29 Nisan 2013 Pazartesi

BİLDİĞİNİ VEYA BİLMEDİĞİNİ BİLEN İNSAN


“Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. 
Bildiğini bilmeyeni uyarınız. 
Bilmediğini bilene öğretiniz. 
Bilmediğini bilmeyenden kaçınız.”

Konfüçyüs’ün bu sözünü açalım biraz. Bilme ve bilmemenin farkında olma veya olamama durumu etrafında dönen bu sözlerin açıklanmaya ihtiyacı var. Tahminime göre bu ihtiyacı karşılarsak Konfüçyüs’ün ne demek istediği daha iyi anlaşılacaktır.

İlk satırdan başlayalım. Kolay ve doğru anlaşılır bir satır.

“Bildiğini bilenin arkasından gidiniz.”

Bildiğini bilen bir koca kişi, bir bilge kişidir. Bilgisini bilir ve hiçbir şekilde bildiğini afralı tafralı biçimde sunmaz, göstermez. O bilgi ona sonradan yapıştırılmış gibi durmaz, tam aksine bilgiyle bütünsellik sergiler. Bilgisi kendisidir, kendisi bilgidir. İki hali birbirinden ayıramazsınız. Ayrılamayacağı bilgisinden, tutumundan, tavrından ve bütün bunları harmanlayarak bir yaşam oluşturmasından bellidir. Bilge kişilerin insanlık onurunu yükseltme kaygısından başka kaygısı olmaz. İşte bunların arkasından gidilmesi öneriliyor.

İkinci satıra gelince.. o satırda şöyle;

“Bildiğini bilmeyeni uyarınız.”

Öyle insanlar vardır, bildiklerinin bir toplamını almamışlardır. Neyi ne kadar bildiklerinin farkında değillerdir. Günlük sıkıntıların içinde veya eğlencenin doruklarında yaşayarak kendini kaybedenlerinde amaçları bilgileriyle orantılı olmayınca edindikleri bilgiler kişiliklerine, ordanda topluma yansımaz. İşte Konfüçyüs bunun farkına varmayanların uyarılmasını öneriyor. Bu uyarılma bilgi sahibinin daha ziyade cesaretlendirilmesi biçimiyle yönlendirilmelidir. Çünkü bilginin dışavurumu için çoklukla cesarette gerekir.

Üçüncü satıra bakalım.

“Bilmediğini bilene öğretiniz.” 
   
Öğrenme ihtiyacı bilme ihtiyacıyla başlar. İhtiyaç, uğraşılan meslekle ilgili temel bilgiler denilen öncelikli bilgilere sahip olunmadığında daha çok ortaya çıkar. Sonraki bilgiler mesleği daha ileri boyuta taşımak için mesleki yayınlardan veya mesleki deneylerden oluşan bilgilerden edinilir. Yaşamı elbette sadece mesleki bilgilerle sınırlayamayız ama mesleki bilgilerden de ayrı tutamayız. Çünkü meslek ve yaşam birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Onun için bir olay ve olgu ile birlikte özel zevk ve ilgiler kadar, belki de daha fazla mesleki bilgi, kesin ve doğru sonuca vardıracaktır. Bunun farkında olan konuyla ilgili bilgileri bilmediğini bilir. İhtiyacı olacağını da.. bu kadar bilgi, bilgiyi edinmek için yeterde artar bile. İşte bu durumda olanların elinden tutmak gerek.

Dördüncü satır kendimizi sakınacağımız kişileri söylüyor.

“Bilmediğini bilmeyenden kaçınız.”

En zoru bu grupta toplanan cahiller grubudur. Bunlar sizi anlamalarından vazgeçtim, sevmezler bile. Çünkü onların kıt akıllarıyla tabulaştırıp taptıkları cahillik öyle derin ve o kadar inatçıdır ki.. sizin bilgilerinizi tartışılır kılmadan rahat edemez. İçinde oldukları kavram kargaşasını görürsünüz ama siz ona gösteremezsiniz. Çünkü dolap beygiri gibi at gözlüklüdürler. Aynı yerde dönüp durdukları halde dünyayı dolaştıklarını zannederler. Bunlar tehlikelidir. Fanatikliklerinden adam bile öldürebilirler. Her tür fikrin yobazı bu gruptan çıkar. Bunların yanında durulmamalıdır.

Kısaca bildiğini veya bilmediğini bilenden korkmayın onlar insanlık onurunu yücelten veya yüceltmeye hazır insanlardır. En kötüsü bilmediği halde bildiğini zanneden ve bol kepçe lokantasından ücretsiz, nefis olduğunu zannettiği ama onmamış, pişmemiş, yağı tuzu eksik yemek dağıtır gibi fikir dağıtanlardır.



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 26.04.2013

İŞ BU OKU SAVUŞTURMAKTA..


“Ok yaydan çıktı”, “Kılıçlar çekildi” deyimleri bir konuda gelinen durumu anlatırlar. İki deyimde bir gerginliğin ortaya konması olarak algılanabilir. Bu algılamadan dolayı ilk bakışta aynı anlamda oldukları sanılsa da kesinlikle aynı anlamı taşımazlar. “Kılıçlar çekildi” deyimi; konuşma bitmiş dövüşme başlamış demektir. Oysa kılıç kınından çıkarıldığı gibi tekrar kınına sokulabilir. “Ok yaydan çıktı” deyimiyse geriye dönüşü olmayan bir yola girildiğini anlatır. Yaydan çıkan ok geri dönmez, ne olursa olsun rastladığı ilk hedefe saplanacaktır.

Hükümetin PKK ile terörü bitirme anlaşmaları yapması (barış demiyorum, çünkü barış görüşmeleri iki ayrı ülke arasında yapılır, bizimkisi ülkesine karşı ayaklanmış veya ayaklandırılmış bir unsurun terörden vazgeçirilmesinden başka bir şey olmamalıdır) tamda bu deyimlerle açıklanacak bir konuma girmiş bulunmakta.

Kimse iç kavgayı istemez ve istememeli. Öteden beri “en kötü barış, en kutsal savaştan iyidir” denir durur. Her ne bahasına olursa olsun insanı yaşatma görüşünü merkeze oturtan, insan hayatını kutsal sayan düşünceler, insanlık onurunu kirli savaşlardan korumayı amaçlamıştır. Bazen bu düşünce barışı korumaya yetmez. Yetmediği 1. dünya savaşıyla ortaya çıkan durumla görüldü. Galiplerin dayatmalarıyla gelen barış, ekonomileri felce uğratınca 2. dünya savaşını kaçınılmaz hale getirdi. “En kötü barış, en kutsal savaştan iyidir” sözü burada geçerli olamadı.

Bizim kurtuluş savaşımızda bu sözün pek geçer akçe olmadığını göstermez mi? Osmanlı savaş kaybedip silahsızlandırıldıktan sonra bir barış antlaşması imzalamıştı. O barışın şartlarına karşı çıkan, Osmanlı paşalarını ve halkı örgütleyebilen, kendiside bir Osmanlı paşası olan Mustafa Kemal Atatürk sonunda daha kabul edilir bir barış antlaşması yolunu açmıştı.

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durum “en kötü barış, en kutsal savaştan iyidir” sözüyle açıklanıyor. Allah aşkına kim kimle savaşıyordu? Biz kimseyle savaşmıyorduk ki.. gerilla olarak ordu olunmaz. Savaş ise orduların işidir. Gerilla savaş yapmaz, terör yapar. Bugüne kadar yaşadığımız PKK terörüydü. Terörle mücadele ise polis ve askerin işbirliğinde gerçekleşen bir iç güvenlik uygulamasıdır. Bu bütün dünyada böyledir. Ama Ortadoğu’ya ekonomik çıkarları için biçim vermek isteyen batılı ülkeler terör örgütünü kurtuluş savaşçıları olarak tanırsa iş böyle bir anlaşmaya gelir dayanır. Başkalarının gelip dayattığı antlaşmayla “en kötü barış, en kutsal savaştan iyidir” sözü kanıtlanmış mı olacaktır? Elbette hayır!

Gelgelelim “ok yaydan çıktı” ve hedefe varana kadar yol alacaktır. O hedef görülmeye başladı.

Geçenlerde Diyarbakır’da “Dünya Medeniyetler Kraliçesi” adı altında 21 ülkeden 22 güzelin katıldığı bir güzellik yarışması yapılacaktı. Zamanlamaya bakar mısınız? Akil insanlar vatandaşlarımızı yeni duruma ikna turları yaparken bir yarışmanın Diyarbakır’da yapılacak olması çok anlamlar taşımaz mı? Bakın 21 ülkeden 22 güzel katılmış, bu bir ülkenin 2 güzelle yarışması demektir. Peki hangi ülke 2 güzelle yarışıyor? Türkiye tabii. Ama öyle değil, bir güzelin adı Türkiye Güzeli iken, ikincisi “Diyarbakır Güzeli” idi. Bu ne demek; Diyarbakır bağımsızlığını ilan edip ülke mi oldu? Güzellik yarışmalarını bir et pazarı olarak görürseniz bu tür yarışmaları kepazelik olarak nitelendirirsiniz. Bu zamanda (PKK terörünü bitirme anlaşması sırasında) Diyarbakır’da yapılması, ayrıca bir Diyarbakır güzelinin olması da bu yarışmayı üç kez kepazeleştiriyor bana kalırsa.

Bu yarışma sanki bir şeyin ilanı gibiydi. Sessiz ilandı ve dikkatlerden kaçtı. Toplum olarak Kürt-Türk ayrımına gitmedik çok şükür ama birileri bunu yapmış bile.

Ya bu habere ne dersiniz?

“İsviçre’deki 60 değişik sosyalist parti, kitle örgütü, sendika ve değişik gruplardan oluşan 1 Mayıs komitesi, Abdullah Öcalan’a ulaştırılması için BDP’lilere Kürtçe, İngilizce ve Türkçe davetiye gönderdi. Davetiyede Öcalan’ın 1 Mayıs kutlamalarına katılması ve ‘başkonuşmacı’ olması istendi.

Rıfat Başaran’ın radikal.com.tr’de yer alan haberine göre, Hafta başında İmralı’ya gitmesi planlanan BDP Heyeti, Öcalan’ın davetiyesini beraberinde götürecek. Öcalan’ın burada okunması için bir mesaj göndereceği tahmin ediliyor.

1 Mayıs Tertip Komitesi adına davetiyeyi Anna Klieber ve Christian Diebold imzalı davetiyede, ‘Eğer bu savaşın tarafı olan aktörler soğukkanlı davranabilirlerse ve olabilecek provokasyonlara karşı barış iddialarından vazgeçmezlerse, onlarca yıldır sürmekte olan bu kanlı savaşın, önümüzdeki süreçte çözülebileceğine olan inancımız tamdır. Sizin barış için ortaya koyduğunuz perspektif ve çabalar, bu sürecin hayata geçme olasılığı ve kanın durmasının imkânsız olmadığını göstermektedir. Uzun soluklu politik mücadeleniz sayesinde edinmiş olduğunuz engin tecrübeleriniz 1 Mayıs alanındaki ilerici kitleler için büyük ilgi kaynağı olacaktır. Bu sebepten dolayı sizleri aramızda görmekten şeref duyarız’ dendi.”

Ülkemiz iş dünyasının kimi üyeleri de buna benzer sözler söylemişlerdi. Onlar bir yerden işaret almışlar mıdır bilmem, ama tatlı kârlardan mahrum olma kaygıları yüzünden acilen yeni duruma uyum gösterdiklerini çok iyi biliyorum.

Kısacası “kılıçlar çekilmiş, ok yaydan çıkmıştır”. Kılıçlar kınına tekrar konur hiç kuşkusuz. Ama ok hedefine mutlaka varır. İş bu oku savuşturmakta..



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 19.04.2013 
   

AĞIR ABİLİK DEĞİL AĞIRBAŞLILIK


Son zamanlarda gördüğümüz “ağır ağabeyliğin” aldatıcı tarafını hatırlatarak belirtmeliyim ki  pek sıklıkla göremediğimiz ağırbaşlılık eskiden olgunluğun işareti kabul edilir, ağırbaşlılık gösteremeyen olgunlaşmış sayılmadığından pek itibar görmezdi. Şakalaşmak, espri yapmak; ölçüyü aşmamak kaydıyla ağırbaşlılığa engel değildi. Bununda yeri ve zamanı vardı tabii. Öyle aklına her esen, her istediği yerde şakalar yaparsa bunun adı münasebetsizlik, yani laubalilik, yada günümüzde söylenen biçimiyle sululuk olmaktan kurtulamazdı. 

Peki ağırbaşlılık sadece daha az şaka yapar olmakla mı kazanılır?

Bu sorunun cevabını verirken “bütün davranışların insana yakışmayanları ağırbaşlılığı bitirir” diye kestirip atmak kolaycılığına düşmemek gerekir bence. Şaka ve espri hayatın tek düzeliğine yapılan küçük sıçramalar olmasına rağmen bunun sürekliliği dibe çakılmaksa; dövünme, her şeyden şikâyet, birini çekiştirme v.b şeyler nedir? Ağırbaşlılığa asla yakışmayacak insanın bu olumsuz davranış biçimleri pek sıklıkla karşımıza çıkıyor. Hatta bu tür davranışlar günlük, sıradan davranışlarımız olmuştur.

Her türlü felâket sonralarımızı, düğün dernek edenlerimizi şöyle bir gözlemleyin. Birinde saç baş yolanların, diğerinde sevinçle içi kabarmışların çıkardığı gürültüyü duyar, ortaya serilen curcunayı görürsünüz. İkisi de aynı kakafonide buluşmuşlardır. Oysa insan; acısınıda, sevincinide taşkınlığa yer vermeden kendi içinde yaşamalıdır. Daha fazla dövünme, daha fazla sevinç narası ve kendini yerin dibinde görme yada her şeyle övünme kimseye olgun ve ağırbaşlı insan görüntüsü kazandırmaz. 

Bir insan sadece gürültü çıkarmıyor diye de ağırbaşlı olur mu?

Jest ve mimiklerde ağırbaşlılığın göstergesidir. Bunlara birde toplum içinde sıra ve düzene uymakta gelir. Bunun için sakin olmak gerekir. En sakin olduğumuz zaman uyuduğumuz zamandır demeyin. Ben ağır başlılığı hiçbir şekilde eylemsizlik olarak göstermek niyetinde değilim. Uykuysa yarı eylemsizliktir. Günlük eylemlerimiz içindeyken de sakin olursak ortam huzuru sağlanmış, işler tıkır tıkır işlemiş olur. Bu kolaylığı kendimize ve toplumumuza neden kazandırmayalım? Bu emirle değil kendiliğinden oluşan bir iç disiplini getireceği için kesinlikle ağırbaşlılığı yüceltecek ve ona katkıda bulunacaktır. Bizde kuyruklarda çıkan kavgalara bakarsanız ne dediğimi anlarsınız. Ortaya çıkan manzara onur kırıcıdır. Oysa ağırbaşlılık onurlu insanlara özgüdür. Onurlu insan ticaretten hukuka kadar varan her alanda hakkına razı olmakla kalmayıp, başkasının hakkını kollayan koruyan insandır. Onurla kuşanmış ağır başlılık içten gelen ışık gibidir. Işığın kaynağı görünmez ama kendisi asıl ışık olup ışır.

Ağırbaşlılığı; tüketme çılgınlığı yaşayan toplumumuzun felâket anında gösterdiği davranışlarda aramayın. Kimse bir başkasının aynı şeye ihtiyacı olabileceğini düşünmüyor.
Varsa yoksa salt kendi ihtiyaçları.. üstüne üstlük stokçuluk bile yaparlar. Ellerinde olan bir şeyin ikinci, üçüncü, belkide onucusunu edinmeye çalışırlar. Çünkü onlara göre bugünün yarınıda var. Evet bugünün yarınıda var ve bu hep böyle sür-git gitmeyecek. Bütün felâketlerin en kötü zamanı ilk iki haftadır. Ondan sonra üretken ve organize olmayı başaran bir toplumda bir düzene girer. O zaman bu stokçuluk niye? Ağırbaşlılığın bir şartı da yetinme duygusunu geliştirmektir. Yetinme duygusunun olduğu yerde stokçuluk oluşmaz. Yetinme duygusu ağırbaşlılığın erdem kazanmış halidir.

Erdemli kişiler karşıtlarının karşısında böbürlenen bir büyüklenme tavrını benimsemezler. Tıpkı yetinme duygusu gibi alçakgönüllülük sonuçta ağırbaşlılığı besler. Onlar içleri doldukça eğilen buğday başakları gibidirler, en küçüklerine bile aynı tevazu ile yaklaşırlar. Yetenek ve ustalıkları onlara sorun öğrenirsiniz, çok çalışılarak elde edilmiştir. Çok çalışan bir toplumun; erdemli, dolayısıyla ağırbaşlı bireylerin eseri olduğunu bu kişiler hem söylerler, hem de söylemekle kalmayıp uygularlar.

Kimse kimsenin yerine geçmeye hevesli olmayıp, herkes bulunduğu yerde işini en iyi yaparsa kalitede artar. Erdem ve kalite birleştiği takdirde insanların arayışlarıda o yönde olacaktır. Ondan sonra korkmayın; ev ve dükkânların kapılarını açık bırakın. New York kentinde 5 dakikalık elektrik kesintisiyle yağmalanan market ve mağazalar gibi hiçbir dükkân yağmalanmaz. Yollarda trafik gürültü ve keşmekeşi olmaz. İhtiyacı olanın dışında kimse sol şeride geçip önündekini sollamaya geçmez.

Dahada iyisi ağırbaşlılığı zayıfı ezmemek olarakta tarif edebiliriz. Zayıfı ezmeyle ağırbaşlılık Nerde görülmüştür? Onun adı sinsiliktir. Sinsilik, asıl niyeti gizlemek için çok konuşmamak  ağırbaşlılığın içinde yer almaz. İkisi ayrı şeydir, birbirine karıştırmayalım. Zayıfı ezmemek, korumak ve kollamak erdemdir. Erdemde yukardada belirttiğim gibi ağırbaşlılığın önemli aşamalarındandır.

Erdemin içine özveriyi de koymayı unutmamalı. Özveri (fedakârlık); hiçbir kişisel yarar gözetmeden, belkide kendisinin göreceği zarara rağmen topluma yada kişinin kendisinden başka birisine yüksünmeden yaptığı işler veya ayırdığı zaman dilimiyle ortaya çıkar. Duyarlı insanlarda özveri çok vardır. Onlar başkasının yanmaması için ateşe yalınayak yürürler. Yalınayak yürürkende şikâyet etmezler. Ağırbaşlılıkla ilişkiside buradandır.

Karakterimizin temeli aile içindeki genetik yapıyı izlediği düşünülürse bize doğuştan hazır olarak verilmiştir diyebiliriz. Önce aile, sonra yakın çevre, sonra özel veya resmi eğitim kurumlarıyla devlet, karakterimize biçim verir. Bunların çok azı kendi seçimimizdir. Daha sonrada egemen grupların reklam veya siyasi propaganda çalışmaları da seçimlerimizi etkiler. Kısacası karakterimiz epey etkilere açık vaziyette oluşuyor. Eğer ülke politikaları kendine yeten, sakin, üretken, vicdani boyutu yüksek olması yönünde eğitmekse insanlarda o yönde gelişme gösteriyorlar. Yok eğer sorgulamayan, itaatkar, geçmişiyle (boş boş) övünen olması isteniyorsa da insanlarda öyle bir karakter kazanmış oluyorlar. İkisinde de ağırbaşlılık var olabilir. Konumuz olumlu insan modelini ortaya koymaktı. O takdirde sözünü ettiğim ilk eğitim modeli seçilmelidir. Herkes ne yapacağını bilmeli. Trafik kazasından depreme kadar karşılaşılan her türlü felâkette kendiliğinden bir refleks oluşturan toplumlar zorlukların üstesinden gelebilir. Burada sayamadığım daha birçok sebep aklı başında, ağırbaşlı insanı oluşturmanın şart olduğunu gösterir inanın. Bunun da yolu herkesin oybirliğiyle kabul edeceği gibi eğitimden geçer.

Eğitim herkese ağırbaşlılığı öğretirken mesleklere dağılmış ağırbaşlı insanlar sayesinde toplumsal seviye yükselecektir. Bunu en yaygın biçimde basın yayın dünyasında görürüz. Felaket veya kargaşa anında abuk subuk sorular sormayan, kimseyi rencide etmeden konunun can damarını topluma aktaran, aktarırkende hiçbir engele takılmayan bir görsel yada yazılı basın toplumun ihtiyacını ağırbaşlılıkla karşılamış olur.

Ağırbaşlılıkla ilgili son ekleyeceklerimle yazıyı bitiriyorum. Her insanın kalbinde (belki de tüm canlılarda) Allahın kendinden koyup yerleştirdiği bir vicdan yer alır. Vicdan, sadece yandaşına, sadece eşine-dostuna değil, hiç tanımadığı birine, tanıyor olmakla birlikte sevmediği birine de gösterilirse vicdan olur.

İşte ağırbaşlılık olarak anlattığımız kavramın etrafı bu kavramlarla doldurulmalıdır. Çünkü bütün bunlarla birlikte ağırbaşlı insan olarak (ağır ağbi değil) kâmil insan olunur. Kâmil insanların çok olduğu ülke insanlığa örnek olur. Böyle ülke var mı? Bir düşünün bakalım var mı? Size şu kadarını söyleyeyim ki böyle bir ülke var.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com


Yayın Tarihi: 12.04.2013


ABD ULUS DEVLETKEN BİZ NEREYE KOŞUYORUZ?


Hiçbir ülkenin nüfusu tek milliyetten oluşmaz. Savaşlarla kazanılan topraklardaki milletlerin eklenmesi, kaybedenin çekilmesiyle geride bıraktığı milletle ve başka ülkeye sınır kentlerde yaşanan afetler kadar, iç hesaplaşmalar nedeniylede oluşan göç dalgaları bu nüfusun tek milletten oluşmasına imkân vermez. 1950’lerden sonra buna çalışma şartları da eklenmiştir.
Bu daha çok gelişmiş ve hızlı kalkınan ülkelerin çalışan sayısının azlığından doğar. Nitekim 1960-1973 yılları arasında öncelikle Almanya’ya daha sonra diğer Avrupa ülkelerine ülkemizden işçi göçleri olmuştur. Bu işçilerin ilk gidenleri önce geri dönmek niyetindeyken birinci nesilden sonrakilerin nerdeyse tamamı o ülkelerde kaldılar. Artık oralarda 3.-4. nesil göçmenler yaşamaktadır. Atalarımızın “doğduğum yer değil, doyduğum yer” sözü sanki günümüz için söylenmiştir.

Bütün kıyamette bundan kopar zaten. Doymak bunun için önemli. Doymak karın doyurmakla başlayıp, konforlu hayata kadar uzandığı için görece bir kavramdır. Oysa ilk duyduğumuzda “doymak” sözcüğünden enerji açığımızın kapatılmış halini, yani açlığımızı gidermiş olmayı anlarız. Karın doyurmakla sınırlı kalmayıp, daha fazla konfor isteyenlerin ellerinde oluşan birikimle güç elde etmeleri sonucunda toplumda uçurumlar oluşmaya başlar. Açılan uçurumlar yüzünden toplumsal barış bozulmaya yüz tutar. Barışın bozulmasını isteyen dış güçler bir fırsatın oluşmasını ortada henüz hiçbir şey yokken bile sağlamaya çalışırlar. Fırsat doğduğunda da hiç kaçırmazlar. Din, mezhep ve millet farklılıkları bu yüzden çok kaşınır. İki yada daha fazla milletten oluşan ülkelerin ayrışması, kendi iradelerinden çok dünya egemenlerinin kazançlarına kazanç ekleme tuzaklarından başka nedir ki?

Eski Sovyetler Birliği gibi çok uluslu oluşumların ayrışmasının yanında ABD gibi federal birlikteliklerin varlığı bence çelişki olarak görünüyor. Dünyayı ayrıştıran ABD kendisi tekliğin görüntüsünü vermektedir. Oysa içinde o kadar çok ulus-millet barındırmaktadır ki..
310 milyon ABD’linin sadece 22 milyonu ABD’lidir. Ama o 22 milyon yönetimde söz sahibi değildir.

Aşağıdaki listede Amerika’da yaşayan milletleri ve nüfuslarını göreceksiniz.  

310 Milyonluk Amerika Birleşik Devletleri nüfusunu oluşturan halklar;
1--Almanlar; 50 Milyon
2--İrlandalılar; 38-40 milyon (İrlanda nüfusundan fazla)
3--İngilizler; 30 Milyon
4--Meksikalı; 25-28 milyon

Araya girmeme izin verin. Birinci sırada Alman nüfusunun oluşuna çok şaşırmıştım. Çünkü İngilizlerin çoğunlukta olduklarını sanıyordum. Oysa bırakın ilk sırada olmayı ikinci sırada bile değiller. Daha sonra düşününce 2. dünya savaşında Almanya’dan kaçan Alman Yahudilerinin bu sayıyı oluşturduğu kanısına vardım. Tabii kaçanların içlerinde Alman Hıristiyanlarda vardı. Savaş mağlubu bir ülkede olacağı bilinen bir durum bu. Öyle yada böyle çok önemli sayıda Alman nüfusu Amerika’da yaşıyor. İrlandalıların ikinciliği büyük bir ihtimalle İngilizlerle giriştikleri mücadeleler sonucudur. İngilizleri anlatmaya gerek yok! Meksikalıların dördüncülüğü yaşadıkları iç savaşlar, fakirlik ve komşu ABD ile sınırlarının olmasındandır.     

5--İskoçlar; 25 milyon (İskoç'ya nüfusundan fazla)
6--Amerikalı; 22 Milyon

Gene araya gireceğim. Altıncı sırada olan Amerikan yerli halkının içinde herhalde Kızılderililer de vardır. Yada tamamı onlar mı; Bilmiyorum. Eğer öyleyse yönetimlerde yer almayışlarının nedeni nedir sordunuz mu? Zencilerin uzun mücadeleler sonrasında aldıkları haklara karşılık Kızılderililerin hakları var mı? Bir takım eski belgesellerden izlediğim kadarıyla yok! Onlarda beyaz adama küsmüşler zaten. Beyaz adamın verdiği hiçbir şeye tenezzül etmiyorlar.

Bundan gerisi ABD’nin büyüklüğüne, zenginliğine kalkıp gelenler olduğunu sanıyorum.

7--İtalyanlar; 18 Milyon
8--Polonyalılar; 10 Milyon
9--Fransızlar; 10 milyon
10-Hollandalı; 6-8 Milyon
11-Norveçli; 5 Milyon (Norveç nüfusundan fazla)
12-Çinli; 4 Milyon
13-İsveçli; 4 Milyon
14-Filipinli; 3 Milyon
15-Rus; 3 Milyon
16-Hintli; 2.5-3 Milyon
17-Gallerli; 2 Milyon
18-Danimarkalı; 2 Milyon
19-Çek; 2 Milyon
20-Yunanlı; 2 Milyon
21-Koreli; 1.5 Milyon
22-Macar; 1.5 Milyon
23-Portekizli; 1.5 Milyon
24-Vietnamlı; 1-1.5 Milyon
25-Türk 300 bin
26-Ermeniler 500 bin kadar.

Bu listedeki milletler içinde nüfusu bir milyonun altında olanlar Ermeniler ve Türkler. Avrupa bizim insanlarımız için daha mı gözde yoksa?

Sözü nereye getireceğim. Bu 310 milyon ABD nüfusunun içindeki milletler Anayasalarından Amerikan ulusu lafını çıkarın diyebilirler mi? Resmi dilin dışında devlet dairesine bir dilekçe verebilirler mi? Böyle şeyler ancak bizim gibi ülkelerde olur. Her şeye alıştırıldığımız gibi buna da alıştırıldık. Sırada aklımıza gelmeyen daha neler vardır kim bilir.

Söylenen sözleri, verilen vaatleri boş verin, şu soruyu sormanın tam yeridir: ABD ulus devletken biz nereye koşuyoruz?



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 

  
Yayın Tarihi: 05.04.2013

31 Mart 2013 Pazar

YENİ DÜZEN DİPLOMASİSİ YENİ SORUNLAR DEMEKTİR


Şu belirlemelere katılmamak mümkün mü?

“Entelektüeller, ulusların sistemlerin çalışmasını analiz ederler; devlet adamları ise bu sistemleri kuran kişilerdir.

Bir analistin bakış açısı ile bir devlet adamının bakış açısı arasında büyük farklılık vardır.

Analist hangi sorunu inceleyeceğini kendisi seçebilir, devlet adamı ise sorunları önünde bulur.

Analist açık bir sonuca varmak için ne kadar zaman gerekiyorsa o kadar zaman kullanabilir; devlet adamı için asıl sorun zamanın darlığıdır.

Analist üzerine risk almaz.
Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa, başka bir inceleme yazabilir.

Devlet adamı ise bir tek tahmin yapma hakkına sahiptir; yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur.

Analistin elinde bütün bilgiler vardır ve bunlar analistin entelektüel gücüne göre değerlendirilir.

Devlet adamı ise doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir, kaçınılmaz değişimi ne derece akıllıca yönlendirdiğine ve her şeyden önce barışı ne kadar iyi koruduğuna göre tarih tarafından değerlendirilir.

İşte bu yüzden devlet adamlarının dünya düzeni sorunu ile ne kadar başarılı veya başarısız bir şekilde ilgilendiklerini araştırmak, çağdaş diplomasiyi anlamanın sonu değil, belki de başlangıcıdır.”

Hepsi aklımıza yatan yukarıdaki belirlemeleri 1973–1977 yılları arasında Richard Nixon’ın ve Watergate skandalıyla görevden alınan Nixon’ın yerine geçen Gerald Ford başkanlığı döneminde Amerikan dışişleri bakanı olan Henry Kissinger yapmıştır. Dış politikada yöntem belirleme uzmanlığını geliştiren, bu yöntemleri yüklü bir ücret karşılığı verdiği konferanslarla anlatan Henry Kissinger’in bu konuda yazılmış “Diplomasi” adını verdiği birde kitabı vardır. Ülkemizdede Türkçeye çevrilerek yayınlanan bu kitaptan diğer alıntılara geçmeden önce yukarıdaki satırlara biraz değinsek nasıl olur?

Az önce okuduğunuz belirlemelere bakılırsa devleti yöneten başkan yada başbakanla herhangi bir spor karşılaşmasını yöneten hakem arasında büyük benzerlikler var. İkiside içinde bulundukları duruma göre anlık karar vererek hükmeder. Kararlarından çok büyük oranda geriye dönemezler. Geriye dönerlerse belki de inandırıcılıklarını, buna bağlı olarakta hüküm gücünü kaybederler. Her olay; tekrarı olmayan içinde yaşanılan anda, çok kısa zamanda gelecekle ilgili ilişkiler kurarak çözümlenmelidir. Maç yorumcuları gibi hakemlerin, tarihçiler gibi başkan veya başbakanların sonsuz zamanları ve aldıkları her karardan vazgeçmek gibi lüksleri yoktur. İşte bu yüzden devler arenasında bir ülkeyi yönetirken kararlı olmak yetmez. Danışmanlarla işi idare etmekte mümkün ama kıyaslı muhakeme gücüne sahip olmak için donanımlı olmakta gereklidir.

Henriy Kissinger’in belilemelerine dönelim.

“Roosevelt, bir dostuna şöyle yazdı: -Kan ve demir politikası ile süt ve su politikası arasında bir seçim yapmak gerekirse, kan ve demir politikasından yanayım.
Bu politika, yalnız ulus için değil, uzun vadede dünya için de daha iyidir.-”

Adamların niyetini açığa çıkarırken önce ulus sözcüğüne vurgu yapmak istiyorum. Amerikan birliğinin kurulması her türlü inancın çokluğu bir çok dilin konuşulduğu farklı milliyetler yüzünden mümkün olamayacağını bildikleri için Amerikan ulusu söylemine sarılıyorlar. Ama yönetmek istedikleri ülkelerin birliğini bozmak amacıyla ulusçuluğun faşistlik olduğu fikrini yayıyorlar. Aslında Roosevelt’in söylediklerine dikkat edersek bunu isteme nedenleri ortaya çıkıyor. Kan ve demir politikası boşuna tercih edilmiş değildir.

“Güç dengesi, uluslararası düzeni yıkma kapasitesini sınırlar; paylaşılan değerler üzerindeki anlaşma ise uluslararası düzeni yıkma arzusunu durdurur.

Hukuka dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun hukuk da boş kabadayılıktan ileri gidemez.”

Bu güç dengesi Kissinger’in dışişleri bakanlığı döneminde Sovyetler Birliğinin varlığı tehlike sayılarak başlayan nükleer silahlanma, karşılıklı nükleer silahlanma yarışına dönüşünce kıyamet teorisine dayandırılmıştı. Yani bir savaş çıkmasıyla, nükleer silahların kullanılması durumunda dünyanın felaketi olur düşüncesi iki büyük gücün savaştan kaçmasını sağlamak teorisiydi bu. Bir yere kadar bunun caydırıcı etkisi olmuştur. Buna bağlı olarak oluşan uluslar arası hukuk güçlü olanların hukukudur.

“Bu ‘Kıyamet Günü’ süreci, ‘casus belli’yi etkili bir şekilde politik kontrolden çıkardı.

Her kriz, seferberlik kararı şeklinde, bir savaşa doğru hızlanma mekanizması taşıyordu ve her savaşın genel bir savaş olacağı da kesindi.”

Şu anda yaşanılanların aynı tehlikeleri içerme ihtimali taşıdığını gösteriyor. Bu genel bir savaşa dünüşebilir mi? Umulur ki dönüşmesin. Gerçi ihale üzerimize kalacak gibi görünüyor. Bu yok olmamıza neden olur endişesini taşıyorum.

“Harold Nicolson durumu şöyle özetledi:
-Biz Paris’e, yeni düzenin kurulacağı inancıyla geldik; ayrılırken gördük ki, yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır.-” 

Sovyetler sonrasında oluşturulan Amerikan merkezli politikalar, kendi söylemleri üstüne bir şey katmadan söyleyebiliriz; “yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır” yapmayacaktır. Yeni düzenin yeni sorunlar yaratacağı gün gibi açıktır. Önce balkanlarda başlayan kaos şimdi orta doğu ve kuzey Afrikayı sarmıştır. Kafkaslar da sırada bekletilmektedir.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi: 20.03.2013
   

SEN NEYMİŞSİN BE ABİ?


Ne yapsam, nasıl anlatsam bilmiyorum. Öyle bir insan örneği vardır diliniz tutulur, anlatamazsınız. Bu örnekteki insan her şeye ahkâm kesmeye bayılır. Doğru sözlerde söyler kimi zaman, şaşırırsınız. Her işi yapmıştır. Asla kendini bir işte dikiş tutturamayanlardan görmez. Çevresinin genişliği ve bu çevredeki kredisinin varlığına bağlar bu durumu. Hakkını yemeyelim çene çalmakta pek hünerlidir. Sözü süslemeden, dolaştırmadan hedeflediği konuya dikkatleri çekecek şekilde konuşur. Çevrenizde böyle bir kişi bile yok mudur? Varsa şöyle bir bakın ne kadar okuyup araştırmaya meraklıdır? Hemen hemen hiç, değil mi? Sorsanız vaktim mi var derler. Tamam, vakti yoktur ama toplumumuzun da kitap okuma alışkanlığı yok! Bunu bildiğiniz için inanmakta güçlük çekmezsiniz. Okuyana şaşılır bu ülkede, “nasıl vakit ayırabiliyorsun?” diye de sorulur birde.

Buraya kadar anlattığım, baskın karakterde olmakla birlikte, olumlu olan bir insan örneği. En azından bir şeyleri başarmış olduğu görülür. Birde bunun tersi var, çekilir gibi değil. Her işi eline yüzüne bulaştırır. Sorarsanız çok şanssızdır. Talih hiç yüzüne gülmemiş. Konuşurken kopuk ipleri bir birine bağlar gibi konuşur. Ordan burdan kırıntı bilgiler edinmiştir. Genede kendisini çok bilgili görür. Üstelikte bir konuşma ustası olduğunu sanır. Bununda hakkını yemeyelim girişkendir. Saygıda kusur etmez. Hatta kimi zaman kantarın topuzunu kaçırır. O zaman saygısına övgülerini ekler. Böyle insanı sevenlerde vardır mutlaka. Benliklerini doyuran övgülere kimin ihtiyacı yok ki?

Bir arkadaşım vardı, benim gibi Beşiktaş taraftarıydı. Çok güzel futbol oynardı. Oyunculuğu Hollandalı ünlü futbolcu Cruyff’un özelliklerini taşırdı. O sıralarda semtimizde bulunan 100 dönümlük arazi parçasında (biz tarla derdik, çünkü öncesinde ekilip biçilen bir tarlaydı) hafta sonları maçlar oynanırdı. Büyüklerin arasına giremeyen bizim yaşlarımızda kişilerde o tarlanın bir ucunda kendilerine uygun boyutlardaki alanda futbol oynarlardı. Kurduğum her takıma onu mutlaka alırdım. Benden birazda küçüktü. Daha sonraki yıllarda kendisine tavla öğretmiştim. Tavlada ondan çektiğimi kimseden çekmedim. O daha çok yeniyken bir turnuva düzenledim. Turnuvada onunla oynadığım ilk maçta 5-0 yenilerek elendim. Hiçbir şey bilmiyordu ama şansı çok iyiydi.

Şansı iyiydi dedim ya, öyle böyle değil. İlerde ticarete atıldığında bunu açıkça gördük. 
Ticarette de onu diplomalı iktisatçı sanırdınız. Öyle önerileri vardı ki Tüsiad Müsiad duysa kesin ülke yararına bulur, üstelik neden bunu düşünemedik diye dövünürlerdi. İşsizliğe çare olacak buluşları bile vardı. İş adamları odalarının üyeleri birer kişi işe alsa işsiz kalmaz derdi.

Hiç umulmadık bir anda bambaşka işlerle karşınıza çıkardı. Bir keresinde bir bisküvi firmasının genel satıcısı oldu. İşi büyüttü, iş pazarlamaya başladı. İş pazarlamacılığından ülke pazarlamacılığına dönüştü. Turizm sektöründen sanayi sektörüne, pazarlanan ne varsa pazarladı. İletişimden bileşime kadar konuyu geliştirdi. İşleri rast gidince konuşmacı olarak iş adamlarına öğütler bile verdi. Doğudan karkas et getirip batıda sucuk yapıp satmalarını önerirdi. Sanki ortalıkta et vardı da.. En beğenmediğiniz ülkede etin kilosu 8 lirayken bizde 30 lira olmasının başka açıklaması var mı? Tıpkı benzinde olduğu gibi. Başka ülkelerde benzinin litresi 2, bizde 5 lira. Ne ülkeyiz yahu! Ama arkadaşım coşmuştu bir kere.

Her işin bir ilki vardır ya, işte o ilkler çok heyecan verir herkese. Arkadaşıma da tabii.. hatırlıyorum, ticarete atılmasına yakın belediyede işçi bile olmuştu. Kadrolu olmak çok çok zorken o bunu başarmıştı. Daha sonra sadakatinden dolayı yükselmiş, belediye garajında kantin işletmişti. O zamanlarda sendikacı olmuştu. İşçi eylemlerine katılarak grev gözcülüğü yapmıştı. Bütün bunların ilerde onun yöneticiliğinde önemli katkılarda bulunacağını acaba düşünmüş müydü? 

Bu kadarla da kalsa iyi. Şiire de, tiyatroya da meraklıydı. Hatta keşke herkes böyle olsa diye içimden geçirirdim. Bir keresinde başrolü üstlendiği bir oyunda oynamıştı. Anti komünist, anti masonistti. Yahudileri sevmezdi. Eh bende ırkçılık boyutunda değil ama dünyaya egemen oldukları için Yahudilerden hoşlanmazdım. Ne o öyle kardeşim, sinema, edebiyat, bilim ve teknoloji onların güdümünde nasıl olur? Ama öte tarafta Allahın zenginliği istediğine, bilimi isteyene vereceği gerçeği vardı. Adamlar demek ki çok kafa yorup teknolojinin sahibi de olmuşlar. İslam dünyası ajanların oyuncağı olmuş, ülkeleri perişan durumdayken liderleri iktidarlarının derdine düşmüşlerdi. Bundan daha iyi olmaları mümkün değildi tabii. Bunun cevabını hepsi öbür tarafta versinler artık. Ortalığı boş bulan Yahudiler Hitler’in yaptığı soykırımı kullanarak mağdur edebiyatıyla kendilerinin kollanmasını sağladılar. Teknolojiyi her konuda emellerine uygun bir dünya oluşturmaya yönelik geliştirdiler ve kullandılar. GDO’lu besinlerle kendilerine bağımlı bir dünya tarımcılığını oluşturdukları gibi, istedikleri anda dünya nüfusunu hem sayısal hem nitelikçe ayarlayabilir hale gelmek üzereler. Bunların içine tıp bilimini de koyabilirsiniz. Kuru kuruya hamaset dönemleri 18. ve 19. yıllarda kalmış olmalıydı. Donanımlı, öte dünya kadar bu dünyayıda anlayan imanlılar bu topluma gerekmez miydi? Ne yazık ki hamaset yapmaktan öteye geçemeyen inanmış insanlarımız var. Hepsi için söylenmese de geneli böyle ne yazık ki. Arkadaşım bunlardan biri değildi. Herkesten farklıydı. Ama büyük düzene sakalı kaptırmıştı bir kere; nereye çekerlerse o yöne gidiyordu. Tüccarlık, idarecilik derken en sonunda kendisini yanlış sularda yüzer bulmuştu. Bunu bir tek ben görüyordum.

Çoktandır kendisinden bir haber alamıyorum. Kim bilir nerelerdedir? Belki geleceğin planını yapıyordur. Bir gün umulmadık biçimde karşıma çıkacağından kuşkum yok! Bu yüzden ona şarkıcı değilim ama müzisyen geçmişime dayanarak MFÖ’nün şarkısını söylemek istiyorum.

“SEN NEYMİŞSİN BE ABİ?”
     

NOT:
Bu yazı bir kurmacadır, böyle bir arkadaşım gerçekte yok! Ararsanız buna benzer birini bulursunuz belki. Her hikâye kimilerine tutan, kimilerine hiç tutmayan günlük fallar gibi
kimine uyar kimine uymaz. Bu yüzden ortaya  çıkan benzerlikler kimseyi şaşırtmasın.




Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi22.03.2012

OYUN BİTİNCE ŞAHLAR VE PİYONLAR AYNI KUTUYA KONUR (kısaltılmış)


Hayat bir okuldur. Bu okulun beş öğretmeni bize daima bir şeyler öğretmeye çalışırlar. Bunlardan bir çift göz ve bir çift kulak diğerlerinden az farkla ön sıralarda yer alır. Görmesini bilen göz gördükten, duymasını bilen kulak duyduktan sonra eskilerin “idrak” dediği algılama yetisi gelişir. Kimilerinin kapalı olan algılama kapıları zaman gelir birden bire açılıverir. Tabii bunun için “muhakeme”; kıyaslı yargılama gücünün kişide olması gerekir. Yargılama gücünün en güzel biçimde polisiye filmlerde kullanıldığını bilirsiniz. Hatta sizde öyle filmleri izlerken çoğu zaman akıl yürüterek bir tahminde bulunursunuz. Tutar yada tutmaz önemli değildir. Aslında yapılan tahminler tutmazsa filmden alınan keyif artar.

Son on yılın Türk dizileri içinde en ilgi göreni “Kurtlar Vadisi”nin başlarda büyük kitlelerce, sonraki yıllarda özel izleyicilerince izlenmesi boşuna değil. Yer altı dünyasının üyesi olmaya teşne yarı bitirimlerle, iç ve dış siyaset konusunda ahkâm kesmeye meraklı yarı entelektüeller bu filmi baş tacı ettiler. Bu film izlemelerinden sonra olayın görünenin aksine görünmeyen yanında gizlenen asıl amacın ne olduğunu sorgulamayı öğrendiler mi çok merak ediyorum. Onca tiryakilik boşuna gitmesin değil mi?

Ülkemiz son yıllarda böyle bir süreçten geçiyor. Bu süreç Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra baş döndürücü biçimde gelişti. Gerçeği ararsanız süreç Osmanlının Tanzimat dönemine ve ilan edilen 1. meşrutiyete kadar gider. Oradan da büyük Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyetimize kadar uzanır. Aktörler değişse bile maksatlar değişmemiştir. Daha rahat bir hayat yaşamak için başkasını sömürmek tek maksattır. Dünya enerji kaynaklarının en fazla olduğu Ortadoğu ve kuzey Afrika, batılı ülkelerce bu nedenle paylaşılıp duruldu.

Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra silahlanmak üzerine kurulu politikalar bitince, yeni pazarlar kurarak dünyaya yeniden düzen verme çalışmaları da hız kazandı. İlk işaretleri Yugoslavya’nın parçalanmasıdır. Batılı ülkelerin burnunun dibinde bu uğurda ortaya çıkan Bosna Hersek vahşeti unutulmadı, henüz hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. Slovenya, Hırvatistan, Makedonya tek kurşun atılmadan ayrılırlarken, Bosna Hersek’te vahşet uygulandı. Hatta Boşnakların sahiplendikleri Türk kalıntılarını bile ortadan kaldırmak tek amaçlarıydı. Çünkü Türklük İslamlıkla özdeşti ve Avrupa’nın ortasında Müslüman görmek onların istemediği bir şeydi. O kadar belliydi ki bu, AB’ye Bulgaristan alınırken Bosna Hersek’in adı bile geçmedi. Oysa Bosna Hersek Bulgaristan’dan on gömlek kültürlü, gelişmiş ve uygardı. Boşnak milleti Avrupa’nın en asil milletlerinden biridir. Onlar savaşa bile bayramlık giysilerle giderler.

Bu gün PKK ile yürütülen barış görüşmeleri “Kurtlar Vadisi” filminin gerçek hayattaki görünen biçimidir. Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerde öyle. Geçenlerde gene bir heyet Abdullah Öcalan’la görüşme yapmak üzere İmralı adasına gitti. Görüşme üzerine gazetelerde yazılanları okumuşsunuzdur. Okuduklarımın içinde ilginç değinmeler vardı. O değinmeler uluslararası alanda dönen oyunları göstermesi bakımından dikkatimi çekti.

Burada ayrıntıya girecek değilim. Okuyanlar bilir; Abdullah Öcalan kendisinin bir çok komployu boşa çıkardığını ekleyerek nerdeyse ülkede olan biten ne varsa devlet eliyle yaratıldığını iddia ediyordu. Aynı şey kendisi hakkında da yıllardır söylenmedi mi? AKP’li milletvekili Şamil Tayyar bunu köşesinde dolaylı olarak yazdı. Hatta PKK’nın 12 eylülde kürt  sol örgüt Kava’yı bitirmek amacıyla kurdurulduğunu belirtmiş, TV8’de Erkan Tan’la yaptığı bir sabah söyleşisinde bunu dile getirmişti.

Bu anlatılanları duyunca sade bir vatandaş olarak Kurtlar Vadisi filmini izliyormuşsunuz gibi gelmiyor mu size? Bakın Abdullah Öcalan’ın Şu sözleri sanki o dizi filmden alınmış bir söz gibi değil mi? “Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak.” Ayrıca rejim değişikliğine gidilirken bunu birilerinin gönlüne göre yapmasına izin vermeyeceklerini ekliyor.

Hiçbir olay başladığı gibi bitmez. Başlangıçta tasarlanan çok şey ilerleyen aşamalarda gerçekleşmesi imkânsız bir şey olur çıkar. Bazen de hiç hesapta olmayan şeyler kimi zaman kendiliğinden, kimi zaman sevk ve idare edenler tarafından tasarlanan şeyin içine sokulur. Rejimi değiştirmek o kadar kolay mı? İsterse bu “anaların göz yaşları dinsin” sloganıyla sunulsun, fark etmez.

Bu yolda daha çok oyun seyredecek, kimilerine çok kızacaksınız. Oyun içindeki oyunlarla başınız daha çook dönecek. Şimdiye kadar oynananlarla dönmedi mi? Siz “Kurtlar Vadisi”ni nasıl izliyordunuz o zaman Allah aşkına. O diziden hiç bir şey öğrenmediniz mi? Hatta dizi ülkemizde olacakları bazen bir hafta önceden bildiriyordu, nasıl görmezsiniz?

“Kurtlar Vadisi”ni hiç seyretmedim. Diziden söz edildiğinde çapraz ilişkilerin doğurduğu sonuçları, parasal getiri uğruna kurulan çıkar ilişkilerinin ülküleştirerek (idealleştirilerek) Vatan, Millet, Sakarya edebiyatıyla sunulmasını örnek gösteriyordum. Aynı silahla vurulan sağcı ve solcuların “ajan provakatörler”ce kullanıldığı dönemi yaşamış bir kuşaktan geliyordum. Bunları kışkırtan, besleyen iç ve dış güçlerin kimler olduğunu o zamanlar Uğur Mumcunun kitaplarını okuyarak öğrenmiştik.

Oyun içinde oyunlara bakarak bu oyunun nasıl biteceğini kestirebilir misiniz? Sevk ve idarede kantarın topuzunu kaçırarak mağlup olanlar tarihin tozlu raflarında kötü şöhretleriyle baş başa kalırlar. Çünkü oyun bitince şahlarıda piyonlarıda aynı kutuya koyarlar. 


NOT:
Bu yazıyı eklemeden e-postayı yollamışım. Önce Yavuzla yolladım, klasör boşmuş. Eve gelip yazıyı ekleyerek yeniden yolladım. Bu kez kısaltılmış olarak yayınlandı.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.sakaryaanadolu.net 


Yayın Tarihi15.03.2013