30 Haziran 2013 Pazar

ORANTISIZ GÜÇ



Orantısız güç denince aklınıza ne geliyorsa onlara kısaca değineceğim bugün. Sonrada konuyu engellilere bağlayacağım. Ama öncelikle belirtmem gerekir ki, ülkemizin şu günlerde içinde bulunduğu toplumsal çalkantılar konumuzun dışındadır. O konuda herkes bir şeyler söylüyor zaten. İsteyen kendi meşrebine uygun yazıları ulusal basından okuyabilirler.

Orantısız güç lafını polisimizin halkımıza karşı kullandığı güç olarak algılıyoruz genellikle. İzinli izinsiz, rastlantı olarak veya önceden belirlenmiş bir yerde toplanan kalabalıklara, kalabalıklardan verilen karşılıkla siniri bozulmuş gergin insanların müdahalesi olarak da görebiliriz bu durumu.

Orantısız güce sadece bir meslek gurubumu sahiptir? Bireysel olarak da orantısız gücü kullanan yok mu? 

Aile içi şiddet olgusu bu gücü kullananların olduğunu gösteriyor. Yazılı ve görsel basında her gün bu tip haberlerle karşılaşıyoruz. Dudağı, kaşı patlamış kadın ve çocukları gördükçe içimiz sızlıyor. Canavar eşe, canavar babaya veya canavar anneye öfke kusuyoruz. Böyleleri hiç evlenmesinler demek gelir içimizden. Şiddete eğilimi olan ve bundan garip biçimde zevk alan sadist insanlar olduğu gibi, öfkesine gem vuramayan insanlarda var. Bu tipte insanlar evlenmeseler de orantısız güç kullanmadan duramadıkları için bu gücü kullanacakları birilerini bulurlar. Her iki gurubun mutlaka psikolojik sorunları vardır. Tedavi görmeleri şarttır.

Orantısız şiddetin çok çeşidi var. Altı sene önce başımdan geçen ve sizlere şimdi anlatacağım olay bunun bir örneği olacak sanıyorum.

Ben  on sekiz yıl Tüvasaş Lokalinde yazları üç, en fazla dört ay süren sezonluk müzisyenlik yaptım. Bu süre içinde dört genel müdür, üç lokal müdürü gördüm. Rahmetli dostum ve kardeşim Erdinç Arın lokale girmemi sağlamış, yedi yıl da birlikte çalmıştık. O müzisyenliği bıraktı, ben on bir yıl daha sürdürdüm. Bu on bir yılda iki yıl hariç dokuz yıl, lokale girdiğim zaman da müdürüm olan müdürle çalıştım.

Çeşitli zamanlarda bedensel engelli işçi ve memur alındı ben akıllarına gelmedim. Bir ara fabrika memur kısım amirlerinden ismini vermek istemediğim bir sayın kişi “biz özürlü kişi işe aldık neden baş vurmadın” dedi. Dediğinde iş işten geçmişti. Ondan sonra bir kerede fabrika genel müdürlüğüne dilekçeyle baş vurdum, nazik bir red cevabı aldım. Mecburen mevsimlik müzisyenliğe razı oldum. Öteden beri müşterinin insiyatifine bırakılan dışarıdan müzisyen getirme işinin bir düzene konulmasını istedim. Müzisyen gelsin, gelmesin demedim, ama gelen müzisyen nedeniyle ben işsiz kalıyordum. Hatta birkaç kere yaptıkları kayıt hatası yüzünden ben çalacağım diye gittiğimde kapıdan döndüm. Ben engelliyim biliyorsunuz ya artık, oraya taksi tutup gittiğim ve yanımda tesisatlarımı kurmaya bir eleman götürdüğüm için her seferinde külliyatlı bir para cebimden ödedim. Bütün bunları göstererek, ayrıca diğer salon ve lokalleri örnek vererek daimi müzisyenlerin durumunu belirttim, dikkate almadılar.

Diğer salon ve lokallerde gelen müzisyen misafirdir, gittiği salonun müzisyeninden çalacağı bir zaman dilimi talep eder. Salonun müzisyeni çalsın çalmasın o ücretini alır. Önerdiklerim bunlardı. 

Kamu iş yerlerinin birinci önceliğinin engelli istihdamı olduğunu söyledim, başka kamu yerleri de var dediler. “Ben başka kamu işyerinde müzisyen değilim Tüvasaş’ta müzisyenim”
dedim. “Tıpkı sizin de burada memur ve amir olduğunuz gibi diyemedim.” Saygısızlık etmek istemediğim için tabii. O sene bana en az işi vererek sezonu kapattılar. Sonraki yıllarda ne aradılar ne sordular. Yerime, özürlü olmayan bir kamu kurumunda görevli memuru işe almışlar.

Bu sizce orantısız güç değil mi? 18 sene çalıştığım yerde çalışıyor olsam şimdi 21 yıldır çalışıyor olacaktım. Kadroya alınsaydım emekli bile olmuştum bu arada.

Orantısız gücün bir başka biçimini gördünüz değil mi? Bu mevki sahibi olanların kullandıkları güçtür. Oysa güce sahip olanların herkesi saran gözeten yapıda olması gerekir.

Bu yüzden ben kişilerin insaf ve vicdanına bırakılan işleri pek hoş görmüyorum. Biz engelliler olarak kişilerin insafıyla değil kamunun kanun ve kurallarıyla korunmak istiyoruz. Biz devletimize asalak olmadan hayatımızı kazanarak yaşamak istiyoruz.

Kimbilir başka nerelerde kimler orantısız güçle karşı karşıyadırlar.

Orantısız gücün bir tanesi de bu yazının bizzat kendisidir, biliyorum. Çok sayın müdürlerim beni bağışlasınlar, engel olunan bir insanın hayatıdır.


                                                                                                                                      19.06.13
 



YENİ YAŞAM TARZI


Sanayileşmeyle birlikte çalışma alanları topraktan fabrikalara kayınca kentler önem kazandı.  Toprağın makineyle işlenmeye başlaması da köyden kaçışı hızlandırdı. Daha önce kentler yönetim erkinin toplandığı, kültür ve sanat merkeziyken bu özelliğine ticaret merkezleri olma özellikleri katıldı.

Kent soylu kavramı varlığını sürdürse bile dış mahallelerine yerleşerek kenti büyütüp kent hizmetinden faydalanan köylüler taşralı kültürünü kente taşıdılar. Evvelden büyük kentlere gidenler geldikleri yere döndüklerinde büyük kentin kendilerine kattığı sosyo kültürel farklılıkla hemen fark edilir ve çevreden büyük itibar görürlerdi. Ülkemizde köylerden kentlere göçlerle kentler bu özelliklerini yitirerek kocaman birer köy oldular. Arık kent merkezlerinde bir apartman dairesinde yaşamak zenginlik göstergesi değil, tam tersine fakirlik göstergesidir. Gelir durumu biraz daha iyi olanlar kent dışında kurulan uydu kentlerdeki villalarda veya çok daha lüks dairelerde oturuyorlar.

Kentlerde ticaretin ve sanayi üretiminin toplandığı ilk zamanlarda mahalle bakkalları, mahalle terzileri, semt kasapları, semt ayakkabıcıları, saatçileri, değirmencileri, nalbantları, iğnecileri vardı. 1940 yılından sonra Amerika da sanayileşmenin sonucunda başlayan marketleşmeyle daha sonra Avrupa da, ülkemizde 1960 yılından itibaren  başlayan sanayi hamlemizle birlikte, 1980 yılından sonra hızlanan yabancılara satışla bu mesleklerin ortadan kalkması kentliliğin göstergesiydi. Bu dönem kentliliğin, gelir açısından bireysel kazançları en çok arttırdığı dönemdi. Dönemin ortalarında (yuppilik dönemi) zenginliğin şımarıklık olarak gösterilmesi doğal karşılandı, lüks tüketim en büyük değer kabul edildi. Hem ülkemizde hem dünyada çevre felaketlerinin yaşanması sonucu yuppilik olarak adlandırılan bu dönem sona erdi.

Şimdi tersine bir gelişme ucunu göstermeye başladı. Japonya, mesleği olan ve işlerinde başarılı insanların yaşama biçimini değiştirip köy hayatı yaşamak ve toprak üretiminde bulunmak isteyenlerini destekleme kararı aldı. Bu tarımda küçük üreticiyi desteklemek demektir. Sormadan edemiyorum, neden? Neden büyük toprak sahibi değilde, küçük üretici? Neden köylü değilde hayat tarzını değiştirmek isteyen kentli? Kentlinin marketlerden yaptığı alış verişlerle yediklerinden tat alamadığı için, organik üretimi yapacağı mı düşünülüyor? Kaliteli yemek yeme giderek azaldığı için, ticaretin insanı yok etmesine izin vermemek mi hedefleniyor? Bu kalite sadece ürünler için mi geçerli, hizmet biçimiyle ilgisi yok mu?
Alıcı ile üretici-satıcı birebir, yüz yüze ilişki kurmasının unutulan toplum ilşkisini yeniden canlandırmak kentsel dönüşümün bir parçası. Japonya’nın Osaka kentinde kaliteli ve sağlılklı ürünleri satışa sunan küçük dükkanların açılması destekleniyormuş. Alış veriş merkezlerine eskisi gibi hoş bakılmıyormuş artık.

Sadece bu konuda değil, her alanda bir değişiklik ihtiyacı var. Yayın dünyası umulmadık sürprizlerle karşılaşınca durumun  farkına varıyor. Amerika da dergi dünyasının ödülleri dağıtılmış. Sırt Çantası (Backpack) adlı dergi, Amarikan dergiciliğin önemli ismi, kaliteli içeriği ile şöhretli New Yorker kadar ödül alınca yayın yönetmeni çok şaşırmış. Sırt çantası dergisinin tabiatın keyfini çıkartmaktan söz etmesi, açık havada kaliteli dolaşmanın yöntemlerini araması satışının artmasına ve ödülleri kazanmasına en büyük sebep olduğu fikrinde herkes.

Bu artık kent köy olgusunun doğanın lehine değişme işaretimidir acaba? Biz henüz gelişmiş batı ülkeleri kadar olmasada çağın hastalığına yakalanmış durumdayız. Bu değişim bizim içinde gerekli.
Ben şu terminatörleri ve onların dünyasını hiç sevmemiştim zaten. Daha önce makineyle tanışan köylüler kadar, kırsal yaşamı da bilen kültürlü kentlilerde olacak artık.

Mahalle bakkalım geri gelsin, terzimle arkadaşlığım devam etsin isterim. Ben konfeksiyondan giyinirken yuppiler zaten butiklerden yada özel modacılarından giyiniyorlardı. Bende bu haklarımı geri istiyorum.



                                                                                                                                      17.06.13
 



ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 04



         Merhaba dostlar! Pazar günü okuyacağınız bu yazıyı Cumartesi günü saat 12:30 sularında (çok gelenekçi değilim ama bazı yeni dil biçimleri kullanımına da karşıyım. Örnek vereyim, “12 gibi ordayım” denmemeli. “12 civarı”, “12 dolayı” yada eski ama hepsinden güzeli “12 sularında” denmesidir.) yazıyorum. Artık yaz kendini hissettirmeye başlar. Bu senede uzun ve çok sıcak bir yaz olacağı söyleniyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda umarım hava piknik yapmaya müsait olur. Bütün bir kış evle okul arası gidip gelen çocukların hakkı bu. Eh karnelerde dün alındı. Çok sıcaklarda piknik yetmez, o zaman deniz kenarları aranır. Yoksa bu sıcaklarda dondurma gibi eririz. Bu durumu dua kabul edip amin diyenler varsa eminim onların kilolarıyla sorunu vardır. Ona bakacak olursanız benimde kilolarla sorunum var ama amin demiyor, ah keşke diyorum. Çünkü sıcaklarla terlemek kilolarımı azaltmıyor.

         Yeter bu kadar kilo muhabbeti. Bu gün biliyorsunuz her hafta Pazar olduğu gibi gene şiirlerle söyleşeceğiz. Sizler için seçtiğim ilk şiirim 1978 yılına ait. Toplumcu akımların hakim olduğu yıllardı o yıllar. Dinimizde de olduğu gibi emeğin hakkını savunmak kutsaldı. Dolayısıyla vereceğim bu iki şiir toplumcu düşüncelerin izlerini taşıyor. Eğer bu yazıları takip ederseniz yazılışındaki tarih sırasını bozmadan verdiğim şiirlerde toplumculuğa getirdiğim eleştirilerimi de göreceksiniz.

BİR YÜKSEK TEPE

Bir yüksek tepeden izliyorum şehri
Küçülmüşte oyuncaklaşmış her şey
Avucumun içinde sanki 
                     uzatsam elimi tutacağım
Bende o şehirdenim fakat 
                açsam ağzımı her şeyi yutacağım
Bir yüksek tepeden izliyorum şehri
Elimde bir sahra dürbünü
Ve işte görüyorum orda
Tamirci çıraklarını
Yatmışlar soğuk, ıslak ve yağlı betonlara
Konuşuyorlar..
Duymuyorum.
Ve işte görüyorum orda
Bir atölyede yine çıraklar
Bir kalabalık, bir öbekleşme, bir telaş var 
Eli kopmuş bir çocuk şaşkın ağlıyor
Duymuyorum.
Ve işte görüyorum orda, toz duman içinde
Sıska, çıplak ve sapsarı bir çocuk
Bir elinde bir somun ekmek
Diğer eli bir adamda bileğinden
İki polis çocuğu götürmek için sabırsızlar, belli
Yalvarıyor çocuk, minicik ürkek elli
Avucumun içinde sanki 
                                uzatsam elimi tutacağım
Bende o şehirdenim fakat
                   açsam ağzımı her şeyi yutacağım


Aydın Göle
1978 

*

ŞEHRİN SOKAKLARINDA RÜZGAR

Şehrin sokaklarında bir rüzgar
Dolaşıyordu özgür, biraz da hoyrat
Her duvara çarpışında acılı ıslıklarla, 
                            acılı türküler söylüyordu
Şehrin sokaklarında neler yoktu neler,
                                       yıkılmıştı bahçeler
Gelecekten umutsuz, şimdiden çocuksuzdu
Kuş sesleriyle birlikte çocuk seslerinede
Bir özlem duyulurdu, kaç zamandır bilinmez
Şehrin sokaklarında çamur ve gölcükler
                            bu rüzgarla kudurmuşlardı
Babalar akşam eve yorgun dönerlerken
                       ciğerlerinde duyuyorlardı
                              yapışkan lağım kokusunu
Şehrin sokaklarında bir rüzgar
Dolaşıyordu özgür, biraz da hoyrat
Ve giderek güçleşiyordu hayat
Şehrin bulvarında uçuşuyordu etekler
Kilotlu çoraplarda saklı genç, yaşlı bacaklar
Karışmıştı havaya iç bayıltan kadınca kokular
Şehrin sokaklarında neler yoktu neler
Bu akşam üstü kapanmıştı kapı pencere
                                   ve çekilmişti perdeler
                             çocuklar aç, tir tir titriyorlardı
                                                yanmıyordu sobalar
                                                     boştu tencereler
Ve bir kederi olanca ağırlığıyla duyuyordu anneler
Babalarda fakat, özellikle anneler..
Şehrin sokaklarında bir rüzgar
Dolaşıyordu özgür, biraz da hoyrat
Duvarlara çarpışında canı yanarak
Islık çalıyordu
               bir acı ıslık.


Aydın Göle
1979

*

         Kışı pek sevmezdim. Kar yağarken güzel olurdu, bembeyaz kesilirken tabiat, görüntüye doyulmazdı, ama sonra onun erimesini beklemek zor gelirdi. Eski kışlar birde uzun olurdu ki..

         Resmen mahsur kalırdım. Bütün dünyanın iklimi değişti, bu arada Marmara’nında değişti tabii. Kar yağmasını her kış dört gözle bekleyen Faruk Karagöz dostum her yıl hüsrana uğruyor artık. Ona da eski sert kış hatıraları kaldı. Bu kadar sözden sonra gelsin kış şiiri artık değimli?

KIŞ KAPIDA

Kış kapıda
Güneş limon sarısı bir buz
Mavisi uçmuş göğün
Soğuk var bundan sonra her öğün
Leyleklerle gitti yaz
Kış kapıda
Rüzgarlar yeşili kırbaçlamakta
Doğa yılgın düşmekte
Ve.. yitmekte
  __ gözlerimin önünde __ 
                          yavaş yavaş

Aydın Göle
1979

*

         Bir gün arkadaşlar oturmuş güzellik tanımı üzerine konuşuyorduk. Felsefeyle de ilgimiz var hani. Dursun Ali Arslanoğlu arkadaşım bu gün bile felsefeyle ilgileniyor. Neyse, o konuşmada “güzelliğin” faydayla eşleşmediği fikrine vardık. Faydası olan her şeye güzel denemezdi. Peki güzel neydi? Simetri orantı meselesi mi? Güzelliğin daha derin bir boyutu olmalı düşüncesindeydim. Bu şiirde öyle doğdu.

BENCE BÖYLE GÜZEL

Çırılçıplak, 
        - yontu gibi - 
Uzanıp yatsada kadın,
Ak çarşaflarda sereserpe.
Gizemine vurulurum güzelliğinin
Orantısına simetrisine değil.
Güzel böyle güzeldir,
                     böyle cana yakın
Çarpıcıdır,
           elektrik akımı gibi,
                                   böyle!


Aydın Göle
1979 

*

         Arkadaşım Dursun Ali Arslanoğlu kendini yetiştirmiş, bilgiye aç, hep uçlarda düşünen biridir. Yetiştirme yurdunda büyümüş, ailesine çok bağlı bir babadır. İşte bu Ali yurttan 18 yaşında çıktığında öğrenim durumu orta iki terkti. Orta okulu bitirdikten sonra 20 yaşında liseye gitti. Daha sonra hiç bir eğitsel ek yardım almadan üniversiteye girmiş ve bitirmeyi başarmıştır. Bu şiiri onun için yazmıştım.

ALİ’Yİ DÜŞÜNÜYORUM

Yıldızlı gecelerde ayın doğuşuna sevinirdik
Sokak lambasının altında transistörlüyle müzik dinlerdik
Ve konuşurduk “Nazım” üstüne “Attila” üstüne
Sevgi üstüne, savaş üstüne sabahlara kadar
Cebinden bir tomar kağıt çıkarırdı kimi zaman
Son şiirlerini okur, bende dinlerdim
Uğramadan edemez, neden üç gündür gelmedi

Yol mu kayıyor ayaklarımdan, ben mi yürüyorum
Biraz dalgın, düşünceli biraz
Ahmak ıslatanla ıslanıyorum
Yine sonbahar geldi yine kestaneler
Dokuzuncu senfonisi ıslığımda Beethowen’in
Aliyi düşünüyorum
Uğramadan edemez, neden üç gündür gelmedi

Aydın göle
1982

         Bu şiiri neden yazdığımı hatırlamıyorum. Altında notta yok! Ama şiiri okuyun ne dediğine bakarak yazma nedenimi anlayacaksınız.


YÜREĞİM VE YER ÇEKİMİ

Yer çekimi yüreğimi de
            var gücüyle çekiyor bu akşam
      ıslak kaldırımlarında yürürken bu şehrin
Taşımıyor ayaklarım
Tonlarca ağırlıkta sanki yüreğim
Kaçsam diyorum bazen
          kaçsam çekimsiz bir gezegene
Hafifler miydi bilmem 
              orda biraz olsun, yüreğim

Aydın Göle
1982

*

         Bugünkü son şiirimi beğenilerinize sunuyorum. Bu şiirle göreceksiniz, şiirlerim yavaş yavaş kabuk değiştiriyor. Daha eli ayağı düzgün şiirler doğmaya başladı o tarihlerde. 

ERKEK ÇOCUKLARI

Karşıda bir çocuk sümüğünü yalıyor
Şekerler verseniz susturamazsınız
Hem sümüğünü yalıyor, hem ağlıyor
Çünkü uçurtmasını çalmış hınzır rüzgar
Göklerde gözleri boşuna arıyor

Karşıda bir çocuk sümüğünü yalıyor
Su birikintilerinde kayık yüzdürüyor
Uzak denizlerden rüzgar almış
Geçerken uğramış bu limana

Karşıda bir çocuk sümüğünü yalıyor
Bacaklarının arasında bir tahta parçası
Kendini at üstünde kral sanıyor
Meydan savaşlarını hiç kaybetmemiş
Taşları karşı cepheye mermi gibi atıyor

Aydın Göle
1982


Hepinize iyi bir tatil günü diliyorum.



                                                                                                                                      16.06.13

 



KENT OLGUSU


  
Bazen eski defterleri karıştırmakta yarar var. Geçen zaman içinde neler olmuş, neler değişmiş onları gösterir bize. Toplum veya kişisel olarak gerilemiş miyiz, yerimizde mi saymışız, yada sorunlu konular aşılmış, bir ilerleme kaydedilmiş midir? Bugün dört sene önce yazdığım yazıdan örneklerle bunu öğreneceğiz. Yer yer araya girip bu güne dair değinmeler yapacağım.

Buyurun başlayalım

Sosyolojiye göre insanların ihtiyaçlarından dolayı toplu yaşama alışkanlıkları vardır. Önce toprağın ekilmeye başlanmasıyla küçük guruplar, küçük grupların bir araya gelmesiyle köyler oluşur. Daha sonrada gurupların artmasıyla kentler kurulur. Günümüze gelene kadar gelişen teknoloji bu ihtiyaçları arttırarak karmaşık yapılı kent olgusunu çıkarır karşımıza. Bu konuda trafik kuralları bence en önemli göstergedir. Eski kentlerin köylerden tek farkı kalabalık oluşuydu. Oysa şimdi kentlerde yaşamanın bir kuralı ve yazılı-yazısız bir yasası var. Gelişmişlik artık kentlilik oranıyla ölçülüyor. Bu ne demek? Şu demek:

1: Kentlerde iş ve ev arasında geçen sürenin ikiye bölünmesi.
2: Bu sürenin en kaliteli ve en verimli biçimde kullanılması.
3: Kişisel ihtiyaçların BM kararlarıyla da onanan en az insan hakları çerçevesi içinde giderilmesi.

Bu ilkeler her insan için geçerlidir. Öylede olması gerekir. Peki bizde öylemidir? Ne yazık ki hayır! Hangi konu aklınıza geliyorsa sözünü ettiğim durumla ilişkilendirin haklı olduğumu göreceksiniz. Ben bu durumu bu yazıda özürlülerle ilişkilendirmek istiyorum. Gerçi özürlüler konusunda hiç bir ilerleme yok değil..

Biz özürlüler aynı belediye başkanı zamanında bile değişen fiziki yapılar yüzünden çok
zorluk yaşıyoruz. Örnek olarak Adnan Menderes Caddesiyle Bosna-Sakarbaba Caddesinin kesiştiği kavşağı verebilirim. O güzergâhta küçük büyük birkaç kavşak daha var. Akıncılar Mahallesi çıkışı olan Büyük Geçit’le Papuççular caddesinin kesiştiği kavşak gibi..  Buralarda ya rampalar yüksek yada alt geçitten çıkan araçlara hız hakkı verildiğinin işareti olarak gördüğüm yolu ortadan ikiye bölen, sadece yolu değil aynı anda kentide ikiye bölen demir parmaklık var.

Eskiden kapitalist ülkeleri komünist ülkelerden ayırmak için söylenen ve komünizmin kapitalistlerce tanımlanan biçimiyle kentimizde “demir perde” var epeydir. Arada karşıya geçmek için bırakılan dar geçitler büyük tehlike taşımaktadır. Ordan hem yayalar hem motosikletliler karşıya geçiyor.

*

Burada ilk arayı verelim. Demir perde olduğu gibi duruyor. Bakkallar durağındaki orta refüj asfalt seviyesine indirilerek yaya geçişine uygun hale getirildi. Araçların hızını kesmek için yaya geçiş işaretlerinden önce yola kasis yapıldı. Yetmedi trafik ışıkları kondu. Amaç trafik ışıkları kırmızıya dönünce Yeni Cami’nin önünde biriken araç sayısını düşürmekti. Şimdi alt geçitten çıkan soluğu Yeni Cami’de almıyor. Olan, yola kasis yapılana ve trafik ışıkları konana kadar geçen sürede hayatını yitiren 12 mahalle sakinimize oldu.

*

Carfursa’nın otoparkından ışıklarla karşıya geçemezsiniz. Eskiden orda rampa vardı, şimdi yok! Yenicami yönünden gelen araçlar kontrollü geçsin diye selektör yapan bir ışık konmuş sadece. Kaldırımlara çıkmak için merdiven dayasanız yeri inanın. Oysa bizim kadar çocuklu annelerde aynı yolu bebek arabalarıyla binbir güçlükle kullandıklarını görüyorum. Olan rampalarda kayak yapmak için yüksek yapılmış.

*
Carfursa ordan kalktı. Yerinde Eloktroworld var. Önündeki dört yoldan trafik ışıkları kaldırıldı. Şimdi kontrollü geçiş var. O yüksek rampalar asfalt seviyesine indirildi. Bütün bunlar insan algısının vardığı aşamaların göstergesidir. Köylülükten kentliliğe ilk geçişin ardından daha kalabalık kavşaklara trafik polisi konurdu. Daha sonra trafik polisinin yerini trafik işaretleri aldı. Şimdi trafik ışıklarının bile modern bir görüntü olmadığı düşünülüyor. Onun için ışıksız kontrollü geçiş var. Burada eğitilmiş ve sakin insanın önceliği karşısına vermesi kuralı var. Kültür erozyonuna uğramış, heyecanlı ve dövüşür gibi konuşan insanımızın araç üstün zihniyetini kıracak mı bu durum sizce.
*

Konu sadece bunlarla sınırlı değil. Sık sık değişen kaldırımlar yüzünden pasajlara araçlarla yada yaya olarak giremiyoruz. Çoğu pasaj çukurda kaldı. Yeni yapılan binalarda rampa yapmayanları görünce şaşırıyorum. Pasaj 2000 de ilk zamanlarda rampa yoktu. Girecek yer bulmak için çok dolanmıştım. Meğer Çark Caddesi tarafında bir giriş varmış. Pasaja girdim ve esnafa “siz özürlülerin parasını kazanmak istemiyorsunuz galiba” dedim. Daha sonra standart rampaların yapıldığını görünce mutlu oldum.

Nil Kırtasiye’nin şimdiki yerini biliyorsunuz; oraya yardımsız girmek ve ordan çıkmak mümkün değil. Çok kısa ve çok dik bir rampa var. Orayı çıkabilmek için için caddenin karşısına geçip hız kazanmamız lazım, yoksa akülü araçlarımız rampanın bir yerinde güçsüz kalır. Tekerlekli sandalyeye bağlı özürlü arkadaşlarımızın “engelliler olimpiyatlarında” madalya almadan o rampayı çıkmaları mümkün değil.

Yetkili müdürlerine durumu iki sene önce göstererek anlattım. Ne dediler biliyor musunuz? Bina kendilerinin değilmiş, onlar orda kiracılarmış. Binayı yapan mimar bunu düşünememiş.
Bu sorunu çözmek yerine sorundan kaçmak ve sorumluluğu üzerinden atmak değilde nedir?
Peki bu binalar yapılırken kim denetliyor? Bu denetimler içinde özürlülerle ilgili ölçütler yok mudur? 

Şimdi gelin gelişmişliğimizi kentliliğimizle ölçelim. Önce insanı ve o insanın içinde yer alan özürlüyü rahatlatmazsanız ne kadar gelişmiş olursunuz? Bu haliyle bizleri yönetenlerin keyiflerince bir kent olgusuyla karşı karşıya değil miyiz?

*
Yazının sonunda sorduğum soru bugünde geçerli, görüyorsunuz değil mi? Sanırım bu hiç değişmeyecek ülkemizde.



                                                                                                                                      14.06.13



EĞLENCE



Eğlence, öteden beri bilinen şekliyle kaygı ve endişeden uzak, bedeni ve aklı ezmeden gönlü dinlendirme işidir. Hafif sporlar, örnek vermek gerekirse yürüyüşler tanımın içindedir. Siz isterseniz bu tanıma giren şeylerle bu konunun içini doldurabilirsiniz.

Bu konunun dışında eğlence olarak sayılabilecek o kadar çok şey var ki, saymakla bitmez. Aktif veya pasif katılımla eğlence olgusuna çeşitlilik katmamız mümkün.

Önce aktif katılımdan söz edeceksek; yürüyüş, koşu, yüzme ve içinde yarışma bulunan futbol, basketbol, masa tenisi, bilardo yada gene içinde yarışma bulunan masa oyunları okey, tavla, konken, pişti gibi oyunlardan söz edebiliriz.

Pasif katılım dediğim eğlence seyirlik eğlence biçimleridir. Televizyon, tiyatro oyunu, sinema filmi, her türlü yarışma içerikli takım oyunları seyretmek bu tip eğlencedendirler.

Eski yunan felsefesinde eğlence, toplumun biriken gerilimini almak, yada azaltmak için gereklidir. Tiyatro oyunu bunun için kullanılmıştır. O dönemin açık hava tiyatroları günümüze kadar gelerek bu savı doğruluyor.

Sokrates’in öğrencisi Eflatun (Platon) ve onun öğrencisi Aristo eğlence biçimleri içinde en başta saydıkları tiyatro oyununun sistematiğini kurmuşlardır. Aristo, başlangıç noktasından bitiş noktasına giden yarım daire eğrisiyle bu sistematiği tanımlar. Buna göre her oyunun tanışma faslının olduğu bir girişi,  olay örgüsünün karmaşıklaştığı bir gelişimi, bütün soru ve düğümlerin çözüldüğü bir sonu vardır. Tıpkı hayatın kendisi gibi.. Tiyatro izleyicilerinin bu eğriyle oyunun sonunda günlük gerginlikten arınmış olarak evlerine dönmeleri amaçlanmıştır. Çünkü devletin devamlılığı için sakin kalabalıklar gereklidir. O dönemlerde kalabalıklar sadece tiyatroyla sakinleştirilmemiştir. Arenalar da bunun için vardı. Burada insanlar genellikle yakalanan asilerin canları karşılığında insan yada yırtıcı bir hayvanla kapıştırılmasını seyrederek sakinleşirdi. Bu gün İspanya’da boğa güreşi eski bir alışkanlığın değişik biçimde devamıdır

20. yy’da tiyatroya sinema ve futbol eklenmiştir. Yani insanlar bir görüşün iktidarı için ya eğitilmiş, yada uyutulmuşlardır. Futbol bu görevi çok güzel üstlenmiştir. Portekiz diktatörü Salazar bunu 3f ile formüllendirmişti. Portekiz halk şarkıları demek olan Fado, karnaval veya panayır eğlenceleri demek olan Fiesta ve Futbol 3F formülünün 3 ayrı unsurudur.

Görüyorsunuz ya, eğlence deyip geçmemek gerek. Eğlence olarak gördüğümüz her şey bir şekliyle mutlaka ummadığımız bir amacı taşımaktadır.
Bilgisayar oyunlarından rakibi görmeden internet yoluyla canlı olarak oynanan oyunların da bu amacı taşıdığını biliyorum. Hatta bu oyunlarla daha da öteye gidilerek oyuncuların bulunduğu coğrafyanın etkileriyle edindikleri deney ve tecrübelerin kaydedildiğini öğrendiğimde inanın çok şaşırdım. Bu gün Salazar’lar sadece Portekiz’i değil bütün dünyayı yönetiyorlar.

11 eylülde el-kaidenin vurduğu iddia edilen ikiz kule olayının ardından Afganistan’a giren Amerika kurduğunu söylediği silikon vadisinde her yaştan her milletten oyun meraklısına Afganistan dağlarının tıpkısını bir oyuna yerleştirerek sunmuş. Her oynayanın neler yaptığını uzmanlara izlettirerek, Afganistan savaşında uyguladığı planı oluşturmuş. Anlaşıldığı gibi artık internetten canlı oynanan her oyuna kuşkucu bakmak gerekir.

Eğlence artık bir sektör. Eğlence sektörüne aktarılan parayı görenin iştahı kabarıyor. Müzik, spor, turizm bu sektörün birer parçası. Bu konularda bir yenilikle karşılaşmadığımız gün yok nerdeyse.

Bu boyutuna bakarak eğlencenin sanıldığı kadar masum olmadığını söyleyebiliriz.
Peki masum bir eğlence biçimi yok mudur? Olmaz mı? Var tabii! İnsanları bir arada tutan ve kaynaştıran eğlencelerden sohbeti kim sevmez? Hele şakacı, yaptığı esprilerle ortama canlılık katan kişilerle olursa tadına doyulmaz. Turistik gezi, satranç, dama, dört kişiyle oynanan okey ve konken (şimdi katlamalı denen bir adı var, benim gençliğimde elli bir de denirdi) masum oyunlar sınıfına girerler. Çocukların doğayla kucak kucağa oynadıkları her oyun masumdu. İp atlama, körebe, uçurtma uçurma.. siz hiç günahkâr körebe gördünüz mü? Hain uçurtma yada?.. İp atlayanların dünyayı dolandırdıkları görülmemiştir.

Şimdi eğlenme nedir diye sorulduğunu var sayalım:

Neşeli, hoşça vakit geçirme.
Alay etme.
Oyalanma.
Eğlenmek işi.

Eğlencenin sonuçlanmış şekli eğlenme kelime anlamı olarak ilk maddesiyle bir amacı, üç maddesiylede üç değişik anlamı içerir.

İşi azıtmadan eğlenmek günümüzde erdem ve yetenek sorunudur. 



                                                                                                                                      12.06.13

 




BÜYÜLÜ SANAT: SİNEMA



Sinema 20. yy sanatıdır. Adına 7. sanat da denen bu sanat dalı, henüz televizyon yayınlarının yaygın olmadığı dönemde toplumu çok etkiledi. İktidarda bulunanlar tıpkı televizyonu kullandıkları gibi sinemayı kullanmışlardı. Dünyanın ekonomi devi ülkeleri sinemanın da devidirler. Ürettikleri filmleri başka ülkelere sattıklarında politikalarını da yaymış oluyorlardı. Amerikan hayranlığı sinemayla yaratıldı.

Sinema hiç kuşkusuz en çok müziğin yayılmasını, gelişmesini sağlamıştır. En ücra yerlerde yaşayanlar bile sinema aracılığıyla radyo televizyondan önce sanatçıları görme, seslerini duyma imkânı buluyorlardı. Dünyada Elvis Presley, bizde Zeki Müren bu yolla şöhretlerine şöhret katmışlardı.   

Siz sinema filmlerini nasıl izlersiniz? Görsel zenginlikler mi dikkatinizi çeker, ikili diyaloglar mı? İşlediği konu mu, yoksa kullandığı sinema tekniği mi? Sinema filmlerinin vermek istediği mesaj sizi hiç ilgilendirmez mi, eğlenmek için mi sinemaya gidersiniz? Şimdi sıkı durun, o amaçla gidip izlediğiniz filimler de geleceği hazırlayan bir politikanın işlendiğini anlatmak istiyorum sizlere.

Geçtiğimiz yıllarda bir film gösterime girmişti. Adı: “Melekler ve Şeytanlar.” Dan Brown’ın özgün (orijinlal) adıyla “illuminati”  adlı romanı sinemaya uyarlanmıştı. Kitap hakkında tanıtım yazısında şöyle deniliyor:

“ Her birinin trilyonlarca dolarlık serveti olan bir avuç insanın, IMF, CFR, TLC, Bilderberg ve alt kolları olan Masonik gizli örgütler sayesinde ve menfaatleri doğrultusunda dünyada istedikleri zaman savaş çıkarıp durdurabildiklerini, emirleri dışına çıkan bir yöneticiyi bir darbe ile devirip o ülkeyi kaos ortamına sürükleyebildiklerini, bütün dünya borsalarının ve merkez bankalarının onların emrinde olduklarını ve istedikleri ülkede istedikleri zaman bir ekonomik krize neden olabildiklerini duymak size ilkönce inanılmaz gelebilir. ABD’de dahil olmak üzere dünyanın en büyük devletlerinin başkanlarının, banka ve şirket yöneticilerinin bu insanların emrinde olduklarını ve küçük devlet başkanlarının büyük çoğunluğunun ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen sadece birer kukla yönetici olduklarını duyunca belki bu konuda biraz düşünmek ihtiyacını hissedeceksiniz. Bu kitapta adı geçen bütün isimler gerçek kişilerdir ve anlatılan bütün olaylar gerçek olup dünyayı nasıl istedikleri gibi yönettiklerinin açık birer kanıtıdır. 30 trilyon dolarlık serveti olan dünyanın en zengin hanedanlığı Rothschild Ailesi ile 25 trilyon dolara sahip Rockefeller Ailesi dünyada ilk defa kendi ağızlarından size gerçekleri bu kitapta anlatacaklar.”

İşte filmin çıkış konusu bu. Gelin filimde de adı geçen, kitaba isim olan “İlluminati” neymiş görelim:

İlluminati 1776 yılında Almanya’da Adam Weisehupt tarafından kuruldu. Amacı ünlü bilgin Galileo’nun bilimsel açılımlarının ışığında kilisenin baskıcı tutumuna karşı durmaktı. Kelime anlamı “Aydınlanmış Olanlar” dı.
Aydınlanma yolu ise dört kiliseden geçip melekler kalesine varmaktı. Örgütün felsefeleri giderek derinlik ve kapsam kazandı. Kaostan kaynaklanan düzen adını verdikleri bir sistemi dünyaya yaymaya çalıştılar. Buna göre bir düzen sağlamak için iki farklı görüşü/düşünceyi de etkin kılmak gerekiyordu. ( Bu gün bir çok demokraside yaşadığımız “İki partinin de bir birinden yok farkı” serzenişini hatırlayın…) Bir aksiyon ancak karşıtıyla var olabilirdi. Bununda adını “kaostan kaynaklanan düzen” koydular.

“İlluminati” kendi sahte muhalifini yaratan ustalardan oluşuyor. Gerçek karşıtlar ortaya çıktığında İlluminati ekonomik yada siyasi nüfuz kullanarak karşıt güçleri satın almak yada işbirliğine razı etmek için hızla harekete geçiyor…

Bunun için finans kapitale sahip olmaları gerekiyordu. Finans sistemini ele geçirdiler. Aslında geçirdiler demek yanlış olur. Sıfırdan inşa ettiler. Ardından siyaset ve medya geldi. Partiler ve basın organlarını hakimiyetlerine aldılar. Bir çok alt yapılanmaya gitselerde yukarda 10 kişilik bir iç çemberleri vardı. Ve buda 7 ülkeden seçilen 10 kişiden (aileden) oluşuyordu.

İlluminati konusunda çok temel eser yazan Amerikalı yazar Texe  Mars bu 10 kişilik yapının ülkelere göre dağılımını şöyle yapıyor. “Dünyayı silip süpürecek 10 kral; ABD 2 üye, Kanada 1 üye, Fransa 3 üye, Avusturya 1 üye, İngiltere 1 üye, İspanya 1 üye ve Güney Afrika 1 üye”

Peki seçkinler kulübünün üyesi kimlerdir?

Rothschild ailesi, Rockefeller ailesi en önemli iki aile.  Rothschild’ler yüzyıllar boyu devam eden bir geleneğe sahip. Dünyayı yönlendiren “İlluminati” nin başında onun olduğu söylenir. Bu iki aile her yıl sayısız öğrenciye karşılıksız burs verir. Ve bu parlak öğrenciler gün gelir ülkelerinde göreve getirilir.”

Son dönemde iktidara getirilen iki ismi söylersek konu daha iyi anlaşılır tahmin ederim. Fransa da Miterrand, Amerika da Bush.

Kan kokan ayinleri, kafatası ve kemik örgütlenmeleri, sapkın törenleriyle illuminati günümüzde hala varlığını sürdürüyor.

Sinemanın büyüsüne kapılmamak için sembol ve işaretleri iyi okumamız lazım. Sembol ve işaretlerin yanı sıra bir başka yazıda incelediğimizde göreceğimiz gibi sinema filmlerinde çocuk çizgi filmlerine varana kadar uyguladıkları 25. kare diye adlandırılan hilelerde var. Bu hilelerle algılara gizlice ve sinsice işletmek istedikleri bir planı herkes bilmeli bence . Bu yüzden sinemanın büyüsüne kapılmadan izleyicisi olmak gerek. Sıradan izleyici olursak sinemanın anlatmak istediklerini sadece konu açısından anlarız (oda anlarsak tabii), fakat bizim anlamamız gerekenleri değil..



                                                                                                                                      10.06.13
                                                                                                                                    

 



ŞAİRLERİN ŞİİRLERLE SÖYLEDİĞİ 03



Merhaba dostlar! Gene bir Pazar gününde, belki kahvaltı masasında, tıpkı eski yabancı mutlu aile filmlerin de olduğu gibi gazeteleri karıştırırken çayınızı yudumluyorsunuz belki.. Bu satırları okuyorsanız nerde, nasıl olursam olayım mutlu olacağım.

Havalar iyice ısındı. Zaten yaz mevsimini beklemiyorduk? İşte artık yaz mevsimini yaşamaya başladık. Ne kadar olur bilemem ama sıcak yaz gününüze gene şiirlerimle tat katmaya geldim.

***

BİTMEYEN ÖZLEM

Bir puslu sabaha daha uyandım
Gözlerim özledi artık güneşi
Yalnız yaşamaktan bıktım usandım
Ellerim özledi bir dost elini

Uyandığımda güneşli bir gün görsem
Bitecek özlemi gözlerimin
Usançlı yaşamıma bir dost girse
Bitecek özlemi ellerimin

Kıraç toprak gibi tüm duygularım
Yüreğim özledi artık sevgiyi
Sessizlikten çatladı dudaklarım
Dillerim özledi artık ezgiyi

Bir sevgi filizlense duygularımda
Bitecek özlemi yüreğimin
Bir ezgi gezinse dudaklarımda
Bitecek özlemi özlemlerimin

                                               Aydın Göle
                                                      1975

Bu şarkı sözü besteden sonra geldi. Bazen öyle olur, beste dilsiz doğar bazen. Sonra ona dil kazandırmaya çalışırsınız, ama üstüne yakışmayan elbise gibi durur. Bu şarkı sözü besteyle örtüştü çok şükür.


***

Şimdi sizlere benim çevremde en çok sevilen, en çok bilinen bestemin sözlerini şiir olarak sunmak istiyorum.

***

GÖĞÜN GÜRLEDİĞİ BİR GÜN

Göğün gürlediği bir gün
Dönmemecesine gittiğinde sen
Hayalin tıklattı kapımı
Senden gelen usançla açmadım
Ama içeri girdi kapımı kırıp
Tüm karşı koymalarıma rağmen
Senden görmediğim sevecenlikle
Ortak oldu yıkılmışlığıma

Oysa seni seni unutmak
Aklımdan çıkarmak istiyordum
Tutamadığım, dokunamadığım sen
İmkansız artık varken

Zehir acısı boğazıma
Çöreklendi gün be gün
Ağlamaklıdır gözlerim
İçli şarkılar çınlıyor ıslığımda
Beynimin en derin hücresinde
Prangalara vuruldu hayalin
O sevecen, o dert ortağım
Tutsak oldu arzularıma

Oysa seni, seni unutmak
Aklımdan çıkarmak istiyordum
Tutamadığım, dokunamadığım sen
İmkansız artık varken

                                              Aydın Göle
                                                   1976



Bu beste ilk haliyle bir halk şiiriyle doğmuştu. O yıllarda galiba web ofset sahibi Haldun Simavi’nin çıkardığı “SON” adında bir  gazete alıyordum. Orda günlük küçük hikayeler yayınlanırdı. Bizim halk hikayelerini trt radyolarından dinleyerek, o gazeteden de okuyarak öğrendim.  Tahir ile Zühre hikayesi içinde halk şiirleri vardı. Şimdi hatırlayamadığım bir şiiri o bestemin ilk aşamasında kullandım. Yıl galiba 1972 idi. Dört sene sonra sözleriyle oynarken bu sözler sökün etti.

Şimdide sizlere bestelenmemiş şiirlerimden birini sunuyorum. O yıllarda yirmili yaşlardayım ama bu gün bile neden olduğunu bilemediğim bir şekilde “zamana” takılmış kalmıştım. Yaşlandıkça korkularım azaldı galiba.

***

GECE VE ZAMAN

Gün bitimi soyunur çırılçıplak gece
Bana inat sevişir zamanla rezilce
Titrer ellerim, gözlerim dolar
Soluksuz doruklarında anılarımın
Değil gündüzlere,
Yıllardır bir titrek mum ışığına hasretim
Islak saç diplerime
Bir soğuk rüzgar eser sensiz
Ölüm yanı başımdadır sanki
Gitar kara kara inliyor ellerimde
Mutlu, umutlu şarkıları unuttum
Yalnız koyup beni, us’umu terk ettiler
Gözlerim ıslak ağlamaklı
Boğasım gelir çıplak geceyi
Boğasım gelir rezilce seviştiği zamanı
Titrek ellerim güçsüzlüğümü haykırır

                                                  Aydın Göle
                                                      1976


***

Şiirlerime isim koymayı beceremediğim için mi nedendir, çok şiirimin adı yok. Bir bakıma isim şiiri sınırlar, şiiri okuyan belki düşüncesinde başka bir şey düşünür isimine bakarak, karşılaştığıysa başka bir şey olabilir. Daha sonraları şiirlerime isim vermemek daha çekici geldi bana.

Evet okuyucu dostum aşağıda okuyacağın şiire sen olsan ne isim koyardın? Şiirin her mısrası isim olabilir bence. Biri seçilip konulduğunda bütündeki anlamı vermiyor.  Dene ve gör dediğimde haklı olduğumu göreceksin.

***

Kimi dertten içer, kimi sevinçten
Bense bilmiyorum neden içtiğimi
Sorma,
Doldur meyhaneci bardağımı
Akşamın hüznü sarınca her yanı
Nedense ayaklarım çeker buraya beni
Yorgunluk atmak için mi desem
Dost yüzü görmek için mi? Bilmiyorum ya
Gelirim böyle telaşlı, telaşlı

                                                     Aydın Göle
                                                          1976

***

İSPATLA

Bana beni anlatma
Ben beni biliyorum
Saçlarımın rengi
Gözlerimin bakışı
Boyum bosum
Umurumda değil
Biliyorum bunlar olmasa
Ben, ben olmazdım
Ve ben olmasam
Bu sevda olmazdı
Bana beni anlatma
Ben beni biliyorum
Beni sevdiğini de
Söyleme boşuna
İspatla!

                         Aydın Göle
                             1977


***

Bir başka isimsiz şiirimi daha sunmak istiyorum. Unutmayın ki ilk gençlik yıllarım ve ben özürlüyüm. Bu kısa şiirde o durumun ruh halini bütün çıplaklığıyla göreceksiniz. Buyurun okuyun!..

***

İnsanım
Sıcacık duyarım
Sıcacık görürüm
Sıcacık severim de
Tutamam sıcacık
Okşayamam
Bir kumaşı bile

                         Aydın Göle
                             1978


***


Benle geçirdiğiniz her dakika için sizlere çok teşekkür ederim dostlar. Bu yazının da ucu göründü. Gitmek vaktidir. Haftaya gene şiirlerle söyleşmek üzere..

Şiir ve şarkı gibi sevgiler içinde olmanız dileğiyle hoşça kalın!..



                                                                                                                                      09.06.13