4 Aralık 2012 Salı

YAKIN TARİHE BİR BAKIŞ: KÜRTLEŞTİRİLEN TÜRKLER KÜRTLEŞEN ERMENİLER VE PKK 1



“Türkiye’de iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına inecek, vatandaşlar başkaldıracaktır; Türkiye bölünecek ve Kürt devleti kurulacaktır. Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelesini desteklemelidir. Bugün Türklerin elinde olan topraklar yarın Ermenilerin olacaktır.” (Lübnan  Ermeni  Ortodoks  Başpiskoposu, 1993)

Türk elçiliklerine yaptığı saldırılarla ünlenen ve birçok elçi ve konsolosumuzu katleden ermeni terör örgütü Asala 1973 yılında kuruldu. Türkiye’nin kararlı ve dirençli mücadelesi sonucu bu terör örgütü 1985 yılında fiili varlığına son verdi. Başta okuduğunuz Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposunun sözleri, sona eren Asala örgütünün fiili varlığı bitmiş olsa da başka bir kanalda devam ettiğini gösteriyor. Kaldı ki Ermeni ülküsü Asala örgütüyle sınırlı değil, tahmin edeceğiniz gibi öncesi de var, elbette sonrası da olacaktır. Konumuz PKK-Ermeni, Kürt-Ermeni ilişkileri ile Türklerin Kürtleştirilmesi. Ana konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla bu alana da değineceğim.

1925 yılında çıkan Kürt isyanında yakalanıp idam edilen şeyh Sait’in torunu olan Abdülillah Fırat’la yapılan söyleşiden bölümleri bizlere aktaran yazar Ahmet Dinç’in 26 ekim 2006 tarihli yazısıyla konumuza girelim.

“Bölge halkının bu insanlarla kirvelik yaptığını belirten Fırat, ‘Sadece dedemin babası Şeyh Mahmud Feyzi zamanında 500'ün üzerinde Ermeni köyü toptan Müslüman oldu.’ diyerek yeni bir tartışma başlattı. Zaman’a çarpıcı açıklamalarda bulunan eski Erzurum Milletvekili Abdülilah Fırat, din değiştiren bu kişilerin 1915’teki olaylar sırasında ‘ortada durduğunu’ anlattı. Fırat, ‘Ne Ermeni'den ne de bizden yana oldular. Olayları önlemek için çok uğraştılar. Ancak PKK olayı çıktıktan sonra bu köylerin çoğu PKK'dan yana oldu ve bize tavır aldı.’ ifadelerini kullandı. Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink'in, ‘Soykırımı asıl Kürtler yaptı’ iddiasına da tepki gösteren Fırat, ‘Önce onlar Müslümanlara saldırdı.’ karşılığını verdi. Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın 18. yüzyıldan itibaren Ermenileri kışkırttığını vurgulayan Abdülilah Fırat, şöyle konuştu: ‘Biz sadece canımızı, namusumuzu koruduk. Ermenilerin anayurdu Filistin’dir. Romalılar sürmüştür Anadolu’ya. Kürtler, onlara Filistinli anlamında ‘Fille’ der. Ermeni tehciriyle ‘Fille’ler geldikleri yerlere yani anavatanlarına geri gönderildi. Çatışmalarda ölen Ermeni sayısı birkaç bini geçmez.”

Burada bir gerçekle karşı karşıyayız. Tehcir (güvenlikli bölgeye taşıma) sırasında hiçte azımsanmayacak sayıda Ermeni Müslüman olup köylerinde kalarak Kürtleştiler. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde Kürtleşme veya Kürtleştirme hareketinin sadece Ermenilerle sınırlı kalmadığını göreceğiz. Türklerde paylarına düşeni fazlasıyla aldılar. Ahmet Dinç’in yazdıklarına devam edelim. 

“(Abdülillah Fırat;) Dedeleri Şeyh Said, onun babası Şeyh Mahmut Feyzi ve dedesi Şeyh Ali Palevi zamanında binlerce Ermeni köyünün toplu halde Müslümanlığa geçtiğini ve süreç içinde bunların Kürtleştiğini dile getir(di)...”

1991 seçimlerinde 19. dönem ve 1995 seçimlerinde 20. dönem Refah Partisi Erzurum Milletvekili olan ve 28 şubat süreciyle kapatılan Refah Partisinin yerine açılan Fazilet Partisine geçen Abdülillah Fırat’ın sözlerine yer veren Ahmet Dinç’in yazısının son satırları şöyle. 

“Abdülilah Fırat, Ermenilerin Kürtlere karşı bir hıncı olduğunu söylüyor. Fırat’a göre bu hınç, Batılı devletlerin önerdikleri, ‘gelin Osmanlıdan ayrılıp Ermenilerle beraber bağımsız bir devlet kuralım’ önerisine Kürtlerin hayır demesiyle başladı. Şimdi Avrupa bu fesadı devam ettiriyor.’ diyen Fırat, sözlerine şöyle tamamlıyor: ‘Ermenileri dün silahlandırıp üzerimize salanlar, şimdi de başka bir manada soykırım yasalarıyla üzerimize salıyor. Yani bu 100 yıllık kampanya değişik usullerle halen devam ediyor. Kürtleri birlik içinde tutmanın tek yolu din duygusudur. Kürtler dinden uzaklaşınca kimse onların önünü alamaz. Hatta Ermenilerle birleşip ayrılırlar. Son 30 senedir bir kısım Kürtler sünnet olmadı, yani dinden bu kadar uzaklaştı.”

Ak Partide bu savlarla Kürt isteklerine yanaştı. Türkiye’yi dönüştürme hareketi içinde sadece inanca dayalı değişim olmamasının diğer sebebide budur. PKK’lı Kürtlere hak ve hürriyetler verilince terör durur ve ayrılıkçı fikirler bertaraf edilir sanıldı. Habur kapısından giriş yapan teröristler taraftarlarınca kahraman gibi çiçeklerle karşılanıp ayaklarına götürülen mahkemeyle yargılanarak serbest bırakılınca yapılan işin yanlışlığını gören halkın tepkisi karşısında Ak Parti, özellikle başbakan dilini değiştirmek zorunda kaldı. Aslında ulaşılmak istenen asıl sonuçtan vazgeçilmiş değil. Nitekim terör örgütüyle dolaylı görüşmelerin yapılması, akan kanı durdurmak kadar asıl amaca varmak içindir de.



DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 03.12.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 150 (Onat Kutlar 3)



Merhaba sevgili okurlar. 2 haftadır Pazarları şairimiz Onat Kutlar ve şiirleriyle birlikte olduk.  Bu hafta son kez bitlikte olacağız. Daha önceki iki hafta şairimizi tanıtmıştım, kaçıranlar olabilir düşüncesiyle gene önce kendisini tanıyalım, sonra şiirlerine devam ederiz.

“25 ocak 1936 yılında Alanya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketi Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini son yıl yarıda bıraktı, felsefe öğrenimi için Paris’e gitti. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik yaptı. 1956 yılında, a dergisinin, 1965’te ise Türk Sinematek derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve 1976 yılına kadar aynı derneğin yöneticiliğini yaptı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim ve Yürütme Kurulu üyesiydi.

1952’de çeşitli dergilerde yer alan şiirleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, Gösteri, Hisar, İlke, Küçük Dergi gibi dergilerde şiirlerini yayımladı. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.
İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.”

Kısaca şairimiz böyle tanıtılmış, sıra şiirlerine geldi.

...

GÜNLÜK ŞİİRLER

Sen gittikten sonra iki çalgıcı
turnalar semahını çaldı ve kimse dinlemedi onları
benden başka. Sarımsak kokusunun
yoksulluk ve rakıyla buluştuğu saygısız kalabalıkta
kimse duymadı beni terkeden
kanatların bıraktığı esintiyi. Biri incecik öbürü kalın
iki tel vururken çalgının yüreğine
nicedir aklımı kurcalayan Bertold Brecht'in
'Sevenler' şiirini düşündüm bir yaşamdan ötekine
yanyana uçan iki turnayı. Taa yirmisekizlerden.
'Güneşin ve ayın az değişken dilimleri altında
uçup giderler yine, böyle tutkun birbirine.
Hey, nereye gidersiniz? - Hiç bir yere - Nerden gelirsiniz?
Her yerden. Sorarsınız, ne zamandır birliktesiniz? diye.
Az zamandır. Ne zaman ayrılacaksınız peki? - Yakında.'
Çıktığımda hava acıktı ikindi güneşi gibi
nicedir ısıtmayan parlak ayın az değişken dilimleri altında
yürürken sordum kendi kendime. Nereye gidiyorsun?
Hiç bir yere. Ne zamandır yalnızsın? Bilmem, denize
ve ayışığından yapraklar kesen
şiire sormalı bunu. Daha yazılırken
bir anıya dönüşen şiirlere
Sordum kendi kendime ne yapılabilir çamurdan? Heykel
Acilardan? Aşk. Yoksulluklardan
bir devrim bile yapılabilir. Ama hiç bir sey
hiç bir sey yapılamaz ayrılıklardan.
Sen, çalgıcılar ve ayışığı çekip gittiniz uykunun
eşiğine vurulmuş bir turna gibi dönerek
düşerken sordum otuzdokuzlardan Bertold Brecht'le birlikte
'Ne yapmalı peki?' Aklim dokunacak
bir baska akıl arıyor. Nicedir yabancı denizlerde
yıkanan tenim baska bir teni. 'Ne yapmalı?'
Biliyorum yağmur yağmaz yukarı doğru yeniden
Acımaz olur, silinir gider izi bıçağın.
Ama hiç bir rüzgar doldurulamaz boş kalan yerini,
bir yaşamdan ötekine
birlikte uçan turnaların yerini
gökyüzünde.

ONAT KUTLAR

***

MARDİN HOYRATI

- Nedendir oğul, sabaha karşı
bir kanat gölgesi geçti yüzünden
Kartal mı desem yoksa keder mi
Bir günah işledin mi?
- İşledim ana, bir ağaç kestim.
- Kalk oğul uyku iyi değildir
Bir arpa ekmeği yapayım sana
Günün çayı yatıştırır öfkeyi
Bu horoz neden ötmüyor?
- Düşte uyur görüyorum kendimi.
- Sormak bana düşmez oğul, erkek
kendi kanadıyla uçar, git su boyuna
yıka ellerini bir de tütün sar
Düğün yok ellerin neden kınalı?
- Ana ben sevdiğimi öldürdüm.
Kaynak: İki Irmak Arası

ONAT KUTLAR

***

ORMAN

Kendine esen rüzgarla derinleşen
yüzü bir adamın durur
ve ormana bakar, bu benim.
Damarların ugultusunu duyar bir sarnıçtan
gizli bir kente döşenmiş su yollarının
Ağaçların sararmış yaprak uçları
dalarken gökyüzünün karanlık denizine
kökler büyülü bir ışıkla aydınlanır ve toprak
yabancı bir mimariye açılır, bana ait olan.
Yalnızlık, doğunun bildik çarşısı
kendi alışverişiyle canlanır, yeni bir ırkın
kölesi masmavi bir adam haber bekler, benden
yabancı bir tapınağın tanrıçasına.
Ötmeyen soyu tükenmiş kuşun saati
alacakaranlığı gösterir, gündüze mi geceye mi
gideceği belirsiz bir yolcu gibi. Ben.
Anılar biter ve bir cumhuriyetin
sınırları silinir.
Çekilirken bir çınarın burcuna
yüzünün gölgesi olan güneş bayrağı,
bir adam çam iğnelerinden bir çelenk koyar
kayanın dibine, bir gençlik anıtı olan kayanın.
Sonra ağır ağır ağaca dönüşür
Geleceğe ve sonsuzluğa uzatır yapraklarını
sürgünde bir kıral gibi, ülkesi olmayan
Bırakır kılıcını toprağa
rüzgar ve büyüyle gelen adam
Geriye uzak bir uğultu kalır ve kimsenin yak basmadığı bir orman.

ONAT KUTLAR

***

PERA'LI BİR AŞK İÇİN

Merhaba güzelim, bak nasıl doldurdu
-Dur önce şu sigaramı yakayım-
Kırmızı bir güneş bardağımızı
Dışarda kararan rum kilisesinin
Gürültüyü yapraklara çeviren
Çan sesleriyle yüklü ve karmakarışık
Saatlerden geçiyoruz umut, ayrılık
Günleri. Yüzünün gülü kapalı
Acı eylül geçiyor köklerimizden
-Sanırım değişen bir şey olmalı-
Biliyoruz öğle sonu mavi perdesi
Gözlerinin yıldızıyla ışıyan
-Dur güzelim yüzüne dokunacağım-
Ve aklı yetmeyen tarlakuşuna
Öpüşlerle derinleşen bir halı
Yeni gelin bahçeleri dokuyan
-Bu kör eylül karanlığından uzak-
Bir ölümsüz yaz ülkesi olmalı
Çıkalım buradan hemen gidelim
-Ben önce şu hesabı vereyim-
Avluda fatihin ormanlarından
Kesilmiş çamlara bakan rum yetim
İçimi yalnızlıkla dolduruyor
Kapıda sadakor bir dalgınlığın
Ardından bize bakan şu delikanlı
-Nasıl benim gençliğime benziyor-
Şiirimiz bitince ve solduğunda
Sarı gül yaprağına yazdığım divan
Alıp götürecek bir sahaf olmalı

ONAT KUTLAR

***

SADECE SENİN YÜZÜN
At konuşmadan çıkar yollara
Eğersiz çıplaktır bir payitahtın
ıssız sokaklarından sabaha karşı
bir ılgarla geçer
Açılır sular ve deniz koşar yalnızca
kendinin bildiği ülkeye doğru
Ardında kıvılcım tarlaları bırakır
Ayaklarında mermere çarpan
demirler bulunması bundandır
Denizi bilir de bakmadan geçer
At uysaldır parlak gönderine
çekilir çocuklar ve gökkuşağı
Kamçıdan dizginden gemden çekinmez
Korkusundan değil utanmasından
Bir çam hizasından geçer ormanı
Yel burnunun narin kanatlarına
bir ipek sezgisiyle dokunur. Ova
Sonra kentler gelir durur bakar at
Gözleri güzeldir gelecek gibi
Sisli yaprakları demir kargıyla
kuşatan askerler ve köpekleri
yelesinin sularında boğulsun diye
fırtınayı bekler
Sonra çılgın dörtnala bir koşu başlar
Nereye nereye? Belki Oramar
Yakar kendi yazısının yapraklarını
Sarı tanyerinin bulutlarından
alnına durmadan yıldızlar kayar
Ayağı sekili dağ köylerinden
kaynağı bilinmez sulara doğru
Bir resim değildir at ve sınırları
tam çizilmemiştir
Tökezler bir düşün yamaçlarında
Kişneyerek bir çavlana dönüşür
Bekler Oramarın ıssız dağları
ve altın nadaslardan doğan çocuklar
yeni bir at gelinceye kadar

ONAT KUTLAR

***

SURLAR VE DENİZ

körler ülkesinin tam karşısında
çünkü gören olmadı seni benden başka
duran kent sevgilim nicedir
surların çevirdiği denize doğru
kurdum barbar çadırını bekliyorum
bekliyorum bembeyaz bir yapının
omuzlarına konacak kartal
kapına dikilmiş boynuzlarıyla
kara koç başı hırslı kalkan
ve hasret ve tutku ve bitip tükenmez
ayrılığa inatla kafa tutan
bakısların tozlarına bulanmış
ağaç heykeli olan gövdemle
içinden görmek istiyorum seni
dinlemek daha da bir güze doğru
çimenlerinden geçen serin esintiyi
yıkanmak derin saatlerinde denizinin
yarı aydınlık sokaklarından geçmek ve eski
bir balıkçının uslanmaz merakıyla
ağ atmak akşama karşı sularına
yanan alnımı su mermerinin
karnına koymak ve uyumak
yorgun savaşçının
tütün ve barut kokusuyla uyumak bir hayvanın
karlı sınırlarını aşmak bir yaza doğru
saklı kent bıktım seni kuşatan
kendi çadırlarından kör kılıcına
tuğlalarla örülmüş yanık surlardan
bıktım bana uzaklığı öğreten
di'li geçmisiyle zamanın
yazılmış kuşatma günlüklerinden
taş perdeleriyle bir gize doğru
yelken açan kent göremiyorum seni

ONAT KUTLAR

***

TEŞEKKÜRLER KALBİM SANA

Gençligimin dallari hep ikindiyi gösteren durmuş bir
yelkovan gibiydi o yillarda yani erken ölümü ve içinde
altin tozlariyla agir agir yaz boyunca yapraklari tirse
yeşili ve kişin yoktu bilemezsin o küçük saatin karninda
sapsari bir çark ne işe yarar tipki kimi sözcükler gibi
önce anlaşilmayan ve bir zaman gelir döner başlatir
bir şiiri
Işte öyle bir şarkiydi
Her gün içimde yaşayan yalniz bir japonun küçük bir
alanda kirmizi kasim yapraklarini büyüttügü paris'te
tuvaletlerinde bile çeyrek le monde sayfalari kullanilan
çünkü kalindir kagidi banyolarla dolu ve sartre'in
çocukluk anilariyla bir otelde lahmacun cumhuriyetinin
üç uyruguyla eski bir rus plagini ilk kez dinlerken
bu şarki çantama düşürmüş olmali
gelecegin ormanini
Sagol yüregim çünkü o ezgi
bakir bir şafakta uçarken saatlerce altimda "güneşte
sararmiş kemik ve kil ve külle örtülü" ortaasya kentleri
ve parti çizgisinde lacivert giysilerle adamlar büyük
bir gökyüzü gemisinin lombozlarindan alkol denizinde
yüzen daglara bakar bakar donuk gözlerle
içimde bir sikinti ne istedigimi bilmiyorum görünmüyor
ekimin kayip ülkesi düşünürken habersiz savurdugumuz
beyaz bir bulutta
seni taşiyordu
Bagli kaldi
içimdeki japonun da içinde kapkara bir koç o yüzden
dolanir durur düşleyerek tanyeri ülkesini ve bekler ne
zaman işitacak beyaz duvardaki tüy sarmasigi seher
yildizi bekler kil çadirlarda göçer denklerine sikişmiş
kara bir çekirge gibi umutsuz bir yarini ve atlara eger
örgütleyen kolan durmadan dagilir gider gene de iner
mahmuz kan içinde bir hint horozunun gözlerine kararir
ortalik nerede başaklar ve yanilmiyorsam tipki
böyle bir zamanda yüregin kanatlari bir tele çarpar
eski bir şarkiyla
Çark döner
tamamlar şiirimizi.

ONAT KUTLAR

***

TURGUT'A

Eylül mezarlıklarından şimdi her gece
ellerinde fenerlerle geçen arkadaşlarım
Oturup düşündüm unutkan bir ülke eylül
Herkes unutuyor ancak bir deniz sofrasında
durulunca hazları tenin ve bütün kitaplar
hatırlıyoruz. Ne kadar yoksuluz çocukluğumuzda.
Anamızın eteğine doldurulmuş çakıltaşları
Güz gelince yeniden ölen çekirge, savruk otlar
gizli bir tarihin yarıklarını
doldurmak için ırmağın sürüklediği çerçöp
kambur yollarında ceza okullarının
aşınmayı önleyen bir avuç kabara ve anamız
şimdi düşünüyorum kimbilir kaç kez
yamalı çoraplarla birlikte yeniledi bizi
Islanınca esmer defterleri yüzümüzün
bu çamurla kanla alınteriyle gizli bir yazgı
çakıyor bir an. Karanlık feneri ülkemizin.
Nasıl bir yalnızlık, unutulmuş bir ışık diliyle
çırpınırken biz üstümüze geliyor büyük gemisi geleceğin
Bir tenis topu, koşan bir çocuk, bir gözyaşı bile değiliz.
Yalnızca bir ağaç ailesi ve bir köşede
yıllardır bizi gözleyen hep aynı balta: Dalgınlık.
Düşünüyorum nasıl budandık bahara ulaşmak için.
Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin
unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz
ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldük yaşamak için.

ONAT KUTLAR

***

YEDİ KÜÇÜK FOTOĞRAF

Çok tenha bir kumsala çekilmiş
Bir dilim taze kavun sandalı
Masanın ayağından sular geçiyor
Çıplak memeni okşayan rüzgar
Bir turunç kokusuyla sarıyor
Buğulu kadehe bakan yüzümü
İkindi güneşi bir pencerenin
İşlemeli demirine vuruyor
İçerdeki kuşlar dağılsın diye
'Aptal' diyor 'durma orda yanarsın'
Gölgeye çağırıyor tales eşeğini
Zeytinin dibinde bir ufacık kız
Bir bakır mangaldan iki istavrit
Gizlice göz kırpıyor kedilere
Defneler yaprak kabartıyor
Balıkçılar ağ atıyor durgun denizin
Dibini ısıtan mor yıldızlara
Ve akşam da onlara ağ atıyor
Alıp götürecek ay görününce
Herkes sevdigini yer yatağına
Yeryüzü sevişince değişiyor

ONAT KUTLAR

***

Şairimiz Onat Kutlar’la beraberliğimizin sonuna geldik. Gelecek haftalarda başka şairlerimizin şiirleriyle birlikte olmak dileğiyle herkese mutlu hafta sonları..



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 02.12.12

30 Kasım 2012 Cuma

MAZLUM ZALİM OLURSA ZALİM MAZLUM OLUR

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Orantısız güç tanımını duymayan kalmış mıdır? Bu tanım bize neyi anlatır bilmeyen var mı acaba? Bu iki soruya hiç ikileme düşmeden “hayır” desem yanlış olmaz. Orta doğu ülkeleri insanlarının sıklıkla karşılaştığı bu duruma kimse yabancı değildir. Sindirilmek istenen muhaliflere orantısız güç kullanma buraları için alışılmış şeydir. Aynı şeyi ülkelerin birbirleriyle yaptıkları sıcak savaşlarda da görmek mümkündür. Burada amaç caydırmak değil yok etmektir. Yok etmek üstüne oluşturulan kültürde fırsatını bulan herkesin, her zümrenin karşıtına orantısız güç kullanmaya kalkışması doğal karşılanır. Oysa buraların söylenceleri hep adalet ve insanlık değerleri üstünedir. Adalet ve insanlık değerlerinin altın çağı o söylencelerin geçtiği dönemlerde yaşanmış bitmiştir. Bugün bir hayalden öteye gidemez.

Peki gerçekten öyle midir, ideal insanlık değerleri her ülkede hayat bulamaz mı? İdealin sonu yok. Sürekli kendini yenileyip aşarak gelişir. Bir ölçüsü varsa o da bireyin bireyle, bireyin devletle, bireyin toplumla ve bireyin eşyayla ilişkisinin sonucunda özgürlüklerin genişleme ölçüsüdür. Teknolojiye bağlı olarak insanlığın köleleştirilmesi çok kolay hale gelmesine rağmen bireyin eksen alınması bunun önüne geçmektedir. Avrupa ülkeleri bu açıdan insanlığın merkezi görülmekte. Bunun yerine yeni bir şey koyamayan doğu toplumu Avrupa’yı taklit etmekten öteye gidemiyor. Sadece ülkemiz, AKP iktidarı her ne kadar son dönemlerde dindaşlığımız dışında hiçbir benzerliğimiz kalmayan o ülkelerle yakın ilişkiler kurup, onlara yakınlaşmış olsa bile özgürlükler konusunda bir orta doğulu İslam ülkesi olarak diğer orta doğulu İslam ülkelerinden ayrılır (90 yılda vardığımız bu noktada bütün gücü kendinde toplayarak erişilmez bir güce ulaşmak isteyen başbakan bu arzusuna ulaşırsa aramızda bir tık mesafe kalmış olan o çağ dışı petrol zengini şımarık ülkelere benzeyeceğimiz kesindir).

Eski Moğolların, şimdide Rusların ve İsraillilerin kendilerini korumak adına yaptıkları budur. Yani orantısız güç kullanmaktan çekinmemektedirler. Rusların Kafkaslardaki Çeçenler ve Gürcülerle çekişmeleri henüz unutulmuş değildir.  İsrailin darmadağın ettiği Filistin halkına karşı yaptıkları bundan sonrada yapacaklarının aynası. Bu böyle durmadan tekrarlanıp duracak mıdır?

Dünya egemenlerin elinde bir oyuncak olmamalı. Egemenler değişirken dünün muhalifleri olan yeni egemenler aynı yola sapmamalı. Dünya tarihinde böyle örnekler çok. Son örneği Libya lideri Kaddafi’ye uygulanan linçle yaşandı. Kaldı ki Kaddafi ülkesine azımsanacak şeyler yapmadı. Onun tek yanılgısı iki başlı dünyadan tek süper güçlü dünyaya geçmiş olduğumuzu anlamamış olmasıydı. İki başlı dünyada gelişmiş kapitalist ülkelere karşı özgürlük savaşları verilerek “bağımsızlık” önde tutulurken, yeni dönemde liberalizmin “karşılıklı bağımlılık” masalı ilke ediniliyordu. Kendisine karşı ayaklandırılan kim sorarsa mazlumlar devirdikleri liderlerini linç ederek öldürdükten sonra yerlerde sürükleyip tekmelediler. 30 ekim 2011’de yayınlanan haberde Ulusal Geçiş Konseyi, yaptığı ilk açıklamada Sirte’de yaralı olarak ele geçirilen devrik lider Muammer Kaddafi’nin daha sonra hayatını kaybettiğini duyurmuştu. Ardından yayınlanan görüntülerde Kaddafi’nin cesedinin kanlar içinde olduğu görülürken, ağır yaralı yakalandıktan sonra öldürüldüğü anlaşılıyordu.
1 kasım 2012’de yayınlanan bir haber de şöyle:

“Suriye’de Esad rejiminin silahlı milis gücü Şebbiha’nın vahşeti tüyler ürpertiyor. Yeni ortaya çıkan 26 Ağustos tarihli bir videoda; Şebbiha milisleri tarafından öldürülen bir muhalifin cesedi, boynuna ip bağlandıktan sonra araç arkasına bağlanarak caddede sürüklenirken görülüyor.

Ülkede 2011 yılı Mart ayında protestolarla başlayan ve iç savaşa dönüşen çatışmalarda, vahşet boyutuna ulaşan birçok katliamın arkasında Şebbiha milisleri bulunuyor.

Muhaliflere yönelik doğrudan silahlı operasyonlar gerçekleştiren milis güçleri, bunun yanı sıra ülkenin birçok bölgesinde evlere baskınlar düzenleyerek; gözaltına aldıkları sivilleri vahşice katlediyor.”

Aynı tarihlerde şöyle bir haber de vardı:

“İsrail’e ajanlık yapan 6 Filistinli infaz edildikten sonra sokak sokak gezdirilerek halka  teşhir edildi. AFP’nin görgü tanıklarına dayandırdığı habere göre bir minibüs içerisindeki silahlı kişiler, Gazze’nin bir mahallesinde durarak altı kişiyi dışarı çıkardı ve hiç araçtan inmeden bunları infaz etti. Bir kişinin cenazesinin araca bağlanarak Gazze’nin kuzey mahallesinde korna çalarak sürüklendiği belirtildi.”

Niyetim İsrail’in yaptıklarını unutturmak değil. Onlar 64 yıldır Filistin halkına az çektirmediler. Her çeşit saldırıyı kendine hak gören İsrail dünya Yahudilerinin zenginliğiyle, bu zengin Yahudilerin Amerika’ya hakim olmasından dolayı hiçbir şarta bağlı olmadan arkasında duran Amerika sayesinde şımarmakta ve azmaktadır. Hiçbir İslam ülkesini İsrail’in yaptıklarıyla bir tutmak istemiyorum. Ama orta doğululuğun ortak paydası sanırım bu. Dünya özgürleşirken onlar dünyanın dışında kaldılar sanki. Orda mazlumlar bir anda zalime dönüşebiliyor ne yazık ki.. zalimler de mazluma.. bizde orta doğuluyuz unutmayalım.   



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 30.11.2012

29 Kasım 2012 Perşembe

ŞEYH EDEBALİ ÖĞÜTLERİ 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Görgüsüzlük bencilliği, bencillikte kibri doğurur. Kibir kendinde erişilmezlik görme halidir. Öyle bir insan kendisini herkesten üstün görür. Kendisine çizilmiş sınırları kabul etmez. Kimseyi anlamaz, anlayamaz. Onun için herkesin sorunu önemsizdir. Dünyanın tek merkezi vardır; o da kendisidir. Sevdiklerini bu kibirleriyle incitip üzdüklerini düşünmezler bile.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.

Kibir kendini erişilmezlik derecesinde görmek olunca söz söyleme ve tavırlarda karşısındakini küçümseme, işi azıtınca da ezip yok etme isteği görünür. Sözler emredici ve sesle birlikte bir üst tonda ağızlardan çıkar. Siyasetçilerin demeç ve nutukları gibi hiçbir yaraya merhem olmayan bir konuşma tarzı hiç duymadınız mı? Kimileri kibrinden ötürü karşısındaki kişiyi döver gibi, yada en olmadık biçimde karalayarak konuşur. Ukala dediğimiz böyle kişiler sadece kibirlerinden ukala olmazlar. Kara cahil derecesinde bilgisiz olduğu halde kendini çok bilen biri olarak zannederek olur olmaz her yerde ve her fırsatta çok konuşanlarda ukaladırlar.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.

Doğrunun yanında olmak adaleti sağlamanın temel şartlarından biridir. Bazen doğrunun yanında durabilmek için yürek ister. Şartlar her zaman aynı olmayabilir. Şartlar ne olursa olsun doğruya eğip bükmeden doğru, yanlışa da yanlış diyebilen ne kadar tanıdığınız vardır hiç düşündünüz mü? Öyle insanlara meziyet sahibi, erdemli insanlar diyoruz değil mi? Oysa her ne şart altında olursa olsun doğrunun yanında olmak, doğruyu savunmak sıradan bir şey olmalıydı. Bugün kahraman olmak için fazla çaba göstermenize gerçektende gerek yok. Biraz sözünüzde durur, biraz da adil görünürseniz kahraman sayılmamanız için hiçbir neden kalmaz.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün.

Korkak ve alçaklık olarak açıklanabilecek namertlik kavramı bireyselleşmeyle birlikte yok olacağına artmış olduğu görülüyor. Çünkü bireyselleşme özgürlüğün yaslandığı ufukların göstergesidir. Korkaklık ve alçaklık özgürlük değil esaret üretir. Mertlik; yani yiğitlik, bileği ve yüreği pek olmak özgürlük ufuklarını sonsuz kılar.

Bu saydıklarım bir masalda olan şeyler midir? Biz hep bir hayali mi özlemle bekliyoruz. Elbette hayır! Gelişen teknolojiyi bilgi ve  insani değerlerle harmanlarsak masal gerçek olur ve Şeyh Edebali’nin üzülürsün dediği nitelikte insan sayısı en aza ineceği için herhalde üzülmeyiz.
   

Şeyh Edebali’nin yazımıza konu olan o muhteşem öğütlerini birde toplu olarak görelim.

* Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.
* Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.
* Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,
* Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.
* Kibirliyle dost olma: Hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez; üzülürsün.
* Ukalayla dost olma: Çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur; üzülürsün.
* Namertle dost olma: Mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez; üzülürsün."

BİTTİ



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


YT: 28.11.2012

27 Kasım 2012 Salı

ŞEYH EDEBALİ ÖĞÜTLERİ 1

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


Ülkemizin eğitim politikaları yaz boz tahtasına benzer. Aynı partinin aynı bakanlığının değişen bakanları bile birbirlerinden farklı politikalar uygularlar. Milli eğitim bakanlığıda bundan nasibini alır elbette. Oysa her işin başı eğitimle başlar. İstikrarlı ve kararlı politikalar yürütülüp gençler okumaya, araştırmaya özendirilseydi, bugünümüz çok daha farklı olurdu mutlaka. Gelişmiş ülkelerde okuma alışkanlığı bizlerden kat kat fazladır. Oralardaki günlük gazete satışlarıyla kitap satışları okuma alışkanlıklarının bir göstergesi. Yıllık araştırma giderleri gelişmekte olan bir çok ülkenin gelirlerine denk. Sonuçta bunlar yatırıma dönüyor. Yatırımlarda insana.. insana daha iyi bir gelecek hazırlamak güdülen amaç olunca harcama yapmaktan kaçılmıyor.

Eski Sovyet bloğunun ülkeleri bile eğitim yönünden bizden daha zengin bir mirasa sahipler. Başka Sovyet bloğu ülkelerine bakmaya gerek yok, Azeri kardeşlerimiz bize örnek olarak yeter. Onlar bizden daha fazla okuma alışkanlığı kazandılar.

Bizde genel olarak okumadan bilgi sahibi olmak gibi kötü bir alışkanlık var. Her kes sohbetlerden edindiğiyle, yani sözlü bilgiyle yetiniyor. Bu bilgi tam bilgi değildir. O bilgide derinlik yoktur. Bu sığ bilgiyle yarı bilge olanlarımız çok. Oysa en kötüsü yarım yamalak diyebileceğimiz tarzdaki bilgidir. Çünkü sonuca ulaştırmaz. Gelgelelim her kesimden, her meslekten insan bu kadar az bilgiyle kendini tam donanımlı görür. Korkunç cahillik budur işte. Kara cahil dediğimiz genel kültür ve davranış kültürü sahibi olmayan, hiçbir şey bilmeyenlerde konuya dahil edilecek olursa ortaya güzel bir manzara çıkmaz. Öyle insanların bilgisi bilgi değil, sözü söz değildir. Onlarla hiçbir konuda görüşülemez.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Cahil ile dost olma: İlim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez; üzülürsün.

Bilgi bilene üstünlük getirmemeli. Bilen, toplumdan ayrı bir varlık görmemeli kendini. Böyle bir durum en azından saygısızlıktır. Saygı, trafik ışıklarının icat edilmediği dönemlerden bu yana insaların tek yol göstericisi.. birlikte olmalarını sağlayan, davranışlarını düzenleyen kavram. Günümüzde öneminden hiçbir şey kaybetmediği gibi kapsamı genişleyen tek şey. Yaşama hakkıyla birlikte gelen bu kavram ölene değin üstümüzde taşıdığımız derimiz kadar önemlidir. Nasıl ki tenimizi oluşturan derimiz olmadan temas ve hava ile gelen tehlikelere açık olursak, saygı eksikliğiylede eşrefi mahluka, yani yaratılan en şerefli varlık insan olma özelliğimizi kaybetme tehlikesine açık oluruz.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Saygısızla dost olma: Usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez; üzülürsün.

Saygısızlığı doğuran ana nedenlerden bir tanesi, belkide en önemlisi aç gözlülüktür. Ne yaparsanız yapın aç gözlü birini doyuramazsınız. Doyurmaya kalkışmayın bütün çabanız boşa gider. Doyuramadığınız için, aç gözlünün size gösterdiği bir saygı varsa tedavülden kalktığını görürsünüz. Çünkü onlar almak üzere kurulmuş zemberek gibidirler. Her şeyi almak, kimseye hiçbir şey bırakmamak isterler. Hatta işi azıtanlar amaçlarına varacak her yolu kural tanımazlıkla mubah sayarlar.

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Aç gözlü ile dost olma: İkram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez; üzülürsün,

Aç gözlülük insanı önlem almaktan alıkoyar. Mide fesadına tutulanlar buna örnektir. Her gördüklerini yemeden önce kendilerine neyin dokunup neyin dokunmayacağını bilseler, birde neyi ne kadar yiyeceklerine karar verseler bu sorunla kesinlikle karşılaşmazlar. Aç gözlülük pis boğazlılıkla sınırlı değil elbette. Saygı eksikliğiyle gelinen bu noktada görgü eksikliğide  ortaya çıkar. Görgü toplum ve aileden kazanıldığı gibi eğitilmede kazanılır. Görgü olaylar ve durumlar karşısında izlenecek bir yol, bir tutum alma biçimidir. Bu tutum bin yıllarca saygı imbiğinden geçerek incelmiş davranışları doğurmuştur. Görgüsüzlük bütün bunlardan yoksun olma halidir. Böyle insanlar aşılanmamış meyve ağacına benzerler. Görünüşü sevdiğimiz bir meyvenin ağacına benzese bile ne yazık ki aşılanmamış ağacın meyvesi pek lezzetli olmaz.   

Şeyh Edebali ne güzel demiş.

----Görgüsüzle dost olma: Yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez; üzülürsün.


DEVAM EDECEK


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 26.11.2012

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 149 (Onat Kutlar 2)



Merhaba sevgili okurlar. Geçen Pazar tanıtmaya ve şiirlerinden örnekler vermeye başladığım üç bölümlük Pazar Yazısında Onat Kutlar’lı bu ikinci bölümle gene karşınızdayım. Önce kendisini tanıyalım.

“25 ocak 1936 yılında Alanya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketi Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini son yıl yarıda bıraktı, felsefe öğrenimi için Paris’e gitti. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik yaptı. 1956 yılında, a dergisinin, 1965’te ise Türk Sinematek derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve 1976 yılına kadar aynı derneğin yöneticiliğini yaptı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim ve Yürütme Kurulu üyesiydi.

1952’de çeşitli dergilerde yer alan şiirleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, Gösteri, Hisar, İlke, Küçük Dergi gibi dergilerde şiirlerini yayımladı. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.
İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.”

Kısaca şairimiz böyle tanıtılmış, sıra şiirlerine geldi.

...

BULUTLU BİR GÜNDE DOĞAN ÇOCUĞA

Baban bu toprağın en delikanlı
boğasıydı bir nevruz
şenliğinde kestiler
Ne tuhaf sen
kirli yeşil eylül bulutları altında
ve aylardan temmuz
onun gelinciklerinden doğdun
Burcunda yıldız görünmüyor

Ölümün kapısını aralayan güz
çok sürmez
Yeniden vurur dallara bahar
İşte sana mavi gökyüzü
ve mavi deniz defteri
üstelik tertemiz
El koymanın tam zamanıdır ufukta
kargalar henüz görünmüyor

ONAT KUTLAR

***

İSTASYON 

Yalnızım bir kompartımanda
Bir hızar testerisinin yaz ışığı ufuk hattından
Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgâr
Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk
Onaltı bağımsız devlet büstünün
Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman
Düşündükçe koyu bir renk alıyor
Buraya uzun bir yol boyunca
Kurulu bir kumpanya çadırlarından
Tuğla harmanlarından geldim her ateşin
Çemberinde yanarak ve darağacında
Kurutarak dikişsiz gömleklerimi
Her sabah zekeriya sofralarında herkesle
Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp
Yedik açlık
Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin
Kaynağına eğilsem acı bir su
Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır
Telaki bekliyor
Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı
Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe
İsimsiz bir tortuyla kapanmış
Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz
Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim
Ateş içinde
Eylül.

Her yanımdan geçen öpüşlerinin
Islak serçelerini duymasam
Kör testereyi bile göremeyeceğim.

ONAT KUTLAR

***

SOKAK

Durmadan değişen bir kentte selvilerin
anılarıyla uğuldayan bir sokaktı
Yüksek ve külrengi yapıların tepesinde ikindi
sarı bir ışıkla vururdu pencerelerin donuk ve sessiz
krater gölcüklerine
Orada yaşlılar otururdu tozlu iğne yastıkları ve güz
sararmış martıların eğri yağmurlarıyla gelir tarardı
yüzlerinde unutulmuş sepya boşluğu
Karınlarına ölümün tohumlarını ekerdi aşağılarda
hafif bir lağım kokusuyla karışık kahve
ve anason çiçekleri satılan
küf rengi ırmakların sokağında ehliyetli kurbağalar
safa pezevenkleri ve geçmiş kaçakçıları
Arada inatçı arnavutların
durmadan yenilediği kaldırımlardan
gülleri örselenmiş kadınlar geçerdi farkedilmeyi
bekleyen erken kararmış lidya gümüşleri genç kızlar
Kanlı bayrakların yelkeniyle arada
tersane işçilerinin kadırgaları geçerdi ilkyardıma doğru
Siren sesleri Sivaslı kapıcıların granit belleğine
bulanık izler bırakırdı

Günlük işlerin bittiği saatlerde yani geceleri
sokak bir kerhane gibi işlerdi bahriye gediklileri
denizi ve o...ları aynı anda gören evlerin
duvarına arabesk bir savaşın tarihini yazarlardı: Aşk
Binliklerin mor jileti çalışırdı kapılarda titreyerek ve derin
bir yarıkla açarak feodal zamanın surlarını
sabahın eteklerine ulaşırdı

Oradan başıboş çocuklar çıkardı yaşamın çöpçüleri
doğulu çocuklar plastik ayakkapları ve kendi gövdelerindeki
ölü ana sıcaklığına sarılan kollarıyla
süpürürlerdi gecenin artıklarını
Solgun iğneleriyle ilk ışıkların dikerdi ağırbaşlı halk
kentin zarını yeniden ve gün
başlardı

Orada sevdim seni
Sokağı denize bağlayan geçitte orada
geceyi gökkuşağına bağlayan günlerin saçını hızla örerdi zaman
Sevecen sorgulu uysal yüreğin
bir çimen türküsüyle açardı soyağacının gizli bahçelerini
çılgın bir büyücüye, orada kan ırmağından
geleceğin şarabını çıkardım ve yanan günlerden altın
bir şiir çıkardım güzelliğinin kapalı yapraklarından
bozkır ortasında ırmak kuyu dibinde gökyüzü bir özgürlük
esintisi zindanların avlularından

Unutma ben yok olunca değişince kent ve bir yoksulun
o günlerden
sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince
sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak bir de çam ağacı
benim sularımla öpüşen.

ONAT KUTLAR

***

BİR ŞİİRİN GELİŞİ

İlmekler atar
günlerin yatay rüzgârlarına
bir yağmur başlangıcı gibi belirsiz.

Uzakta boşanan bir yayın, açık havada
çınlayan çekiç seslerinin ve bir omuza
yaslanmış ağlayan güzel bir yüzün
parmak uçlarıyla gelir, yaklaşır.

Nedensiz bir kıra çıkma isteği
ya da çok eski bir kitabı yeniden okumak.

Bir kazıya hazırlanır gibi, bir yolculuğa.

Bir tahliye sabahının hüznü tarayan sevinçleriyle
aşar duvarları ve gelir konar
kanatlarıyla yabancı bir kuşun.

Bir uzaklığın habercisidir demir kapılardan
çamurdan, korkulardan, bakan yüzlerinden
küçük çocukların alınlarına
yirmi yıl sonraki ölüm hükmünü
mührüyle şimdiden basan sultanın
kanlı topraklarından.

Bastırır sevgilinin tutkulu gövdesiyle
derin sularına koyu mavi bir akşamın.

Pırıltılı balıkları bilinen sözcüklerin
hızla geçerler henüz hiç bir gezginin
ulaşamadığı kaynağa doğru.

Ve bir kayadan
kırınca bir acının zincirlerini
uçmak ister yeryüzüne
bu ateş yıllarından konuğu.

Henüz yazılmamış olan şiir.

ONAT KUTLAR

***

ORAMAR

Telefon direğinde bir yeni yaprak
Yaralı, gergin bir dişi tayın yelesi
Kiraz çalgısının dalıydı sesin
Bir bahar vuruşuyla titreyen

Unutma bana ve tüm yeryüzüne
Yepyeni sevinçler vereceksin
Bir tek kiraz yesen çekirdeğini
Karnının tarlasına eken sen

Kale yollarından geçtik yıllardır
Bir düş ülkesine ulaşmak için
Bırak bütün düşlerini ırmağa
Adı senin olan yere gel hemen

ONAT KUTLAR

***

YEDİLİ TUYUĞ

Küçük ırmak sen buradan gidince
bozulur bahçeler bağlar
ve durur mu gider arabı zengi
atlayıp kişneyen atına
yerine kays gelir altına
çekerler horasanın düzünden
çöl halısı kahve rengi

Açar sen gidince padişah rüzgâr
perdelerini gün batımının
görünür nereye baksam bir çölde
iki ırmak arasının kurbanı
alinin ki selam üstüne olsun
elim yüreğine değmesin diye
aramıza koyduğu verev Zülfikar

Gün gelir zamanın çekirgeleri
geçer gövdemizin çimenlerinden
öpüşlerin şarabına bulanmış
güzelliğin bir bozguna dönüşür
gözyaşları bile sakın unutma
yol bulamaz yüreğime ve gider
kenar suyu olur bir çöl divanına

ONAT KUTLAR

***

MART İÇİN HOYRAT

Sabah erken kalktım dereler buz
Tanrı bilir ne zaman döner avcılar
Kör Süleyman gece gündüz sayıklar
Çadırı yıkılsın da bozulsun bağı
Kan izlerini sildi götürdü acı kırağı
Dolandım durdum uzun yollarda yalnız

Severim gözünü şu halime bak
Yaramı saran gümüş telli kavak

Döner durur göğün dibinde bir yabana
Kartal mı desem peşinde bir alıcı kuş
Hakkari Oramar yaylası Van gölü Muş
Genç ömrüm bir kürt kilimiydi geçti gitti
İnsan yüreği pas tutar derdi babam rahmetli
Başında bir solgun poşu ayağında çarpana

Gözünü severim bir haber salsana
Yüreğimden uçan gümüş telli turna

Uyudum uyandım bir uzun gece
Ay karanlık devir puşt hava dumanlı
Sırtımda bir hançer söğüt yaprağı
Düşte gördüm dökülmüş odamın beyaz
Kireci bahar gelmeden geçip gitmiş yaz
Kimse sormaz aç mıyım susuz mu halim nice

Gözünü severim sen söyle kiraz
Ağacından doğan gümüş telli saz

Kar üstüne açmış yaz delisiydi
Erken öttü gönlümün çapar horozu
Korkarım silerler defterden bizi
Götürür ayrılığa bir tahtadan at
Tarih dokuz yüz seksen gün yirmi üç mart
Biri hasret gömleğini bir daha giydi

Yüzünü seveyim sarayım belin
Koynumda uyan gümüş telli gelin

ONAT KUTLAR

***

CEZAYİR AĞACI

Sevgilim Cezayir beyaz bir duvar
Bir yanı akdeniz öbür yanı nar
Senin nar ağacın
benim denizim
ve duvar
Bir yasemin senin gibi Cezayir
Ve de zakkum benim gibi zehir
Aures’ten rüzgâr
senin kokunu
bana getirir
Bütün gece Kabylie berberileri
Hurma dallarından denize geçti
Ama nice yıllar
göremedim bile
senin düşlerini
Kurşun kanatlarıyla tarihin
Derin ovasında uçuyor Konstantin
Ve göğsümü bir zeytin
dalıyla okşayan
yüreğin
Bu şiiri sevgilime adadım
Hadj Ali, Benzine ve öteki dostlarım
Kanlı bir gül çizgisiyle
ayrılırken haziran
Mor perdelerle Otel Aletti
Bir ateş ağacı gibi yandı gitti
Sevgilim
ayrılık
canıma yetti

ONAT KUTLAR

***

Haftaya son kez şairimizin şiirleriyle birlikte olacağız. Herkese mutlu hafta sonları..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 25.11.2012

ÜÇ ABD’Lİ ŞİRKETİN EDERİ SEKSEN DEVLET 2

ÇİZGİ-YORUM COŞKUN GÖLE


“Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu'nun 15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düşün... İşte şimdi bizim yapacağımız şey, bizim kurtuluşumuz Türkiye’nin doğal bitki örtüsünü, endemiklerini korumak, kurtarmak... Başka çaremiz yok. Aksi halde dünya çölleşiyor, Türkiye de çölleşecek, ölecek, bitecek... Ağaç, çalı,
meyve, çiçek, ot, neyse o canlı kendine göre yaşamak için koşullara ihtiyacı var. Korunacak ki dünyada hayatını sürdürsün..”

diyor ve ekliyor;

“Bugün dünyaya hakim olan kim? Global şirketler. Ne  yapıyorlar peki bunlar? Kendine hayat veren doğal ekosistemi kullanıyorlar. Havayı kullanıyorlar, suyu kullanıyorlar kullanıyorlar, kullanıyorlar... Ozon deliniyor, iklimler değişiyor, buzullar eriyor, topraklar çölleşiyor... Ama kimin umurunda!”

Evet kimin umurunda? “Ormancı” Ali Ağaoğlu’nu aklınıza getirin. Hani orman kenarı konutları uğruna ormanları yok ettiği hayalini anlattığı reklam filminde gene kendisi oynayan şu Ali Ağaoğlu.. onlar gibileri neleri yok etmez?

Hayrettin karacanın dediği gibi; “O büyümek zorunda. Üretmek zorunda. Sen de tüketmek zorundasın. Her ne pahasına olursa olsun.”

Mine Şenocaklı’nın 20 Ağustos’ta Vatan gazetesinde yayınlanan Hayrettin Karaca’yla yaptığı söyleşiden seçtiğim bir bölüm aktarmanın tam yeridir.

“Karadeniz’in gezmediğim vadisi yok... Ta suyun çıktığı yerlerin sonuna kadar... Orada öyle bir endemikler var ki, onlar HES’lerle kaybolup gidiyor şimdi. Türkiye’de 3 bin 500 tür endemik bitki var.

- Yani yalnız orada yetişen, oraya mahsus olan... 

Evet. Dünyada bir tek orada var, başka yerde yok. Ben işe başladıktan sonra 900’den 3500’e çıktı bu endemikler. Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu'nun 15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düşün... İşte şimdi bizim yapacağımız şey, bizim kurtuluşumuz Türkiye’nin doğal bitki örtüsünü, endemiklerini korumak, kurtarmak... Başka çaremiz yok.”

Daha önce Ali Ağaoğlu için söylediklerimi düşünün. Siyasi iktidarlarda bu mantıktan farklı mantığa sahip değiller. Gene Hayrettin Karaca’nın dediklerine kulak verelim.

“(...)bizimkiler de ne diyor? Büyüyeceğiz diyor. Hiç suya,  havaya, toprağa, insana  nasıl zarar vereceğimizi düşünmeden... Bak, Tarım Bakanı biz GDO’yu almayız dedi. Bir ay sonra ülkeye 25 tane GDO’lu ürün geldi. GDO’lu tohum olursa Amerika seni gebertir, kendine mahkum eder. Benim toprağım benim için bitecek. O kadar...”

Bu kısır döngüyü kırmak lazım.

Doğal hayatı korumak gerekir. Korumazsak önce siyaseten giden özgürlükler, daha sonra her alandan gider. Neden oluyor bütün bunlar? Büyümezse yok olma tehlikesiyle karşılaşan şirketlerin büyüme arzularından tabii. Güzel bir söz var; “karın açlığını doyurmak kolay, aç gözlülüğüyse doyurmak imkânsız.” Büyüme arzuları aç gözlülüğe dönmüş şirketler, önce devletlerin varlığını, sonra dünyanın varlığını yok edeceklerdir.



BİTTİ

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 21.11.2012