29 Temmuz 2012 Pazar

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 23


Ulusal gazeteler özellikle hafta sonlarında bir haftalık yorgunluğu gidermek düşüncesiyle eğlendirici ve dinlendirici özel ekler verirlerdi. 1960-1980’li yıllarda Milliyet gazetesinin Pazar eki Bedri Koroman ve Altan Erbulak’ın, Hürriyet gazetesinin Pazar eki Sezgin Burak’ın çizgileriyle ilgimizi çekerdi. Aradan onlarca yıl geçtikten sonra Sezgin Burak’ın Adapazarı doğumlu olduğunu öğrendim. Çizgilerini çok sevdiğim Sezgin Burak’ın ölüm haberine çizgi romanlarını okuyamayacağız diye çok üzüldüm. Daha sonra, belkide kardeşi olan, gene bir çizer; Ersin Burak bayrağı devralmış, o çizgi romanlardan biz okurları mahrum bırakmamıştı. Yazı dizimizin bu bölümüne Sezgin Burak’la başlıyorum.
Türkiyede olduğu kadar Avrupa basınında, özellikle İtalyan basınında da çizerek ünlenen Sezgin Burak, 1935 yılında Adapazarı’nda doğdu. İlk karikatürleri, ilkokul sırasında Doğan Kardeş dergisinde yayınlandı. Profesyonel olarak ilk çizgileri Güzel Sanatlar Akademisi’ne başladığı 1952 yılında görülmeye başlandı.

Sırasıyla; Akbaba’da karikatürler, Aydabir, Yirminci Asır, Bütün Dünya ve Hafta dergilerinde resimler, kompozisyonlar yaptı. 1957 yılında resim ve dekorasyon öğrenimini bitiren Sezgin Burak aynı yıl Cumhuriyet gazetesinde, Fakir Baykurt’un Yunus Nadi ödülü kazanan ünlü romanı Yılanların Öcü’ne resimler çizdi.

1958’de Cumhuriyet Gazetesinde günlük karikatürler çizdi. Çeşitli tiyatrolarda çizgi dekorları yaptı. Gene Cumhuriyet Gazetesinde “Ala Geyik” romanını resimlerle bezedi. Zamanın ünlü iki dergisi, Hayat ve Ses dergilerinde roman ve hikâye resimleri çizdi. Ayrıca çeşitli kitap kapaklarını çizgileriyle süsledi. Sinema reklâmları hazırladı.

1964 yılında ünlü Bizimkiler adlı bant karikatür tiplemesini izleyici beğenisine sundu. 1965 yılında İtalya’da “El Cougar” adını verdiği çizgi kahramanı tiplemesiyle İtalyan basınında yer aldı. 1966’da Milano’da yapılan Avrupa Reklam Yarışmasında iki birincilik kazandı.
Sezgin Burak 1966’da İtalya’nın Milano şehrinde “El Cougar”ı çizerken, kendisinde bir Türk çizgi romanı hazırlamak düşüncesi doğdu. Ünlü çizgi roman kahramanı Tarkan’ın ilk çizim taslaklarını burada hazırladı. Köken olarak Tatar oluşu çizgi roman Kahramanına, Tatar Kanı kelimelerinden türettiği TARKAN adını vermesine önemli etken olmuştur.

TARKAN çizgi romanı ilk kez 1967 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlanmaya başladı. Bu çizgi roman sinemaya da aktarıldı. Baş rolünü Kartal Tibet’in oynadığı 5 adet TARKAN filmi çekildi. TARKAN’ın serüvenleri 1971 yılında dergi olarak yayınlanmaya başladı. Çarşamba günleri yayınlanan haftalık TARKAN dergisini, Türk okurları çok sevdi.

1968 ve 1969 yıllarında Yaşar Kemal’in İnce Memed, 1970 yılındaysa Ağrı Dağı Efsanesi romanını resimlendirdi. 1976’da Çoban Çantası adlı resimli romanını yayınladı.
Son olarak çeşitli akrilik ve yağlıboya çalışmaları da yapan sanatçı, 1978 yılında vefat etti.
Sanatçının ailesi tarafından kurulmuş bulunan TARKAN.com.tr isimli internet sitesi bulunmaktadır.

2008 yılında, yine sanatçının ailesi ve sevenleri tarafından TASEYAD (Tarkan Çizgi romanını ve Sezgin Burak’ın Eserlerini Yaşatma Derneği) kurulmuştur. TASEYAD’ın internet sitesi 2007 yılında ADAPAZARI Büyükşehir Belediyesi tarafından, TARKAN’ın 40. yılında sanatçının doğum günü olan 15 MAYIS 2007 günü açılmış, aynı gün SEZGİN BURAK’a SAYGI GÜNÜ düzenlenmiştir. Etkinlik kapsamında açılan sergi, Adapazarı’ndan sonra BODRUM ve DENİZLİ’de sanatseverlerin ilgisine sunulmuştur.
***

Bugün tanıtacağım şehrimiz ikinci ünlü kişisi Yesârî Asım Arsoy’dur.

Klasik Türk Müziği Bestecisi, söz yazarı, yorumcusu olan Yesârî Asım Arsoy’un asıl adı Mustafa Asımdır. Konya’dan göç edip Drama’ya yerleşen bir ailenin çocuğu olarak 6 Ağustos 1900 yılında Bulgaristan’a bağlı Drama şehrinde doğdu Babası Bergofçalı Ömer Lütfi Efendi, annesi ise Zübeyde Hanımdır. Babasının dedesi Şeyh Ömer Efendi sol eli ile yazan tanınmış bir hattattı. Asım ve ablası da sol ellerini kullandıkları için Yesârî (solak) adını aldılar. Yesârî Asım orta öğrenimini tamamladıktan sonra aile İstanbul’a göçetmiş, 1917 yılında ise Adapazarı’na yerleşmiştir.

İlk müzik derslerini Adapazarı’nda aldı. Önce bağlama, sonra ud çalmayı öğrendi. Okuldaki  öğretmenlerinden ve müzisyen komşularından eski eserleri öğrenerek kendini geliştirdi. Dindar babanın baskılarına rağmen hafız olmadı. Hafız olmadı fakat ara sıra camilerde ezan okudu.
1920’de Antalya’daki bir gemi acentesinde çalışarak iş hayatına atıldı, daha sonra İstanbul ve İzmit’te çeşitli alanlarda çalıştı. İzmit’te Fehmi Tokay ve Zeki Arif Ataergin’den bestecilik konusunda çok faydalandı. Bu sayede müzik çevresine oluştu, böylece zamanın bir çok müzisyeniyle tanıştı ve onlarla çalıştı.
1930’larda besteciliğe soyundu. bestelerinin sözlerini çoğunlukla kendisi yazdı.
1954 yılında bir süre İstanbul Radyosu’nda da çalıştı. Bestecimizin günümüze 250 eserleri ulaştı. Unutulan veya dinleyici karşısına çıkmayan çok bestesi olduğu tahmin edilmektedir.

Bestecimizin bestelerini şöyle bir hatırlayalım

Hüzzam besteleri
Akasyalar açarken
Yar yolunu kolladım
Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır
Dün gece bir şuhun bezmine gittim
Zamanla belki geçer
Ümitlerim hep kırıldı
Yine kalbim coşar ağlar bu gece
Sen olmasaydın eğer
Kalbimi yıllarca sevdaya bağladım

Uşşak besteleri
Bir çapkın elinde oyuncak oldum
Bir ince fidansın
Bu yaz geçen günlerimiz hatırımdan çıkmasın
Menekşe gözler hülyalı

Türkü
Yar saçların lüle lüle
Adalardan bir yar gelir bizlere

Hicaz bestesi
Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde

Suzinak bestesi
Ayrı düştüm sevgilimden

Nihavend bestesi
Sahilde o hoş buseleri

Rast bestesi
Perişah saçların

Sultaniyegah bestesi
Biz Heybeli’de her gece


***

Bugünün üçüncü ünlüsü Yıldırım Gencer’le yazımızı bitirelim  

Asıl adı Gencer Yıldırımgeç’tir. Şehrimizden yetişmiş, yeşilçamda yer bulup ünlü olan Yıldırım Gencer 1936 yılında Adapazarı’nda doğdu. 17 Ocak 2005 Kuzuluk, Akyazı’da öldü. Tiyatro, sinema ve dizi filmlerde oynadı.

Ressam Sezgin - Ersin Burak kardeşler ve Faruk Geç (Geçoğlu) ile yakın akrabadırlar. Galatasaray Lisesi Orta Okul kısmını bitirdi. 1963 yılında “Elalem Ne Der” filmiyle başladı. İlk filminin afişini akrabası Faruk Geç çizdi. Bir çok sayıda filmde başrol ve ikinci derecede rollerde oynadı. Türk sinemasında “kötü adam karakteri” rolleriyle tanındı. Alçakgönüllülüğü  ve kendine özgü gösterişli ağır duruşa sahipti. Yıldırım Gencer son zamanlarında kardeşi Gündüz’ün Kuzuluk’taki evinde yaşamaktaydı. Bir filminde yönetmenlik de yapan Abaza kökenli sanatçı Geçba sülalesindendir. 69 yaşında kalp hastalığından yaşamını yitirdi.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 13.07.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 22


Yazarımızın ilk kitabını çok beğenen ve öven Peyami Safa ise bu olaylar sonrasında  yazarımızı Marksçılıkla suçladı. Suçlamayı duyan Yaşar Nabi “Peyami Safa edebi günahlarına bir yenisini ekliyor” diyerek suçlamaya karşı çıktı. Çok geçmeden Sait Faik davadan beraat etti. Beraat etmesine rağmen annesi oğlunun yazma arzusunun başına bela açmaktan başka bir işe yaramadığını söyleyerek yazarlığa devam etmemesini istedi. Yazarımız “Çelme” hikâyesi sebebiyle yargılanmasının annesini çok yaraladığı için ve kendisine bıraktığı olumsuz etki yüzünden uzun süre kitap çıkartmadı. Kısa bir süre için Haber-Akşam Postası isimli gazete adına muhabirlik yaptı. Mahkemelerde yaptığı söyleşileri  yayınladı. Hikâye tadında olan bu yazıları, 1956 yılında Varlık Yayınları, “Mahkeme Kapısı” ismiyle kitaplaştırdı.

Bu arada yazarımız Yeni Mecmua dergisinde 19 bölüm halinde “Medarı Maişet Motoru”nu yayınladı. 1944 yılında yayınlanan bu yazıları kitap olarak bastırmaya karar verdi. Fakat buna, hiçbir yayınevi yanaşmadı. Sait Faik, annesinden aldığı parayla kitabı bastırabildi. Çok geçmeden “Medarı Maişet Motoru”, Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı. Kitap, 1952 yılında, Varlık Yayınları tarafından bir kez daha basıldı. Abasıyanık, kitabın adını “Birtakım İnsanlar”, romanda geçen Medarı Maişet motorunun adını ise “Ceylan-ı Bahri” koydu.

Bu olayında yazarımızın yazma heyecanını ve isteğini törpülediği edebiyat çevrelerinde söyleniyor. Beyoğlu’na sık sık gittiği bir dönem olur bu dönem. Şişli’de Bulgar Çarşısı Kırağı Sokakta aldıkları (artık Nakiye Elgün Sokak) evleri İkbal Apartmanı’nda kalıyordu. Avare hayattan sıkılmadan adaya annesinin yanına dönmüyordu. Buradan hiç sıkılmadığı, hep şişlide kaldığı sonucu çıkarılmasın. O zamanki duygu karışıklıkları yazarımızın sıklıkla Burgaz ada ile Şişli arasında mekik dokuduğunu söyleyebiliriz. 1948 yılında bu kırgınlık ve yalnızlık döneminin hikâyelerinden oluşan kitabı “Lüzumsuz Adam”ı yayınladı. Kitaba adını veren hikâyeyi ilk yazdığı günlerde ona ad bulamamıştı. Bu öyküyü okuyan Yaşar Nabi Nayır, daha önce Sabahattin Ali’den duyduğu “Lüzumsuz Adam” sözünü kitabın adı olarak ortaya koydu. Bu adı Sait Faik çok beğendi ve böylelikle “Lüzumsuz Adam”,  hikâyesinin ve kitabının adı oldu.

Sait Faik’in 1947 yılında burnundan ara sıra kan gelmeye başladı. Arkadaşı olan Fikret Ürgüp kendisini muayene etmiş ve karaciğerinin büyüdüğünü söylemişti. Düşkünü olduğu içkiyi bırakıp sıkı bir perhize başladı. Hastalık dönemi yazarımızın en verimli günleri oldu. “Havada Bulut”, “Kumpanya” ve “Havuz Başı” adlı kitapları böylesi bir psikoloji döneminin kitaplarıdır. Bu psikolojinin etkisiyle yazılarında ölüm teması sıkça görülmeye başlar.
Ölümünden kısa bir süre önce yazarımızla Burgaz Adası’nda karşılaşan Nurullah Ataç, Sait Faik’i “dudakları büsbütün incelmiş, kupkuru ve benzi sapsarı” bulur. Sait faik’in Cenazesi 12 Mayıs 1954  tarihinde Şişli Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi. Naaşı, mezarlığa götürülürken, kendi isteği üzerine Kırağı Sokağı’ndaki evlerinin önünden geçirildi.

Sait Faik, hayatı boyunca çevresine uyum sağlayamamıştı. Bu uyuşmazlık onu her şeyden şikâyet eden biri yapıp çıkmıştı. Hikâyelerindeki karakterlerde olumsuz yön aramaması ve onları iyi yanları ile göstermesinin sebebinin, yazarın ideale ulaşma arzusu olduğu söylenir. Annesi, Makbule Hanım’ın oğlu için şöyle diyor: “Şatafattan nefret ederdi. Dolabında her şey bulunduğu ve ailevi durumumuz iyi olduğu halde ekseriya başına bir kasket ayağına bir pantolon geçirerek balıkçı arkadaşlarıyla gününü gün ederdi.” 

Annesinin sözlerine katılan Yaşar Nabi Nayır ise Abasıyanık hakkında “Aristokrat değildi. Halktan üstün görünmeye çalışandan hoşlanmazdı. Herkes gibi olmak, herkese uymak isteği onda sonradan edinilmiş bir his değildir. Doğuştan gelme bir tabiattır.” der.

Abasıyanık’ın psikolojisi üstüne bir deneme yazan Fikret Ürgüp, sanatçının karakteriyle ilgili iki noktanın üzerinde durdu. Bunlardan birincisi annesinin ilgisi ve babasının aşırı ilgisizliğinin oluşturduğu iç çatışmalar. Yazarımızın  “çekingen, kendisini çevresinden ve kendisinden gizleyen, anlamak ve anlaşılmak istemeyen” bir kişiliğinin olmasını buna bağlıyordu. Ürgüp ayrıca, Sait Faik’i daima koruyan annesi nedeniyle, yazarın kendine olan güveninin hiç gelişmediğini belirtti.

Sait Faik'in doktorunun yazdığı denemelere bakacak olursak hayatında annesinden daha önemli biri olmadığını ve olmasınında imkânsız olduğunu görürüz. Ölene kadar yazarımız annesi ile birlikte yaşadı. Uyumsuz yaratılışta olduğu için kimseyle uzun süreli dostluklar kuramadı. Fakat pek çok arkadaşı oldu. Herkesle tanışık bir insandı. Burgaz Adası’ndaki balıkçılar ve esnafla birlikte çene çalmayı, zaman geçirmeyi sevdiği kadar, sanat dünyasından Hüsamettin Bozok, Özdemir Asaf, Orhan Kemal, Mücap Ofluoğlu, Adalet Cimcoz, Oktay Akbal, İlhan Berk, Orhan Veli, Tarık Buğra, Abidin Dino gibi pek çok arkadaşıyla birlikte olmayıda severdi.

Sait Faik üç kadınla üç defa evliliğe yaklaştı. Birinci girişimi annesi onaylamadı, ikinci girişiminde teklifi reddedildi. Annesinin isteği üzerine nişanlanan Abasıyanık’ın bu nişanı ise on ay sürdü. Abasıyanık’ın aşk hayatından, hikâyelerinde çok açık olmamakla birlikte sıkça söz ettiğini belirten arkadaşı Vedat Günyol ise yazarın aslında eşcinsel olduğunu belirtti. Günyol’un sözlerine katılan Fethi Naci ise Sait Faik’in ölümüne yakın yazdığı hikâyeleri incelerken yazarın tercihini hatırlatarak, Abasıyanık’ın söyleyeceklerini söyleyebilmek için hikâyelerinde gerçeklik duygusu uyandırma isteğinden uzaklaştığını söyledi.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayım Tarihi: 11.07.2012 

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 21


Ünlü hikâyecimiz Sait Faik’e ayırdığım “Geçmişten Günümüze Şehrimizin Ünlüleri” adlı yazı dizimizin bu bölümünde yazarın eserleri ve kendisi hakkında söylenmiş sözlere yer vereceğim. Önce eserleriyle başlayalım.

1936 yılında “Semaver”, 1939 yılında “Sarnıç”, 1940 yılında “Şahmerdan”, 1944 yılında ilk romanı “Medar-ı Maişet motoru”, 1948 yılında “Lüzumsuz Adam”, 1950 yılında “Mahalle Kahvesi”, 1951 yılında “Havada Bulut”, 1951 yılında “Kumpanya”, 1952 yılında “Havuzbaşı”, 1952 yılında “Son Kuşlar”, 1952 yılında ikinci romanı “Kayıp Aranıyor”, 1953 yılında ilk şiir kitabı “Şimdi Sevişme Vakti”, 1954 yılında “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, 1954 yılında “Az Şekerli”, 1955 yılında hikâye ve söyleşiler kitabı “Tüneldeki Çocuk” , 1956 yılında Adliye röportajları “Mahkeme Kapısı”.

1977 yılından itibaren basılan diğer kitaplarını M. Uyguner’in derlediğini görüyoruz. Bu kitaplar şair ruhlu yazarımızın sağlığında basılmış değillerdir. Onlarda şunlardır:

1977 yılında “Balıkçının Ölümü/Yaşasın Edebiyat”, 1980 yılında konuşmalar ve mektuplar kitabı “Açıkhava Oteli” , 1981 yılında “Müthiş Bir Tren”, 1987 yılında “Sevgiliye Mektuplar” ve 1989 yılında “Bitmemiş Senfoni”.

Sait Faik’in ilköğrenimi sürerken anne ve babası anlaşmazlığa düşüp boşandılar. Ailenin ayrılığı üç buçuk yıl sürdü. Bu dönemde Sait Faik, babasının yanında kaldı. 1920 yılında Adapazarı’nın Yunan işgaline uğramasından dolayı eğitimi zorunlu olarak durdu. Abasıyanıklar bir çok, uzak ve yakın akrabalarıyla sırasıyla önce Düzce, daha sonra Bolu ve en sonunda da Hendek’e göç ettiler.

Yunan İşgali bittikten sonra Sait Faik’in ailesi Adapazarı’na döndü. Aile 1924 yılında, oğullarının lise eğitimi için İstanbul’a, bir öğretmene yaptıkları şaka yüzünden hikâyecimiz okuldan atılınca Bursa’ya taşındı. Bu sırada edebiyat dersi ödevi olarak “İpekli Mendil”i yazdı. Liseyi bitirdikten sonra1928 yılında İstanbul’a geri geldi.

Sait Faik, İstanbul Üniversitesi'nde okuduğu dönemde sık sık Beyoğlu'nda dolaşıyor, evinin ve okulunun yakınındaki Şehzadebaşı kıraathanelerine gidiyordu. Sanat ve edebiyat çevreleriyle o günlerde tanışmaya başladı. 9 Eylül’le 23 Eylül 1930 tarihleri arasında, 14 gün içinde Hür Gazete’de on öyküsü ve bir yazısı  yayınlandı. Yazarımız bu hikâyelerin birini bile nedense kitaplarına almadı. Basılan ilk hikâyesinden, ölümüne yakın basılan son hikâyesine kadar Hüsamettin Bozok’un ifadesi ile “genç hikâyeci” yaftasından kurtulamadı ve bu yaftayı “acı bir gülümseme” ile hep taşıdı.

1934 yılında Fransa’da Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki eğitimi bitirememesi üzerine ailesinin isteği ile Tuna Nehri yoluyla İstanbul’a geri döndü. Yeni taşındıkları Nişantaşı’nda Rumeli Caddesindeki Rumeli Apartmanı’na yerleşti.

Yazarımız her dönemde disiplin sorunu yaşamıştır. Öğretim hayatıyla iş hayatında başarılı olamayışı bu yüzdendir. Halıcıoğlu’ndaki Ermeni Yetim Mektebi’ndeki Türkçe öğretmenliği sırasında okula geç kalmaları yüzünden maşından yapılan kesintiler sonucu hiçbir zaman tam maaş alamamıştır. Babasının açtığı, üstelik ortaklarından Ali Emali’yi de oğluyla birlikte çalışması için dükkâna yerleştirdiği tahıl alım satım toptancılığı dükkânını 6 ay sonra bomboş olarak babasına geri verdi.

Ünlü “Varlık” edebiyat dergisinin sahibi Yaşar Nabi Nayır, Sait Faik’in askerlik yapmadığını şöyle belirtiyor: “Askerlik yapmamıştı. Ruh hastası olduğuna dair asabiyecilerin verdikleri bir rapor askerlikten ihrac edilmesine yol açmıştı.” Bu raporun olduğunu Sait Faik’in raporu bir kavga sırasında Aziz Nesin’e göstermesi doğruluyor.

Babası Burgaz Adası’nda Çayır Sokak 15 numaralı köşkü1938 yılında satın aldı ve aile bu köşke taşındı. Aynı yıl babası Mehmet Faik Bey, 29 Ekim 1938’de Burgaz Adası’nda bronşit hastalığından öldü. Sait Faik, babasının ölümünden sonra kışları Nişantaşı’ndaki apartmanlarında, yazları ise Burgaz Adası’nda yaşamaya başladı.

Büyük hikâyecimizin, on altı hikâyeden oluşan ikinci kitabı Sarnıç, 1939 yılında Çığır Kitabevi’nden çıktı. Tıpkı ilk kitabı Semaver’deki gibi Adapazarı ve Bursa’da geçirdiği çocukluk günleri ile, hem İstanbul, hem yurtdışında bulunduğu sıralarda yaptığı gözlemlere yer verdi.

Sait Faik, 1940 yılında yayınlanan üçüncü hikâye kitabı Şahmerdan’da yer alan “Çelme” adlı hikâyesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askerî mahkemeye verildi. Büyük üzüntüler yaşayan yazarımıza arkadaşı Orhan Veli Kanık, Abasıyanık’a o dönemde yazdığı bir mektupta “... bu arada Çelme hikâyesini buldum ve okudum ve başına bu işi açanlara küfrettim. Harika hikâye azizim.” diye yazarak arkadaşına destek oldu.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 09.07.2012



ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 130


Balıkesir’de 1938 yılında doğan Ahmet Uysal Savaştepe İlköğretmen Okulu’nu, Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü’nü bitirdi. İlkokullarda, liselerde öğretmen olarak çalıştı. İlköğretim müfettişliği yaptığı sıralarda emekli oldu.
Edebiyat dünyasına şiirle girdi. İlk şiirlerini Şairler Yaprağı, Demet, İmece, Çaltı, Türk Sanatı, Varlık gibi dergilerde yayınlattı.

Daha sonra Cumhuriyet, Politika, Akşam, Yeni Halkçı gibi çeşitli gazetelerde, Yeni Toplum, Yeni Dönem, Dönemeç, Türk Dili, Sesimiz, Oluşum, Türkiye Yazıları gibi dergilerde eğitim, edebiyat ve çocuk kitapları üzerine yazıları yayınlandı.
1975’ten sonra çocuk edebiyatı türüne ağırlık verdi. Çocuklara hikâye (Bursa 1975, 4 sayı) adlı bir dergi çıkardı. Çocuklar için pek çok masal, hikâye, şiir ve roman yazdı.

Kitaplarından bazılarının adları şöyledir :

Alaca Baykuş (hikâye) 
Çöpçü Martı (hikâye)
Keloğlan'ın Diliyle (masal)
Yaban Kedisi (hikâye)
Çöp Toplama Yarışı hikâye (hikâye)
Anası Bulut Babası Yağmur (roman)
Mağara Gölünde Serüven (hikâye), 
Ayda Yaz Uykusu (bilimkurgu roman)
Keloğlan'ın Düşü (masal)
Yaban Kedisi adlı kitap, Almanya'da Türkçe/Almanca olarak iki dilde basıldı (1989).

Buyurun şairimizin şiirlerine...
...

DÖRTLÜKLER..

Geceyi aldattım suç ortağı
arıyorum kendime
Geçen ömrümü aldattım aşklar
kapatmadı yaramı
Bir çocuk ağlıyordu içimde
yaz yağmuru sandım
Ah, yaşlanarak mı silsem onun
ıslak yanağını

Uzun koşu bitti yarısını bile
geçemedim çölümün
Deli dikenli kaktüsün tutamadım
yasak yemişini
Yenildim bu kuşatmada da uzun
mızrağım kırıldı
Yere düşürdüm aşk burcundan
simgesini üçgenimin

Ahmet Uysal

***

EVVEL ZAMAN ŞAİRLERİ

NECATİGİL
Sokaktan eve taşırdı
İncecik kırgın bir aşkı

EDİP CANSEVER
Mendilinde kan sesleri
De bıraktı Edip Abi

TURGUT UYAR
En güzel ona uyardı
Büyük Saat, erken durdu
Kayayı Delen İncir'in
Yurduydu onun da yurdu

CEMAL SÜREYYA
Çiçek dolu şapkasıyla
Hep güvertede oturdu
Ölümünden sonra bile
Cıgarası yandı durdu

CAHİT KÜLEBİ
Mavi bir türkü söyledi
Bergüzâr oldu Külebi

NÂZIM
Yeryüzüne bir kez gelir
Adı Nâzım olan şiir

Ahmet Uysal

***

GECE SÖZLERİ

Geceyle dinlemeli genişleyen
Bir ağacın gövdesini

Üzerine yıldız sererken
Su vermeli gülün toprağına

Şiir geceyi sever çünkü
Aşk geceyle açıklar kimliğini

Eski bir ırmak yatağında
Yeni bir serüvendir gece

Ve bir kadın sevilmeyi bekler
Gecenin en ince yerinde

Ahmet Uysal

***

GECE TANIMLARI/ 2

bir kadın tenidir gece
ay ışığında soyunan
benim için mi gizlice
gelir denizin koynundan

suyla rüzgârla öpüşür
onun ıslak ürpertisi
açık kalsa üstü üşür
kayınca şiir örtüsü

Ahmet Uysal

***

GÜZ GÖMLEĞİ

Güz gömleği giydi şiir
Hüzün sanıyor görenler
Açık kalmış bir düğmesi
Ki rüzgâr girsin diyedir

Cebinde yağmur kokusu
Bir tutam kurutulmuş ot
Yeni bir imge arıyor
Onunla, ince akan su

Bir kadın eli değmiştir
Belki de yıllar öncesi
Saklar durur unutamaz
O gömleği giydi şiir

Ahmet Uysal

***

GÜZ SONU ŞİİRLERİ

Her şey hazır belki
yarın giderim
Yağmurun sesini de
alırım yanıma
Gömleğimin cebindedir
kuruyan otlar
Eski yerinde kalır gene
bozkır kokusu

Herşey hazır kesin
yarın giderim
Kırgın güz sokağı
uğurlar beni
Benim için rüzgâra
bürünür evler
Kapısını açık bırakırım
ıssız avlumun

Her şey hazır olamaz
hayal bunlar
Şehrini bulamaz bulanık
akan nehir
Savrulur derin vadilerden
düşer köpüğü
Kırık bir dal ucuna döner
kırgın şiirler

Ahmet Uysal

***

GÜZALTI ŞİİRLERİ

-hüseyin’e, hidayet’e-

artık gizlisi kalmadı arka bahçemin
ele verdim saklı orman yolumu

yaşlı kadınlara dağıttım
kurutulmuş otlarımı da

genç şairlere gönderdim, kırk yıldır
biriktirdiğim rüzgârları

seksen öncesi, sonrası,
ben hep bir kırgınlığı yazdım

nasıl olsa bilirdi büyük ustalar,
yalnızca gül alıp satmadığını bir şairin

Ahmet Uysal

***

ISSIZ GİDİLİR KUMSALA

uzun gidilir öteki ucuna kumsalın,
martı izlerine basmayınız lütfen

çocukların arasından geçerken,
çakıl taşı toplamak iyi gelir ömrünüze

gece içilen son şaraptan sonra,
başlar orada sevgililer zamanı

devrilirse kaçamak öpüşlerle
aşkınızın kum masası, şaşırmayınız

unutulmuştur masallarınız, belki de
paslı izler kalmıştır bellekte

ıssız gidilir sonsuza, ölüm için
giyininiz artık, sonsuzluk giysinizi

Ahmet Uysal

***

İNCE BİR HANÇER

Issız bozkırda usul esen
yaz yelidir hançer
Bütün eski kalıtların yanılmaz
belleğidir hançer

Ayrı kalınca kınından yitik
gümüş kabzasıyla
Zaman içinde çürüyüp gidecek
eğri demirdir hançer

Yıkım günlerinde odur öfkeli
imgesi şairlerin
Pul pul döker pasını birden
umutla devinir hançer

Ay ışığını sever ne de olsa
gecenin dostudur
En çok bir kadın koynundaysa
sevinir hançer

Islak bir parıltı ya da kan
izi bırakır ardında
Yasak sevişmelerin ölümcül
bedelidir hançer

Ne zaman kaygan bir kın
içinde düşünsem onu
Şiirin ipeksi dokusuyla
kendine bilenir hançer

Ahmet Uysal

***

O TEMMUZLAR

Nereye gitsem karşıma çıkıyor ansızın
O temmuzlar, gözlerine benzeyen bir kızın

O temmuzlardı karanlığı sevdiren bana
Parlarken uzaklarda ışığı bir yıldızın

Otlarla, böceklerle uyuduğum günlerdi
Simgesiydim sonsuz bozkırlarda yalnızlığın

Şimdi unuttum bütün adları ve yüzleri
Yüreğimde yangınları kaldı temmuzların

Solumak, bir daha solumak o temmuzları
Güzelliğine vararak çok eski yazların

Ahmet Uysal

***

ÖLÇÜMLER SÖZLÜĞÜ

hüzün/ölçer
rüzgâr: hüzün ölçeridir eylülün,
ürpertir geceyi öptüğü yerden

acı/ölçer
şiir:acı ölçeri kanlı yüzyılın
yaralı bir temmuz atlasında

aşk/ölçer
hançer:ah, onunla ölçülür bütün
ölümcül, yasak aşkları ülkemin

güz/ölçer
şair:güz ölçümüyle yazan şiirini
uyaklar düşüren uzak rüzgârlara

Ahmet Uysal

***

ÖPÜŞ TADINDA

Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgar olan
Yağmura bürünmüş soluğu

Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda

Ve bir öpüş tadında
Olmalı o şiir de

Ahmet Uysal

***

SANA NE SÖYLESEM ÖMRÜM

Güz geldi ah, güle ne söylesem
Sana ne söylesem ömrüm
Sen ki şiirler düşürürdün
Uzun uğultularla akan sulara
Toprağın tuzu, taşın izi olurdum

Ayışığı toplardın güllerden
Gecenin ürpertisinden çocukluğumuza
Kırgın kadınlarımıza yazılarda
Oradan oraya savurduğumuz
Sarılan sarılan yalnızlığa

Şimdi nasıl koysam yerine
Kırılan dalı, örselenen çiçeği
Okşasam usulca, öpsem öpsem
Bulutlarla düşlesem, kuşlarla düşünsem,
Şiirle sağaltsam sayrı yüreğimi

Sana ne söylesem ömrüm sana
Sen ki gümüş pullar düşürürdün
Bulanık karanlığına hüznümüzün
Yeniden yeniden kazanırdık umudu
Unutulurdu yenilgi, susardı ölüm

Güz geldi ah, güle ne söylesem
Sana ne söylesem ömrüm
Toparlan, kanınla katıl haydi
Kalan ömrünle, kanayan yanınla
Bir yoğunluğa koy günlerini

Ahmet Uysal

***

Bu satırları yazarken bunaltıcı sıcaklarla boğuşuyorum. Meteorolojiden bugün için yağmur müjdesi almıştık. Umarım bu satırları serinleten bereketli yağmurlar eşliğinde okursunuz. Bir yazının daha sonuna geldik. Hep güzel günlerde buluşmak dileğiyle hoşça kalın.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 08.07.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 20

Kereste ve ceviz kütüğü ticareti ile uğraşan Mehmet Faik’le, kentin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızı Makbule Hanımın oğlu olan hemşehrimiz Sait Faik, tüm hayatı boyunca hikâye yazarlığına sadık kaldı. Hikâyelerini iki döneme ayırmak gerekir. İçlerinde Havada Bulut ve Kumpanya adlı iki uzun hikâyesinin de olduğu birinci döneme ait 1940 yılına kadar yazdığı hikâyeler, ikinci dönem 8 yıl ara verdikten sonra 1948’den itibaren yazdığı hikâyeler. İlk basımı1936 yılında yapılan “Semaver”, 1939 yılında basılan “Sarnıç”, 1940 yılında basılan “Şahmerdan” adlı kitapların oluşturduğu ilk dönemle ikinci dönemi açan 1948 yılında basılan “Lüzumsuz Adam”  arasında sekiz yıllık bir ara bulunmaktadır. 1944 yılında “Medar-ı Maişet Motoru”nun toplatılmasının  Sait Faik’te yarattığı hayal kırıklığı, yazmaya ara vermesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Adapazarı’nın önde gelenlerinin toplandığı bir kahvehane işleten dedesi Seyyid Ağa’nın oğlu olan, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir yıl Adapazarı belediye başkanlığını yürüten, verdiği hizmetlere karşılık İstiklal Madalyasıyla ödüllendirilen babası gibi, Adapazarı belediye başkanlığı yapan amcası Ahmet Faik, daha sonra milletvekiliğide yaptı. Sait Faik bütün bunlara rağmen halkın yaşayışını benimseyerek kendisinin deyimiyle “burjuva hayatını” terk etti. Bu şekilde bir davranış onun toplumcu bir yazar olduğu fikrini haklı kılar, fakat Sait Faik’in halkın yaşayışına bakışıyla döneminin toplumcu gerçekçi yazarlarının bakışı arasında fark vardır. Sait Faik, işçi sınıfı görüşlerine hiç eğilmez. Zenginlere, sömürücülere karşı oluşu onun romantikliğinden kaynaklanır. Çünkü bütün karşı çıkışlarının temeli insani duygusallığına dayanmaktadır. 

Ünlü yazarımız Sait Faik’in hikâyelerinde var olan özellikleri 1. “El İşçiliğine Sevgi”, 2. “Doğa Sevgisi”, 3. “Avarelik ve Yalnızlık” adları altında üç ana başlığa ayırabiliriz.

1: Sait Faik büyük insan kalabalıklarının mahalle ölçeğindeki tanıdıklara indirgenmiş yoksulluğunun, buna bağlı olarakta, küçük esnafın ve el becerileriyle geçinen küçük meslek guruplarının hikâyecisidir.

2: İnsanı tanımlayan ve tamamlayan asıl etmen doğadır. Sait Faik hikâyelerinde bunu işler. “Son Kuşlar”da kentleşmenin olumsuzluğuna vurgu yapar. Kentsel yapılaşmanın insanı doğallığından ayırarak yabancılaştırdığını belirten ilk çevreci hikâyeleri yazar. İnsanın doğa ile birlikteliğinin mutlaka olması ve körelmekte olan (ki, günümüzde körelmiştir) bu duyguyu canlandırması için büyük çaba harcar. 

İnsanın doğa ile birlikteliğini anlatan yazarımızın güzel bir paragrafını görelim.

“Güneş bir sel gibi demirli topraktan akıyor, ta tepeden seyrettiğim bu güzel plaja, bir göle dökülür gibi dökülüyordu. O kadar tahammül edilmez bir çağırışla çağırıyordum ki, dayanamadım. Keçi yolunu çömelerek kaydım. Çakılların üzerine ceketimi, pantolonumu, iç çamaşırlarımı uykusu gelmiş bir adamın eşyasını fırlatır gibi attım, bir dakika sonra denizde idim”.

3: Sait Faik bulunduğu şehrin içinde bir seyyah gibi gezer, etrafı izlemekten keyif alır. Sanki ara sokaklarda, semt kahvelerinde, ucuz sinemalarda her vakitte dolaşarak; yaşamın uzaktan görülemeyen ince ayrıntılarını, sırlarını açığa çıkarmaya çalışmaktadır. Sait faik için
Yalnızlık, doğa ile iç içe geçen ana etmendir. Bu birazda çoğu sanatçıda görülen içe dönüklüğün eseri olarak iletişim eksikliğine yol açar. Kendine kaçışlar bazen had safhaya varınca iletişim eksikliğinin en yüksek seviyeye ulaştığı görülür. Bu dönem sanatçıların en verimli olduğu dönemdir. Dolayısıyla bu durum Sait Faik içinde geçerlidir. Fakat burada konumuz çok daha başka. Bunu kendisinin yazdıklarından görelim.

“Binlere karşı birdim. Onbinlere karşı birdim.” diyen ünlü hikâyecimiz çaresizliğini vurgulayan, toplumdan kendisine dönmüş düşmanlığın işareti olan sesindeki acılık çok eskiye uzanır. Sait Faik’in yalnızlığı ve yalnızlığına bağlı olarak iletişimsizliği
ilk öykülerinde bile görülür. Bu yalnızlığın sorunu sadece ona ait değildir üstelik, bütün insanlığa aittir. Bu da sorunu sorunsallaştırır. Sait Faik’in sorunsallaşmanın içine giriş olarak şu sözlerine dikkat edilmelidir: “İnsanoğlu için yasaklı hayvanda diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır. Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk”.

Sait Faik, geleneksel “hikâye etme, anlatı sanatı” görüşüyle biçimlenen, başlangıç ve sonuca dayanan bilinen hikâyecilik tarzını yıkmış, atmosfer hikâyesi denilecek hikâyeler yazmıştır. Büyük kentin insanlık ve doğal coğrafyasını genişletmiş, hikâyeleri o dönem için görülmemiş katman ve kesimleri içine almıştır. Geliştirdiği insancı dil kendisinden sonraki hikâyelere önemli bir etkisi olmuştur.

Sait Faik, Son Kuşlar ve Alemdağı’nda Var Bir Yılan adlı son kitabındaki hikâyeleriyle gerek dil gerekse tasvirde yeni bir aşama göstermiştir. Gerçek üstü özellikler taşıdığı söylenen bu hikâyelerinde gerçeküstücülükten çok bireysel psikolojinin öne çıkarmaya özen göstermiştir. Kimi eleştirmenlerin bu yanlış yargısı hikâyecimizin yapmak istedikleri ve yaptıklarıyla hiç uyuşmaz. Toplumsal olana yapılan göndermeler eserlerinde artık eskisi gibi ön safta yer alacak düzeyde rol oynamazlar. İnsan bu hikâyelerde kendi yalnızlığıyla baş başa kalmıştır.

Bir eleştirmen şunları söyler:

“Anlık ve düşünsel olanı değil,  duygusal-duyusal olanı yetkin biçimde dile getirmiştir Sait Faik. Öykülerini olaydan değil doğrudan doğruya yaşanan an’dan almıştır. Öykülerindeki ayrıntı zenginliği de anın derinlemesine kavranılmış olmasından gelmektedir.”

Üslup bakımından kural tanımaz olan yazarımızın hikâyelerini dilbilgisini gözeterek okuyanlar birçok Türkçe hatasını bulmaktadırlar. Ancak doğru yazmak ile edebi bir dil kurmak arasında her dönemde mutlaka çelişki olmuştur, bundan sonrada olacaktır. Sait Faik, o yılların örnek gösterilebilecek hikâye dilinden halkın gündelik diline geçmiş, “sokakta konuşulan Türkçe’yi bir sınır olarak” almıştır.


Son yıllarda üslup ve içerik sorunları üzerinde daha çok düşünmüş, üslüp ve içerik arasında daha sağlam bağlantılar kurabilmiştir. İçerik bireysel sorunlarca belirlendiği kadarıyla dili de yüksel hayallerle süslenen bir görünüme kendi sanılarınıda katınca, hikâyelerinin rengi daha da koyulaşmıştır.



DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

 Yayın Tarihi: 06.07.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 19


Geçmişten günümüze şehrimizin ünlülerini anlattığım yazı dizisinin 19. bölümüne geldik. Daha önceki bölümleri yazarken benim için beklenmedik sürprizler oldu. Şehrimizin geçmişinde kalmış nice ünlüyü bu sürprizler vasıtasıyla buldum. Bildiğim bir şey vardı; şehrimizin en ünlü kişisi Sait Faik Abasıyanık’tı. Son dönemdeki futbolcu ünlülerin sayıca üstünlük kurduğu şehrimiz ünlüleri konusunda Sait Faik tek başına bu üstünlüğü bitirecek güçteydi. Ne mutlu ki şehrimiz sadece futbolcu ünlülerine teslim değil. Sait Faik’le sınırlı kalmayan, hem şehrimiz, hem ülkemiz kültürüne katkıda bulunmuş bir çok konuda, çok sayıda ünlüye de sahibiz.

 Gene de çok eski geçmişin dışında günümüze damgasını vurmuş yakın dönem ünlüleri içinde şehrimizin en ünlü kişisi kuşkusuz ki Sait Faik Abasıyanık’tır. Yazı dizimizin bu bölümlerini alfabetik sıralamaya göre (Ayfer Tunç bu sıralamanın dışında yer almıştı, çünkü o yazıda da belirtmiştim, kendisinin Adapazar’lı olduğunu dizi yazıya başladıktan sonra öğrendim.) sırası geldiği için Sait Faik Abasıyanık’a ayırdım.

1906 yılının 23 Kasımında Adapazarı’nda dedesi Seyyid’in Semerciler Mahallesi’ndeki evinde doğan büyük hikâyecimizin, Babası kereste ve ceviz kütüğü tüccarı Mehmet Faik, annesi kentin ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızı Makbule Hanım’dır. İlköğrenimini doğduğu şehrin “Rehber-Terakki” adlı özel okulunda gördü. Daha sonra iki yıl Adapazarı İdadisi’ne, ardından da İstanbul Erkek Lisesi’ne gitti. İstanbul Erkek Lisesinde bir öğretmene yapılan şaka nedeniyle sınıfı dağıtılıp kaldırıldı. Açıkta kalan yazarımız Bursa Erkek Lisesi’ne kaydını aldırdı ve 1928 yılında Bursa Erkek Lisesi’nden mezun oldu.

Ünlü hikâyecimizin asıl adı Sait Faik değil, Mehmet Sait’tir. Soyadı olmadığı dönemlerde kendilerine konulan “Abasızoğulları” adını, soyadı yasasının çıkışından sonra  “Abasıyanık” şeklinde değiştirip soyadı olarak aldı.

Kendi tanımıyla, liseyi “heyamola ile” bitirir. Girdiği fakülteyide terk eder. Fransa’nın Grenoble şehrinde edebiyat öğrenimine başlar. Üç yıllık bu öğrencilik döneminde Sait Faik Paris, Strassburg, Lion, ve Marsilya arasında yolculuk yapmış, bu şehirleri görmüş, yaşamış, yaz aylarında da İstanbul’dan ayrı kalamamıştır. Öğrenciliğin kendine özgü sarsaklığına kapılıp avare bir hayata tutularak içkininde tadına varmıştır. O dönemlerde yaşadığı bohem hayatın daha sonraları kişilik ve sanatında derin izler bıraktığı görülür.

Babasının isteği üzerine 1933 yılında İstanbul’a döndü. Yağ İskele’sinde babasının bir arkadaşıyla başarısız bir ticaret macerası oldu. Daha sonra Halıcıoğlu Ermeni Yetim Lisesi’nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı. Bu işi de bir süre sonra bırakıp adliye muhabirliğiyle gazeteciliğe başladı.

1939 yılında babası öldü. 1943 yılında gazeteciliği de bırakıp kendini sadece yazılarına verdi. Gönlüne göre, avare bir hayat sürdü. Burgaz Ada’ya yerleşti. Balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan küçük insanların arasında yaşamayı çok sevdi.

Hiç evlenmeyen büyük hikayecimiz 1946 yılında  “siroz”a yakalandı. Doktorların yasaklaması nedeniyle içkiyi bırakmış, ancak 1953 yılında Burgaz Ada’dan bıkarak Şişli’deki evine geçmiş ve bohem hayata geri dönmüştür.

5 mayıs 1954’de, siroz hastalığı yüzünden ender görülen bir “özofaş kanaması” geçirmesi nedeniyle Marmara Kliniği’nde yatmış, kanama durdurulamadığı için 11 Mayıs günü  saat 02.35’de vefat etmiştir. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yatan Sait Faik’in annesi, oğlunun adına, her yıl, en başarılı öykü kitabına verilmek üzere, bir ödül koymuştur.

YAZIN YAŞAMI

Edebiyat ve sanatla ilgisi daha lise yıllarında başlayan Sait Faik yazma macerasına şiirle atıldı. İlk denemelerini Meşale dergisine gönderdi. Yazarımız öldükten sonra Yaşar Nabi Nayır bunları sahibi olduğu varlık dergisinde yayınladı. Hemen ardından öykü yazmaya başlayan hikâyecimiz, kendisini destekleyen ve cesaret veren Kenan Hulusi Koray’ın aracılığıyla “uçurtma” adlı ilk yazısını Milliyet gazetesinde yayınladı. (9 aralık 1929). “İpekli Mendil” adlı ilk hikâyesi Varlık dergisinin 19’ncu sayısında, 15 Nisan 1934 tarihinde çıkan Sait Faik, o yılların irili ufaklı, hatta kimileri kısa ömürlü dergilerinde, gazetelerin eklerinde hikâye ve yazıları yayınlandı. 1936’da “Semaver” adını verdiği ilk hikâye kitabını da çıkardı.  1939 yılında yayınlanan “Şahmerdan” adlı kitabındaki “Çeşme” adlı hikâye nedeniyle “Örf-i İdare Mahkemesi” tarafından yargılandı. 1944 yılında yayınladığı Medar-ı Maişet Motoru adlı ilk romanı (ikinci baskısı Bir Takım İnsanlar adıyla yapılmıştır) toplatılmıştır.
Simenon’un Yaşamak Hırsı adlı romanını Türkçe’ye çeviren Sait Faik’in öyküleri Sabri Esat Siyavuşgil tarafından Un Point Sur La Carte adıyla Fransızca’ya çevirerek (1954) Milli Eğitim Bakanlığı’nca Hollanda da yayımlanmıştır.
Alangu Sait Faik’in üç kez öykü yazmaya ara verdiğini, yazıdan soğuduğunu belirtmektedir: 1-1939’da babasının ölümü, 2-1944’te Medar-ı Maişet Motoru’nun toplatılması, 3-1946’da siroz teşhisi konması üzerine.   


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 04.07.2012

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ŞEHRİMİZİN ÜNLÜLERİ 18


“Geçmişten günümüze şehrimizin ünlülerini konu edindiğim bu yazı dizisinde Fahri Tuna’nın yazılarından çok faydalandım. Ünlü hattatımız rahmetli Saim Özel’e ayırdığım bu bölümü gene Fahri Tuna’nın yazdıklarından yola çıkarak hazırladım. Aslına bakarsanız Fahri Tuna’nın öncelikle şehrimiz ünlülerinden anılması gerekir. Çünkü Adapazarı’mızı tanıtmayı kendine görev edinmiş bir kişidir. Kendisini şahsen tanımıyorum. Yazdıkları şehrimize olan sevdasının belirtisi. Şehrimizin insanlarına verdiği önem ayrıca övgüye değer. Türkiye yazarlar birliği Adapazarı şube başkanı olduğunu öğrendiğim Fahri Tuna’nın şehrimizin ünlülerini gösteren listemde ne yazık ki adı yok! Varsın olmasın; onu sıra dışı anmama engel değil ya..

Gelelim rahmetli ünlü hattatımız Saim Özel’e. Fahri Tuna şöyle giriş yapmış.”

Hafız Hattat Saim Özel;

Gerçek hafız, gerçek sanatçı.
Gönlünün güzelliklerini “sesi” ve “eli”yle yansıtan adam.

Taraklı, önce Yıldırım Beyazıt’la göç vermiş İstanbul’a, ardından da hafızlarıyla. Bunların da öncüsü ve en ünlüsü elbette ki Hafız Saim’dir. Kuva-yı Milliyeci hafız bir baba’nın tek çocuğu olarak 1919’da doğar.

“Taraklı Yunus Camii’nde imamlık yapan Hüseyin bey’in ve Hatice hanımın çocuklarıdır. Çocukluk yılları Taraklı’da geçer.

Hafızlığını ikmal ettikten sonra on sekiz yaşındayken bir gün İstanbul’a halasını ziyarete gider ki; gidiş o gidiş:

İstanbul’la gidişi Cumhuriyet’in 10’uncu yılına rastlar. İstanbul’da Önce müezzin ve imam olur. Tasavvuf musikisi ve hat sanatına ilgi duyar.”.

Horhor Çeşme’de “ham altını” keşfeden Duagûh Müçteba bey, onu alır, o günlerde ülkenin tek resmi hafızlık merkezine, Nuru Osmaniye İmamı Hasan Akkuş’a teslim eder. “Ham hafız” orada yirmi günde “Sübhaneke”yi zor geçer ve kendi tabiriyle “iki senede kulağını ve ağzını” düzeltir.

“İlkokulu Taraklı’da bitiren Saim Özel, Latin harfleriyle ilkokul sıralarında tanışır. İstanbul Aksaray’da oturan halasının komşusu Sefa beyin yönlendirmesiyle hafız olmaya karar verir. Bu durumu Sami Özel şöyle anlatıyor:

‘Babama (mektup) yazdım, dedim ki böyle böyle bi zat var, beni hocaya götürecek. Acık talim ediyim.’

Babası bu öneriyi kabul eder. Kabul ettiğini cevap mektubuyla bildirir. Bunu da Sami Özel’den dinleyelim.

‘Biraz ağzın düzelsin, öyle tabir ederler. Müsaade ediyorum, kal dedi. Bu mektubu hâlâ saklıyorum. Diyor ki, 'Gurbetteyim diye üzülme, biz senin istikbalin için burada hasretliğine katlanıyoruz'. 

Babasının mektubunun ardından sözlerini iki satırla özetler Sami Özel.

‘Ah annecim, ah babacım. İşte orda, halamın yanında kaldım. Orlarda cami evlerinde, cami lojmanlarında, gayri müsait yerlerde falan vakit geçirdik.’

Nuruosmaniye Camii’nin başimamı Hafız Hasan Akkuş’un öğrencisi olmasını şöyle değerlendirir.

‘Bu eğitimi güzel ağızdan almak çok önemli. On beş-yirmi günde, hocadan süphanekeyi talim ettim. İnsanın boğazından ta dudaklara kadar Kuran’ın yerleri var, boğaz harfleri var, dudak harfleri var. Bunları yerinden çıkarmazsanız, yanlış olur. Hata olmaması için (dualar) tek tek talim edilir.’

Sözü Fahri Tuna’ya bırakalım.”

Sonrası kendiliğinden gelir zaten; İstanbul’un ünlü camilerinde kırk üç sene müezzinlik, imamlık, baş imamlık… En son da İstanbul’daki dini mimarinin zirvesi Süleymaniye Camiinde baş imamlıktan emeklilik...

“1949 yılında akrabası olan Saime hanım’la evlenen Saim Özel, 1982 yılına kadar Süleymaniye Camii'nde çalıştıktan sonra emekli olurken 680 öğrencisine hat sanatını öğretmiştir. Ayrıca 1967 yılında yazdığı ‘Hat Örnekleri’ (1) isimli bir eseri vardır.

Bu özet bilgilerin ardından söz gene Fahri Tuna’nın.”

1940’ların Türkiye’sinde hat sanatı “büyük bir kuraklık” yaşamakta, adeta can çekişmekte; hat üstadları bir bir terk-i diyar eylemektedirler. Hat’tın can çekiştiği “zor” bir zamanda yönelir hat’ta genç Hafız Saim. On yıl süreyle “misafir öğrenci” statüsüyle -bugünkü-
Mimar Sinan Üniversitesi’ne devam eder.
Osmanlı’nın son dönem âlimlerinden “sanat tedris” eder; Kamil Akdik, Nuri Korman vs... XX. Yüzyılın hat sanatındaki iki üstadından biri Hattat Halim Başyazıcı’dan tam da icazet alacakken, hocaefendi elim bir trafik kazasında rahmetli olunca, diğeri Hamit Aytaç’tan almak nasip olur. Yok dönemin varlarındandır Hattat Saim Özel. “Güneşi ceketinin astarında kaybeden” bir kuşağın şanslılarındandır.

Saime hanımla.. (evliliğinden) Allah onlara “çocuk nasip etmez”se de “öz oğlundan yakın” yüzlerce evlat nasip eder. “Bal gibi tatlı sesi”yle, “enfes kıratı”yla, edebî adabıyla “Eski (eskimeyen) Payitaht İstanbul”unun en aranılan hocaefendilerindendir artık. Bir yandan da “hüsnü hat’ta yol alır” derinden derine... Bir süre sonra alanının ilk kitabı “Hat Örnekleri”ni yayımlar.
Gerçek bir Anadolu hanımefendisi Saime hanımın “Hacıbey”i, milyonlarca Müslüman Türk gibi hacca gider ya, geriye Mekke-i Mükerreme’deki Kral Halid Tüneli’nin hat yazılarını (2,5 metre eninde X 1,5 eninde) “hatıra” bırakır döner.

62 yaşındayken Emekli olur ve kışları Aksaray’da yazları Taraklı’da geçirmeyi tercih eder. Onun her gelişi “bayram olur” doğup büyüdüğü ilçede; esnaflar dükkân önünde karşılarlar, çocuklar kuyruğa girer elini öpebilmek için, cemaat Kurşun Camii’ne (2) koşar, o bir aşır okusun da kulaklarının pası silinsin diye. “Evladı gibi yakın” isimlerden Taraklı Belediye Başkanı Tacettin Özkaraman onu “yüzünden hiç eksik olmayan tebessümü, uzun boyu ve heybetli yürüyüşü ile” (3) hatırlıyor hep. Hemşerisi Prof. Dr. Mehmet Erkal’a göre o “önce hafızdır, kıraat ilimlerinde derin vukufu ve tatbikatı ile meşhurdur. Bunun yanında hattattır.” (4)

“Sözün burasında bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bu yazı dizimizde rahmetli Reis-ül Kurra Abdürrahim Gürses’ten söz etmiştim. Abdürrahim Gürses’in ardından bu makama Sami Özel getirilmek istenir. Kur’an-ı Kerimi en güzel okuyanlardan biri olan ve bu makama lâyık görülen ikinci Sakaryalı Sami Özel, yılın belli bölümünde Taraklı’dan ayrılmak istemediği için bu makamı kabul etmez.    

Fahri Tuna’nın son sözleriyle Sami Özel’e ayırdığımız bu bölümü bitirelim.”

Dr. Abdullah Uysal,
Hattat Saim Özel’in hayatını şöyle özetleyecektir:
“Hem okudu, hem yazdı, yüce kitabı”. (5)
2005 yılının bir Kadir gecesinde “acı haber” yürekleri dağlar; “Hattat Hafız Saim Özel Hakk’a yürümüş”tür. Tıpkı yaşadığı gibi, protokolsüz, alayişsiz, gösterişsiz ama kalabalık bir cemaatle eller üzerine taşınır. Yirmi hafız acı haberi duyar duymaz, Kabe’de ruhuna
ithafen yirmi hatm-i şerif hediye ederler. Ünlü bir söz, yine hayat bulmuştur: “Sen Kur’an’ı bırakmazsan, Kur’an da seni bırakmaz!” Bırakmamıştır.

Yazımızın sonunda Fahri Tuna’nın yazısında belirttiği kaynakçaları bilginize sunuyorum.

1) Saim Özel, “Hat Örnekleri”, 1.Baskı 1969, 2.baskı 1974 Üçdal neşriyat,
2) Taraklı Yunuspaşa Camii, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferine giderken yapılmasını emrettiği ve 1517’de ibadete açılan cami, Saim Özel’in babasının imamlık yaptığı, halkın tabiriyle Kurşun Camii,
3) Tacettin Özkaraman, “Yüzünden Eksik Olmayan Tebessümü..”, Irmak Dergisi, Yıl 5, Sayı 60, sh.38,
4) Prof.Dr. Mehmet Erkal, “Taraklılı Bir Ulu Çınar Hakkında”, Irmak Dergisi, Yıl 5, Sayı 60, sh.2,
5) Abdullah Uysal, “Hem Okudu Hem Yazdı”, Irmak Dergisi, Yıl 5, Sayı 60, sh.6


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 02.07.2012