31 Ocak 2013 Perşembe

DÜNYADA VE BİZDE EMEKLİLERİN VE MİLLETVEKİLLERİNİN MİLLİ GELİRLERE GÖRE AYLIK GELİRLERİ



Maliye bakanı Mehmet Şimşek geçenlerde öyle bir söz söyledi ki, bütün emeklileri karşısına aldı. Emekliler kızmakta haklıydılar. Çünkü bakana göre yüksek maaş alıyorlardı. Onlara göre Emekliler geçinebilmek için inim inim inlerlerken bakanın söyledikleri yenir yutulur cinsten değildi.

Ne demişti sayın bakan?

“Türkiye’nin, OECD ülkeleri arasında, çalıştığı dönemde alınan maaşa oranla en yüksek emeklilik maaşı veren ülke” olduğunu söylemiş ve İngiltere’de bu oranın %25 olduğunu belirtmişti. 

Bu gerçeği bir yanıyla göstermek demekti. İngiltere örneği, ülkemize gelebilen İngiliz emekli turistlerin çokluğuyla nasıl açıklanabilirdi kimse akıl sır erdiremedi. Bu sadece İngiltere ilede sınırlanamazdı. Avrupa ülkeleri yaşlanan ve çalışanı azalan nüfusuna, girdikleri ekonomik krize rağmen genede bizim ülkemizden daha yüksek maaş alıyorlardı. Tepkiler doğal olarak bu yüzden geldi. Disk’e bağlı Emekli - Sen üyeleri, bakan Şimşek’i protesto ederek şöyle dediler.

“Türkiye OECD ülkeleri arasında emekli maaşları bakımından en alt seviyede. Çalışma dönemindeki maaşlara göre maaşlar yüksek bağlanıyor dedi oda doğru değil, Türkiye OECD ülkeleri içinde çalışma yaşamında alınan maaşların emekli maaşlarına oranında da 6’ıncı, milli gelirden emekli maaşına ayrılan payda ise onuncu sırada.”

Emekli Sen Genel Başkanı Veli Beysülen, açlık sınırında yaşadıklarına dikkati çekti..

“Bugün Türkiye’de yoksulluk sınırı 3.400 TL açlık sınırı 1.070 TL bir başka deyişle yoksulluk sınırı emekli maaşının 3 katı açlık sınırı ise emekli maaşına denk.. Bakanı biran önce istifa ederek yakışmadığı o koltuğu terk etmeye çağırıyoruz.”

Onlar, Bakan Şimşek’in İngiltere örneğine de tepkiliydi..

“Garipliğe bakın ki bakanın çalışma döneminde maaşın yüzde 25’ini aldıklarını söylediği İngiltere’nin emeklileri bir aylık maaşlarıyla ülkemiz emeklilerinin ömürleri boyunca uğrayamadıkları ülkemizin tatil yerlerinde en kral tatili yapabilmektedirler..”

Sizcede doğru bir yakınma değil mi?

Hükümet her fırsatta har vurup harman savurmamak gerekçesine dayandırarak üretimi arttırıcı önlemler yerine talebi kısan uygulamalara bel bağlıyor. Ancak emekli maaşlarının yetersizliği gün gibi ortada. Saklanamaz bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Bu konu hükümetin önüne her geldiğinde, hükümet kaynak yokluğu bahanesine sığınıyor.

Avrupa ülkelerinde 2008 ekonomik krizi öncesi emekli maaşlarıyla kriz sonrasının maaşları şöyle oldu.

...

Kriz Öncesi Emekli Maaşları
Yunanistan  : 2000 Euro
Lüksemburg: 1858 Euro
İspanya        : 1843 Euro
Avusturya    : 1796 Euro
İtalya            : 1772 Euro
Türkiye         :   289 Euro

Kriz Sonrası Emekli Maaşları
Fransa        :1400 Euro 3 bin 300 lira!
Yunanistan.:1200 Euro 2 bin 800 lira!
Almanya     :1550 Euro 3 bin 650 lira...

...

Bu kadar gürültü kopan bu konuya değinmişken milletvekili maaşlarınada bakalım dedik ve çarpıcı bir tabloyla karşılaştık.

Milletvekili maaşları İtalya dışındaki birçok ülkede, kişi başına düşen milli gelirin yüzde 15’in altında bulunuyor. Avrupa’da 9 bin 150 dolarla milletvekillerinin en yüksek ücreti aldığı ülkenin ise İtalya. Kişi başı 40 bin dolar geliri olan İtalya’da, vekil maaşının milli gelire oranı da yüzde 22.8. AB tarafından yapılan araştırmada, ülkelere göre milli gelir, milletvekili maaşı ve maaşın milli gelire oranları şöyle:

...

NORVEÇ
Kişi başı milli geliri: 98.000
Milletvekili maaşı: 7.500
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

İSVİÇRE
Kişi başı milli geliri: 65.000
Milletvekili maaşı: 4.200
Maaşın milli gelire oranı: % 6.4.

DANİMARKA
Kişi başı milli geliri: 64.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.000 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.8.

FİNLANDİYA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.000 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 7.6.

HOLLANDA
Kişi başı milli geliri: 52.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.660 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.8.

AVUSTURYA
Kişi başı milli geliri: 50.500 $.
Milletvekili maaşı: 8.100 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 16.

BELÇİKA
Kişi başı milli geliri: 47.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.064 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.6.

İNGİLTERE
Kişi başı milli geliri: 46.500 $.
Milletvekili maaşı: 6.200 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.3.

FRANSA
Kişi başı milli geliri: 46.000 $.
Milletvekili maaşı: 4.648 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 10.

İTALYA
Kişi başı milli geliri: 40.000 $.
Milletvekili maaşı: 9.150 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 22,8.

İSPANYA
Kişi başı milli geliri: 37.000 $.
Milletvekili maaşı: 2.312 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 4.

ÇEK CUMHURİYETİ
Kişi başı milli geliri: 21.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.900 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 9.

LİTVANYA
Kişi başı milli geliri: 15.000 $.
Milletvekili maaşı: 820 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.4.

POLONYA
Kişi başı milli geliri: 14.000 $.
Milletvekili maaşı: 1.893 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 13.5.

ERMENİSTAN
Kişi başı milli geliri: 4.000 $.
Milletvekili maaşı: 200 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 5.

TÜRKİYE
Kişi başı milli geliri: 10.000 $.
Milletvekili maaşı: 5.600 $.
Maaşın milli gelire oranı: % 56

...

Hükümet her fırsatta har vurup harman savurmamaktan söz ediyor ya, harman savurmayı kimler yapıyor gördünüz değil mi? Emekli maaşlarının milli gelire oranı % 2.89, Milletvekillerininse %56.

Böyle bir ülkede insanın değeri olur mu? Politikacıların benim vatandaşlarım, benim halkım demelerine bakmayın. Onlar için sayıların değeri kadar değerimiz yok! Biz o sayıların içinde bir yerde ancak yer alırız. Ruhumuz, kalbimiz, korkularımız sevinçlerimiz, kaygılarımız, endişelerimiz onlar için önemli değil. Öyle olsa yarım yamalak kanunlar çıkar mıydı ülkemizde?

Eşi tarafından kaçırılan genç kadının cep telefonu ile çağrılı koruma altında olduğu, ailesi durumu polise bildirdiği halde “Siz fazla Arka Sokaklar dizisi izlemişsiniz, sinyallerin bulunması için Ankara’dan onay gelmesi gerekiyor” denilerek arama çalışmasının başlatılmadığı belirtilen kadının kafasına sıkılmış kurşunla hastane bahçesine bırakıldıktan sonra öldüğü haberleri basınımıza düşmesinde milli gelirin %56’sını maaş olarak alan beylerin çıkardıkları yarım yamalak kanunların hiç payı yok mudur?

Bu beyler milli gelirin % 2.89’unu alan emeklilerle uğraşmayı bıraksınlar artık. Bizim emeklilerimiz sözünü edilen ülkelerin çalıştıkları maaşın %25’iyle dünyayı dolaşan emeklileri gibi sefa içinde değiller. Onlar karınlarını doyurma çabası içindeler ne yazık ki..


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: http://www.sakaryaanadolu.net/ 


YAYIN TARİHİ: 25.01.2013 

PAYLAŞMAK İNSANLIK GEREĞİDİR



Paylaşmak insanlığın en eski, en gerekli, paylaşmayı gelenek haline getirenlerin, hayatının vazgeçilmez parçası edinenlerin belkide en güzel huyudur. İnsan paylaştıkça çoğalır, gelişir. Bütün dinler kemale ermenin paylaşmakla mümkün olduğunu söylerler. Paylaşmamak sevgisizliktir, bencilliktir. Bencillik insanın şeytanlaşmasıdır dinlere göre. Şeytansa yalnız, tek başına kalmak gibi bir sonucu doğuran, insanı toplumsal olmaktan alıkoyandır. Oysa hareket eden bütün varlıklar toplumsal varlıklardır. Hayvanlar alemine baktığımızda çoğu türde türdeşleriyle ortak hareket etme alışkanlıklarını görürüz. Ortak hareket edildiği zaman bir takım tehlikeler uzaklaştırılır çünkü. Güvenli hayat başka türlü sağlanamaz. Hem güvenlik içinde yaşamak, hem kâmil insan olabilmek paylaşmaya bağlı.

Paylaşmayı anlatan güzel bir hikâyemiz var.  

Bir gün sormuşlar bilgelerden birine: “Sevginin sadece sözünü edenlerle,
onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?”

“Bakın göstereyim” demiş bilge.
Önce sevgiyi dilden gönlüne indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da bilge kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar konmuş sofraya.

Bilge; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diyerek bir de şart koymuş.
“Peki!” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler.

Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına.
En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine “Şimdi…” demiş bilge. “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.”

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında
yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse
o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın: “Hayat pazarında Alan el değil, Veren el kazançlıdır her zaman.” 

Sevgide kimin verdiği önemli değildir. Sadece şeytansı düşünenler kâr zarar hesabı yaptıkları için önce almaktan söz ederler. Almadan vermek onlara göre sersemlik.. vahşi kapitalizmin din, paranın tanrı olduğu bu devirde etrafımızda  ne çok böyle insanlara rastlıyoruz.
Oysa sevgi alış veriş üzerine kurulu bir Pazar yeri değildir. Orda alış veriş değil, veriş alış kuralı geçerlidir. Sevgi böyle kurulur ve böyle gelişir. Kâmil insan, öz Türkçe söylersek olgun insan sevgisiz olmaz.

Sevgiyi en güzel anlatmanın yolu bin yıllardan beri şiirdir. Ne roman, ne hikâye, ne sinema filmi, ne tiyatro oyunu sevgiyi bir şiir kadar güzel anlatamaz. Hele güzeller güzeli şehrimiz İstanbul’la özdeşleşen bir sevda şiiriyse söz konusu olan...   

Sen İstanbul Olsaydın

Sen İstanbul olsaydın,
Beyaz bir mendile sardığım yüreğimi, avucuma alıp
En yüksek tepelerden, asi rüzgârlarla sana savururdum
Huzurlu bir gün dilerdim her sabah senin için
Dualarla Sultanahmet’in bahçesinde
Yüzümü çevirip karşımdaki nurlu yüze
Ayasofya ile birlikte gözyaşlarımı akıtırdım gönlüne

Sen İstanbul olsaydın
Kırmızı bir tan yerinden, bir gül koparıp
Altın sarısı güneşi bulutların arasından sıyırıp,
Güzel yüzüne doğmasını isterdim
Eğer sen İstanbul olsaydın
Birde, geceleri yıldızlardan mısralar dizip birlikte
Şiirler yazardık simsiyah gökyüzüne nurlu kandillerle

Sen İstanbul olsaydın eğer
Martılarla dost olup, masmavi denizin üzerine besteler yapardık
Aşkımıza, İstanbul aşkına
Ya da balıkların gözlerindeki mutluluğu
Yansıtırdık Kız kulesinin yüreği yanık bağrına
Çiçeklerin tüm renklerini sarı, pembe, kırmızı, yeşil
Hepsini toplayıp, ellerimizi boyarcasına
Gökkuşağını sunardım ilkönce aşkım olan İstanbul'a, sonra da sana

Eğer sen İstanbul olsaydın
Her sabah camilerden semalara yankılanan ezan seslerinden sonra
Her vakit sevgimizi haykırırdık dünyaya
Yağmur damlaları damladığı anda boğazın serin sularına
Bende bir buse kondurmak isterdim yanaklarına

Sen İstanbul olsaydın
Çamlıca tepesinden seyre dalardım masum çehreni
Ve hiç umursamazdık soğuktan buz gibi donan ellerimizi
Gözlerimi yumduğumda İstanbul’u, açtığımdaysa seni görürdüm

Eğer sen İstanbul olsaydın
Eyüp’te bir avuç yem alıp atardım güvercinlere
Güvercinlerin gönlü olsun diye
Birde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi gibi
Fethetmek için gönlünü savaşırdım kendimle

Sen İstanbul olsaydın
En güzel gülü sana vermek isterdim gönül bahçemden
Ama seni sana veremem ki gülüm
Gülüm! ister misin ki seni en nadide yere
İstanbul’un göğsüne takayım özenle.

Ben hayatta üç şeyi sevdiğimi farkettim
Seni, İstanbul’u ve kalbimi
Seni sevdim, hayatımsın diye
Kalbimi sevdim, seni sevdi diye
İstanbul’u sevdim sevgin İstanbul kokuyor diye

Sen İstanbul olsaydın eğer
Her limanda durup, senin vapurdan inmeni beklerdim
Gelmeyeceğini bile bile
Her vapur sesinde, hıçkırıklarımı gizlerdim kendimden
Işıl ışıl caddelerden geçerken,
İnsanların yüzlerindeki sahte tebessümlerden kurtulup
Dar sokaklardaki kedilerin umuduna ortak olmak isterdim

Şayet SEN İSTANBUL OLSAYDIN
Sevgimi, kendimi, seni ve her şeyimi gömüp anılara,
Yepyeni bir adım atardım yarınlara

Bir gün fikrini değiştirip İstanbul olursan
Sevgime dayanabilirsen, aşkıma
O zaman gel ne olur gel ve İstanbul’u basayım bağrıma.

Feray Çalgan..

***

Paylaşmak insanlık gereğidir ve bu doğu toplumlarında gelenek halindedir. Adınızı, kim olduğunuzu sormaz, yolcu ve yorgun olmanız yeterlidir. Suyunu, bir dilim ekmeğini paylaşır. Hatta kendi yatağını verir yorgunluğunuzu gidermeniz için. Batı toplumlarında böyle şeylere pek rastlanmaz. Almanya’da 40 yıl Osnabrück şehrinde aynı komşularla yaşayan bir tanıdığım anlatıyordu. Sıcak bahar ve yaz günlerinde bahçelerinde kahvaltı yapıyorlarmış. Bahçelerinin bodur şimşirlerle ayrıldığı komşusunu kendileri ne zaman çay içerken, yemek yerken görse davet ettiğini fakat aynı komşusundan böyle bir davet hiç görmediğini söylemişti. Farklı bir kültürün insanlık anlayışıda farklı olur elbette. Daha acımasız ve daha bencil olduklarını düşünüyorum. İnsanlığın devamı için paylaşmak önemlidir. Çünkü az öncede dediğim gibi paylaşmak insanlık gereğidir.

Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 18.01.2013

TÜRDEŞİMİZE, KARDEŞİMİZE, YURTTAŞIMIZA BİR REÇETE



Kimi zaman yazı yazmak bir şeylerden kaçmak içindir. Her gün bir tek konuda yazı yazanlara Allah kolaylık versin. Tabiî ki sadece politika yazarlarından söz ediyorum. Bir yerden sonra insan boğazına kadar politikaya gömülüp kalıyor. Oysa insan hayatını ilgilendiren öyle çok konu var ki.. günlük  hayat hepsini içerir, gerektikçe hepsinide kullanır. Örnek vermek gerekirse; eğitimin hayatın içindeki rolünü düşünün, yada sağlığın, veya ulaşımın.. olmadıysa ekonominin..  gene mi olmadı? Peki iletişime ne dersiniz? Hayatın tekrar tekrar üretildiği her yerde bütün bunlar ve hatta adını burada anmadığımız pek çok şey insan hayatını yakından veya dolaylı olarak ilgilendirir. Politika Bütün bunların hepsini yönlendirme ve yönetme işidir. Siyasetse felsefesini oluşturma ve kabul ettirme.. ilki plan ve program, ikincisi düşünce, daha geniş anlamıyla söylersek ülkü (ideal) gerektirir. Fakat bu ikisi günümüzde demokrasi adına halkı elinde tutmak için gösterilen tutum ve davranışlar için söylenir oldular. Bu siyaset ve politikanın anlamlarını daraltmaktır. Benim kaçtığım işte bu.

Bugün elimde bir reçete var. Hayat reçetesi diyebiliriz buna. Dar anlamıyla söylüyorum; bugünkü siyasetten, politikadan kaçışımı bu reçeteye borçluyum. Biraz farklı konularda dolaşmakta yarar var. “Hiçbir şey yazmadan da siyaset yazmış olabilirsiniz” dediğinizi duyar gibiyim. Doğru söylüyorsunuz. Fakat gerçekten o konulardan bugün kaçıyorum. Yoksa söylenecek çok sözüm var. Hem bu sözüm bir çok tarafa. Artık ne İsa’ya yaranabilirim ne Musa’ya...  

Madem öyle, bu reçeteyle türdeşimiz, kardeşimiz, yurttaşımıza yararımız olsun.

-- İlk konumuz; SAĞLIK:
Sağlık konusuna kimse önemsiz diyemez herhalde. Sağlıkla alınan bir nefesin değerini sağlıksız kalana sorun. Ağız tadıyla içilen bir yudum suyunda.. su demişken konuya suyla başlayalım. 

1. Çok su için.
2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. 3 E ile yaşayın — Energy, Enthusiasm, and Empathy (enerji, heyecan ve duygu paylaşımı).
5. Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın.
6. Daha çok oyun oynayın.
7. 2012′de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .
8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.
9. 7 saat uyuyun.
10. Hergün 10 – 30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin
.

-- İkinci konumuz; KİŞİLİK:
İnsanlar toplum içine kılık kıyafetle girer; fikriyle, düşüncesiyle çıkar. Bunlar kişiliği gösteren önemli konulardır. Kişiliği oluşturma yolunda ışık tutacak maddeler şöyle sıralanmış. 

11. Hayatınızı başkalarınınki ile karşılaştırmayın.
Onların seyahatinin ne hakkında olduğuna dair hiçbir fikrin yok.
12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın.
Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcayın.
13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.
14. Kendinizi çok da ciddiye almayın; kimse yapmıyor.
15. Kıymetli enerjini gevezelikle, dedikoduyla boşa harcama.
16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.
17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını hatırlatmayın.
Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.
19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
21. Senden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu değildir.
22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın.
Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.
24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşın. 

-- Üçüncü konumuz; SOSYAL YAŞANTI:
insanın oluşturduğu kalabalıklar yani toplum, insana kişilik kazanmada olumlu veya olumsuz etkide bulunur. İyiyi seçenin iyi olacağı gibi kestirme yollar göstermek niyetinde değilim. İyiyi bulmanın öncelikle belli şartları yerine getirilmeli. İşte formül;

25. Ailenizi sık arayın.
26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.
27. Herkesi her şey için affedin.
28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
29. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1 kişiye “GÜNAYDIN” deyin.
30. Başkalarının senin hakkında ne düşündüğü seni ilgilendirmez.
31. Hasta olduğun zaman eşin sana bakmamalı. Arkadaşların bakmalı.
Onlarla temasta olun.

-- Dördüncü konumuz; HAYAT:
Hayat; kimine göre iki taraflı, kimine göre tek kademeli ömür süresidir. Hangisine inanırsa inansın insan hayatı mutlu olarak yaşamak ister. Baştan saydıklarımıza genel bir görüşüde katmalıyız. Tabii bu görüş inancada dayalıdır.

32. Doğru şeyi yapın!
33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durun.
34. Allah her şeyi iyileştirir.
35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.
36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
37. En iyisine henüz sıra gelmedi.
38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için Allah’a şükredin.
39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.

Türdeşimiz, kardeşimiz, yurttaşımıza yararımız olsun dedim bu önerileri olduğu gibi aktardım. İşin içine siyaset katsaydım ortaya çok güzel bir hiciv yazısı çıkabilirdi. Kim bilir belki de öylesi daha ilginç olurdu. Ama dedim ya bugün siyasetten politikadan kaçma isteğim daha ağır basıyor.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 11.01.2013

2012 BİTEN BİR YIL DEĞİL TOPLANMANIN YILIDIR



Bu hafta içinde eski bir yılı bitirip yeni bir yıla başladık. Adettendir, her yıl bittiğinde bir önceki yılın genel bir muhasebesi yapılır. Ortaya çıkan sonuca göre ülke bir önceki yıla göre geliştiği yada gerilediği yargısına varılır. Bu yıl ilk defa böyle bir uygulamanın dışına çıkılabilir. İktidar belki gene klasik yöntemle rakamları istediği biçimde eğip bükecek, başarılı olduğunu kanıtlamaya çalışacaktır. Başarı, bütün toplumu kucaklamadığı takdirde görece bir kavram olarak kalmaya mahkûmdur. Toplumun tamamını kucaklamak elbette zor bir şeydir. Her iktidarın mutlaka seveni kadar da sevmeyeni de vardır. Fakat hiçbir iktidar, bir kesimi bu kadar karşısına almamıştır. Hele seçimle iktidara gelenler kesinlikle.. Cumhuriyetine bağlı insanlar son on yılda AK Parti iktidarıyla ötelendiği kadar ötelenmedi. Her fırsatta aşağılandığı, hor görüldüğü de cabası.. ulusal bütün söylem ve uygulamaların birer birer terk edilmesi başka neyle açıklanabilir. 

Bu kesim giderek yıldırılarak pasifleştiği sanılırken 2012 yılında birden bire toplanmanın birlikte davranmanın ilk işaretlerini verdi. Bu da cumhuriyet değerlerinin öyle kolay çarçur edilir değerler olmadığını gösteriyor bizlere. Mustafa Balbay bu konuda Silivri cezaevinden gazetesine geçtiği 31 Aralık 2012 Pazartesi günü yayınlanan yazıda şunları yazmıştı:

“2012’nin 2013’e verdiği en büyük armağan şudur:
Toplumsal uyanış!
Tek tek insanlar yalnızlıklarını birleştirdiler ve ne kadar büyük olduklarını gördüler.

Büyük olmanın başlıca özelliklerinden biri, bu özelliğini sürdürebilir olmasıdır.
2012’deki toplumsal uyanış, istikrarlı ve kararlı bir çizgiyle adım adım yükseldi. Olağanüstü dönemlerde insanlar tam bir suskunluk içine girerler. Öyle ki,... aile ortamında bile yüksek sesle konuşmazlar.”

Gücün görünmez, elle tutulamaz baskısı hayatın her aşamasını kuşattığı dönemde insanların her şeyden kuşkulanır olmaları toplumsal bir hastalığı doğurur. Öyle bir toplumda her şey gerçeklikten uzaktır. Efsanelerin alıp yürüdüğü en olmaz hikâyeler ortalığı sarar. Kimsenin beklemediği bir zamanda kimsenin tahmin etmediği gelişmeler o efsanelerden doğar.     

Balbay konuyu anlatmayı sürdürüyor:

“Silivri’deki davalarla birlikte öyle bir korku iklimi yaratıldı ki, herkes her an Türk Ceza Yasası’nın (TC) en ağır maddeleriyle suçlanabilir. Bir köylünün vadisini korumak için harekete geçmesinden bir gazetecinin haber yapmasına kadar her şey ‘terör eylemi’ olabilir.
2012 bu korku çemberinin kırıldığı yıl oldu.
Bunun ilk belirtisini 1 Mayıs’ta gördük. 1 Mayıs, başta Taksim olmak üzere tüm ülkede sayısal ve katmansal olarak en geniş katılımla kutlandı.
19 Mayıs tam da hükümetin istediği şekilde kutlandı!
Ne diyordu hükümet?
Ulusal bayramları kuru, resmi kutlamalardan kurtarmak gerek. Halk kendi isteği ile istediği yerde bayram kutlamalı.
Öyle oldu.
19 Mayıs her yaştan gencin katılımıyla kutlandı.
Atatürk’ün Samsun’a çıktığı gün, halkımız da meydanlara çıktı.
Baktılar ki halk, Cumhuriyetin bütün değerlerini korumaya-kutlamaya kararlı, bunun derecesini ölçmek için bir adım attılar. Bu değerleri temsil eden anıtlara çelenk konulmasını, buralarda kutlama yapılmasını kısıtladılar, yasakladılar.
Hani ellerinden gelse, anıtların çevresini kapatıp, ‘Girmek yasaktır’ tabelası asacaklardı.
Buna ilk tepki, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlandığı gün, 9 Eylül’de gösterildi. İzmirliler bu bayram ve bayrak geleneğinden vazgeçmediler.
29 Ekim’e bunlara ilişkin bütün heyecan ve gerilimlerin birikimiyle girildi.
Halkımız Ulus’ta meydana geldi. Öyle bir geliş ki, gidişi Anıtkabir’e doğru oldu.
Gelinen nokta açısından 10 Kasım, Atatürk’ün bir kez daha doğum, Atatürk’ü ve Cumhuriyet değerlerini unutturma girişimlerinin ölüm günü oldu.
Eğer anıtlara çelenk yasağını hayata geçirip kabul ettirselerdi, hiç kuşkunuz olmasın, bu anıtların çoğu rantsal bölüşüm, affedersiniz kentsel dönüşüm planının ilk hedeflerinden biri olacaktı.”

***
Mustafa Balbay’ın giden yılı tasvir etme önerisi de var. Onada kulak verelim.

“Geçen gün 5 adıma 14 adım havalandırmada koşarken şöyle düşündüm:
Karikatürlerde hep giden yıl yaşlı, gelen yıl genç gösterilir. Çizgiye yeteneğim olsaydı 2012’yi güçlü, heyecanlı ve enerjik binlerce insan şeklinde çizerdim, ikinci karede ise o insanların aynı heyecanla 2013 yazmasını... Bir de konuşma balonu yapardım. 2013 sorardı, “Bir dileğin var mı?”, 2012 yanıt verirdi, “Başarılar dilerim!”

2012, 2013’e büyük bir toplumsal uyanış umudu armağan etmiştir.”

Yeni yılınız kutlu olsun!



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 04.01.2013

30 Aralık 2012 Pazar

ÖLENE KADAR VÜCUT 10 YAŞINDA KALIR.



Her şeye şöyle dışardan bakarsanız hayatın bir devinim, sürekli tekrarlardan oluşan bir döngü olduğunu görürsünüz. En küçük ölçekli parçacıktan, koskoca evrene kadar bu böyle. Her şey kendi içindeki evrende devinirken dışındaki evrenin bir parçası olarak ayrıca devinir. Sözün kısası devinim iki yollu bir harekettir. En sonunda büyük devinimi oluşturur. Devinim durduğunda yada tersine döndüğünde ortaya çıkan duruma kıyamet denir herhalde. Bu günlerde ortaya atılan bir sürü kıyamet söylencesine bakarak en gerçek söylence bu olur mutlaka. Söylence oluşturmak istemiyorum. Bilimin başı söylenceyle hoş değildir zaten. O gerçek olgulara bakar.

Devinim yenilenmedir. Yenilenme aynı zamanda bir değişim. Değişim ve yenilenme varsa orda devinim, orda hayat vardır. Durağan bir şey hayat olmaktan çıkar. Devinemeyen, değişemeyen şey ölür. Bu kural eskilerin “küreden zerreye” dedikleri, şimdilerde galaksilerden atom parçacığı dediğimiz en büyük parçadan en küçük parçaya kadar değişmez bir kuraldır.

İnsan meraklı bir varlık olduğu için eline geçen bilinmez ne varsa, inceler, sorular sorar, cevaplar arar, bunun için deneyler yapar. Sonunda olgu ve olaylar hakkında edindiği bulgu ve kanaatleri yazarak gelecek kuşaklara aktarır. İnsanlık insanın bu bireysel uğraşısı sonunda üstüne koya koya geldiği her çağda yeni uygarlıklara sahip olmakta.

Tıpta insanlık tarihinin üstüne koya koya geldiği en uzun uğraşlarından biridir. Gün geçmiyor ki tıpta bir yenilik duymayalım. İşte onlardan biri daha. Vücudumuzdaki organların yaşlanma sürecine bakarsanız, vücudumuz ömrümüzün sonuna kadar10 yaşındanda küçük kalıyor. Bunu baştan beri açıkladığım devinim ve dolayısıyla değişim yoluyla sağlıyor. Aslında insan bedenen öyle kolay kolay yaşlanmaz. Peki işleyen süreç neden tersini gösteriyor? Madem öyle neden yaşlanıyoruz? Evet vücut 10 yaşında kalabiliyor, ama sadece iç organları. İkisi iç biride dış organımız yenilenemediği için yaşlanıyorlar. Bunlar beyin, göz ve sinir sistemidir. Beyin dışardan bir müdahale durumunda kendini onarmakta bile zorlanır.

İngiliz Daily Mail gazetesi yayınladığı bir haberle hücrelerin yenilenmesi ve böylece eski hücrelerin yerini yeni hücrelerin almasıyla organların genç kalmasını konu edinmişti. O habere gör beyinde; koku alma ve öğrenme merkezlerinin dışındaki hiçbir beyin hücresi yenilenemediği için, oluşumunu tamamlayıp kendini bir daha yenilenemeyen sinir sistemi ve kornea tabakasının dışında yenilenemeyen göz hücreleriyle birlikte yaşlanmaya karşı duramıyor.

Yaşlanmaya karşı duran organlarsa şunlar.


* Yıllarca kalbi oluşturan hücrelerin doğduktan sonra değişmediği sanıldı. Ama onunda değişimden faydalandığı ve uzun yıllar genç kalabildiği anlaşıldı.

* Yaklaşık 100 bin adet saç telinden olan saçların her bir teli ayda 1.25 santimetre uzuyor.
Dolayısıyla saçların kaç yaşında olduğu da saçın uzunluğuna göre değişiyor.

* Kendini hızlı yenileyen organlardan biri midedir. Midedeki asit karşısında hücrelerin dirençli olmadığını belirten İsveç-Karolinska Enstitüsü’nden Jonas Frisen, hücrelerin 3 ila 5 gün arasında yenilendiğini vurguladı. Ancak sigaranın bu hücrelerin yenilenmesini ağırlaştırdığını belirtti.

* Bağırsaklar tam bir yenilenme tutkunu. Bağırsaklarda da midedeki gibi hücrelerin zor şartlar altında olduğunu söyleyen İsveçli Dr. Frisen bu hücrelerin daha kısa sürde yenilendiklerini ve bu sürenin 2 ila 5 gün arasında değiştiğini belirtti.

* Vücudun sürekli kendini yenileyen bölümlerinden biri iskelet sistemini oluşturan kemiklerdir. Kemiklerin 10 yılda bir tam anlamıyla kendini yenilenmeyi tamamladığı tahmin ediliyor.

* Tat moleküllerini sinirler yoluyla beyne ileten dilde bulunan 10 bin tomurcuğun her birinde 50 hücre bulunduğu söyleniyor. Bu hücrelerin her 10 günde bir kendini yenilendiği belirtiliyor.

* Vücudumuzun en güçlü organı sorulsa hiç kuşkusuz karaciğerimiz olduğunu söyleyebilirsiniz. Kan yapımı için gerekli olan yağ, protein, şeker gibi ağır maddeleri depolar.
İngiltere Karaciğer Vakfı tarafından yapılan açıklamaya göre karaciğerin kendini yenileme süresi 6 ay.

* Akciğerde hücreler farklı sürelerde yenileniyor. Buna etken hava temizliği ve sigaradır.  Yenilenme süresi ise altı ayla bir yıl arasında…

* Gözlerin, kornea tabakasının dışında kendini yenileyemediğini belirtmiştim. Zaman geçip yaş ilerledikçe gözleriniz de sizinle birlikte yaşlanıyor.

Hangi Saatlerde Hangi Organlarımızın Yenilendiğini de araştırmışlar. Yaşam biçimimizi organlarımızın yenilenmesine katkıda bulunabilmek için bu saatlere göre düzenlememiz gerekiyor. Akşam saat 11 de uyumazsak, saat 11 de kendini yenilemeye başlayan safra kesesi bu görevini yapamaz ve ertesi günü yeterli verimlilikte çalışamaz. Bununla birlikte göz altındaki torbalar ve şişkinlikler safra kesesinde çamur veya taş olduğunun bir belirtisi olabilir. Bunun için en az haftada 3 gece saat 11 de uyumamız gereklidir.

İşte organlar ve saatleri:

23 – 01 arası : Safra Kesesi
01 – 03 arası : Karaciğer
03 – 05 arası: Akciğer
05 – 07 arası : Kalın bağırsak
07 – 09 arası : Mide
09 – 11 arası : Dalak, Pankreas
11 -13 arası : Kalp
13 -15 arası : İnce bağırsak
15 -17 arası : Mesane
17 -19 arası : Böbrek
19 -21 arası : Kalp Kası
21 -23 arası : Bedenin Isıtılması

Genç kalmak için organlarınıza fırsat verin. Zamanında ve yeterince uyuyun. Sigaradan uzak durun. Deviniminize katkınız bilinçli olsun.


 
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 28.12.2012

PARA BASIP ENFLASYON İHRAÇ EDEN AMERİKA


Bugünkü yazımıza başlamadan önce yönetim kurulumuzun aldığı bir karar uyarınca bundan böyle gazetemiz haftada bir gün Cuma günleri elinizde olacağını bildirmek istiyorum. Bu değişiklikten dolayı daha az birlikte olacağız. Alışkanlık haline getirdiğim bazı uygulamalardan vazgeçeceğiz. Hafta sonu yazılarımda şiire yer veriyordum, o olmayacak ne yazık ki.. bir de dizi yazılara daha az yer veririm her halde. Bunun dışında tüm arkadaşlarımızla size doyurucu bir gazete vererek birlikteliğimizi sürdüreceğiz. Anlayış göstermenizi ve ilginizin sürmesini diliyorum. 

Konumuza geçelim.

Kredi; kişi veya kurumların sahip olduğu satın alma gücünü belli bir bedel karşılığında bir kişi veya kuruma devretmesidir. Burada biri alan, biri veren olmak üzere iki taraf vardır. Alan açısından bakılırsa tasarruf edip bir birikim yapamayanların, başkalarının aracı kurum veya kişiye gelir karşılığı emanet ettiği tasarruf ve birikimlerinden oluşan emanetlerini kullanma işidir. Her ne durumda olursa olsun ortada bir tasarruf eden ve birde tasarruf edemeyen vardır. Bu insan ilişkilerinden devlet ilişkilerine kadar böyledir. Çok basit söylemle söylemek gerekirse günümüzde tasarruf edemeyen, bolca kredi kullanıp batan Yunanistan’la, bankalarıyla ünlü, tasarrufun merkez ülkesi İsviçre buna güzel örnektir.

Yatırım ve kalkınma amacıyla kullanılan krediler iyi bir planlamayla kullanıldığında faydalı olabilirken, süreğen masraflara kullanılan kredilerse yıkımlara yol açar. Ülkelerin kalkınma amacıyla yapmak istedikleri yatırımlara kendi bütçeleri yetmeyebilir. Bunun için alınan krediler o yatırımı yapmaya imkân verir. Dolaylı ve doğrudan vergilerle elde edilen gelirler kredilerin geri ödenmesini sağlaması gerekirken üst üste yapılan yatırımlar ve toplanamayan vergiler ödemeleri zora sokar. Bu yüzden işçi ve memuruna maaş ödeyemeyen ülke yönetimleri bu kez daha çok kredi alarak büyük borçların altına girer.

Borç yada kredi alan piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmış değildir. O borcu yada krediyi yarınlarını bu günden tüketmemesi için iki kat fazla çalışarak ödemelidir. Sorumluluk alanlar borçlanmaktan korkarlarsa borç aldıklarında daha çok çalışırlar. Borç burada itici güç olabilir. Borç almaya alışmamak gerekir. Çünkü alışıldığında her türlü durumda kapı kapı dolaşılarak dilenci durumuna düşülür. Sonunda borç ödenmez hale geldiğinde gerçekten dilenilirde... Borç alan kendini borç verenin isteklerine uymak zorunda hisseder. Hatta bunu borç veren özellikle yapabilir. Bu durumda borç alanın hürriyeti bitmiştir. Kapitalizmin dayattığı devletler arası ilişkide kredinin kullanılış biçimine bile karışılır. Öyle durumda borç alan ülke ne kadar bağımsız olabilir ki?

Şimdi bütün bunların ışığında ülkemizin bu evrelerden geçtiğini görüyoruz. Sonunda bize “siz açık pazar olacaksınız, biz üreteceğiz siz alacaksınız” dediler. İktidarlarımız onlara bu konuda söz verdikleri için iktidardadırlar. Devlet artık sanayi ve iktisadi kuruluşlara sahip olmadığı, yeni yatırımlar yapmadığı için krediye ihtiyaç duymuyor. Dolayısıyla IMF gibi kuruluşlara artık gitmiyor. Gerek yok artık. Bu arada işsizlik artmış kimin umurunda?

Farkında mısınız, bölgemiz kaynar kazana benzemişken borsamızda yükselme devam ediyor. Yabancılar mal ve hizmet piyasalarımızda olduğu gibi bizim para piyasalarımızda dolaşmaktadırlar.

Hiçbir ülkede bulamadıkları faizi bizim para piyasalarında buldukları için taze para gelmeye devam ediyor. Hükümetlerin anlattığı büyüme bu büyümedir. Biz başkalarının tasarruflarıyla gelişip büyüyoruz. Bu para giderse büyüme eksiye gider. Biz alıcıyız satıcı değiliz ki. Yani teknoloji satmıyoruz, mamûl maddemiz tekstilden başka nerdeyse yok. Olsada ne fark eder?
Bunun üstüne şahısların kredi borçlarını koyun. İş adamımızın döviz cinsinden borçlandırıldığını da eklerseniz bu refah neyin refahı oluyor?

Gelişmiş ülke yurttaşlarının tasarruf yaptıklarını sanmayın. Kazanmadan önce harcama geleneği tüm dünyaya ezberlettirildi. Artık tasarruf eden yok! Kişi başına tasarruf oranları oldukça düşük. Herkes geleceğini feda etti, yarınını bugünden yaşadı. Ömrü olanın göreceği açlıktır. Artık buna çare aranacak. Devlet borçları üstlenecektir. Devlet ne için var değil mi? Hiç borçlanmayanlarsa çektikleri sıkıntılarla kalacaklar.

İşin bu tarafı konumuzun dışında onun için uzatmayayım.

Madem batıda tasarruf edenden çok borçlu var, bu tasarrufu kim yapıyor? Kim olabilir dersiniz? Kapitalist sistemin finans sektörü tabii. Arkalarına aldıkları devlet gücüyle dünya üstünde egemenliklerini sürdürüyorlar. Ülkemize gelen taze para buradan geliyor. Artık Amerika finans sistemine dahil olan ülkeleri savaşla değil, para basarak sömürüyor. Çağımızda sömürü, mal satıp, elde edilen kârlarla, sermaye birikimiyle olmuyor. Sisteme dahil edilen ülkelerin merkez bankaları dayatmalarla denetim altına alınıyor. Böylelikle ilişkide oldukları ülkelerin para hacmini istedikleri biçimde ayarlatıyorlar. O ülkeler izin almadan asla para basamaz duruma getiriliyor. Sonra bolca bastığı kendi paralarını o ülkelere satıyorlar.

İşte kurulan kumpas böyle başlıyor. Dünyanın şimdilik tek egemen gücü olan Amerika’dır. Merkez bankası aracılığıyla para basarak egemenliğini sürdürmektedir. Sisteme dâhil olmayan İran ve Suriye gibi ülkeler sisteme sokulmaya çalışılır. Girmezse BM ve çeşitli uluslar arası kuruluşlarla nefes bile almasına izin verilmez. Taki istedikleri rejim kurulana kadar...

Amerika işsiz sayısını  % 6,5 oranına düşene kadar ayda 45 milyar dolar basmayı sürdüreceğini bildirdi. Bu fazla paranın ülke içinde enflasyon oluşturmaması için dışarıya satılması şart. Kısacası Amerika kendi enflasyonunu ihraç ediyor. Etmezse sonunu göreceğini biliyor. Dolayısıyla piyasalarımızda taze amerikan parasını 2013’tede göreceğiz. Tabiî ki sisteme direnen ülkeleri sisteme dahil etme çabalarıda hız kazanacaktır.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com
Bütün yazılarım...: http://hayatintatlarivehayatindusundurdukler.blogspot.com


Yayın Tarihi: 21.12.2012

CANI YANAN MERKEP ATI GEÇER



Yurttaşlık bilinci nasıl oluşur, yurttaşlık görevleri nelerdir, yurttaşlık hakkı nedir? İlk öğrenim çağından itibaren çocuklara öğretilen bu konu çok önemlidir. Önemi yeterince fark edilmiş midir, pek sanmıyorum. Eğitim düzeyinin düşüklüğü, el yordamıyla yol alınmasına neden olmuştur. Canı yanmadıkça kimse kimseyi şikâyet etmez bu ülkede. Dilekçe gibi önemli bir şikâyet ve istek mekanizmasını bilerek kullanan az. Oysa dilekçe kuşun kanatlardan biridir. Bu yüzden iki kanadı olmayan kuştur bizim yurttaşlığımız. Ne kadar uçması istenirse istensin uçmaya alışkın değildir. Yeni kuşaklarda şikâyeti mızmızlanmak olarak aldı. Sadece her şeyi, her olayı, herkese şikâyet etmekten başka bir şey yapan yok. Dilekçe kuşun bir kanadı dedik ya, diğer kanadı da doğar doğmaz üstümüze düşen görevlerdir. Görevlerini bilen ne kadar insan vardır, çevrenizde mini anket yapın görürsünüz. Ülkemizde kimse olması gerektiği gibi yurttaş olamamıştır. Her işini “bir büyüğüne” havale eden çoktur. O birinden çok şeyler bekleyende...

Her ülkenin demokrasi serüveni farklıdır. Ama bir noktada, yurttaşlarına verdikleri eşit hak ve özgürlük konusunda mutlaka birleşirler. Bunların başında önce yurttaş olma hakkı gelir. Dini, dili, rengi, sosyal farklılığı ne olursa olsun, isterse yaşayacağı ülkeyi sonradan seçmiş olsun, herkes eşit muameleye tabidir. Eğer o ülkede adalet varsa hiçbir sosyal farklılık bunun önüne geçemez.

Demokrasinin yaygınlığı yurttaşlığın en üst düzeyde kullanılabilmesine bağlı.

Ülkemiz, son on yıl içinde Avrupa Birliği standartlarına ulaşabilmek için dayatılan yaptırımlar (keşke bu standartları biz akıl etseydikte dayatmayla yapıyor olmasaydık) nedeniyle hasta haklarından, tüketici haklarına kadar birçok yeni hakkı tanımakla meşgul. Hem Ulusal mahkemelere, hemde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanınması, devletin bireyin üstündeki baskısını azaltmayı amaçlaması demokrasinin geldiği noktayı göstermez mi?

04 aralık 2012 Salı günü Hürriyet Gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazısında Yılmaz Özdil şikâyet hakkının kötüye kullanılmasını vurgulamıştı. Haklıydı. Haklıydı ama bu hakkı ortadan kaldırmakta yanlış olurdu. Yazsından bir iki örnek vermek istiyorum.

“Alo 184 hattı var.
Doktorları ispiyonluyorsun.
*
Arıyorsun mesela…
Yanlış teşhis koydu diyorsun.
Şırrak, soruşturma açıyorlar.
Hesap soruyorlar.
Doktorun teşhisini beğenmeyip, dahiliye mütehassısı edasıyla, yanlış diye telefon eden kim bu arada?
Manav.”

Ne demiştim; “Eğer o ülkede adalet varsa hiçbir sosyal farklılık bunun önüne geçemez”. Hasta iyileşmemişse kuşku duyabilir. Bu durumda hak aramak kadar doğal ne olabilir ki? Devamındaki satırlarda Yılmaz Özdil’e hak vermemek elde değil.

Arıyorsun…
Emarımı çektirmedi diyorsun.
Haşırt, soruşturma açıyorlar.
Savunma istiyorlar.
Süründürüyorlar.
İlla emarım çekilmeli diyen kim?
Fatmanım teyze.
Komşusu Haticanım’a sormuş, emar şart demiş Haticanım.”

Herkesin her şeyi bilir edasıyla eşine dostuna önerilerde bulunması, akıl vermesi bize özgü bir durum. Yan etkilerini hiç düşünmeden ilaçta veririz birbirimize. Belki de bize hiçbir faydası olmayacak ama dostumuzun önerdiği ilacı mutlaka deneriz.

Madem konumuz yurttaşlık, buna bağlı olarak madem konumuz demokrasi o açıdan hiçbir şikâyet engellenmemeli. Aksaklıklar ve yanlışlıklar olsa bile zamanla her şey yoluna oturur.

İşin bir yanıyla bakılırsa hasta hakları adıyla çok güzel, çok yararlı bir hak var. Bu hakkın, kötü amaçlara hizmet edebileceğide bilinmeli. Öte yandan geçen sene Akdeniz üniversitesinde iki el iki kol değiştirerek hastasının ölümüne neden olan doktora ne demeli?

Benim tanıdığım iki engelli var. İkiside doktor hatası sonucu sakat kalmışlar. Kendimden örnek vereyim. Benim sağ ayağımın ameliyata ihtiyacı yoktu. Ben sekiz yaşındayken anneme sol ayak ve sırtımdan ameliyat olacağımı söylemişler; gitmişler sağ ayağım diz kapağından bir, dizin arkasından iki olmak üzere bir kerede üç ameliyat yaparak dizimi bükülmez yapmışlardı. Oysa sadece sol ayağım bastığımda dizimden bükülüyordu sağ ayağım değil. Üstelik aynı doktorların önerisi üzerine sol ayağımın bükülmemesi için ortopedik cihaz kullanıyordum. Ameliyat değişikliği neden diye sorulduğunda “görülen lüzum üzerine” cevabını vermişlerdi.

Geçen ramazan bayramından sonra bir arkadaşım gırtlak kanseri teşhisiyle ameliyat oldu. Ameliyattan sonra evine yollandı. Boğazı iyileşeceğine şişti ve morardı. Nedenmiş tahmin edin! Sizi uğraştırmayayım, boynunda gazlı bez unutmuşlar. Boynunun bir bölümü çürümüş. Kalçadan et alarak orayı ördüler.

Yılmaz Özdil usta gerçeğin bir yönünü güzel vurgulamış. Ama cahillerinde canı var. Canı yanan merkep atı geçer dostlar, bilmez misiniz?

**  
Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com


Yayın Tarihi: 19.12.2012