26 Mayıs 2012 Cumartesi

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 2

Avrupa’nın uygarlığına duyduğu kin ve nefreti yakıp yıkarak gösteren Cermenlerin bir kolu olan Slavlar gibi Asya’da da Moğollar aynı biçimde yıkıcı olmuşlardır. Bundan en çok zararı tüm İslam dünyasıyla birlikte Türk İslam dünyası görmüştür. Türkler Avrupalıların Cermenlere taktığı “Vandal”  ismi gibi Moğolları kıyıcılıklarını anlatır bir isimle isimlendirilmemişlerdi. Moğollar uygarlığa o kadar düşmanlardı ki, karşısına çıkanların etini dahi yerlerdi.

Moğollarla ilgili bilgileri ararken karşıma Erciyes Üniversitesi Yardımcı Doçent Doktoru Rahmi Tekin çıktı. Rahmi bey benim düşündüğüm gibi Moğolların uygarlık dünyasına, özellikle İslam uygarlığına zarar verdiğini belirtiyor. Okuduğum yazısının satırlarından alıntılarla “Vandalizm”i anlatmaya yeni örnekler verelim.

XII. yüzyıl İslam medeniyetinin en parlak ve göz kamaştırıcı yüzyılıdır. XIII. yüzyıla gelindiğinde İslam medeniyetinin tahribi birinci derecede Moğollar’ın eliyle olmuştur. Gerçekten medeni hayatın tahribinde ve İslam Alemi’nin böyle büyük bir felakete uğramasından sonra, ilim ve medeniyetin gerilemesi için başka şart ve sebepler aramak beyhudedir.

Prof. Dr. Laszlo Rasonyi’nin Moğollar’ın tahribatı hakkında bu kısa ve veciz tesbiti oldukça yerindedir; ...o (Moğol tahribatı) manevi değerleri saklayan kitleleri imha etti. Şehirleri, medeniyet ocaklarını yaktı. İslam dünyasında Orta-Asya’nın tekrar önem kazanması bir hayli zaman aldı.[1]

Muasır düşünürler ve daha sonra gelen İslam mütefekkirleri Moğol İstilasını, İslam dünyasının başına gelebilecek en büyük felaket olarak nitelendirmişlerdir. Moğol istilasının İç-Asya, Türkistan, Harezm, Horasan, Afganistan, İran, Irak, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Suriye’de verdikleri zayiat çeşitli kaynaklar ve görgü şahitleri ile tesbit edilmiş ve yapmış oldukları tahribat asırlar sonra da tasvir edilmiştir. Müslüman ve Hıristiyan kaynaklarının ittifak ettikleri bu zulümleri anlatmaktadırlar.”

Sözünü ettiğim düşmanının etini yemekten bu yazıda söz ediliyor. 

XIII. yüzyılın ilk yarısında yaşayan el-Muaffık Abdullatif Moğol tahribatını şöyle anlatıyor:

Moğol istilası tarihleri unutturdu ve onların musibeti yer yüzünü doldurdu. Hiç bir halk şehirlerine giremeyinceye kadar onları tanımaz ve hiç bir asker onlarla karşılaşmayıncaya kadar onları bilmezdi. Moğol kadınları da çok iyi silah kullanır ve erkekler gibi savaşırlardı. Rastladıkları her eti yerlerdi. Yaptıkları katliamlarda erkek, kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapmazlar tamamını siler süpürürlerdi. Onların gayesi insanlık nevini yok etmekti, yoksa gözleri malda mülkde değildi.[2]”

Malda mülkte gözü olmayan Moğolların mal ve mülk üreterek uygarlığı kuran bu insanlarda gözü var. Dolayısıyla malda ve mülkteki gözü onu yok etmek üzerinedir. Yok etmeden rahat edemez. Bu durum çağımızda değişmiştir. Artık mal mülk savaşlarla yok edilmiyor. Hatta canlı organizmaları yok eden, binaları olduğu gibi bırakan bir teknoloji bile geliştirdiler. İnsansız uygarlık özleminden başka bir şey değil tabi. İyide uygarlığı yaratan insan! O olmadan uygarlık olmaz ki!.. savaştığınız yerin yer altı varlıklarından başka yer üstü varlıklarına göz dikmekte neyle açıklanabilir? Hele hele organik bir canlının olmadığı yerde endüstriyel uygarlık, dört başı mamur bir uygarlık olur mu?

Bu konuya gene döneceğiz. Kaldığımız yerden devam edelim.

Yine o dönemin dehşetini Sıbt İbnu’l-Cevzi, İbnu’l-Esir ve Suyuti gibi tarihçiler dehşet ve hayretle anlatmaktadırlar. Moğol istilasının dehşetine şahit olan İbnu’l-Esir, Moğolların İslam alemine tasallutlarını dünyanın en büyük hadisesi ve musibeti olarak değerlendirerek şöyle demektedir:

Zaman yaratıldığından beri böyle bir bela görülmemiştir. Öyle bir musibet ki, bütün mahlukat onlardan zarar görüyor. Onlardan zarar görenlerin başında tabi ki Müslümanlar gelmektedir. Eğer birisi çıksa ve dese ki, Kâinat yaratıldığından bu ana kadar böyle bir musibet görmemiştir, iddia etse, muhakkak ki, doğru söylemiş olur. Çünkü tarih böyle bir afeti daha kaydetmemiştir.[3]” 


DEVAM EDECEK

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 09.05.2012

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 1


Yabancı olan her şeye hayranlığımız, bu yüzden yabancı olan ne varsa baş tacı etmemiz vazgeçemediğimiz kusurumuzdur. Bu büyük kusurumuz önemli bir davranışın adı olan “Vandalizm”i görmemize yetmemiştir. Yabancı sözcük olmasına rağmen dilimizde yer etmemiş ender sözcüklerden olan ve anlamı pek bilinmeyen “Vandalizm” bir davranış biçimidir. “Vandalizm”i nefret ve kinden kaynaklanan yıkıcılık diye tanımlayabiliriz. Bu yıkıcılığın nedeni gelişmeye, büyümeye uygarlığa karşı duyulan nefret ve kindir.

İlk olarak Cermen soyundan gelen Slavların orta ve güney Avrupa’yı istilası sırasında karşılaştıkları uygarlığa ve onun sonucu olarak şehirleşmeye karşı giriştikleri yıkımlarla kendini göstermiştir. Fransız devrimi sırasında Henri Grégoire adlı bir papaz, Cumhuriyet Ordusunun yaptığı yıkımı, 455 yılında Roma’yı yağmalayan Cermenlerin yaptığı yıkımlara benzeterek böyle nitelendirmişti.

Bunu bir kaynaktan alıntıyla pekiştirelim.

“Vandalizm, adını, Kavimler Göçü sonrasında eski Roma ve Yunan medeniyetlerinin sanat eserlerini tahrip edip yağmalayan Vandallardan alıyor. Fransız İhtilâli öncesinde Paris’teki heykel ve anıtların kaldırılarak bronzdan yapılmış olanların top ve tüfek yapımında kullanılması, altın olanların da eritilip külçe haline getirilmesi, günlük araç ve gereçlerin de eritilmesinin emredilmesiyle zirveye çıkıyor. 19. yüzyıldan başlayarak koruyucu önlemler geliştirilmeye çalışıldıysa da, “Vandalizm” tümüyle önlenemiyor.”

Bu günümüzde de kendini çeşitli biçimlerde göstermektedir. Kentlerin estetik ve güzelliğine karşı bir eylemde olabildiği gibi, eğitilmişliğe güngörmüşlüğe cehaleti öne sürmek ve onu savunmak gibide olabilmektedir. Hiç kuşkusuz toplumsal yapısı ve ekonomik düzeyi düşük insanlarda bu durum daha sık ortaya çıkmaktadır.

Belediye otobüslerinden telefon kulübelerine kadar uzanan ilk bakışta küçük şeyler olarak görünen kamu malına zarar verme alışkanlıkları aynı tip davranışın ürünüdür. Böylelikle içinde ya hiç yer alamadığı, yada ucundan şöyle bir tutunduğu sistemden bir şekilde bilerek veya bilmeyerek intikam almaktadır.

Daha başka yıkıcı tavırlarda var! Örnek olarak ses ve ışık kirliliği gösterilebilir. Araçlara böyle ilaveler yapma yasağı olmasa kim bilir akla gelmeyen daha ne uygulamalarla karşılaşırdık. Sözgelimi düğün konvoyları, ciyak ciyak bağıran kornalar, gecenin sessizliğini yırtan vahşi davul sesleri, araba ya da evlerden dışarıya taşan ‘müzik’, herkesin kullanım alanına taşan ve güvenliği hiçe sayan inşaatlar, dilden sözdiziminden estetikten yoksun hoparlör anonsları, yalnızca kamu malına değil çalıştığı işyerine ve oturduğu eve zarar vermeler az bile gelebilirdi.


“Özetlersek, tarihsel süreçte “sanat eserlerini tahrip etmekle” işe başlayan vandallar, bugün, toplumsal yaşamın her alanına sirayet etmeyi başarmış, çağdaş (yok canım, ‘uygar’ anlamında değil tabii ki, yalnızca aynı çağı paylaşmak zorunda olduğumuz...) ‘barbar’lardan ibaret.”



Bir kaynakta “Vandalizm”in kökeninin Cermen istilasından öncede Roma’da var olduğunu belirtiliyor.  Bu tür Vandalizm her dönem yönetimlerde görünüyor. Adını hiç çekinmeden Resmi Vandalizm koyabiliriz. Bu başlık altında toplanan “Vandalizm”i gördüğümüzde şaşkınlığımızı saklayamayız.

Resmi Vandalizm

Roma İmparatorluğu’nda, damnatio memoriae, yani hatıraların lanetlenmesi denilen bir uygulama vardır. Buna göre sevilmeyen birisi öldüğünde ona ait heykeller kırılır ya da kafaları koparılır, isimleri tüm kayıtlardan çıkarılır ve adları anılmaz. Örneğin Neron, tek başına imparator olduğunda, kendinden önce gelen imparatora ait tüm heykelleri yıktırtmıştır.

Hıristiyanlığın kabulünden sonra da Roma’daki çoğu heykeller ya tahrip edilmiş ya da heykellerin alınlarına haç kazınmıştır.

Eski Mısır’da da rahipler tekrar gücü ellerine geçirdiklerinde benzer uygulamalarla, kendilerinin gücünü kısıtlayan firavunun mezarını tahrip ettirmişlerdir. Ayrıca baştakilerin, tarihten çıkarmak istedikleri kişilerin yüzlerini duvar resimlerinden kazıyarak silmeleri de sık görülen bir vandallıktır.

Modern zamanlarda da devam eden resmi vandalizm, Naziler tarafından yıkılan Yahudi sembolleri, Sovyetlerin çöküşünden sonraki tahribatlar, Taliban tarafından yok edilen tarihi dev Buda heykelleri vb ile sembolleşmiştir.

Şimdiye kadar her ilerlemenin baş düşmanı olan “Vandalizm” akla gelmeyecek kılıklarda ortaya çıkıp tahribatını yapmıştır. İnsanlığın ortak değerlerini hiçe sayma eğilimi bundan sonrada son bulmayacaktır.  

DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 07.05.2012

6 Mayıs 2012 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 121


Merhaba sevgili okurlarım. Bu pazarda bir şair ve şiirleriyle birlikteyiz. Doğrusunu söylemek gerekirse bu haftaki şairimizin şiirlerini hiç okumamıştım. Sizlerede sunmayı düşündüğüm halde bile okumaktan çekindim. Çünkü yanlış bilgilendirilme sonucu çok simgeci ve şiirinde anlama önem vermeyen bir şair olarak biliyordum. Okudum ve yargım değişti. Edip Cansever’i sevdiğim şairler listesine kattım.

Şairimiz Edip Cansever 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi mezunu olan Cansever, bir süre Kapalıçarşı’da turistik eşya ve hali ticareti yaptı. 1976’dan sonra ise kendini sadece şiire verdi. İlk dönem şiirlerini İkindi Üstü (1947) adlı kitapta topladı. O kitabından 7 yıl sonra Dirlik Düzenlik adlı kitabını yayınladı. O kitapla kendisine özgü bir şiir  oluşturduğunu görmek mümkün. Çok üreten, çok yazan ve bunları okuyucusuna sunan bir şair olarak yaklaşık 30 büyük ilgi gördüğünü çok sık duymuştum. 28 Mayıs 1986’da İstanbul’da genç sayılacak bir yaşta, 58 yaşında öldü. Eleştirmenlerce çağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda gerçeklik kazandığı görülerek bir düşünce şairi olduğu kabul edilmiştir. 
...

ADSIZ BIR ÇIÇEK

rengini dünyaya ilk defa sunan
adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerim
sevgilim
bana “sen bir şairsin” dediği zaman
yalnız sana yazıyorum bu şiiri
istersen bir şiir gibi okuma
çünkü her yıl yeniden yazacağım onu
soğuklar başlayınca havalanıp
millerce yol kat ettikten sonra
güneyi tadan bir kuşun sevinciyle
ve yazmış olacağım bir de
her dönemde her çağda
sevdanın kendine özgü diliyle

***

BAŞIM DÖNÜYOR İKİMİZDEN

Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin
Ön dişleriyle belli belirsiz
Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan
Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz
Evet mi hayır mı pek anlamadan.
Ne biçim bir sestir şu bizim dalgınlığımız
Bir tayın dişinde ince taflan
Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının
Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından
Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının.
Sonra biz dağ baslarında apansız kurşunlanan
Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların.

***

BU GEMİ NE ZAMANDIR BURDA

Bu gemi ne zamandır burda
Çoktan boşalmış yükünü, gecede olmuş
Rıhtım da bomboş
Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
Arkada, güvertede
Ah neresinden baksam sessizlik gene
Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi, yalnızlık üç beş kişi
Bir kadeh rakı söylerim kendime
Bir kadeh rakı daha söylerim kendime
Söyle be, ne zamandır burda bu gemi
Belki yarın gidecek, başka bir anı gelecek
Bir başka anının yerine
İnsan ağlamaz mı bazen bakıp bakıp kendine.

***

MASA DA MASAYMIS HA

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

***

MENDİLİMDE KAN SESLERI

Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cigara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskiden beri
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da şimdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cigarani getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yasıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu isçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak agâh gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

***

SONA KALSA

Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazen - çatalını gezdiriyor biri
tabağında -
Gölgesi bir kuş ölüsü
Karşıda yeni budanmış ağacın
- Olsa, başlangıçlar sona kalsa -
Kolyesiyle oynuyor kadın - tabağımda soyulmuş elma -
Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne - kapatır mısın -
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın bir dost yüzü
Görmemiştim de yıllarca.
Gelse
Değişmiş çok, yaslanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum - ama yakmasa -
Konuşuyoruz -konuşuyor muyuz -
Yazmayı bırakmış çoktan
Gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
“Bir elimde elma elmada bir el”
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor, çekip gidiyor az sonra.
Kadranı kırmızı saat
Plasterle tutturulmuş kırık cam
Şurda burda plastik çiçekler
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
Tam kalbimin üzerine bu akşam.
Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam.

***

UÇURUM
Bir ağaç sürüsünün üstünden
Çok ağaçlı bir ağaç sürüsünün üstünden
Kesilmiş limon dilimleri gibi düşüyor güneş
Votka bardağımın içine
Benim olmayan bir sevinç duyuyorum.

Kesiyorum durduğumuz yeri ortasından
Ey görünüş! seni bir yerinden hiç anlamıyorum
Dibimde değil ayaklarımın, damarlarında
Derinliğini orda tutan, orda harcayan
Uçsuz bucaksız bir uçurum.

Zamanla değil, bir yerde
Benim olmayan bir şeyle yaslanıyorum
Geçiyorum ilk şeklimi tüketerekten
Ağır ağır yanan bir tuğla harmanını
Billurdan sarkaçlarıyla.

Kalbim, sersemliğim benim..

***

YERÇEKİMLİ  KARANFİL

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.

***

DİPSİZ TESTİ

Beni dinlersen Üsküdar’a gitme
İbrahim’i görme şiir yazma
Şu herkesin bildiği düzlük
Bu deli alacası çayır
Ardıç kuşu türkülü sokak
Senin için değil.
Sen yoksun
Çevrende kimseler yok
Zengin de olsan
Yoksulluğun gitmez.

***

SENİ GÜNLERE BÖLDÜM

Seni günlere böldüm, seni aylara
Daha yıllara, yüzyıllara böleceğim
Ve her zaman söyleyeceğim ki beni anla
Böyle eskitilmiş de olsa bu kalbi
Minesi çatlamış bir diş gibi durduracağım karşında.

Şiirler söylenir, şiirler biter
Biz bu sevdayı neresine sakladıktı sen ona bak da
Kahverengi avuçlarına mı gözlerinin
Tam oradan mı kahverengi yağan bir aydınlığa.

Bütün günler yenileşir her bekleyişte
Ve bütün dünler, bütün geçmişler
Kapını açarsın ki bir de, hiç kimseler yok
Çaresiz, benim sana gelişim de hep böyle.

Dün akşama doğru turuncu bir bulut geçti
Sonra bütün bulutlar hep birden geçti
Anılar, anılar, belki hepsi bir kelime.

***

Bu haftada yazımızın sonuna erdik. Nice güzel duyularınızın, gözlerinizden kulaklarınızdan, teninizden, dilinizden eksilmemesi dileğiyle.. hoşça kalın!...

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 06.05.2012

1 MAYIS’IN ARDINDAN


Osmanlı İmparatorluğu sanayi ve ticarete dayanan bir ekonomik yapıyı ıskaladığı için Müslüman bir sermaye sınıfının, buna bağlı olarak işçi sınıfının oluşmadığını görüyoruz. Ülkemizde bu yüzden yaşantısı ve kültürüyle bir burjuvazi var olamamıştır.  Küçük ölçekli el tezgâhları dışında ve belki sermaye oluşumu olarak görülecek bir takım girişimci hareketide gayri Müslimlerin elinde kalmıştır. Anadoluda da durum bundan farklı değildi. Dolayısıyla ülkemizde sınıf mücadelesi ütopyadan öteye gitmemiştir. Daha önceki yazılarımda zaman zaman bunun nedenlerine değinmiş, dilim döndüğünce açıklamıştım.

İmparatorluk dönemi doğu toplumlarının genel yapısı bireysel bir zenginleşme ihtimaline yer vermiyor. Çünkü başlıca üretim aracı olan toprağın mülkiyet hakkı, batı toplumlarının aksine kişilere ait değildir. İlahi gücün temsilciliğine sahip kralların, şeyhlerin veya şah ile padişahlarındır. Uzak doğuda da durum aynıdır. Onlar bu toprağı kendilerine bağlılık, yararlılık gösterenlere bağışlarlardı. Rahmetli Adnan Menderes’in dedeside, “devlet-i aliye”ye bağlılık ve yararlılık gösterdiği için menderes ovasına padişahın bağışı sonucu sahip olmuştu. Aynı “ihsan-ı şahane”ye “mazhar” olan Kavala’lı Mehmet Ali Paşa ise Mısır’a vali atanmış, Mısırın toprak gelirlerinin vergilerine sahip olmuştu. Yalnız bu sahiplik iki dudak arasındadır. Padişahlar isterse bütün verdiklerini geri alma hakkına sahiplerdi.

Bu iki örnek bile zenginleşmenin önündeki engeli açıkça göstermeye yeter sanırım. Bu tip bir ekonomi biçimine Karl Marks “Asya Tipi Üretim Tarzı” der. Bugün gelinen noktada (ki sosyalist hareketin gelişmiş sanayi ülkesi İngiltere’de gerçekleşeceği sanılırken tam tersine, bilimsel düşüncenin yerine hurafelerin egemen olduğu, orta doğu despotizminin hüküm sürdüğü Rusya’da, daha sonrada Çin’de gerçekleşmesi sonun başlangıcını beraberinde getirmiş ve sol hareket güdük kalmıştır) Marksizm eski itibarına sahip değildir. Çünkü yaygın eğitim, bilişim teknolojileri ve otomasyon kas gücünü önemsiz hale düşürmüş, farklı ve başka sınıfların doğmasına yol açmıştır. Bu arada olan işsizlikle boğuşan kas gücüne, yani emeğe olmuştur. Bugün çalışan her kesim kendini kas gücüyle çalışanla aynı tutuyor. Bunun için kendilerine emekçi demeyi uygun görüyorlar. Bir emek verdikleri doğru ama harcadıkları emeklerinin sonucunda kas gücü değildir. Emek gücü yalın bir şeydir. Sadece kasa dayanır. Diğerleri başka bir tanıma muhtaçtır. Her ne kadar sermayedarın işliğinde çalışıyor olsa bile durum budur. Üstelik bugün işlik tanımıda değişmiştir. İşlik eviniz, yatak odanız, mutfağınız, tatil beldeniz, kısaca artık her yerdir. Hem zaman kavramıda yoktur. Gecenin bir vakti şirketin verdiği telefonla aranabilirsiniz. Hastayken bile sizden internet yoluyla işle ilgili raporlar isteyebilirler.

Söz konusu ettiğim kas gücüyle çalışan kesim yakın bir gelecekte eski yunanda olduğu gibi yurttaşlığını bile kaybedeceğinden işsiz ve aç bir köle olarak kalacağından korkuyorum. Çünkü giderek yaklaşmakta olan tehlike odur. Sosyal devlet ilkesi bile bu kitlelere cevap vermekte güçlük çekecektir.

Buraya nasıl gelindiğinin, hemen hemen herkesin bildiği bir hikâyesi var. Bu hikâyeyi incelemek başka bir yazının konusu olabilir. Doğu toplumlarındaki sınıf bilincini konu edindiğim bu yazıda ülkemiz insanının sınıflar arası geçişinin kolaylığını vurgulamak isterim.
Bu geçiş kendi sınıfını unutacak kadar kolaydır. Bunun sonucunda kendi kas gücüyle çalışanların kendi sınıfına karşı duyarsız kaldığını görüyoruz.

Yılmaz Özdil “1 Mayıs filan...” isimli yazısında mizahın gücüyle bunu çok güzel vurgulamış.

İşte birkaç alıntı

“Hazindir ama, böyledir. İşçide olmadığı gibi, toplumda da sınıf bilinci olmadığı için, kimsenin derdi kimseyi germez. O nedenle, trenler grev yaptı, ahalimiz makinisti raylarda tekmeledi, yürüsene ulan şerefsiz diye... Doktor eylemine eczacı katılmaz, öğretmen gösterisi velileri ırgalamaz.
Emekliler miting yapsa...
Çocukları bile gelmez.
Çiftçiler güya gövde gösterisi yaptı, anca sürükleye sürükleye getirdikleri inekler vardı.”

“Buna mukabil...
İsmi lazım değil, bi holdingin siyo’sunu tanıyorum, sol koluna Che Guevara dövmesi yaptırdı. Ve, hiç unutmam, türkü bara gitmiştim, yoldaş ayağına yatan şarkıcı, Nâzım Hikmet’ten, Cem Karaca’dan okuyor, karlı kayın ormanı, kardeşlerrr emekçilerrr filan, hemen arka masamdakiler bağıra bağıra eşlik ediyor, döndüm baktım...
Sanayi odası başkanı!”

“Velhasılıkelam...
Tam yazıyı bağlıyordum ki, kendilerine “Antikapitalist Müslüman Gençler”
adını veren çarşaflı grup, devrimin şanlı yolunda gıyabi cenaze namazı kıldıktan sonra “İnşallah sosyalizm gelecek” pankartıyla yürümeye başladı.

TOBB da Marks&Spencer sponsorluğunda Marx’a mevlüt
okuttu muydu, tamamdır bu iş.”

Son söz olarak söylemek gerekirse dünün “Asya Tipi Üretim Tarzı”nın sonuçları bugün toplanıyor.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 04.05.2012

YURT, YURTTAŞLIK VE GEREKLERİ 2


Yazı dizimize yurt ve yurttaşlıkla ilgili düşüncelerimizi belirterek başlamış, yurttaşlığın başlıca ödev ve görevinin vergi vermek olduğunu belirtmiş, ülkemizde uygulanan vergi çeşitlerine yer vermiştim. Elimdeki kaynaklardan aktarmaya kaldığımız yerden devam ediyorum.

Veraset ve İntikal Vergisi

Veraset ve İntikal Vergisi, ivazsız (karşılıksız kazanım) olarak el değiştiren servet
üzerinden alınan bir vergidir. Bir servetin ivazsız el değiştirmesinden vergi alınmasının
gerekçesi, kişinin herhangi bir fedakârlığa katlanmadan servetinde artış meydana
gelmesindendir.

Veraset ve intikal vergisi genel olarak veraset (bir kişinin ölümü ile mal varlığının
mirasçılarına geçmesi) yoluyla ve sağlar arası ivazsız mal intikallerini vergilendirmektedir.

Emlak Vergisi

Emlak, binalı veya binasız tüm gayrimenkullerden oluşan servettir. Emlak vergisi
tahsilâtı belediyeler tarafından gerçekleştirilen bir servet vergisidir. Emlak vergisi, bina
vergisi ve arazi vergisi olmak üzere iki vergiden oluşmaktadır.
Bina vergisi yurt içinde bulunan binalar üzerinden alınır. Bina hem karada hem de su
üzerindeki yere her ne şekilde bağlanmış, hangi inşaat türü ve sınıfı olursa olsun sabit
karakterli inşaatın hepsini kapsar.

Katma Değer Vergisi (KDV)

Katma Değer Vergisi ödeme güçlerinden harcamaları esas alan bir vergidir. Bu vergi
dolaylı bir vergidir. KDV tüketiciyi vergilendirmeyi esas alan ve bu nedenle tüketici
üzerinde kalan bir vergidir. Bu verginin esas ödeyeni mal veya hizmeti kullananlardır.
Verginin mükellefi vergi konusuna giren işlemleri yapan herkestir. Vergilendirme,
üretici tüketici zinciri içinde yer alan aracıların her birinin kendisinden sonraki aşamada yer
alan kişilerden aldığı vergiyi belirli esaslar içinde vergi dairesine yatırılmasını içeren
sorumluluk esasına dayanır. Bu koşullarda KDV’nin mükellefi vergiyi kendisinden sonra
gelenden tahsil edip vergi dairesine yatırmasından sorumlu olacaktır.

Damga Vergisi

Sunulan hizmet veya düzenlenen belgenin özel hukuk ilişkilerine göre düzenlenmesi
nedeniyle alınan vergidir.
Damga vergisinin konusuna Kanun’a ekli (I) sayılı tabloda yer alan kâğıtlar girer.
Buradaki kâğıt, yazılıp imzalanmak veya imza yerine geçen bir işaret konmak suretiyle
düzenlenen ve herhangi bir hususu ispat veya belli etmek için ibraz edilebilecek olan
belgeler ile elektronik imza kullanılmak suretiyle manyetik ortamda ve elektronik veri
şeklinde oluşturulan belgeleri ifade eder.

İşin ikinci boyutuda buydu; yani vergiler, vergilendirmelerdi. Bu vergileri devlet hem yaşamak, hemde yaşatmak için alıyor. Yurdun dört başı mamur hale gelmesi başka türlü olamaz. Hele KİT’leri elinden çıkarmış ve hala çıkarmakta olan devlet için başka yol yok!

Ama dikkat ettiniz mi, ne çok vergi kalemimiz var! Bu kadar çok vergi türünden, hele toplamda yıllık kazancın yüzde 60’ını alması nedeniyle devlet vergileri toplayamıyor bile.. bu yüzden tek kalem kalıyor, o da dolaylı vergiler.

Öteden beri vergisini ödemeyen o kadar çok vergi mükellefi varki.. mesela günümüzde AKP zamanında türeyen zenginler bu konuda ilk sırayı alıyorlar.

Sözcü gazetesi hükümete muhalefetiyle meşhurdur. Geçen günkü (28.04.2012) sayısında “Devlet ihalelerinde varlar, vergi listelerinde yoklar.” Şeklinde manşet atmış ve “AKP zenginleri vergide nerde?” diye sormuştu.

Haklı. Bunlar yurttaş değil mi? Bu yurtta, yani vatanda iş yapmıyorlar mı?  Eğleştikleri, konakladıkları başka yer mi var? Bir yurttaş olarak ben soruyorum. Görevim bu. Kentimizde kaç kişi ne kadar vergi ödedi? Bunların içinde yeni zengin kaç iktidar yanlısı var? Ülke genelinde ilk yüze giremeyen iktidar yanlısı türedi zenginler kentimizde ilk sıraları alıyorlar mı? Yoksa suçladıkları diğerleri gibi onlarda vergi kaçırmakla mı meşguller? Başka türlü zengin olunmuyor mu yoksa? Erdem onlar içinde sadece isimden ibaret mi? Ama unutulmasın ki, yurt; erdemli yurttaşlardan kurulu olursa yurt olur.


BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 02.05.2012 

1 Mayıs 2012 Salı

YURT, YURTTAŞLIK VE GEREKLERİ 1


Yazılarımda çok sık yurt ve yurttaşlıktan söz ederim. Çünkü bilinçli birey olmak ancak bir yurtta yurttaş olmakla mümkündür. Diğer türlüsü ya teba’dır, ya kul. Her ikisinde sorgu sual yoktur. Sadece biat edilir. Uysal, söz dinler, emre itaat eder, istenilen her şeyi sorgusuz yerine getirir kişiler olunur. Ama yurttaş olan bundan rahatsız olur. Çünkü yurttaş olan her şeyi sorgular. Yanlış giden bir şeyleri önlemeye ve durdurmaya çalışır.

Yurttaş olmak için önce bir yurdun, yani vatanın olması lazım. Türkçede yurtluk denilen konma, konaklama, bir yerde eğleşme ancak vatanla, yani yurtla mümkün. Yani yurttaşın bir yurdu olması şart! Çünkü her yer yurt değil!  Bir toprak parçasının dirilikte üstünde oturacak kadar, ölünce içine gömülecek kadar kişiye ait olması yurttaşlık bilincinin oluşmasını sağlar. Bu süreçte üzerinde yaşadığı yerde kültürünü oluşturur ve böylelikle halk dediğimiz kitleler doğar.  Kendisine ait olanla yurttaş aşağıdan yukarıya doğru bir aidiyet olgusunu duymaya ve onu örselemeye kalkan durumu incelemeye ve ona karşı çıkmaya başlar. İşte bu memleket bilinci ve sağlıklı yurttaşlıktır.

İşin bir tarafı böyle. Gelelim diğer yönüne. Yurttaş yurdunu yaşanır kılmak için bir takım yükümlülükler yüklenir. Eğitilmek, yurdu korumak, yurda gelir kazandırmak gibi. Yurda gelir kazandırmak vergi vermekle mümkün olur. Vergilerse dolaylı ve dolaysız olarak ikiye ayrılır. Dolaysız vergilerin en büyük kalemi kazançların belli oranda verilenidir. Başka bazı önemli kalemler olsada hiç biri gelirden alınan vergi kadar yer tutmaz. Fakat yurdun örgütlü yönetimi demek olan devlet, vergileri olması gerektiği kadar toplayamadığı için dolaylı vergilere yönelir. Dolaylı vergiler eşitlikçi değil, adaletsiz bir sistemdir. Trilyonları olanın ödediği dolaylı vergiyle, bir ayı zor geçiren dar gelirlinin aynı ürüne ödediği dolaylı vergi aynıdır. Böyle olunca ortada adaletin varlığı zedelenir.

Ülkemizde uygulanan vergi biçimlerine bakalım mı, ne dersiniz?

Gelir Vergisi

Vergi gerçek kişilerin elde ettikleri kazançlar üzerinden alındığı için gelir vergisi adı ile anılmaktadır. Gelir Vergisinin Özellikleri. Bu vergiler bir yıl boyunca gerçek ve tüzel kişilerin
kazançları üzerinden alınan vergilerdir. Vergiler alınırken şunlara dikkat edilir.

Elimdeki kaynaklara göre aynen aktarıyorum, vergi;

Gerçek kişiye ait olmalıdır. Gerçek kişi ise medeni kanun hükümlerine göre hak
sahibi olabilme ve borç altına girme bakımından ehil olan kişidir.
Gelir bir takvim yılı içinde elde edilen gelir olmalıdır. Gelir vergisinde
vergilendirme dönemi geçmiş olan bir takvim yılıdır.
Gelir her türlü kazanç ve iratların toplamıdır. Yani direkt olarak ele geçmese bile
hak edilmiş olan o yıla ait her türlü kazanç, alacaklar ve elde edilmiş gelirlerin
toplamı gelir vergisinin konusuna girer.

Kurumlar Vergisi

Kurum kazançları üzerinden alınan vergilerdir. Diğer bir ifade ile tüzel kişilerin bir takvim yılı içerisinde elde ettikleri safi kazançları üzerinden alınan vergilerdir.

Motorlu Taşıtlar Vergisi

Verginin konusu motorlu taşıtlardır. Motorlu olmayan taşıtlar verginin konusuna girmez. Verginin konusunu Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu’nun 1. maddesinde belirtilen tarifelerde yer alan karada, havada, denizde, göl ve nehirlerde insan, hayvan ve eşya taşımaya yarayan ve makine gücüyle hareket eden taşıtlar oluşturur.



DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 30.04.12

29 Nisan 2012 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 120


Merhaba sevgili okurlar. Baharın en güzel ve delişmen çocuğu nisanın kimi zaman hoyrat, kimi zaman uysal, ama her zaman davetkâr ve yaşamın tadını veren güzel havalarından uçuyorum bu sıralar. Beni şairlerde bu duruma düşürüyor doğrusunu söylemek gerekirse. Bugünde böyle bir şairi sizlere tanıtmak istiyorum. Şairimiz Cezmi Ersöz İstanbul’da 1959 yılında doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitiren Ersöz İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunudur. Edebiyat dünyasına edebiyat dergilerinde yayımlanan şiir ve eleştirileriyle girdi. Reklam yazarlığı ve gazetecilik yaptı. Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayımlandı. Ardından haftalık Deli dergisinde yazdı. Halen Leman dergisinin yazarları arasında da yer almıştır.

Şairimizin şiirleri arasında düz yazı olarak yazılmış olanlar epey yer tutar. O şiirler oldukça uzun olduğu için bugün onlardan örnekler vermeyi düşünmedim. Meraklısına kitaplarını bulup okumasını öneririm.

...

ACIYLA ERİR YÜZÜNE AŞIK ÇOCUK

Ne zaman yüzüne baksam
yalnızlığın o mutlu gerilimi

O öksüz göl hızla derinleşir
biliyorum,acılarım hiç bitmeyecek,bu öyle bir
yeşil

Ne zaman gözlerinin içine baksam,biliyorum
ikimizi de aşar,o kapının ardındaki masal
bense yüreğimin bu hallerinden korkar,kalırım
bir hız trenine bindirilmiş küçük bir çocuk gibi
geçip giden yüzlerine bakar kalırım

Ömrün kısalığı çarpar camlara
ateş hızla yayılır içerilere

Akşam olur,evler dolar boşalır
acıyla erir,yüzüne aşık çocuk

Ne zaman gözlerinin içine baksam, biliyorum
İkimizi de aşar,o kapının ardındaki masal

CEZMİ ERSÖZ

***

ARTIK SOKAĞA ÇIKABİLİRSİN

Evine çağırdın ilkyaz sevinçlerini
çocukluğuna
Yırtıldı gözlerin, içine hayat doldu
o karanlık ışık...
Yükün yok
artık her sabah hoyrat bir özgürlük uyandırıyor seni...

Kalbinde her şey eşitlendi
Haz ve sıkıntı
Boşluk ve güven
Hasret ve ölüm
Gözlerine hastalıklı bir güzellik geldi

Şimdi acı çeken yanınla bile alay ediyorsun...

Kalbine çağırdın herkesi
Kendini bile
Artık sokağa çıkabilirsin
Ömründen düştün kendini

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK OLSA GEREK

Öyle tutkuluydun ki hayata başlarken...
Şimdiyse küçücük bir çiçek teselli ediyor seni...
Aradaki o büyük boşluğun adı,
aşk olsa gerek...

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK VE YURTSUZLUK


Usul usul azalıyordu sevgisi, kalbi
soğuyordu...
Aynı masada, yanyana oturuyorduk, ellerinden tutuyordum... Akıntıya kapılmış bir çiçek gibi bilmediğim, bilmediği uzaklıklara doğru gidiyordu... Öyle acı çekiyordu ki sevgisinin azalmasından... Seni artık özlemiyorum, eskisi gibi içimi acıtmıyorsun, bu benim için ne büyük acı biliyormusun, derken sesi titriyordu.

Dalından kopmuş bir çiçek gibi unutuluş denizinde usul usul sürükleniyordu... Sevgimiz yurtsuz kalmıştı şimdi...
Can çekişen bir hastayı ölümüne hazırlar gibi,
nefesimi tutmuş saçını okşuyordum durmadan...
Sevgisi, yaralanmış çocukluğumuzu ve dünyayı
değiştirmeye yetmemişti.
Hayal kanatları yanmış sevgisini öksüz kalan sevgime kattım. Sevgisi biterken gözlerime son bir kere baktı. İnanmıştı çektiğim ıstıraba...

Son anda sarıldı bana:
Hadi, sen de benimle gel, birlikte karışalım
kayboluşa, dedi.
Yapamam, dedim, istesem de yapamam. Bu
sevginin ömrünü beklemeliyim...
Bu sevginin beni götürdüğü yere kadar
gitmeliyim...
İçimde sırrın, kimseye benzemezliğin
sızısı, yarım kalan yolculuğun aşk yüzlü
çocuğu var...

Sevgisi soğurken son tesellisi, son kıskançlığı, son
umudu bu olmuştu...


CEZMİ ERSÖZ

***

AŞK KARARMAK ÜZEREDİR ODANDA

Eski bir Türkçe kitabında
rastladım sana.
Sırtın pencereye dönüktü,
odan kararmak üzereydi,
usulca öne düşmüştü başın
yorgun bir düşü taşıyordun omuzlarında.

Birini bekliyordun,
kendini bekler gibi...

Ne zaman aşkın adı geçse
sen gelirsin aklıma...
Sırtın pencereye dönük,
başın öne düşmüş,
bir inanç titreşir, yaralı, yorgun omuzlarında

Ne zaman adın geçse
eski bir Türkçe kitabında
aşk kararmak üzeredir odanda...


CEZMİ ERSÖZ

***

AŞKTA YARIN YOKTUR SEVGİLİ

Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil,
içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.

Hindistan’da Ganj Nehri’nin kıyısında yakılan yoksul adamın
hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de...
Newyork’ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının
çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir
sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...

Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili,
kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı
hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye.
Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda,
gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri,
o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim.
Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...

Aşk çok eski bir şeydir sevgili.
Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer.
Sevdiğimiz insanların çocuklukları da...
Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer.
Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider,
hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...

İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır.
Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır...
Bazen denizler, kıyılar çeker insanı.
İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde
yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu.
Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara...
Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...

İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda
umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler,
kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının
korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...

Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular başlayacak...
Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve
hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış.
Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını,
cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri
alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...

CEZMİ ERSÖZ

***

AŞKTAN NEFES ALAMADIĞIM O YERDE

Çocukluğumun bahçesiydin sen
bütün bilinen mutluluklardan uzakta,
o sarışın akşam üstlerinde,
ıstırabın eşiğinde...
Nefesim sıkıştığında seni sevmekten
ömrünü okurdum o acı neşede,
boşalırdı ağzımdan o kanlı nefes
sonra çok özlendiği için acımasızca talan edilen
her baharda dönerdim oraya...
O sarışın akşam üstleri
hiç gitmediğim uzaklardan döndüğüm yer olurdu...
Bilinen bütün mutluluklardan uzakta
kalırdım orada,
kalırdım çocukluğumun bahçesinde,
aşktan nefes alamadığım o yerde...

CEZMİ ERSÖZ

***


AYNA..

aynaya bakma sakın
ve saçlarına dokunma.
Rüzgara sesin
Geceye kokun düşmesin.
Sen bu bahar bir başka düşe gir
daha sığ ırmakların olsun
ve açık mavi denizin
beni unuttuğun anılarına sar
ki başka sızılara bulanayım.

CEZMİ ERSÖZ

***

BENİ HEP BİR BAŞKASI SAVUNUYOR

Onca atılıştan sonra
balkonuma döndüm
Onca bilgi utandığım çocukluğum içindi
Çünkü beni hep bir başkası savunuyor
Sesimden, ellerimden, gülüşümden biliyorum

Hep sakladığım yara izini
balkonumdan odama götürüyorum işte...
odamdan bir kez olsun çıkartmadığım
sesimden, ellerimden, gülüşümden
biliyorum...

CEZMİ ERSÖZ

***

BİR DAHA UYANMAZDIN

Martıların sana doğruyu
söyleyecekti
arzu tramvaylarına binmeseydin
Acıların seni yeni bir şehre
götürecekti
Yürüyüşüne vurulmasaydın...
Tuhaf, ele geçmez, tehlikeli bir
hayvandın
Şehrin yaban adamları sana öyle bakmasaydı
uyur, bir daha uyanmazdın...

CEZMİ ERSÖZ

***

Ülkemizin gündemi tıpkı bahar gibi karasız ve baş döndüren bir hıza sahip. Henüz kışlardan kurtulmanın rehavetiyle gerçeğe göz yumanlar bir yana bırakılırsa tatil günlerinin, tüm yorgunluklarımıza bir nefeslik mola olduğunu belirtmek gerekir. Bu molalarda gerçeğe göz yumdurmuş olmak istemem. Hayat devam ediyor. Bütün gerçekliğiyle tabii. Şiirlerde yanı sıra. 

Bu haftalıkta bu kadar. Güzel bir hafta sonu geçirmenizi diliyorum.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 29.04.2012