28 Eylül 2012 Cuma

HİÇ BİR ŞEY OLANLARI GİZLEME ARACI OLMAMALI 2


Geçen yazımızda Peki bu işsizler ne yapıyor? İşe girme konusunda yeterince gayret göstermiyorlar mı? Göstermez olurlar mı? Gösteriyorlar elbette. Hepsinin hedefi tek! Gene Necati Doğrunun yazdıklarından okuyoruz.

*

Yine araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Şu içler acısı tabloya bakın:
Fen mezunları memur olmak istiyor.
Matematik mezunları memur olmak istiyor.
Kimya mezunları memur olmak istiyor.
Biyoloji mezunları memur olmak istiyor.

*

Ne dediğimiz pek önemli değil mi sizce? Evet haklısınız, insanlar mesleksiz yetiştirilir hayata salınırsa hiçbir şeyin önemini algılamaz. İstenen de bu zaten. Adım adım bu politika uygulanarak ülkede gerçeği görüp düşünen kalmasın istendiği için Türkiye’ye özel olarak yollanan Kemal Derviş politikalarını AKP’de milim sapmaksızın uyguladı. İşte gelinen nokta!

*

Gençler, liseden sonra 4 yıl fakülte bitirip; fen, matematik, fizik, biyoloji, mühendislik okuduktan sonra  “devlete memur olmak”  için pedegoji sertifikası da alıp, lisede- orta öğretimde öğretmenliğe bile razı oluyorlar. Çünkü bu gençler; iktidarın 10 yıldan beri uyguladığı  “büyük cari açığa dayalı sıcak para beslemeli, eldeki devlet mallarını özelleştirmeyle satan ve yüksek faiz yoluyla dışarıya gelir transfer eden”  ucuzcu-kolaycı- dışa bağımlı ekonomik politikası yüzünden çalışabilecekleri doğrudan teknoloji, araştırma ve hizmet şirketleri bulamıyorlar.

*

İşin özeti bu! Dünya ekonomik krizlerle sarsılırken ülkemizde bu krizler yabancı para bolluğu ile hissedilmiyor. Üretimimizi mi arttırdık? Hayır! Yeni bir şey icat mı ettik? Hayır!

Eee ?… E’si şu:

*

Ülke ithalatla büyüyor.
Ülke teknoloji geliştiremiyor.
Ülke bilgi üretemiyor.
Ülkenin devleti ve özel sektörü; yeni teknolojileri ve yeni bilgileri dışardan alıyor.
Araştırma yerde sürünüyor.
Geliştirme dipte debeleniyor.
Kopyacı bir sanayi oluştu.
Montajcı bir yapı kökleşti.

Yine araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Şu perişan işgücü verilerine bakın:
15-24 yaş arasına gençlik diyoruz.
Gençlerin sayısı 11.5 milyonu buluyor.
Bunun 4 milyon 394 bini okuyor.
Yani 11.5 milyon gencin sadece yüzde 38’i lise ve üniversite eğitimine devam ediyor. Kalanı yani 7 milyonu; eğitimini tamamlamadan işi bırakmış. 7 milyon gencin bir bölümü işsiz;  kahvelerde, sokaklarda, sağda-solda gençliklerini öğütüyorlar
.

(...)

Gencin eline iş veremediler.
Kalbine projeli dincilik koyuyorlar.
Yapabildikleri din bezirganlığı!

*

Necati Doğru’nun yazdıklarını başka yazılanlarla okuyunca, bizim ülke içinde bir çok sorunla boğuşmamızın, uluslar arası alanda, yanı başımızda çok tehlikeli şeyleri görmememiz için sağlandığını anlıyoruz. Oysa söz konusu olan ülkemizin geleceğidir. Kemal Derviş bunun için Türkiye’ye gönderildi. AKP bunun için iktidar yapıldı. 

Dikkat edin AKP iktidarıyla nemalanan bir kesim her şey güllük gülistanlıkmış gibi sesini kıstı, Cuma sonrası eylemlerini kesti. Bunun için algılar çarpıtıldı. Dinciside, dindarıda (ben dindarım dinci değil) yurttaş (cumhuriyetin en büyük kişisel kazanımı, ki ben yurttaş, diğer bir deyişle vatandaşım) olanda, biat kültüründen (onlar idarecilere din buyruğu gibi boyun eğen şartsız itaatçılardır) gelende bu algı çarpıtılması sorununu yaşıyorlar. Din devlet ve ülke hepimizin. Din olanları gizleme aracı olmamalı. Ülke elden gidiyor farkında mısınız?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi07.09.2012 
  

HİÇBİR ŞEY OLANLARI GİZLEME ARACI OLMAMALI 1


Necati Doğru ustamız yazmıştı: Din böyle afyonlaştırılıyor diye. Ona geçmeden önce hızla sürüklendiğimiz girdabı başka türlü gizlemek mümkün olamazdı demek istiyorum. Gerçektende hızla sürüklendiğimiz girdap bizi yutacak kadar büyük bir girdap ve ordan kurtulmaya nefesimiz yeter mi kim bilebilir? Daha önce Irak’ta yaşananlar, bizim için sonuçları yönünden farklı olmayacak bir biçimde Suriye’de yaşanıyor. Arada birde adına “Arap Baharı” denen Tunus, Mısır ve Libya krizleri yaşandı. Sorarsanız halk uyanmıştı, artık oralarada demokrasi geliyordu.  

Kaddafi’den barış ödülü alan başbakanımızın Nato eliyle Libya muhaliflerini iktidara taşıma ve petrolünü yağmalama harekâtına önce karşı çıkıp “Nato’nun orda ne işi var?” dedikten sonra, daha önce Libya devletiyle yapılmış 15 milyar dolarlık anlaşmaları hatırlatan müttefiklerin, Kaddafi sonrasında bu anlaşmaların askıya alınabileceğini söylemeleri üzerine muhaliflere 300 milyon dolar yardım ederek harekâtı desteklediğini hatırlıyorsunuz değil mi? Kıbrıs barış harekâtında uçaklarımız uçsun, gemilerimiz yüzsün diye bedava petrol, bedava benzin vererek bizi destekleyen Libya lideri Muammer Kaddafi BM’den çıkartılan acele bir kararla Nato şemsiyeli İtalyan, Fransız ve Amerikan askeri gücüyle devrilmiş, saklandığı kanalizasyon şebekesinde bulunup linç edilmiş, böylelikle onun linç edilmesine neden olmuştuk.

Sırada Beşar Esad var. Onunlada “komşularla sıfır sorun” adı altında çok samimi görüntüler çizmiştik. Hatta batılı ülkelerin tepkisini çekeriz endişesiyle Beşar Esad’ın iki ülkenin birleşmesi yönündeki teklifini erken bulmuştuk. Nerden nereye... şimdi Esad’ın diktatör olduğu, halkına zulmettiği söyleniyor. Oysa gizlenen kürt devletini kurma girişimidir. Suriye olayıda bunun bir parçasıdır, bu yüzden tıpkı Irak gibi Suriye’ninde kuzeyi Suriye’den koparılmalıdır. Bütün gürültü bunun için çıkıyor. İran işin ucunun sonunda kendisinede dokunacağını bildiği için Suriye’ye sahip çıkıyor. Rusya’da kendini tekrar büyük güç olma konusunda bu olayla sınayarak BM kararlarını veto ediyor. İyiden iyiye güç olmaya başlayan Çin’de Rusya’yla birlikte hareket ediyor. Orta doğuda çok denklemli politikalar uygulanıyor. Sonucun nerelere varacağını tahmin etmek pek kolay değil. Gün geçtikçe ülkemizin giderek daha zorlu sürece gireceği görülüyor.   

Böyle bir durumda ülkemizde yapılanlar neler, merak etmez misiniz? Necati Doğru’nun yazdıkları bu soruya cevap niteliğinde.

“Din işte böyle afyonlaşıyor
Nesiller dindar yetişsin.
Meslekler varsın işsiz olsun.
İşte din böyle afyonlaşıyor.”

Olur mu öyle şey, din nasıl afyonlaşır? Bakın nasıl afyonlaşır? Necati Doğru usta köşesinde bir araştırmanın sonuçlarını liste halinde yayınlamış. O listede kimler işsiz görünce, toplumsal
yapı daha iyi anlaşılıyor. İşte o liste.

*

“Araştırma sonuçlarını yazıyorum.
Türkiye’deki şu tabloya bakın:
Fen fakültesi mezunları işsiz.
Matematik mezunları işsiz.
Kimya mühendisleri işsiz.
Su ürünleri mühendisleri işsiz.
Biyoloji mezunları işsiz.
Ziraat mühendisleri işsiz.
Eczacılık mezunları işsiz.
Orman mühendisleri işsiz.
Veterinerler işsiz.
Öğretmenler işsiz.
İktisat mezunları işsiz.
Gazetecilik mezunları işsiz.
Bir tek imamlar işsiz değil.”

*

Peki bu işsizler ne yapıyor? İşe girme konusunda yeterince gayret göstermiyorlar mı? Göstermez olurlar mı? Gösteriyorlar elbette. Hepsinin hedefi tek! Gene Necati Doğrunun
yazdıklarından okuyoruz.


DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 05.09.2012 
  

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 3


Haber Türk gazetesinin HT magazin bölümünde Ece Saruhan’ın Şevval Sam’la yaptığı bir söyleşisi yayınlandı. O söyleşi üstüne düşündüklerimi yazımızın 2. bölümüyle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Şevval Sam’ın bayram sonrası çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümünü dinlemiş, içerdiği kimi klasik parçalar üstüne Klasik Türk Müziğine duyduğum ilgi ve sevgiden söz etmiş, bugün bu müziğimizin temel alınması gerektiğini belirtmiştim.   

Şifreler sorulmuş onun cevaplarını bu yazıya bırakmıştık. İşte soru ve cevabı..

“■ Şifreleri nasıl çözdünüz?

Her şarkının çıktığı dönemdeki masumiyet beni ilgilendiriyor. Onu keşfetmeye çalıştım. Şarkıların ticarete dönüşmüş ve fazla akademikleşmiş halleriyle çok ilgilenmiyorum. İlk halleri, özleri beni ilgilendiriyor.”

İşte meyhane müziği olmaktan kurtulmanın yolu bu. Ticarete dönüşmeden ve soylu kalabilmiş ilk hali. Tabiî ki eğitimli müzisyenlerin bestecilerin eliyle. Fakat onlarında kulaklarının ses kirliliğinden kurtulması için önce klasik tavırla yıkanmaları gerek. Çünkü sazendelerimizde, hanendelerimizde (çalgıcı ve şarkıcılarımızda ) çok fazla arabesk ve Arap tavırlar egemen oldu. Özgün tavır nerdeyse yok. Oysa klasik müzik türleri içinde dünyada 3 klasik müzik türünden biri olan (diğer ikisi Klasik Batı Müziği ve Hint Müziği) Klasik Türk Musîkisi, bir zamanlar komşu ve diğer ülke müziklerini derinden etkilemişti.

TRT klasik türk müziği konusunda öncüydü, okuldu. Oradan da sanatçılar kovuldu. Dikkat edin onlarda canlı konserlerde piyasaya uydular.

KALBİN MÜHRÜ AÇILMALI...

“■ Şarkılarınızın direkt öze dokunmasının, söyleyiş tarzınızın duruluğunun sırrı buymuş demek!

Böyle düşünmenize çok sevindim. Ben şuna inanıyorum; insanın içi kirliyse yaptığı iş her ne olursa olsun onu da kirletir ama temizse yaptığı şeyin kirlenme ihtimali yoktur. Bu yüzden ne yaparsak yapalım önce kendi içimizi temizlemeliyiz. Bunun pratiği zor çünkü insanlar tutundukları acıları, intikam duygusunu, egolarını bırakmak istemiyorlar. Müthiş bir farkındalık, uyanıklık gerekiyor bunu pratiğe dökebilmek için. Bu konuda hâlâ çalışıyorum. Ömrümün sonuna kadar da çalışacağım.”

Nerde o bilgelik.. acısına taparcasına bağlanan, egosuyla herkesi küçük gören, intikam duygusuyla dünyayı yakan o kadar çok insan var ki. Bu kavgaların başka türlü açıklaması nasıl yapılır? İktidar kavgalarından tutun ülkeler arasındaki savaşlara kadar her şeyin altında bu var. Ortaya çıkan eserlerde ona göre oluyor tabii. 

“■ Bu her tarafı kirlenmiş hayatın içinde temiz kalma mücadelesi vermek kendi adıma çok yıpratıcı. Sizi de yıprattığı olmuyor mu?

Olmaz mı! Albümüm çıktığı için bir yanım çok mutlu ama bir yandan da neşeli bir şarkı söylerken memleketin hali, yaşanan savaşlar, oynanan oyunlar aklıma geliyor ve mutluluğumdan suçluluk duyuyorum. Bunları hiç takmayabilirdim ama biraz hassassanız takmamak mümkün değil! Bu hassasiyet bazen en büyük ceza gibi! İki şarkı söylediğimde o kaosun içinde nefes alıyorum. Ben buna hizmet ediyorum bu hayatta. Kimseye bir şey öğretme, mesaj verme, insanları değiştirme gibi bir iddiam yok! Kalbin mührü açılmadığı
sürece kimse kimseye bir şey öğretemez. Herkes kendi hikâyesinde, kendi tecrübesiyle öğreniyor hayatı.”

Evet, -her söylenen söz karşındakinin anladığı kadardır- demişler. Kimse anlamaya uygun olmadan hiçbir bilgiyi alıp öğrenemez. Anlamanın da öncesi ve sonrası vardır. Öncesinde alt bilince yapılan yüklemeler ve bunu işleme koyma isteği olmadan sonrasına geçilemiyor. Sonrası uygulamadır.

“■ Kalbinin mührünü açmayan, açamayan o kadar çok insan var ki...

İnsanoğlunun içindeki iyi kurt ve kötü kurt hep savaş halindeydi. Bütün savaşlarda insanlar komşuyken ayrı düştü. Tarih boyunca insanın kendini farklı ve üstün görme arzusu ayrımcılıklara sebep oldu. Çağ değiştikçe bunların isimleri değişti ama tetikleyicileri aynı: İnsanın içindeki üstün olma arzusu. Bu, insanın kendi içinde halletmesi gereken en büyük zaaf. Bunu halletmediğiniz sürece dünyanın değişmesi imkânsız!”

Çocuk oyunlarında bile izlerseniz bu duygunun olduğunu görürsünüz. Çocuklar bunu bir adım öteye taşıyarak kavgaya tutuşurlar. Taki bir büyük olaya müdahele edene kadar. Yarışmacılık insana bu kötü huyu kazandırdı. Hep ben ve hep benim sözcükleriyle özetlenebilecek bu durumdan kurtulmayı öneren çok. Gelin görün ki uygulayan (eskiden de azdı) günümüzde nerdeyse hiç yok. Herkes en bilen, en akıllı.

Aşkla aranız nasıl? Anneniz "Aşk bize küstü" demişti röportajımızda...

Sözleri “Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına, öldü dersin gül güzeli, tılsımını kaybetti” diye akan ‘Gül Güzeli’ adlı şarkınızı çok severim. Masallara inanıyor musunuz?

Evet. Hayatı da masala çevirme eğilimim var. Çocuksu masumiyetin kaybedilmesine katlanamıyorum. Masallardaki, aşklardaki, şarkılardaki masumiyet beni hâlâ ilgilendiriyor ve kendine çekiyor.”

Müzik sadece sesle, nağmeyle masalsı niteliğe sahiptir. Sözlü müzik müziği gerçek hayata bağlarda diyemem ona bakarsanız. Kurmaca her şey kim ne derse desin bir yanıyla masaldır, çünkü zamanı durdurmuş ve zaman üstü olmuştur. Sadece bu yanı bile müziği masallaştırır. Tekrarlanabilir olduğuna bakmayın. Onun için müzik dinlerken müzikle özdeşleşip içine girdiğimizde masalın içine girmiş oluruz. En masum halimiz ordaki halimizdir. O halimizde masal çağındaki bir çocuk kadar bütün hareketlerimiz, bütün davranışlarımız açık net ve içtenliklidir. 

“■ Peki tılsımınızı kaybettiğinizi düşündüğünüz oldu mu hiç?

Hayatımın ilk yarısında çok zorlandığım dönemler oldu ama tılsımımı kaybetmedim. Ne kadar zorlandıysam o kadar kendimi aramak, bulmak, özüme yaklaşmak derdine düştüm. Her hadiseden dersimi aldım. İnsan önce yanar sonra küllerinden doğar.

Aşkla aranız nasıl? Anneniz "Aşk bize küstü" demişti röportajımızda...

Aşk küsmez, insanlar aşka küsmüş olabilir. Korkuları yüzünden insanlar kapılarını aşka açmıyor. Oysa aşk en iyi öğretmendir. Buda felsefesindeki ‘Aşk mutlu olmak içindir’ sözünü okuduğumdan beri, beni çok hırpalayan şeyleri aşk diye tanımlamıyorum.”

Aşk kimseye küsmez. Biz aşık olmayı ucuzlaştırdık o kadar. Oysa o en yüksektedir. Hayatımıza derinlik katan aşktır. Aşk insana muktedir olma gücünü verir. Vermiyorsa onun adı aşk olmaz. Aşk aynı zamanda hiçliktir. Hiç olamıyorsanız da onun adına aşk demeyin. Muktedir olmakla hiç olmak arasındadır aşk. İşte o arada yanar erir ve pişersiniz. Müzisyenseniz sese, şairseniz söze hükmedersiniz o zaman. Bilgeyseniz hallere... işte müziğin masal olma nedenlerinden biride budur.   

BİTTİ


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi03.09.2012 


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 138


Merhaba sevgili okurlar!

Bu hafta sizler için seçtiğim şair Metin Eloğlu 1927 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğreniminden sonra, 1943 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Siyasi  nedenlerle 1946 yılında iki ay tutuklu kaldı. Olay üzerine Akademi’deki atıldı. 1947 yılında gittiği askerliği, disiplinsiz davranışlarından dolayı uzatma cezaları alarak ancak 5 yılda bitirebildi.

Edebiyat hayatına hikâye yazarak başladı. İlk hikâyesi Servetifünun-Uyanış dergisinde 1942 yılında yayınlandı. İzmir’in Kovan adlı dergisinde Mehmet Metin adıyla “Sabah Şarkısı” adlı şiiri 1943 yılında yer aldı. Bu arada ressamlığı hiç bırakmadı. Yaptığı bir çok tabloyla sergiler açtı. 1967 yılında 1. DYO Sergisi ile ve 1976 yılında yapılan Yarımca Sanat Şenliği’nde birincilik ödülleriyle onurlandırıldı. Kaleme aldığı şiir ve hikâyelerinde kendi adının yanı sıra Mehmet Metin, Mehmet Emin, Ali Haziranlı, Etem Olgunil ve Nil Meteoğlu adlarını da kullandı. Ayrıca birçok eleştiri yazısı da yazdı. 1985 yılında doğduğu şehirde; İstanbul’da öldü.

Ödülleri

TDK Şiir Ödülü (Dizin, 1972)
DYO Sergisi (Resim dalında birincilik Ödülü, 1967)
Yarımca Sanat Şenliği (Resim dalında birincilik Ödülü, 1976)

Sıra şairimizin şiirlerinde

...

LOKMAN HEKİMİN SEV DEDİĞİ 

Bu yürek
Seni seveceğini biliyordu herhalde
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir
Bire bin veren buğday
Elmadaki mayhoşluk
Hukuki beşer
Çınçınlı hamam
Çizmedeki kedi
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar
Seni sevmemiş olsam , sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim çolak hüseyin eli
Seni sevmesem , nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne ?
Cumartesi
Seni sevdiğim için , Cumartesi elbet
Seni sevdiğim için , bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı , pir sultan abdal , büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor , seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden , suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri , seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince , tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse , cinifrit olur
Ereğli’nin kömürünü düşünür , ne kömür o be
Raman’ı düşünür , Çukurova’yı düşünür
Seni sevdiği için , Haliç’te bir uğultu
Marmara’da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor
Seni sevdiğim için , kilim dokuyor Avşar’da
Yarın sabahlar , seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin , halk şiiri , canlı sinema
Mapushaneler , yedi düvel , harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid , don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değilllerse bu gidaşattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi ,
Yeşille turuncunun kafa barıştırması , bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz , ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye
Bingöl vilayetinde , kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle ?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın
1953 kışları içinde
Karnı tok , sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu , dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye
İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor , tütün neyime zarar
Keseme zarar , ciğerime zara , sevdama zarar
Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut , sonra uyandır
Lokman hekim , seni sev diyor bana
Seni sevmeseydim , ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki , seni sevmeseydim
Hak , hukuk , bereket diye
Eşitlik , kardeşlik , hürriyet diye
Yüreğime sağlık ne iyi ettim..!

METİN ELOĞLU 

***

AŞKLAMA 

Şaraptı rakıydı şuydu buydu
Kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten
Dedim ya ondan gayrı korkuluğa güvenmem
İçtiğim hep aşktı benim gerisi tortu

Sevişik bir keçi yumukgöz oğlağına
Özüne aşk sızmış o sütü emziriyor
Yumurtasını bir kovuğa koyarken
Aşkı da koyuyor anaç zargana

Aşk mavisi tükendiyse o boşuna denizde
Bil ki diken diken bir çamurla örtülüdür sığlığı
Niye enez bu zambak diye sordular mıydı
Aşksız geçen günlerinde örselenmiş, de

Aşk bürünmeseydi de bak hiç şakır mıydı
Şu bi damlacık isketeyi tâ gagadan kuyruğa
Kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa
Yaşamda nesi varsa aşk işte onun adı

Ansıyın aşkla yağdı da sular
Ondan kokulandı ıtır çiçeklendi elma
Doğayla el ele bizi üreten bir sevgi var
Evrende en soylusu sezdim ki bu çoğalma

METİN ELOĞLU 

***

UYAN

Hadi uyan
Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar yerinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin?

Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin,güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin,iyiyi yaşatmak için
Madem ki umutlusun,umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle, yaşamak desin
Toprağı dinle,barışmak desin
Gögü dinle,sevişmek desin

Bir plak konmuş gibi gramofona
İşte aşk,işte özlem,işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana

Hadi uyan
Sevdiğim uyan
Ne olur uyan !

METİN ELOĞLU 

***

ELOĞLU 

Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram

METİN ELOĞLU 

***

ÇİLİNGİR SOFRASI 

Bu zıkkımın yanında
Arnavut ciğeri ister, bir.
Çiroz salatası ister, iki.
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.

METİN ELOĞLU 

***

DEĞERLEME 

Bu aşk senden önce hürriyete yöneldi
Gecenin ortasında sen sımsıcak bir kadın
İçinde sen varken geceler dile geldi
Barışa yöneldi umudu darmadağın
Onları özlemek belki senden güzeldi
Çünkü sen ancak onlarda vardın
Hayatın mavişliği onlarla vardı

METİN ELOĞLU


***

PASTIRMA YAZI

Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal

Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri

Kaskatı bir güz içi daldım yazık hayatıma
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra
Amcasına babasına pay veren çiçekleri

METİN ELOĞLU


***

EŞÇİL 

Aşksa bu, ben buna varım, günlerim sığı;
Gündüze dek kalasın diye sevdim seni geceden
Eşçilim ben, ben buyum, ne güzel huy bu;
Bir hız gelsen, hemen olsan, sonra yazlar;
Bunca yıldan tatmadığım bir tırança balığı;
Belki gözlerimin kıymığı şu denizler!

METİN ELOĞLU

***

ÇILGAR 

Oralar yazın mı hala, güpgüzel
Gayri şarapsadım ben, İstanbulsadım
Kuşladıysa gözlerimi bir sakar tavan
Sensiz günlerimi çarçur etmek içindir
Ama pörsümüş, gül bitine karmış bir sarı
Siner külçelenir ta evimde barkımda
Pelit acısından yavuz bir özlem kiri
Yu canım usulcacık
Sen bunca umudumun çılgarı
Göğü maviltir bir kırlangıç yakamoz
Balıklar debreşir suda

METİN ELOĞLU

***

SOFRA ADABI 

Keşkek şu kazanda kaynar, benim bildiğim;
Şu güveçte helmelenir fasulya.
Kuzu şu kadar ateşte çevrilir;
Tuzlama şu tabağa konur ille..
Yumurta şu sahana kırılır.
Çorba mı? Çorba şu kaşıkla içilir tabii,
Hoşaf bu kaşıkla..
İster uskumru olsun, ister kolyoz,
İster orkinoz, ister hanos;
Balık şu bıçakla kesilir..
Şarap siyahsa şu kadehe konur elbet,
Beyazsa bu kadehe

Yavan ekmeği nasıl yersen ye...

METİN ELOĞLU
  
***

Bu haftada bir şairle birlikte olduk. Dünyaya o şairin penceresinden kendi gözümüzle baktık. Tek taraflıda olsa bir etkileşimin kurulduğunu umuyorum. Kurulmuşsa şiirlerden hoşlanmışsınız demektir. Haftaya başka bir şairin penceresinden kendi gözümüzle dünyaya bakmak üzere iyi pazarlar sevgili okurlar.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 02.09.2012 

31 Ağustos 2012 Cuma

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 2


Haber Türk gazetesinin HT magazin bölümünde Ece Saruhan’ın Şevval Sam’la yaptığı bir söyleşisi yayınlandı. O söyleşi üstüne düşündüklerimi yazımızın 2. bölümüyle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Şevval Sam’ın bayram sonrası çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümünü dinlemiş, içerdiği kimi klasik parçalar üstüne Klasik Türk Müziğine duyduğum ilgi ve sevgiden söz etmiş, bugün bu müziğimizin temel alınması gerektiğini belirtmiştim.    

“■ Tiyatro okuyormuş Tarık Emir. Sanatçı genleriniz ona da işlemiş...

Sanatla, edebiyatla iç içe olsun, kendini keşfedebilsin diye tiyatroyu seçtik. İleride ne istiyorsa onu yapsın. Tek beklentim hümanist, barışçı, huzurlu bir insan olması.”

Sanat dallarının böyle bir vasfı vardır. Kendinize yolculuk yapmak isterseniz bir sanat dalıyla ilgilenin derim. Bu kişilik çatışmalarını da önler bence. Kendinize yaptığınız yolculukta kendinizde kalmayıp hemen kendinizi terk ederseniz her şeyi daha kolay seversiniz. Bu huzuru getirir, inanın ki..

“■ Tıpkı sizin olduğunuz gibi...

Teşekkür ederim. Ben hedefime şöhreti ve parayı değil, özümü koydum. Gören göz, işiten kulak olmaya niyet ettim. Bu sayede dayatılan kuralların dışında kaldım. Hayatta durduğum bir yer var. Tek derdim hep orada durmak, özümle çelişmemek.”

Burada söyleşinin bir bölümünü keseceğim. Çünkü Şevval Sam’ın bayram sonrası piyasaya sürülen yeni albümüne söyleşiyi yapan Ece Saruhan’ın övgüleri var. Amacım  söyleşiden çıkardığım anlamı sizlere iletmek. Albümle ilgili fikrimi başta belirtmiştim zaten. O bölümü verseydim tüccarlığa da değil, albümün tellallığına soyunmuş olurdum.

İKİNCİ ALATURKA SÜRPRİZİ

“■ Tango albümünüzü beklerken alaturkayla bize sürpriz yaptınız...

Alaturka hep bir sürprize denk geldi hayatımda. İnsanlar Karadeniz albümü beklerken ‘Sek’i çıkarmıştım, tango beklerlerken de ‘II Tek’ geldi. Tango albümü oldu bittiye getirilecek bir proje değil, repertuar aşaması çok meşakkatli. Bu süreçte yeni bir alaturka albümü yapmam için çok talep geldi. Alaturka benim müzikal zeminim. Genç kızlığında herkes pop dinler ama ben alaturkayı keşfettim.”

Araya girme ihtiyacımı hoş görün; müzik tabanımızla ilgili bir iki sözüm olacak. Bende çocukluk ve ilk gençliğimde önce Türküler dinledim. Sevdiğim Türk Sanat Müziği parçaları çok azdı. O zamanki adıyla aranjman, bugünkü adıyla Türk Pop müziği yeni yeni doğmuş, yada doğuyordu. Arabesk’in henüz ‘A’sı bile yoktu. En çok satanlara baktığınızda Türk Sanat Müziği, zaman zamanda Türk Halk Müziği sanatçılarını listelerde görürdünüz. Radyolarda en çok ilgiyi halkın büyük kesimi köylü olduğu için Türküler görse bile, büyük kentlilerin nerdeyse tamamı Türk Sanat Müziğine ilgi gösterirlerdi. Küçük bir azınlık olan elit kesim Klasik Batı Müziği veya Caz müziği dinlerdi. Bu müzikleri zamanla keşfettim. Müzik türlerini ayır deseniz ayıramam. Her tür müziğin içinde güzelide var çirkinide. Tarihi sanat geçmişimizi temsil eden sadece Türk Sanat Müziğidir. Avrupa soylularının, daha sonra kent soylularının dinlediği Mozart’ların Beethoven’lerin yerini bizde Itri, Dede Efendi, Sadullah ağa, Hacı Arif Beyler alır. 1950 -1960’tan sonra bu tür müzik halk bunu istiyor denile denile müzik yapımcıları - para koyucuları (yani prodüktörler, plak şiketi sahipleri) gazino patronları tarafından yozlaştırıldı. Türk Sanat Müziği meyhanelerin meze müziği oldu. Bunun için erkek sanatçı kalmadı, bunun için rahmetli Zeki Müren’in edebini ve saygısını koruyarak açtığı yoldan kadınsı sanatçılar türedi. Meğer biz gizli eşcinsel toplummuşuz. Öyle olmasak böyle sanatçılar ilgi görmezdi.

Aklı başında gençlik bu müzikten hızla kaçtı. Ortalama genç dinleyici için yavaş ritimde ve tek sesli oluşu, sözlerin dar bir çerçevede kalışı kaçışı hızlandıran müzikal nedenlerdendir. Aslında çok geniş bir kültürün ürünü olduğu tartışmasız olan kendi öz klasik müziğimizin, içerdiği türleri bırakın, isimlerini bile bilen kalmadı. Şu isimleri meraklısı dışında kaç kişi hatırlar: Gazel, Peşrev, Medhal, Saz semâîsi, Kâr, Beste, Şarkı. Biz her sözlü müziğe şarkı der dururuz. Oysaki bugün yanlış kullandığımız “şarkı” sözcüğü Türk Müziğinde bir türdür.

İşte biz bu temeli kaybettik. Çağ hız çağı kabul ama müziği hızlandırarak basitleştirerek fakirleştirirsiniz. Oysa ortada büyük bir zenginlik var ve keşfedilmeyi bekliyor. 

Şevval Sam’ın söylediklerine bıraktığımız yerden devam edelim.

“O zamanlar eski kayıtlara ulaşmak çok mümkün değildi. 80’lerden sonra icra edilmiş alaturka eserleri dinlemekte güçlük çekiyorum. Hamiyet Yüceses’in ve Müzeyyen Senar’ın kasetlerini bulup yutmuştum. Alaturka albümlerimde o şarkıların çoğunu seslendirdim. Bu albümleri çıkarmamı radyo programı yaptığım dönemde Kalan Müzik’le tanışmam sağladı. Henüz piyasaya arşiv serileri çıkmamışken Hasan Saltık bana iki torba dolusu radyo ve taşplak kaydı vermişti. Benim eğitim sürecim o iki senelik radyo programı oldu. Şarkıları dinlerken, çalarken bir yandan da dönemin şifrelerini çözme derdine düştüm. Sonradan o şarkıları ben icra ederken o dönemin şifrelerini kullandım. O yüzden ilk alaturka albümüm ‘Sek’ için, ‘Taşplak kaydı gibi’ yorumunu yaptılar.”

Şifreleri nasıl çözdünüz?
Şifreleri gelecek bölümde göreceğiz.

  
DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 31.08.2012

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 1


Haber Türk gazetesinin HT magazin bölümünde dün Ece Saruhan’ın Şevval Sam’la yaptığı bir söyleşisi yayınlandı. Biliyorsunuz Şevval Sam ünlü şarkıcı Leman Sam’ın kızıdır. Ben onu Taraftarı olduğum Beşiktaş takımının bir zamanlar “sarı fırtına” adıyla anılan futbolcusu Metin Tekin’le yaptığı evlikle tanıdım. O zaman saçları sarıydı ve kendisini çok beğenmiştim. Fakat bu evlilik kısa sürdü. O sıralarda Şevval Sam’ın kendisinde bir yetenek var zannedip oyuncu ve şarkıcı olmak istediğini bu yüzden anlaşamadıklarını düşünüyordum. Yanılmışım, iyiki yanılmışım. Yoksa ülkemiz böyle güzel ve yetenekli bir sanatçıdan yoksun kalacaktı.

Şevval Sam’ı 1993-2002 yılları arasında bir çok televizyon dizisinde oynamasına rağmen Kanal D’de yayınlanan Karadenizli iki düşman ailenin torunları Gülbeyaz ile Kadir’in birbirine aşık olmasının ardından kavuşma mücadelelerini anlatan Gülbeyaz(2002-2003) adlı dizide arada geçen 9 yıldan sonra ilk kez gördüm. Bu kez saçları sarı değildi. Hem diziyi beğenmiş hem kendisine bir kez daha hayran olmuştum. Dizi filmde gerçekten çok sevilmiş, çok ilgi görmüştü.

Daha sonra şarkıcı olarak karşımıza çıktı. Sesi de, söyleyişi de tam not almaya yeterdi. Yıllar bu yönünü de hafızalarımıza işledi. Peş peşe “Sek” (2006), Istanbul’s Secret (2007), Karadeniz (2008), Aile İçi Şiddete Son Kampanyası için 2009’da çıkan ve “Kibritçi Kız” adlı şarkıyı seslendirdiği “Güldünya Şarkıları”, Sinema Filmi için 2010’da çıkan “Bu Gece Lazım”, “Yalnız Kullar” Şarkılarını Seslendirdiği “7 Kocalı Hürmüz” ve  “Has Arabesk” (2010) albümlerini yaptı. Bu yılda beklenenin tersine “II TEK” adlı Türk Sanat Müziği albümüyle karşımıza çıktı. 2 CD olarak Kalan Müzik’ten çıkan albümdeki şarkıların bazıları Klasik Türk Musîkisi bestecilerinin besteleri, bazıları daha son dönem bilinen Türk Sanat Müziği şarkıları.

Klasik Türk Musîkisi’ni çok severim. Onlardan da örnekler verilmesi beni mutlu etti. Albümün tamamını dinleyin, inanın çok beğeneceksiniz. Çocuklarınıza da dinletin. Şanlı geçmişimiz diyerek övünmek kolay. Geçmişimizde var olan ve günümüzde de uygulanabilir olanlarını seçerek uygulamalıyız. Mutfak ve müzik bizim başlıca kültür alanlarımızdır, bunlar asla terk edilmemelidir. Çağ değişiyor deme kolaycılığına kapılırsak yabancılaşmaya söyleyecek sözümüz kalmaz.
   
Nerden nereye geldik. Biz söyleşiye dönelim.

Ece Saruhan güzel bir noktadan soru sorarak söyleşiye başlıyor. Soru kadar cevapta güzel.


“■ Pek çoklarının aksine güzelliğinizi basamak olarak kullanmıyorsunuz. Güzelliğiniz, işinizin ve hayattaki duruşunuzun önüne geçemiyor. Bu, çok takdir ettiğim bir özelliğiniz... 

İnsanlarla ve tabiatla kurduğum ilişkide kullanmayı en son düşüneceğim şey fiziksel özelliklerdir. Çok basit ve sıradan bir şey o; tenezzül etmiyorum. Allah bana sağlıklı bir beden verdiği için şükrediyorum o kadar. Hiçbir şeyin yoksa güzelliğini kullanabilirsin ya da yaptığın iş bunu gerektiriyorsa mesela fotomodellikse. Müzik gibi yüksek bir yaratıcılık var ortada. Onunla temasa geçmek, o akışa dahil olmak varken, bunu niye maddede kısıtlayayım ki? Ruhum bedenimden çok daha geniş. Bedenlerimiz birer hapishane. Hapishanemize bakım yapabiliriz ama asıl güçlü olan ruhtur. Belki de insanlar kendi içlerindeki mekanizmayı keşfedemedikleri için güzellik ve fiziksel özellikler onlar için bu kadar önemli. İletişimde sadece ilk 10 dakika etkilidir dış güzellik. Yaydığı enerjidir insanı güzelleştiren..”

“Bana ‘Seni seviyorum’ demeyi oğlum öğretti”

“Seni seviyorum” kelimeleri dudaklarımızdan çok zor dökülür. Bu iki kelimeden korkuyor muyuz, yoksa utanıyor muyuz? Eskiden olsa daha çok; “utanıyoruz” derdim. Çünkü aşklar gizli yaşanırdı. Öyle şimdiki gibi el ele kol kola gezen aşıklar ancak büyük kentlerde görülürdü. Birde babalar çocuklarına, dedeler torunlarına “seni seviyorum” demez, diyemezdi. Sevgi sözcüklerini kullanma konusunda erkekler daha katı görünürdü. Çocukların yetişmesinde sevgi sözcüklerinin olumsuz etkide bulunacağı düşünülürdü. Haksız da değillerdi. Eski zamanların kalabalık aile ortamında sevgi sözcüğü çocukların şımarmasına neden olurdu gerçekten de. İnanır mısınız, bugünün gençleri büyüklere sevgi sözcüklerini bu gerekçelerle kullanmıyorlarmış. Dünya tersine döndü.

Söyleşiye dönelim.

“■ Anneniz Leman Sam, kendisiyle yaptığım röportajda, -Kızlarıma ‘Seni seviyorum’ demeyi yeni yeni öğreniyorum. Sevgimi hareketlerimle belli ederim- demişti. Siz oğlunuza ‘Seni seviyorum’ diyebiliyor musunuz?

Her yeni jenarasyon bir öncekini olgunlaştırıyor. Annem hiç söyleyemedi, ben zor söyledim ama oğlum çatır çatır söylüyor. Bana ‘Seni seviyorum’ demeyi oğlum öğretti. Eskiden arkadaşlarıma ‘Seni seviyorum’ diyemezdim, dediğimde ‘İyi misin sen?’ diye paniğe kapılırlardı. Oğlum sayesinde artık arkadaşlarıma da rahatça bu cümleyi kurabiliyorum.”

Şevval Sam’ın sözlerine katılıyorum. Bende öyle kolay kolay sevdiğimi kimseye söyleyemezdim. Galiba gençlikte birine sevdiğini söylemek kişilik kaybı olarak görünüyor. Yaş ilerledikçe bu konuda eski düşüncelerimin yok olduklarını görüyorum. Ölçüyü kaçırmamak şart tabii. Sevgi sözcükleri vıcık vıcık yağ kokmadan söylenmeli. 
  
DEVAM EDECEK

  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi29.08.2012 

28 Ağustos 2012 Salı

BOŞA AKITTIĞIMIZ PARALAR


Biz hovarda bir milletiz. Hava atmayı çok severiz. Hatta bizim sırf hava atmak için yaşayanlarımız da var. Erkeklerimiz kendilerini “en” yakışıklı sanırken, kadınlarımız “en” güzel olduklarını düşünür ve o edayla ortalıkta arzı endam ederler. Sahip olduğumuz “en”leri sıralamakta hiç zorlanmazsınız; en iyi telefon bizde vardır, en akıllı biziz (alemi sersem sanırız), en güzel ve en şık biz giyiniriz, en kaliteli biz yeriz. “En” güzel bizim otomobilimizdir. Herkes “en” çok bize ilgi gösterir. “En” çok biz seviliriz. “En” çok biz severiz”. “En” esprili olduğumuz tartışılmazdır. “En” çok biz kızarız. “En” çok biz söveriz. Çünkü “en” haklı biziz. “En” büyük bizim tuttuğumuz takımdır. “En” güzel yada yakışıklı bizim sevgilimizdir. “En” çok biz kazanırız. Çünkü iş geçmişimize bakılmaksızın “en” yüksek ücretle “en” çok tercih edilen biziz. Kendimizi dev aynasında görmekten gözlerimiz kamaşır. Onun için düz yolda önümüzü görmeyiz. Ama “en” çok içip “en” az sarhoş oluruz. Yada sarhoş olmamıza rağmen “en” usta arabayı biz süreriz. Kazalar öyle demese bile “en” doğruyu bizden dinleyin, çünkü “en” doğru sözlü insan aransa bizden başka kimse çıkmaz. Sevişirken de, dövüşürkende “en” ateşli biziz. Dünyaya üretip sattığımız tek bir teknoloji ürünü yok ama “en” son teknolojiyi “en” çok biz satın alırız. Ayranımız yok içmeye ama atla gideriz... olsun, şan ve şeref olsun yeter (şan, şeref böyle nasıl oluyorsa artık).

Bu “en”lerimize devam edersek en kalitesiz eğitimde en çok üç kağıdı son zamanlarda “YÖK”üde soktuk. Memuriyet sınavından her tür okullara giriş sınavlarını yapan kuruluşumuz da olan (12 eylül kurumu olarak yüksek öğrenime vurulmuş bir kelepçe olması nedeniyle varlığını onaylamadığım) “YÖK” nerdeyse “yok” olmak üzere. Herhalde kendini yok eden milletler içinde harakiri yapan Japonlar hariç “en” başta biz geliriz. Üstelik Japonlar harakiriyle ölerek yok olurken  biz yaşarken yok olmayı “en” iyi beceren milletiz. Sonra ölürken imanlı ölmeyi umarız. Oysa kendimizi “en” başta olmak üzere herkesi kandırırken imanımız yerinde kalır mı dersiniz?     

Geçenlerde her sabah yaptığım gibi saat 07:00’da radyoyu açtım. Haber ve spor radyolarını dolaşıyordum. Lig gelirleri açısından dünya ve Avrupa sıralamasıyla ilgili haberden söz edildi. Sabah gazetesinde verilen “Para Akıyor Ama Boşa” başlıklı haber, okuduklarınızı yazmama neden oldu. 

Haber şöyle:

LİG GELİRLERİNDE DÜNYA 7.'SİYİZ

“Deloitte, 2010-2011 futbol sezonu verilerini açıkladı. Avrupa Futbol Pazarı, yüzde 4 büyüyerek 16.9 milyar euroya ulaşırken, Türkiye gelir listesine dünya devlerinin hemen ardından hızlı bir giriş yaptı. İngiltere, İspanya, İtalya, Almanya ve Fransa, 8.6 milyar euro ile gelir havuzunun yarısından fazlasını alıp, Avrupa'nın “5 Büyükler”i olarak sıralanırken, Türkiye, 614 milyon euroluk Rusya’nın ardından 515 milyon Euro’luk bütçesiyle 7. sırada yer aldı.”

Yayın gelirleri bütün takımların iştahını kabarttı. Süper ligte sürekli yer alan takımlarla kent takımlarının çekişmesi bu gelirden kaynaklanıyor tabii. Birde 3 büyükleri ekleyin. Bu gelir için ne oyunlar döndüğünü gördük. Hatta takımın 4 yıllık gelirini kırdıranları yönettiği takımdan kaçarken daha yüksek makamla ödüllendiriyoruz bile. 

O haberin devamı da var; okuyalım mı?
ASLINDA 6. SIRADA AMA...

Türkiye aslında 321 milyon dolarlık son ihaleyle yayın geliri açısından 5 büyük ülkenin ardından 6. sırada. Ancak Rusya Ligi kulüpleri ticari alandaki performanslarıyla buradaki açığı kapatarak Türkiye’yi geçiyor. Gelir sıralamasında Türkiye’yi 431 milyon Euro ile Hollanda takip ediyor. Avrupa’nın 5 büyüğünün gelirlerinde, tribündeki yüksek seyirci ortalaması, ve Avrupa maçlarındaki başarılı performans büyük rol oynuyor.”

Şike soruşturmasında muhteşem buluş örneği verilerek gören gözleri kör sayan bir deyim uydurdular ya, hani şu; “teşvik teşebbüste kalmış, sahaya yansımamış”. Bu konu üzerine söylenecek çok söz var ama bu yazıyı başka konuya ayırdığım için es geçiyorum. O sözü konumuza göre söyleyecek olursak “her şey teşebbüste kalmış, sahaya kalite ve verimlilik yansımamıştır”.

Bakın haberin devamı bu dediklerimi doğrular niteliktedir. 

FIFA SIRAL AMASINDA İSE DÜNYADA KAÇINCIYIZ SİZCE?

Türkiye yayın gelirinde 6’ıncı, toplam gelirde 7. sırada ama bu durum ne yazık ki saha performansına bir türlü yansımıyor. Türk takımları Avrupa Kupaları’nda belli bir aşamayı geçemiyor. Milli Takım ise üst üste iki büyük turnuvayı kaçırmış durumda. Bu yıl yapılan Euro 2012’yi de televizyon başından seyredip, başka ülkelerin attıkları gollerle heyecanlandık. Türkiye, İspanya’nın liderlik koltuğunda oturduğu FIFA sıralamasında 33. durumda bulunuyor.”

Bu ne demektir? Bu paraların boşa aktığını göstermez mi? Bu kadar gelirle dünya ve Avrupa ölçeğinde başarı var mı? Ben bir Beşiktaşlı olarak milli takımın dünya üçüncülüğünü ve Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğunu bu gelirlerin içinden gelmediği için istisnai bir başarı sayıyorum. Üstünden on yıl geçmesine rağmen başarıların arkası da gelmedi zaten.

Paranın boşa aktığını haberden aktaracağım son alıntıyla da görelim. 

PARAYI KÖTÜ YÖNETİYORUZ

16 Kasım 2011 itibariyle UEFA Milli Takım listesinde 18'inci sıradayız. UEFA’nın kulüpler sıralamasında ise Türkiye 11. basamakta. Bu veriler, Türk futbolunda gelirlerin saha içi performansına yansımadığını açıkça gösteriyor.” 

En başta ne demiştim?

Biz hovarda bir milletiz. Hava atmayı çok severiz. Hatta bizim sırf hava atmak için yaşayanlarımız da var.

Hava uğruna paralar boşa akar; huyumuz kurusun.  


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com

Yayın Tarihi27.08.2012