlik kurulu askerlere iç yönetimde yetki vermek anlamına geldiği için demokrasiyle bağdaşmaz. Askerin devleti koruma işi dışa yönelik olmalıdır. İçe yönelen asker siyasete bulaşır.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com

Yayın Tarihi: 26.03.2012