28 Haziran 2012 Perşembe

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 9

Yaptığım araştırmalar sonrasında şehrimizde doğmuş, yetişmiş ve/veya yaşamış 80 küsur ünlü adına rastladım. Bunların arasında politikacılar, bürokratlar, sanatçılar ve sporcular var. Üç ayrı listeye böldüğüm ünlülerimizin ilk listedeki 16’sını ayrıntılı tanıtmayı düşündüğüm yazı dizimizde üç kişiyi tanıtabildiğim 8 bölüm geride kaldı. 9. bölümde besteci, aranjör, şarkıcı, orkestra şefi ve müzisyen rahmetli Esin Engin’i sizlere tanıtmak istiyorum.

1945’te Kırım asıllı bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Esin Engin müziğe 5 yaşında ud ve kanun ile Klasik Türk Müziği eğitimi alarak başladı.

İlk ve orta eğitiminin ardından lise öğrenimi için gittiği Amerika’da piyano ile Batı Müziği eğitimini alırken, armoni ve kompozisyon dersleri de gördü. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’nu ve İstanbul Belediye Konservatuarı şan bölümünü bitirdi.

Dönemin ünlü orkestralarında müzisyenlik ve solistlik yaptı. Filmlerde şarkılar seslendirdi. İlk 45’liği 1968’de çıktı. 1972’de çıkardığı iki 45’lik “Dök Zülfünü Meydane Gel” ve “Tango” ile adından söz edilir duruma geldi. “Dök Zülfünü Meydane Gel”de Klasik Türk Müziği daha önce batı tekniği ve tarzıyla söylenirken (Türk müziğinin olmazsa olmazı) koma değerleri kaldırılarak makamsal sesi bozan icraların tersine, ilk kez aslına zarar vermeden çok sesli hale getirdi. “Tango”da ise değişik düzenlemeleriyle o dönemler için nostalji sayılacak kadar bir geçmişin, 30’lu yılların tangolarını tekrar gündeme getirdi. “Bana Ellerini Ver” 45’liğini 1973’te ve aynı yıl, benimde aldığım ilk Long-Playini, “Modern Oyun Havaları”nı çıkardı. Geleneksel müziğimizi aslını hiç bozmadan çok seslendirip yönettiği orkestarsıyla çaldığı bu enstrümantal albüm satış rekorları kırdı. Yurtdışına ihraç edildi ve müziğimizin tanıtılmasında büyük rol oynadı. Bu plağın başarısı Esin Engin’in aynı anlayışla 1974’te “Anadolu”, 1978’de “Modern Fasıl” ve çeşitli senelerde “Modern Oyun Havaları” serisinin diğer albümlerini çıkarmasının yolunu açtı. Ayrıca 1974’te “Dönmeyen Yıllar” 45’liğini, “Tangolar” ve “Dünden Bugüne” albümlerini, 1976’da “Sana Geldim”i çıkardı. 1977’de “Gurur duyarım”, 1978’de “Gönül Oyunu” gibi o yılın en sevilmiş iki şarkısını 45’liklere okuyarak şarkıcılığını sürdürdü.

Bu arada çalışkanlığının ve istenen, aranan bir sanatçı oluşunun örneği diyebileceğimiz çalışmalarda da bulundu. 1972’den itibaren Türk Pop Müziğinden Türk Sanat müziğine kadar bir çok daldaki sanatçının; aranjör, orkestra şefi ve müzisyen olarak başarılı çalışmalarına imza attı. Bunların arasında kimler yoktu ki..

İsterseniz teker teker sayalım.

Sezen Aksu, Erol Evgin, Zerrin Özer, Nükhet Duru, Nilüfer, İlhan İrem, Tanju Okan, Tülay, Esmeray, Ayla Algan, Erol Büyükburç, Ömür Göksel, Attila Atasoy, Gönül Akkor, Yıldırım Gürses, Semiramis Pekkan, Ali Kocatepe, Füsun Önal

Adını okuduğunuz birçok sanatçıya ya beste veya düzenleme yaptı. Türk Popunun ve Türk Sanat Müziğinin birçok hit parçasına imza attı. Melih Kibar, Bora Ayanoğlu, Selmi Andak gibi bestecilerle; Çiğdem Talu, Ülkü Aker, Fikret Şeneş gibi söz yazarlarıyla çalıştı.

1980’de “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, 1984’te “Lüküs Hayat” gibi müzikallere müzik yönetmenliği yaptı, “Kanlı Nigar”, “Fermanlı Deli Hazretleri”, “Deli Eder İnsanı Bu Dünya” gibi birçok müzikal, “Aile Şerefi”, “Gazeteciden Dost”, “İstanbul’un Gözleri Mahmur” ve “Müfettiş” gibi birçok tiyatro oyunu besteledi.

Film Müziği alanında besteler veren Esin Egin; Osman F. Seden, Atıf Yılmaz gibi usta yönetmenlerle çalıştı. başrolünü Aydan Şener’in oynadığı “Çalıkuşu” dizisinin klasikleşen müziklerine1986 yılında imza attı. “Hayallerim, Aşkım ve Sen”, “Kadının Adı Yok” gibi sinema filmlerine; “Yol Palas Cinayeti”, “İki Kadın”, “Tatlı Betüş”, “Gül ve Diken”, “İki Kız Kardeş”, “Zühre” gibi Tv dizilerine unutulmaz besteler yaptı.

1994’te kan kanseri hastalığına yakalandı ve film müziklerini bu hastalığı sırasında hasta yatağında besteledi.

Son döneminde “Nostalgic Russian Tzigane”, “Gypsy Fire”, “Film Müzikleri” gibi albümlerini yaptı. 4 Mayıs 1997’de kansere yenik düştü.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 11.06.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 126

Merhaba sevgili okurlarım. Ahmet Oktay şiirlerine ayırdığım 4. ve son bölüme geldik. Bu bölümde söze daha az, şiire daha çok yer vereceğim. Daha önceki bölümlerde şairimizi tanıtmıştım fakat bu köşeyi ilk okuyacak kişileride düşünerek kısaca tanıtmakla işe başlayalım.

Şairimiz 1933 Ankara’da doğumlu. Şiir yazmaya ortaokul sıralarında başladı. 1949-1950 yıllarında Gerçek dergisinde ilk şiirleri yayımlandı. Öğrenimini liseyi bitirmeden çalışma hayatına atıldı.
1950’lerde ortaya çıkan Mavi Hareketi içinde yer aldı. Yazı ve şiirleriyle aynı adlı derginin önemli bir şair ve yazarı oldu. Yeni İstanbul gazetesi Ankara bürosunda 1961 yılında ‘parlamento muhabir’liği yaptı. Böylece profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982’de TRT’den emekli oldu. Emekliliğinden sonra Milliyet gazetesi’nde çalışan Ahmet Oktay buradanda ayrılarak 1993 yılından itibaren tüm zamanlarını sadece yazarlığa ayırdı.   

Sıra geldi şiirlere. Buyurun.

...

KAÇ KİŞİYİZ KENDİMİZDE

Pavese, Malcolm Lowry. İkizlerim.
Gece de sonsuz değil,
kötülük de. Ben de denedim.
Lav fokurdarken, gidip geldim
delilikleri. Bin vampir besledim
şuramdaki inde. Sövdüm
ve şehvetle öptüm her Meleği;
ah! Bilemedim.
Kaç kişiyiz kendimizde
Karabasanlar yaşattım
beni sevenlere,
bir hataydım, besbelli.
İçimdeki ölümden
içimdeki ölümden
içimdeki ölümden ürettim her şeyi.

AHMET OKTAY

***

KADINLAR ÇIKMAZI

Yarım bir aşk, yarım bir dudaksın
sıkıntılı ikindi yağmurlarında
her yeni erkekten sonra daha erkeksin
tuzlu inciler dolu
kuş uçmaz mavisi gözlerinin.

Işıklara çarpıyorsun sokağa çıksan
şehrin korkusu büyüyor pencerelerde.
Avuntusu yok erkekli yatakların
ne olur gitme
daha kaybolacaksın.

Bir yanın şarkılar
kan tutmaları öbür yanın.
Gülerken iki kadeh arasında
nasıl ağladığın anlatılmıyor.
Ne olur
bu kadar kendine saklanma.

Sen kapalı, mahzun odalarda
kırık oyuncaklara karşı bir çocuk.
Ürperiyorsun denizin çığlıklarını duydukça
dudakların kaskatı öpüldükçe neden?
Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında
belli, yoruldun kendini denemekten.


AHMET OKTAY

***

KUŞ MİTİNGİ

Sonbahardan sonra ağaçlar
Hep duman açar Ankara’da
Saksılarda yeşil bir yalnızlık
Uzayıp gider ev tutsaklığında
Kış boyu rüzgârsız ve çiçeksiz
Ne gün kalır güneşin yüreğinde
Ne şafak ne sabah
Kar altında dilsiz ve sessiz
Bir tohum gibi bekler baharı
Taş üstünde topraksız çaresiz

Sonbahardan sonra Ankara’ya dair
Hep aynı sözler söylenir
Ama yağmur
Yine utanır yağarken
Kar yine yağmadan kirlenir

Sonbaharda sonra Ankara’da
Yalnızca kuşların isyanı vardır
Bakarsınız bir akşamüstü
Bütün ağaçlar kuş açmıştır
Ve gökyüzü meydanında
Kuş dilinde bir miting başlamıştır


Bir çığlıktır artık yaşanan
Sözcükler yetmez anlatmaya
Notalar fırçalar susar
Çünkü mitingden sonra kuşlar
Kırıp kanatlarını
Ankara’ya ölüm bırakırlar

AHMET OKTAY

***

MADENCİ LAMBASI

Çalışma masamın üstünde günlerdir:
Eski bir madenci lâmbası. Yerdeydi
nerdeyse üç yıldır. Neden göz önüne
getirdim bu tuhaf gereci? Bir simge mi
aranıyordum, bir göçüğün önsezisi mi
yeşermişti içimde? Zonguldaklı şair
Lütfi Fikri, -Fikri Lütfi miydi yoksa ?-
armağan getirmişti. Adlar! -Kişi, kent, kitap
fark etmez- ; turnusol kağıdıdır belleğin,
onlar da ihtiyarlıyor ve bunuyoruz.

Sürgün kitabımdaki üç dize için
tepilmişti onca mesafe: “Madencinin lâmbası
ve kandili Ozan’ın
aydınlatsın yolu”.
Ben de bir şaire ulaşmak üzre
binmedim mi gece otobüslerine?
Çalmadım mı Şişli’de bir bodrum
katının kapısını? Göğsümde
inanılmaz bir panik.

Aydınlattı mı yolu lâmba ve kandil?
Aydınlatabilir miydi? Yarınlarda
yanıt, benim bilemeyeceğim.
Yine de tutuk dilimde
söküldükçe açan alevsi bir çiçek var:
herkesin düşlerinden devşirilmiş,
ve karabasanlarından.
Yaslıyım bir ölü evi kadar ve dudaklarımda,
bir gelinin gülümseyişi.

Bir madenci lâmbası işte. Sayılar ve tuhaf
harfler üzerinde: 19 ve C 249 D. Bir alt
satırda 24 yazıyor. Gizemli aidiyetler: Kuyu,
ekip, madenci ve lâmba. Kişinin silindiği
yerler. Kuyudan kuyuya dolaşıyorum
en olmaz vakitlerde. Vuruyorum korkuyla
damarlara kazmayı ve kalıyorum
geçmişin göçüklerinin de altında.

Bir lâmba. Nedir onu Keats’in
“Yunan Vazosu”ndan ayıran? Sır
nerde, ölümsüzlük nerde? “Güzellik
gerçek, gerçek de güzelliktir” demişti Keats.
Günlerdir dinliyorum, dokunuyorum
metalin soğuk gövdesine ve konuşsun diye
bekliyorum benimle
yoksulluğun kalbi.

Bilmem sordu mu bunları kendine
boğazı düğümlenmiş ve alnı siyah
Zonguldaklı kardeşim;
bekledi mi gerçeğin ve güzelin yanıtını
taşların ve köklerin içinden?

AHMET OKTAY

***

ÖĞRENİM

Hocan Bedri Rahmi
-renkli güneşler
bir iki kalın sözlük
nakışlı veremler
ve doğurgan aşklar yerdi bir oturuşta-
çok kalabalık bir halk yüzüyle öldü;
haftada üç gün
gezdirirdi sizleri Tophane'de.
Kazıbilim’de çanak-çömlek değil
bayat ekmek ve zeytin
yamalı bir gençlik
sahtiyan bir yalnızlık
bulun diye.
Ne yazık, esrarı
ve trahomlu bir gözün
düşman bakışını ilk tanıdığın yer
Karabaş’ın mahallesinden
tek desen yok defterinde.

AHMET OKTAY

***

SIRADA

Uzat saçlarını gecenin balkonundan
isteğimin çok tüylü suyuna.
Bir orman gecesinde
bir kar gündüzünde,
gördüm nasıl süzüldüğünü
yırtıcı ölüm kuşlarının.
Hadi uçsun memelerindeki güvercinler
hadi cennet ülkeni sun.
Kardeşliğin şarabını istemiyorlar
söyle kaç sofra kaldı kurulu?

Baktıkça içleniyorum fotoğraflarına
yüzlerini öpmüş anneleri ayrılığa benzer
çilekeş kadınlar rüzgârlarına vurgun,
onlar silâhları ve şarkılarıyla
hani şuracığından geçerlerdi
korkularınla kaldığın zaman.

Ölümü en güzel kullandı onlar
bir karanfil dişleri arasından
aşk içinde ulaştırdıkları sana,
cepheden, sürgünden, mapustan.

Sıra bizim, hadi günler bitiyor.
hadi uzat mavi saçlarını
yenik gövdemin üstünden.

AHMET OKTAY

***

SÖZÜN YURTLUĞU

“Ne yazıyorsun?” diye soruyor
geçen günkü çocuk: usulca
açmış bir haşhaş çiçeği
çitin yanında. Öğle sonunun
dinginliğinde yankılanıyor
soru. Yaşam böyle apansız
kuşatıyor Sözü: daha yolunu
sorarken yele, kerteriz ararken
geri dönmek için. Çünkü bir yurt
gereksinir söz de: unutulmak
ve yeniden bulunmak üzre. Yazgı bu!
Kovulmuş ve yargılanmış adına
konuşana ne mutlu. Dönecek olan
odur çiçekler içinde; tutuşmuş
ardında yabanıl gece.
Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeye
açtığın remilde görünce kendi
suretini, vaktindir bil:
konuşulacaktır zamana karşı.
Sevgili çocuk! Gün
geldiyse şükürler olsun; kaç
ton kalay eritildi; göğsünden
bir düğme açtırmak için
kilitler ermişinin. Bir kitap
bu: belki de senin yazacağın: içinde
titreyip dururken binlerce kandil.
Ey kokuya işleyen yazı! Gölgeye
işleyen yazı! Reddedildin
ve kabul edildin: Korktu Davud Tai
gecenin açıkladığından ve günün
sakladığından; el yazmalarını
suya attı. Su soldu
ve kum çatladı. Ama Gazalî ey çocuk
öldü çölü soluyarak ve göğsünde
Buharî’nin kor kesilmiş kitabı.

AHMET OKTAY

***

TEN ORDA YIRTILIR

Karlı dağı tarttım ve söğütlerin
gölgelediği dereyi. Eşittiler
yeşim taşının oluştuğu ve
bebeğin memeden kesildiği
vakitlerde. Göreli nicelikler
ama kim emin niteliklerden?

Geçti geçen: Anımsamıyorum artık
kimdi ilk seviştiğim kadın? Belirsiz
sarıldığım gövde. Kemikli miydi sırtı
var mıydı öpüşünde yeni sulanmış
bir bahçenin serinliği?

Yitirdim anlamları çoktan;
duyumsuyorum ama çürüyen kökü
aşınan bazaltı, yırtılan
damarını elmasın.
Siliniyorum mevsimlerden
sayfalardan, oyluklardan;
uçucu bir kokuyum sanki.

Dönen de benim ama gecenin
hazinelerine. Giz dolu izbeler, yatak odaları
açık unutulmuş musluklar: Yabanıl
evren kapılarıdır hepsi. Dinlerken
ve düşlerken, geçerim ormanların
ve toprakların karanlığından. Büyütürüm
beslerim hayvanımı. Ten
orda yırtılır ve kıpkızıl kesilir gül.

“Dur gitme! Çok güzelsin” diyeceğimiz
an yok hâlâ. Kara duygulu zamanın
tohumu içimizde yeşeren. Kendisi için
bile havada dağılan bir şarkı
herkesin yaşaması.

Biliyor, yine de ölemiyoruz.
Sararan yaprağında dalın
akmayan çeşmenin kararmış taşında
bir ses tınlıyor masmavi.

Bilici! Sına beni alevinle
ve söyle: iğva mı bu
Baht mı?

AHMET OKTAY

***

TUHAF DUYGU

Dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği;

ıslak bir tülbent koy göğsüme
emsin büyüyen o siyah lekeyi;

çoktan döndüm gittiğim gurbetlerden
yine de
içimde kanayan bir sılanın sesi.

AHMET OKTAY

***

ULUKIŞLA’DA SAAT BEŞ

Saat beş. Yoğurt vuruyor analar,
akşam
kaçak tütün gibi koyu, yumuşak,
alev almış göçebe bir kurt sesi
kalaysız bakraca, buzlayan ovaya yansıyan,
yok tipiye gem vuran
ve narayı hançer gibi kullanan atlılar,
toprak suskun
anaların güz bahçesi kesilmiş gözleri
zehrini içine akıtıyor çıkrıklar.

Saat beş. Zonkluyor belleğimde
Aksaray yolunda gördüğüm
gülgillerden bir bitki
Şemdinli'de ırmak gibi akıp geçen
yemyeşil sıbyan ölümleri,
alınları dövmeli kadınların
uçurumlardan daha yabanıl
söylediği ağıt mıydı, ninni mi?

Bir pişmanlık mıdır yaşananlar?
Elini bir an suda unutup gitmesi,
bakarken ardından ağbani hırkaların.
İnsanınkine benzer kederi
yalnız kalan tahta köprülerin.
Gün kaydını düşer çıplak çocuklarla
bellek körelir düşürülmüş bir elmas gibi
kurumuş bir dere yatağında.
Yaralı tavşan ne bırakır ki
ardında kan izinden başka?
Isparta’da koku yapılır gülden
Aksaray’da bıçak gibi yalnızlık
Hakkari’de efsane.
Balkıyan bulutu görür başak
mavilik gülümseyiş gibi titrediğinde,
ben erken ölümü gördüm
Ulukışla’da saat beşte
Yalınayak suya basıyordu bir çocuk.

AHMET OKTAY

***

YAPI..

Beş metre ötemdeki yapıya bakıyorum;
Kaç TNT’lik imgelemi vardı acaba
şirket mimarlarının, Berhava edildi
kokular, renkler. Koruluğun
kaçışan hayalleri. Yüzlerce fısıltı:
yani sır veriş ve yalvarış
gülümseyiş ve öpüş. Öfkeler de
vardı elbet. Aldatıldık, terk edildik
unutulduk da şöyle ya da böyle.
Anımsandık ve kutsandık

Yıllar önceydi. Denize inerken
çamların ve çınarların sesini
dinleye dinleye. Duvarın dibinden
fısıldadı berduşun biri
elinde bir şişe kırmızı Marmara:
“Kuşlar kalmayacak ve tanklar geçecek
ben öleceğim üç bahara kalmadan
bu ağaçların kökünde ve kurtulacağım
selam durmaktan.”

AHMET OKTAY

***

Her hafta olduğu gibi bu haftada sizlerden ayrılma vakti geldi. Umarım Ahmet Oktay şiirleri beğeninize uygundur. Havalar her ne kadar serin gitsede, girmeye çalıştığımız yaz mevsimidir. Bahar ve yaz ayları benim en mutlu olduğum aylardır. Havalar ısınmaya başladığı günlerden itibaren içime, yaşama sevincimi arttıran güzel duygular dolar. Bunu sizlere yansıtıp içinizde güzel duygular uyandırdıysam kendimi çok mutlu hissedeceğim.

Buluşuncaya dek hoşça kalın!


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 10.06.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 8

Geçmişten günümüze değin yaşamış ünlüleri anlattığımız dizimizin bence en önemli kişisi olan Aşık Güvahî’ye ayırdığım bu 4. ve son bölümde Güvahî’nin kullandığı atasözlerinden örnekler vereceğim. Okuyunca benim gibi şaşıracağınızı tahmin ediyorum. Onun gün ışığına çıkardığı bir çok ata sözünü bugünde kullandığımızı göreceksiniz. Ata sözü boşuna denmemiş! Onlar uzun ömürlüdürler, yılları aşarlar. Zaten aşamazlarsa atasözü olamazlar, değil mi? İşte o atasözleri:  


1- “Acel kılmak olur şeytan-ı pîşe.” Acele işe şeytan karışır
2- “Ki esner aç olan âşık gerünür.” Aç esner, âşık gerinir
3- “Dahi kalmış değil açık boğaz aç.” Açık ağız, aç kalmaz
4- “Virilmez oğlan ağ­lamasa emcek.” Ağlamayan çocuğa meme vermezler
5- “Gailesiz baş ye­rin altında.” Rahat ararsan mezardadır. Ağrısız baş mezarda gerek
6- “Olur eb­leh dinilmez ana Tahsîn.” Ahmak misafir ev sahibini ağırlar
7- “Gerek ehli, il aldanmaz delüdin.” Al malın iyisini, çekme kaygısını
8- “Ki zira âlet işler öğünür el.” Alet işler el öğünür
9- “Kudurmuş­tan tadanmış olur.” Alışmış kudurmuştan beterdir
10- “Olunçün toğruya yardım Allah’tan.” Allah doğrunun yardımcısıdır
11- “Ne kim Hakk’dan gelür görmek gerek hoş.” Allah’tan gelene kul da razı
12- “İlahî! İtme muhtaç koyup aç, Gamûsun sağ gözi sol göze muhtaç.” Allah sağ eli sol ele muhtaç etmesin, sağ göz sol göze muhtaç olmasın
13- “Olamı gülşeker ol kız olıcak, anası soğan, atası sarmısak.” Anası soğan, babası sarmısak, kendi gül şe­ker olmaz ya!
14- “Ki demişler anasın gör kızın al, kıyısına nazar eyle bezini al.” Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al
15- “Bulur Tanrı’sın isteyen gümânsız.” Arayan Mevla’sını da bulur belasını da..
16- “Değül hacet dahî çok söz ârife.” Arife tarif ne lazım?
17- “Ziyanı yok çıkar­maz artuk iş göz.” Fazla mal göz çıkarmaz.
18- “Dimişler ki eyüsün toknuz yir, eyü yemişleri tonuz yir ek­ser.” Armudun (Ahlat armudu) iyisini ayılar yer.

Önce Osmanlı Türkçesiyle, sonrada bugünkü arı Türkçeyle verdiğim atasözleri sizleri de şaşırtmadı mı? Bu atasözlerini bugünde kullandığımızı düşünürseniz Aşık Güvahî’nin ne büyük bir iş yaptığını anlarsınız.

Aşık Güvahî’nin “Pend-Name” adlı eserinde bulunan diğer başlıkları Mehmet Serhan Tayşi’nin adı geçen makalesinden son alıntılarla görerek Aşık Güvahî’ye ayırdığımız bölümü  bitirelim.

1- Peygamber Efendimiz Salla’llahu Aleyhi ve’ssellem’e yazıl­mış bir Nâ’t-ı Şerif (s. 91).
2- Matla-i Dasitan (s. 93).
3- Hikiyet (Mesnevi, s. 95).
4- Sultan-i Hayr (Sultan Selim Han ve Sultan Süleyman Han (s. 94).
5- Şikâyet (s. 104).
6- Latife (s. 105).
7- Hikâyet (s. 107).
8- El-Mev’ize (Nasihatlar, s. 118).
9- Fasıl (s.119).
10- Hicv-i Melih (Güzel Hiciv, yani kibarca taşlama s.133).
11- “Hubbü’l-Vatan Mine’l-îmân” (Vatan sevgisi, imandandır). Hadis olup bazı muhaddislerce kabul edilme­se de sufi bunu kabul eder ve Kur’an’ı Kerim’deki “İnnâ li’llâh ve innâ ileyhi râci’ûn” ayetine bağlar. (Manası: Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz. Ölümün teselli ayetidir). Mev­lâna Celaleddin’i Rumi Mesnevi’sinde, biz beşerin asıl yurdumuzdan kopup dünyaya geldiğimizi, o sebeple sıla-î rahim olarak asıl vatanımızı özledi­ğimizi ve bu manada vatan kelimesinin ruhun sı­lası ve asıl vatanı olan âlem-i ukbaya (İlahi Âlem) hasret duyup kavuşmasını, “Şebb-i Arûs” (Zifaf Gecesi, Buluşma Gecesi) diye açıklar.
12- Ken-Nâsu Ma’al-Libâsa (Hadis). Kişi kı­yafetine göre insanlarca değerlendirilir. Nitekim merhum Nasrettin Hocamız da “Ye kürküm ye!” fıkrasıyla, bu hadisi latife yollu ifade etmiş olsa gerek. 
13- “Ta’âmül-Vâhidi Yekfi’l-İsneyni” (Tek ye­mekle iki gün idare ediniz). Mealiyle Güvâhî: “Yine çok deyü halk başka yimek / Dime bunu tokuz kurda iki eşek. / Konuktan kaçma nîce vâfir olsa, / Konuğa izzet eyle kâfir olsa” diye ifade eder.  Yine; “Konuk bin rızıkla gelir birini yer, 999’unu ev sa­hibine bırakır” sözü hadistir ve bereketi ifade eder. Muhterem müfessir Elmalılı Hamdi Efendi’nin “ve bi’llahî Tevfîk e’nimer-Rafîk” (Yardım ve kurtuluş o güzel dosttan Allah CC.) sözüyle bitirelim…

Gelecek bölümde döneminin ünlü santaçısı, besteci, aranjör ve orkestra şefi rahmetli Esin Engin’e yer vereceğim.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 08.06.2012 

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 7

Dilimize ustaca girmiş, olmayacak hayal ürünü şeyler anlamında kullandığımız “lafontenden masallar” deyimimiz vardır. Masallar yazarak dünya edebiyat tarihine girmişLa Fontaine” isimli Fransız masal yazarının masallarında hayvanlarla insanların konuşması demek olan “fables” tarzının olması bu deyimimizin doğmasında etkisi vardır. Peki bu “fables”ların oluşmasının temelinde “Güvâhî”nin olduğunu düşünebilir misiniz? Mehmet Serhan Tayşi bu konuda bizlere şunları anlatıyor.    

XVII. asırda İstanbul’daki Fransız Konsolosluğu’nda bir ara görev yapan La Fontaine’nin, eski Yunanlı “Aisopos’dan (Ezop) aldığını söylediği “Fables” kitabının, Güvâhî’nin “Pend-Name”sinden esinlenerek yazıldığı oryan­talistlerce ifade edilmektedir. Yazarın biyografisin­de değinilen “La Fontaine fabl’larında genellikle Aisopos geleneğinden, ikinci derlemede ise daha çok Doğu edebiyatından yararlandı” detayında bu vardır.”

Bu karşılıklı etkileşim süreçleriyle bugünkü dünyanın oluştuğunu söyleyebiliriz. Buradan da yarınların oluşacağı açıktır. Yarınların oluşmasında katkımız ne ve ne kadar olacaktır. Esas sorun budur.

Dün bunu iyi-kötü sağlamışız. Yarına katkımızın ne olacağı konusunda iç siyasal tartışmalarımıza bakarak umutsuz olmak için birçok nedenimiz olabilir. Fakat umutsuz olmaya hiç gerek yok! Sesi duyulmayan büyük bir çalışan, üreten; emek ve sermaye kanadının iki kesiminde de yer alan önemli bir kitlemiz var! Üstelik bundan sonra bu kitlenin içinde yer alacak olanlar oldukça iyi eğitimliler ve ne istediklerini biliyorlar.  Siyasetçiler bütün halkın olduğu gibi onlarında sözcüsü ve hizmetçisidirler. Pek iyi bir sözcü ve hizmetçi olamasalar bile üreten kitlemizin isteklerini yapacaklardır.

Biz gene “Güvâhî” konumuza dönelim. “Güvâhî”nin verdiği esere gösterilen ilgiye karşılık, şairliğinden övgüyle pek değinilmiyor. Hatta başarısız bulurlar bile. Mehmet Serhan’a kulak vermeye devam edelim.  

“Güvâhî’nin eseri zamanında büyük övgüler almış, eserin muhteviyatı konusunda herkes hem­fikir olmuş, ancak şairliği zaman zaman eleştiri­lerden nasibini almıştır: Dehri Dilçin, Güvâhî’nin Pend-nâme’yi yazmak için dünyaya geldiğini belirtmektedir: “Bilhassa Pend-nâme-i Güvâhî, atasözleri ba­kımından çok zengin ve emsalsizdir. Atasözlerini nazma geçmekte Güvâhî o kadar kudret göstermiş ve muvaf­fak olmuştur ki, kendisinin yalnız bu işi başarmak için dünyaya geldiği ve bu hususta kullandığı vezin de adeta atasözleri için hassaten icat edilmiş olduğu fikrini hatıra getirmektedir.” 

Mustafa Özkan, Güvâhi’nin şiir­lerinden onun pek kuvvetli bir şair olmadığı; ancak onun atasözlerini ve deyimleri nazma geçirmede maharet sahibi olduğu kanaatindedir. Latîfî de Tezkiresi’nde, Güvâhî’nin nazmında incelik ve gazellerinde hemen hiç zarafet olmadığını belirtmiştir. Kemal Eyüboğlu, “Görünüşe göre çağının gidişine uyarak atasözleri­ni ‘berceste’ kalıpları içinde, ağdalı bir dile çeviren Güvâhî, Hıfzî, Vâcid gibi tek tük ozanların çabası, kendi zamanlarında bile kâğıt üstünde kalmıştır” görüşüyle, Güvâhî’nin eserinde kullandığı ağır dili eleştirmektedir.”

“Güvâhî”yi anlamak için başkalarının sözlerini bırakıp eserine bakmak gerekir. Onu mercek altına alıp incelemeye başlayalım artık.. “Pend-Nâme” adını taşıyan eserde atasözlerinin, halk deyişlerinin ve deyimlerinin manzum olarak bulunduğunu biliyoruz. Bu eseri inceleyen ve bizlere sunan Mehmet Serhan Tayşi’yi okumaya devam edelim.

“Pend-Nâme”

“Nasihat-nâme de diyebi­leceğimiz bu eserinde Güvâhî, atasözleri, halk deyişleri ve de­yimlerine son derece geniş yer vermiş, onları aruzla ve mes­nevi kalıpları içinde manzum hikâyeler şeklinde ifade etmiş­tir.
Samed Alizade, Oğuznâ­me ile Türkiye’de yayınlanmış atasözlerine ait bazı eserler üzerinde bir karşılaştırma yapmış ve Güvâhî’nin Pend-nâme’sindeki 475 atasözünden  220’sinin or­tak olduğunu tespit ettiğini belirtmiştir.
Pend-Name’de Mesnevi formundaki hikâyelerin başlıkları şöyledir:”

Başlıklara bakarak Güvâhî’nin yazdıkları konusunda fikir sahibi olmak mümkün. Başlıkları bu gözle görerek okuyalım.

1- Devlet büyüklerine karşı gelmenin mahsur­ları.
2- Kadı efendilerin ziyafete düşkünlükleri ve bunların mesleklerine verecekleri zararlar.
3- Vazifesini kötüye kullanan devlet ricali ve ulularından şikâyet olmaması için lazım gelen iyi huy ve meziyetler.
4- Kadıların rüşvet yemeleri ve halkın şikâyet­leri.
5- Büyük kişilere düşmanlığın sonunda, kişi­nin kendisinin zarar göreceği. 
6- Zararlı varlıkların, başkasına zarar verme­mesi için yok edilmesinin meşruluğu.
7- En kötü insanların dahi, insan olmak haysi­yetiyle bir değere sahip olduğu…
8- Ulakların halka yaptıkları zulümler ve hal­kın şikâyetleri…
9- Açgözlülük ve doymazlığın kişiye verdiği zararlar.
10- Kanaatkârlığın faydaları.
11- Düşmana karşı hile yapmanın ve tuzak kurmanın doğru olduğu.
12- Hileyle düşmanı zararsız hâle getirmenin ve az kan dökülme­sini sağlamanın fazileti.
13- Vatan sevgisi.
14- Ad ve san (güzel isimle ta­nınma) sağlamanın önemi.
15- Kişinin işini, kendisinin yapmasının önemi (Kendi işini kendi yaptığı için kurdun ensesi kalındır, güçlüdür, denir).
16- Çalışmanın faydaları, tem­belliğin zararları (Nitekim “işleyen demir ışıldar” atasözü bunu teyit eder).
17- Beceriksiz kişilerin her za­man ve her yerde başarısız olmaları.
18- Kardeş sevgisi ve önemi.
19- Türklerin cahilliği. (Yörük taifesi kastedili­yor).
20- Türklerin konukseverliği ve ehl-i fütüvvet olmaları.
21- Kadıların, devlet büyüklerinden şikâyetleri.
22- Hocaların ikiyüzlülüğü, başkalarına öğüt­lediklerini kendilerinin yapmamaları (Nitekim, “İmam halka verir talkını, kendi yutar salkımı” denir).
23- Herkesin çocuğunun kendisine güzel gö­ründüğü (atasözünde “Kuzguna yavrusu anka / şahin görünür” denir).
24- Güzel huylu ve akıllı oğlan yetiştirmenin faydaları (Sadaka-i cariyedir).
25- Kötü huylu oğlan yetiştirmenin zararları.
26- Evlenmek isteyen bir kızın tasası ve iyi kız­ların hâlleri.
27- Aşkı tanımayan insanların hayvandan farksız oluşları.
28- Âşıkların sevdiklerini herkesten güzel gör­meleri (Aşkın gözü kördür).
29- Evlilik dertleri, iyi ve kötü erkeğin verece­ği, fayda ve zararlar.
30- Dul kadınlarla evlenmenin sakıncaları, genç kız ve bakirelerle ev­lenmenin faydaları.
31- İyi ve sağlam dost edinmenin önemi. Yalancı, kötü dostların vefasız­lıkları ve uzak durulmasının lüzumu.
32- Yersiz söz söylemenin sakın­caları.
33- Kişilerin kendi silahlarıyla av­lanması (Ava giden, avlanır)
34- Güzel konuşmanın faydaları.
35- Yersiz söz söylemenin zararları.
36- Kendi kusurunu görmeden, başkalarının kusurlarını aramanın za­rarları.
37- Cömertliğin faziletleri.
38- Güzel ve sade giyinmenin fay­daları.
39- Konukseverliğin fayda ve se­vapları.
40- Aç doyurmanın sevapları.
41- Allah’ın emrini (Tanrı buyru­ğunu) kimsenin değiştiremeyeceği…


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 06.06.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 6

Geçmişten günümüze şehrimizin ünlülerini araştırırken rastladığım Aşık Güvâhî’nin saz şairi yada başka deyişle halk ozanı olmasını bekliyordum. İlk defa yanılmış olmaktan dolayı çok mutluyum. Çünkü karşıma bir şair, bir araştırmacı, bir yazar ve bir düşünür çıktı. Güvâhî bütün bunları şahsında toplamış ender insanlardan.

Mehmet Serhan Tayşi’ye kulak vermeye devam ediyoruz.

“Güvâhî’nin İstanbul’a yakın ve Osmanlı sancak sis­temine göre Kastamonu vi­layetine bağlı Geyve kasaba­sında doğduğunu biliyoruz. Kaynaklarda hem doğum ve ölüm tarihleri, hem de gömüldüğü yer, tartışmalı ve farklı ifadelere dayanmaktadır. Güvâhî’nin do­ğum ve ölüm tarihi hakkındaki en eski kaynaklar “Şuara Tezkireleri”dir. Mehmed Süreyya Bey, “Si­cilli Osmani”sinde Güvâhî’nin ölüm tarihini H. 926 / M. 1520, olarak göstermesi, sonraki müellif­leri yanıltmıştır. Şairin doğum ve ölüm tarihi hak­kında doğrudan bir bilgi yoktur. Mehmet Süreyya, Güvâhî’nin ölüm tarihi olarak 1520, Agâh Sırrı Le­vend 1519 tarihlerini vermektedirler. Fuat Köprülü de özel kütüphanesinde bulunan bir Pend-nâme nüshasının yazılış tarihinin H. 933 / M. 1526 oldu­ğunu belirtmiştir. Kesin olan tek gerçek, bu tarihtir.”

Fuat Köprülü verdiği örnekle, Güvâhî’nin ölüm tarihi üstüne söylenenlerin yanlış olduğunu gösteriyor. Mehmet Serhan Tayşi’de bu örnekle Fuat Köprülü’nün görüşünü desteklemekte kanımca haklıdır. 

“Güvâhî, (Maraş Beyi Alaeddin Alaüddevle) Dulkadıroğulları ile yapı­lan Turnadağı Savaşı (1515), Mercidabık Savaş ve Zafe­ri (1516), Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin şehadeti ve 1517’deki Ridaniye Mu­harebesi için Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi hümayununa bir sipahi ola­rak katılmıştır. Bunu takiben 1520-1566 tarihleri arasında, eserini Kanuni Sultan Süley­man Han’a takdim etmiştir. Güvâhî, Pendnâme’sini önce Yavuz Sultan Selim Han’a takdim etmek istemişse de, onun zamansız  vefatı sebe­biyle, oğlu Kanuni Sultan Süleyman’a takdim etmiştir. Atasözlerinin yapılarının bozulmadan nazma uygu­lanmış olması metinde faz­laca imâle yapılmasına se­bep olmuştur. Eser, rık’a ile yazılmıştır, 64 varaktır, 1607 (bazı kaynaklara göre, 2133) beyitten meydana gelmekte­dir. Beyitlerin 463 tanesi ata­sözleri ve deyimler üzerine kurulmuştur. 
Güvâhî bazı kaynak­ların zikrettiği 1520 tari­hinde vefat etmemiştir. Pendnâme’sindeki şu be­yitle Vezir İbrahim Paşa’nın düğünü nakledilmektedir.”

Sözün burasında araya girme ihtiyacı duyuyorum. Okuma özürlü bir toplum olduğumuz için sohbetlerle ve üstün körü olarak bilgiler ediniyoruz. Bir diğer yolda televizyon dizileridir. Geçtiğimiz yaz sonu yayına giren “Muhteşem Yüzyıl” adlı diziyi seyredenler Aşık Güvâhî’nin aşağıdaki sadrazam İbrahim Paşanın ağzından söylenmiş gibi yazılan beyitinde sözü geçen düğünü hatırlayacaklar.    

“Didi Paşa eyâ Sultan-ı âlem,
Vücudundur hakikat cihan-ı âlem.
Benim düğünüme oldun bu tazîm
Ki geldi padişah-ı heft iklîm.
Sizin düğüne kim geldi mükerrem,
Ki bir ülke ola şâh-ı muazzam.”

Bu beyitte Güvâhî ne diyor? Kanuni sultan Süleyman’a karşı düğünü konusunda haklı mıdır? Haklı mı, haklı! Öyle az-buz da değil yani. Eee nede olsa düğününe cihan sultanı gelmiştir. gerisini Mehmet Serhan Tayşi’ye bırakalım.

Güvâhî, İbrahim Paşa’nın devrin sultanı Muh­teşem Süleyman’a karşı “benim düğünüm dahi saltanatlıdır” diye övündüğünü, “Ey âlemin sul­tanı, senin vücudun bu âlemin canıdır. Siz teşrif ederek beni yücelttiniz. Çünkü siz yedi iklimin hâ­kimisiniz. Sizin düğününüze kim geldi? Benimki gibi bir âlem sultanı, yedi iklimin hükümdarı geldi mi?” diyerek bu olaya Pendnâme’sinde yer ver­miştir. Bu eserini devrinin sultanı Kanuni Sultan Süleyman’a arz etmiş, 82, 132, 1569, 1612, 1631 no’lu  beyitle­rinde Kanuni’den bahsetmiş ve katıldığı savaşları zikretmiştir. Güvâhî eserindeki bir kayda göre Pendnâme’sini H. 933 / M. 1526 telif ettiğini bildirir. Onun gerçek ölüm yılıyla ilgili söyle­necek tek gerçek, Güvâhî’nin eserin yazıldığı bu tarihten sonra öldüğüdür. Kesin bir ta­rih yoktur. Gömüldüğü yer de meçhuldür.

Güvâhî hakkında en doğru haberi “Meşâ’irü’ş –Şuara” ve “Şuara Tezkiresi”ni yazan Âşık Çele­bi vermektedir. Yine bazı tezkirelerde kendisinin bir tımarlı sipahisi olduğu ifade edilmektedir ki doğrudur. Ayrıca bazı tezkirelerde Güvâhî’nin Kenzü’l-Bedâ’î (Güzellikler Hazinesi) diye bir eser daha telif ettiği ifade edilirken Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ’sında bu eserin (doğru bir ifade ise) “Pend-Name”nin bir diğer ismi olduğunu nak­leder. Eserdeki atasözlerinden derlenen Cemiyyet-i Darb-ı Mesel-i Güvâhî ve Ulular Sözi başlıklı el yazması, Viyana Milli Kütüphanesi’ndedir.”

Güvâhî’nin bu eserinin Viyana Milli Kütüphanesine nasıl gittiği hakkında tek bir bilgi verilmemiş. Bize ait eserlerin dışarıda bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum. Her eser dünyanın, insanlığın malıdır kabul ederim fakat, doğduğu topraklarda korunması, saklanması ve sergilenmesi daha çok yakışır bence.
  
DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 04.06.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 125

Merhaba sevgili okurlarım. Bir Pazar gününde her pazar olduğu gibi bir şair ve şiirleriyle evlerinize konuk geldim. Bu pazarda dahil olmak üzere üçüncü kez Ahmet Oktay’la birlikte olacağız. Şairimizi geçtiğimiz haftalarda tanıtmıştım, fakat bu hafta bu köşeyi ilk kez okuyacak kişiler olacağını düşünerek, bu köşeyi devamlı okuyan okurlarımın hoş görüsüne sığınarak kısaca tanıtalım.

Şairimiz 1933 Ankara’da doğumlu. Şiir yazmaya ortaokul sıralarında başladı. 1949-1950 yıllarında Gerçek dergisinde ilk şiirleri yayımlandı. Öğrenimini liseyi bitirmeden çalışma hayatına atıldı.
1950’lerde ortaya çıkan Mavi Hareketi içinde yer aldı. Yazı ve şiirleriyle aynı adlı derginin önemli bir şair ve yazarı oldu. Yeni İstanbul gazetesi Ankara bürosunda 1961 yılında ‘parlamento muhabir’liği yaptı. Böylece profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982’de TRT’den emekli oldu. Emekliliğinden sonra Milliyet gazetesi’nde çalışan Ahmet Oktay buradanda ayrılarak 1993 yılından itibaren tüm zamanlarını sadece yazarlığa ayırdı.   

...

ENVANTER

Çok az şey saklamışım yaşamımda;
ne bir fotoğraf var ilk aşklardan
ne bir mektup,
dostlardan beş on tane;
şunları yazmış Stockholm’den
Demir Özlü 1983’te :
“rahmetli Çiğiltepe’nin oğlunu gördüm
geçenlerde Helsinki’de,
sürüyorum geçmişin izlerini”
Hangi izlerin peşinden gittim ben
içimde bir mahşer beklentisi ?

Çok az şey biriktirmişim yaşamımda;
hiçbir andaç yok babamdan,
verdiği mineli çakmağı
unutmuşum bir Amerikan Bar’da ;
ah umursamaz gençlik!
Sımsıkı tutsaydım şimdi
avucum ısınır mıydı acaba ?

Yığınla not var ama masamın gözlerinde :
şöyle “Üç Kör” başlıklısı: -Homeros,
Milton, Borges-. İçgörü üzerine bir şiir
yazacaktım belki de. İşte bir başkası :
“Yolculuk” : -Odysseia, Moby Dick,
Karanlığın Yüreği-
Belli : Çıkış ve Varis ya da
Baslangıç ve Son takılmış kafama.
Demek ki yetişemiyor insan
ne yapsa kendi tasarısına.

Kitaplardaki kenar notlarında kalacak
benim ardımda bıraktığım iz,
anonim bir kimlik olacağım;
bir sahaf dükkânında yıllar sonra
satılmış kitaplarımı karıştıran okur
bilemeyecek
satırların altını benim çizdiğimi,
geçmişe ve geleceğe karışa karışa.

İthaf sayfalarını da yırtmalıyım yavaş yavaş;
yığınla düş kırıklığı, yanılış;
yüzünü görmediklerim var,
yazdıklarını sevmediklerim.
Küskün ölenler oldu bana,
kimlere küskün öleceğim
ben acaba?

AHMET OKTAY

***

ESKİ BAKIR

Bir çığlığın içinde yakalıyorum seni
Kaç kez İstanbulsu,
Parıldayan, ısıtan, yakan bir alev gibi.
Üstünde uzun, pis, yalnız sokakların yağmuru..
Odaların, merhabaların, gülücüklerin sıkıntısı
Tramvayların, vapurların sıkıntısı
Yitmiş aşkların, yitecek aşkların
Aynı vazoların, aynı öğütlerin, aynı yasakların sıkıntısı.
Yakalıyorum, öpüyorum, avutuyorum.
Karanlık etini kemiriyor,
Vaktimiz kısa,
Düşlerimizi kolluyorlar durmadan
Durmadan kovuşturuyorlar
Mendilimi ıslatıp alnına koyduğum
Suyundan içtiğimiz hayat çeşmesi,
Yalnız-geceler boyu uzanan kadını bakırlarda
Durmadan horluyorlar.
Geyiğim, saklım benim
Bakma arkana, ne olur, aldırma
Onulmazlığımızdan büyük yapılar kurduk
Horlandıkça aşkımız, derya.
Vaktimiz kısa,
Karıncalara, rüzgarlara, sulara dokunmak
Uyanan toprakları bilmek gerekiyor.
Ormanlar görmüş dolunayın tılsımını
Ağlamayı unutmadan
Dövüşmeyi bilmek
Tırnaklarınla tutunmayı bilmek gerekiyor
Sağılandığımızı, kollandığımızı bilmek gerekiyor

Kapa tunç, kapılarını gece
Soğuktan, kırgın, parasız milyon kişi.
Geyiğim, saklım benim,
Ölüm dayanmadan kapıya
Sev, öp, yitir beni

AHMET OKTAY

***

GEÇ SAAT

Yorgundu. Düş görürken
-ölmüş müydü ölüyor muydu?
fidana dokunduğu an açıvermişti gonca-
elinden düştü kitap
kalem de

şuydu altını çizdiği cümle:
Kierkegaard'tan,
‘Üzüntüm, kal’amdır benim’

AHMET OKTAY

***

GÉRARD DE NERVAL

Siyahın gezginiyim: Her gün daha derine
Yanar akşamla caddede vebalı lambalar,
Bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine;
Redingotlarıyla mumya gibi otururlar
İş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman.
-Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman-
Demek isterim, alımlı kadının birine.

Çünkü kanar “bir mezarda bırakılan aşklar”:
Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben,
Avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar
O arayış: Kara güneş içimdeydi zaten.
Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna:
Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna,
Korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.

Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın
Ve açıldı gül gibi Toht Kitabı’ndaki giz:
Herkes iki’dir. Ben kimin öteki adıyım?
Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz.
“İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar”
Ve “akıl ürünleri delilikten de çıkar”
Kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.

Melek gülümsemiyor artık Öteki Anam,
Çekil! Çünkü “siyah ve beyaz olacak gece.”
Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam
Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine?
Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği.
Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli,
Bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.

İki’yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak
Ve giydirildim başkalarının sözleriyle.
Ah! Karanlığa giren görür beyazı ancak,
Hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle?
Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi
Yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi,
Geçiyorum sokağı fenerle konuşarak

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener

AHMET OKTAY

***

GÖLGELERİ KULLANMAK

İşte bir ses geçiyor sıkıntıdan
baksam pencerede yağmur da var,
hani saçlarını ya da göğsünü
çok ince bir hüzünle bezeyen.
Oyuncaklar da var yalnızlıktan
bir parkta ölümü güzel kılar,
hani sarmaşıkça uzandığın yatakta
durmadan aşıladığım sana.

Hayır yaşamıyor suda o balık,
bir yanıltı daha çiçek aldığım.
Herkesin bebeği var odalarda
ölüme ve daha sıkılmak için.
Uzayan sakalım sabaha kadar
uçup giden bir kuş koynundan,
belki yanında bile olmadım.

Eğildiğin sular da yalan
salınıp duran gemilerle aldanma.
Demiyorum hiç mi olmasın kokun, o yatak.
Ben umutsuzluğun domino taşı
şimdi açım, suskunum bak.
Hele bir çağırsın kanın türküsü
hele bir kıpırdasın kumsalda
ağları ve renkli balıklarıyla halk,
silâh tutarım dağlarda.

Bu oda emanet, hadi uzan,
şimdi ellerim de çok nazlı
bir karanfille kanar.
Sunduğum bu yalnız, çocuk ülke,
bak, gece de göğsümde çok ağır,
şaşkın değilim ama silahımı yitirdim.
Gelsin leylâkların açma zamanı
mümkün silâhımı halkımla bulmak.

Hadi uzan özlemim kadar,
bulutlar gidiyor, şimdi işim
çoğaltıp gölgeleri kullanmak. 

AHMET OKTAY

***

İNSANIN GURBETLERİ İÇİNDE

Gecesel bir yer altı sesiydi
kehanet fısıldaşmasındaydı kökler, kemikler;
açıkta lüfercilerin parıldayan
lüks’leri. Av vakti, o tedirgin
karşılıklı bekleyiş; gövdemdi sanki
oltadan ışığın yalımına kapılan.

Yanılsamalar ve aldanışlar.
Beklediğim inmedi trenden
bir söylen olacaktı dönüşü;
kara büyülere çarpılmaya hazırdım
dönsündü yeter ki.
Oysa kıpırtısızdı istasyon;
öyleyse kırmızı bir mendille
kimdi el sallayan geçen akşam?

İnsanın gurbetleri içinde;
sürgün yeri bu yüzden tanıdık
ayrıldığı günkü gibi dönüyor kişi.
Gide gide, yata yata bitmeyen
yol değil, zindan değil;
bedenin ve kırılgan sözlerin
bahçıvanın budadığı dalın
suladığı fidanın içinden geçen
o karanlık menzil.

Ezberimde tüm zulümler
belleği öyle beslemez
çünkü aşklar.

Sevgililer! Bazılarınızı unuttum
burnumda tütüyor bazınızın kokusu.
Terk edilmenin acısı dinliyor, aldatılış
gülümsetiyor: parmakların arasında
buruşturduğum hercai menekşenin
o tuhaf hışırtısı.

Vahşet vahşetle açıklanmalı.
Tazeyken yanık et kokusu
kılınabilir mi beş vakit namaz?
Hangi kösnü, hangi düş, hangi dua
unutturabilir toplu mezarları?

Kardeşler! Çoktan verdim
vereceğim filizi. Gittim gideceğim
yerlere; döneceğim yerlerden
döndüm. Yol alırken değiştirdi
görüntüleri, biçimleri, çelik
keskisi zamanın ve güzergâhın.

Kazınıyor anılar, bir gül
sesiyle birbirinin üstüne;
son eskinin, artık unutulmuşun
bir yorumu en yakın katmandaki
yara gibi taze anı.

Anımsadıkça bilecek insan
neyi unutmaması gerektiğini.

AHMET OKTAY

***

Bu haftada sizlerden ayrılma vakti geldi. Umarım seçtiğim Ahmet Oktay şiirlerini beğenmişsinizdir. Eşiğinden geçip girmeye çalıştığımız yaz mevsimiyle birlikte havaların ısınmaya başladığı şu günlerde içinizde güzel duygular uyandırdıysam kendimi çok mutlu hissedeceğim.

Buluşuncaya dek hoşça kalın!


  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 03.06.2012


2 Haziran 2012 Cumartesi

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 5

Şehrimizin ünlülerini araştırırken beni en çok şaşırtan Aşık Güvâhî olmuştur. Çünkü karşıma bir halk ozanı çıkacağından o kadar emindim ki, tersini düşünememiştim. Onun ozanlığı bana kalırsa anlatımını şiir üstüne kurmuş olmasıdır. Kaynaklara göre kendisini bugüne taşıyan ozanlığı da değildir. Zaten o sadece ozan değil, şair, yazar ve düşünürdür de. Onun bugüne kadar ulaşmasını sağlayan Türk diline katkı sayılabilecek atasözleri derlemesini eskilerin manzum dediği şiir diliyle yazmış olmasıdır. Halk giderek öztürkçeleşerek şiirsel dilden çıkan bu atasözlerinin çoğunu biliyor olmasına rağmen, bunları derleyen, ortaya çıkaran Aşık Güvâhî’nin adını bile bilmiyordur. Bilmeyenlere bende dahilim. Bugün burada anılmasının tek nedeni Adapazarı’lı oluşudur. Benim için büyük bir şans, ama bir rastlantı sonucu konumuz olmuş durumdadır ne yazık ki.

Bugün sizlere Aşık Güvâhî’yi tanıtmama yardımcı olan kaynak Mehmet Serhan Tayşi’nin “Pend-nâme-i Güvâhî; Bir Atasözleri Hazinesi” adlı makalesidir. Yapacağım alıntılarla diğer kaynakları da göreceğiz.  

Mehmet Serhan Tayşi, Aşık Güvâhî’yi tanıtırken; “Güvâhî”nin İstanbul’a yakın ve Osmanlı sancak sis­temine göre Kastamonu vi­layetine bağlı Geyve kasaba­sında doğduğunu biliyoruz.” der. O zamanki eyalet diyebileceğimiz sisteme vilayet dendiği için bu kadar büyük bir alanı kapladığına şaşırmamak gerek. Kastamonu vilayetine bağlı ve İstanbul’a yakın Geyve kasabası denilen yer, bugün ilimizin bir ilçesi olan Geyve ilçesidir. İşte bu yüzden kendisi şehrimizin yetiştirdiği bir değerdir. 

12 ağustos 2011 yılında yayınlanan makalesinde Mehmet Serhan Tayşi önce eserin tanımını yapıyor.

“Nasihat-nâme de diyebileceğimiz bu eserinde Güvâhî, atasözleri, halk deyişleri ve deyimlerine son derece geniş yer vermiş, onları aruzla ve mesnevi kalıpları içinde manzum hikâyeler şeklinde ifade etmiştir.”

Makalesi’nin başlığıda şöyle:

“Pend-nâme-i Güvâhî;
Bir Atasözleri Hazinesi
Mehmed Serhan Tayşi”

Mehmet Serhan Tayşi Güvâhî’nin verdiği eserin Türkçemize yaptığı katkıyla değerini vurgularken kaynak kişiler olarak Ali Emiri ve Mehmet Hengirmen’den söz eder. Bunların çalışmalarına dayanarak sonuca ulaşır.

Eserin Türkçe Açısından Değeri:

“Geyveli Güvâhî (şair, edip ve filozof) ve eseri “Pend-Nâme”sine Millet Kütüphanesi’nde uzun süren idarecilik yıllarım sırasında; Ali Emiri  (Güvâhî, Pend-Name, Millet Ktp., Ali Emiri, Manzum, 858,44 vr.) yazma eserleri arasında görmüştüm ve beni çok etkilemişti. Kü­tüphanem dışında araştırma yaptığımda Süleymaniye Kütüphanesi’nde de yazma nüshalarının bulunduğunu tespit etmiş ve en azından Millet Kütüphanesi’ndeki nüshasını neşretmeyi dü­şünmüştüm. Kırk-elli sayfa kadar metinden transkripe etmiş isem de, o sıralarda Mehmet Hengirmen’in tez çalışmasını yaptığını işitince devam etmemiştim.  Nite­kim Hengirmen’in bu çalış­ması 1983 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Te­mel Eser serisinden 99. eser olarak neşredilmiştir. Şahsi kütüphaneme bir tane almış­tım.

Bu neşir, gerek kültür, gerekse Anadolu-Osman­lı dünyası bakımından çok önemlidir.
Aydınlarımız bu eseri görmemiş veya görme­mezlik talihsizliğine düçar olmuşlardır.”

Aşırı yerel kalarak evrensel olunamaz. Yerele inilmeden de heybeniz dolmaz. Heybenizi yerel ürünlerle doldurarak dünya kültürüne ulaşacaksınız. Dünya kültürü diyerek, aydın gerekliliği diyerek yabancı bir kültürü halkın önüne koyarsanız hem toplumunuzdan hem dünyadan soyutlanırsınız. Aydınları aydın yapacak şey yöntemlerdir ve o yöntemlerle elde edilen sonuçtur. Eğer yöntemlerinizi güncel yöntemlerle geliştirirseniz, çağdaş aydın olursunuz. Bunun dışındaki her önerme havada kalacağı için aydınların aydınlığı tartışılır duruma gelir. Aşık Güvâhî’nin geç fark edilmesi de bunun güzel bir örneği.  


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 01.06.2012