31 Temmuz 2013 Çarşamba

SÜREĞEN DEĞİNMELERİM 2

Sevgili okurlarım olayların peşinde sürükleniyoruz. Bu arada zaman bildiğini okuyor. İşte böyle böyle ramazanlarda gelir gider, bayramlarda.. öncelikle içinde bulunduğumuz anın, durumumuz ne olursa olsun farkında olmamızı dileyerek ramazan ayınızı kutluyorum. Bu yazının ilk bölümü 03 temmuzda 2013’te yayınlandıktan sonra bilgisayarımın ekranının bozulacağı tuttu. Yazının devamı bir hafta bu yüzden gecikti; kusura bakmayın. Kaldığımız yerden devam edelim.

*

Dünyanın en zengin ülkesi neresidir acaba? Kişi başına yıllık geliri ne kadardır? Bana sorsaydınız vereceğim cevap yanlış olacakmış. Gerçekten bilmiyormuşum. Bu ülke Liechtenstein (lihtenşatyn) mış. Yıllık geliride kişi başına 145 bin dolarmış. Nüfusu 35 bin olan bu minik ülke geçenlerde hop oturmuş hop kalkmış. Okuyunca çok güldüm. Bu masal gibi ülkenin olayları da masal kadar uçucu olur. Dinleyin şimdi anlatıyorum.

Bildiğiniz gibi internet çılgınlığı sarmış ortalığı gidiyor. Facebook’ta internetin en büyük arkadaşlık sitesi, bunu da bilmeyen yok! Bu sitede her gün bir gurup kuruluyor. İngiliz öğrenci Lizzie Palmer’da can sıkıntısından ‘facebook ordusu’ kurmuş. Çok kısa zamanda 7 bin kişiye ulaşan üyelerine Lizzie: “1 milyon kişi toplanalım ve Liechstein’ı işgal edelim” demiş. Gurubu ciddiye alan 160 kilometre karelik ülkenin en büyük gazetesi Vaterland haberi manşetten “korkunç işgal planı” diye vermiş. Plan aynen şöyleymiş: Avusturya’dan üyeler ülkenin doğusundan, İsviçre’den üyelerde batısından gireceklermiş. Bu küçük, fakat zengin ülkenin gazetesi okurlarına “Liechstein işgal edilecek mi?” diye sormuş.

2003 yılında bir tatbikat sırasında kaybolan komşu ülke İsviçre’nin 171 askeri Liechstein’a girmiş ve yanlışlıkla işgal etmiş. 1868’de 80 askerden oluşan ordusuyla Avusturya-Prusya Savaşı’na katılmış, sonra “fazla masraflı” olduğu için ordusunu dağıtmış. Ülkeyi dış güçlere karşı İsviçre ordusu koruyormuş.

Lizzie Palmer’ın liderliğindeki Facebook orduları için “Liechtenstein’ı özgürleştirin” afişi bile hazırlanmış. Ayrıca grup, photoshop ile başkent Vaduz’daki Kraliyet Sarayı’na Facebook bayrağı çekmiş.

*

Hep kötü şeyler olacak değil ya, arada bir alkışlanacak gelişmeler de oldu. Dört yıl önce “Eğer bu kanun haline gelir ve uygulanırsa en kötülerden çok az bir farkla ayrılan ve ekonomiyi durdurarak milletin yoksulluğunu kader olarak dayatan bu hükümeti içtenlikle kutlayacağım” demiştim. Neden mi?

AK Parti’nin o dönemdeki kadın milletvekilleri Aşkın Asan ve Alev Dedegil, çocuklara yönelik ‘cinsel saldırı’ kapsamına giren suçlarla ilgili bir Eylem Planı hazırlamışlar.

Bilindiği gibi Hüseyin Üzmez’in çocuk yaşta bir kıza tecavüz ettiği iddiasıyla yargılandığı davada olduğu gibi çocukların ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmamasına karar verilen Adli Tıp Kurumu raporları ise tarih olacakmış. Böylece istismarcıya raporsuz 15 yıl hapis cezası verilebilecekmiş. Türk Ceza Kanunu’nda “cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar” için uygulanan hapis, para ve tutukluluk gibi cezalara, “kimyasal kastrasyon” (ilaçla cinselliği en aza indirgeme) yaptırımı da eklenecekmiş. Buna göre çocuklara tacizde bulunan kişiye 3 ayda bir ilaç ve iğne yolu ile cinselliği geçici olarak öldüren tedavi uygulanacakmış.

Nasıl, güzel bir tasarı değil mi? Türk erkeği başka dilden anlamaz çünkü. Tamamda bu kanunun ne olduğunu bilen var mı?

*

Sovyetlerin “Pravda” gazetesi vardı. Günlük gazeteydi, ama hükümetin sesiydi. O dönemlerde hükümete bağımlı uydu basın için Pravda adı takılırdı. Bizde kayıtsız şartsız Pravda olan iki gazete var; biri Star, diğeri Sabah. Hadi diyelim star öncede Cem Uzanın borazanlığını yapıyordu, şimdide de bu hükümetin borozanı. Yani borozan olmak bu gazetenin kaderi. Ceride-i Sabah o eski güzelim Sabahtan satıldıktan sonra çok uzaklaştı. Oda borazanlaştı. Hoş, daha sonrada borozanlaşmayan hiçbir basın kuruluşu kalmadı ya, neyse..

Anlatacağım şey bu gazetelerin Pravdalıkları değil. 2009’daki sayısında yayınlanan Star gazetesinin bir haberine göre sigaralara okkalı zam geliyormuş. Dünyada en ucuz sigara bizde satılıyormuş. Hedefte de ucuz sigaralar varmış. O sıralarda gelen sigara yasağıyla birlikte zam iyi giderdi değil mi? Keşke önce bu zammı yapsalardı, sonra yasağı getirselerdi. Rahmetli Özal bu ülkede böyle yaparak kahraman olmadı mı? Önce kavga nedeni olan şeyi yok et, sonra kavgayı yasakla. Bunun tam tersi bir durumda Özal aynı mantığı yürütmüştü ki o çok ilginçti. Bütün dünyada komünizm gözden düşerken komünizme ket vuran 141 ve 142 sayılı anayasa maddesini kaldırmıştı. Sigaraya önce zam getirselerdi kimse yasakları tartışamayacaktı. Çok özür dilerim fakat bu geçen yıllara rağmen hala hiç gelişemediklerini söylemek zorundayım. İktidarda olmak onları inceletememiş, nazikleştirememiş. Sözden eyleme kadar bu böyle. Bir şey yapamıyorlarsa bir buyrukla susturuluyorlar. Bakanlarda dahil olmak üzere derin sessizliğe bürünüyorlar.

Öze dönelim, yasakları değil ama sigara zamlarını desteklerim. Keşke en ucuz sigara düşündükleri gibi 8 tl değil 18 tl olsa. Fakat inanın hiçbir şey çare değil. Bu kez de karaborsa  patlar.


BİTTİ

Yayın Tarihi12.07.2013 

SÜREĞEN DEĞİNMELERİM 1

Adam gibi adam tanımını güven veren kişiler için kullanıyoruz. Her işin başı güven.. Hatta güven sevgiden bile önce gelir. Etrafınızda bu tanıma giren kaç kişi var biliyor musunuz? Dikkatlice araştırdığınızda adam gibi adamların azlığına şaşarsınız. Sanatçılar arasında adam gibi adam denilebilecek sanatçı sayısı da azdır. Barış Manço rahmetli bu konuda halkına güven veren bayraktar isimlerden biriydi. Rahmetli Cem Karaca da.. Yaşayan sanatçılardan benim çok beğendiğim ve güvenimi hiç sarsmayan sanatçılardan, sanatı kadar cüssesi de dev, Volkan Konak bu tanımı fazlasıyla hak ediyor.

Karadenizli şarkıcı, “Maçkalıyız' diye bize yıllarca ‘Komünist’ dediler ama ben “Ecevitçiyim, Ecevit’ten başka siyasetçi tanımam” dedi. Bülent Ecevit’e olan hayranlığını, “Bülent Ecevit’in hayatta bir kooperatif evi vardı. Başka da bir şeyi de yoktu. Benim için önemli bu. Diğerleri benden uzak olsun. Onlara sadece saygı duyarım. Çünkü bizim aldığımız terbiyede kimsenin duyguları üzerine basarak yükselmek yoktur” diye belirtmiş. Rahmetli Bülent Ecevit bir çok özelliğiyle adam gibi adam tanımındaydı gerçekten. Çoğu siyasetçi devlet yönetiminde komisyoncudan farksız. Bu yüzden devleti yönetiyorlar ama devlet adamı olamıyorlar.

***

Dört sene önce ABD’nin Avrupa ve Avrasya İlişkilerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon’du. O Gordon görevi sırasında kriterleri yerine getirmesi durumunda Rusya’nın da NATO üyesi olabileceğini söylemişti. İş buraya kadar geldi demek. İkinci dünya (paylaşım) savaşı sonrasında 9 nisan 1949 yılında o zamanki adıyla Sovyetler Birliği olan şimdiki Rusya’nın komünist yayılmacılığına engel olmak amacıyla kurulan NATO bu gün Rusya’yı da içine alacak. Tarihin cilvesine bakın.

Nerdeyse 20 yıldır varlık nedeni olan tehdit ortadan kalkınca NATO dikkatlerini başka yönlere çevirerek var olma çabasına AB’yi ikna etmiş durumda. Peki dikkatini çevirdiği yerler nereleri, görüyor musunuz?

***

Önce kutsallık nedir görelim, sonra size anlatacaklarım var.
Kutsallık hakkında çok açıklama buldum. Aşağıdaki dört açıklamayı yeterli gördüm.
Kutsal:
1. Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes.
2. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsi, mukaddes, lahut
3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen
4. Felsefede: Tanrı’ya adanmış olan, tanrısal olan.

İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, İngiltere’nin ünlü sanat galerilerinden Modern Sanat Galerisi’nde, ziyaretçilere bir masanın üzerine İncil konulmuş. Gelen ziyaretçilerden ilgili sayfalardaki konularda düşüncelerini yazmaları istenmiş. İncil, sayfaları içindeki konulara göre hakaret ve saldırı türünden yazılarla dolmuş ve bazı sayfalar yırtılmaya başlanmış. Gelen tepkiler üzerine İncil demir bir kafes içine konulmuş, ziyaretçilerden bu kez kafesin kenarındaki kağıtlara yazmaları söylenmiş. En kötü hakaretler eş cinsellerden gelmiş.

Bütün bu olanlar Vatikan’ı kızdırmış tabi. Başdanışmanı tarafından yapılan açıklamada, “Papa, İngilizlerin vergileriyle düzenlenen bu iğrenç gösteriyi lanetliyor. İğrenç ve saldırgan buluyor. İncil'in yerinde Kuran olsaydı bunu yapamayacaklarını düşünüyor" denilmiş.

Buradan kendimize pay çıkarabiliriz. Papalık bile kabul etmiş, bizim dinimize ve kutsalımıza kim ne yaparsa, en başta biz Türkler’in ve bütün İslam dünyasının tepkisini görür. Bundan önce gördüğü gibi.

***
Bizde anlatacağım şey olsaydı nasıl karşılanırdı acaba? Bir süre New York Times’ın verdiği habere göre, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in başlattığı plan içinde, evsiz ailelere tek yönlü uçak biletleri ücretsiz olarak veriliyormuş. İsteyen aileler, kendilerini kabul edecek bir akrabadan onay alınmasının ardından ülke içi ya da dışında istedikleri yere gidebiliyormuş. Şu ana kadar, 550 ailenin ABD içinde 24 eyalete ve beş kıtada farklı ülkelere gönderildiği belirtilmiş.

Benzer olaylar yaşlı nüfusu çok olan Japonya ve AB ülkelerinden Almanya ve İskandinav ülkesi İsveç tarafından da bir ara yapılmak istendi. Özellikle Japonya Türkiye de yaşlılar için tatil köyü kurmak istemişti. Buraya Japon yaşlıları yerleştirilecekti. Bakıcısı ve doktoruyla birlikte yaşadıkları sürece burada kalacaklar ve maaşları Japon devletinden alacaklardı. Sonra ne olduğunu bilmiyorum.

Anlayacağınız gibi gelişmiş ülkeler safralarını atıyor. Baştaki soruyu bir kere daha soruyorum. Bizde böyle bir olay yaşansa nasıl karşılanırdı? İnsanlara ırk ayrımı yapar gibi kuşak ayrımı ve gelir ayrımı yapmak insan haklarıyla bağdaştırılır mıydı? Dışlamanın erdemleri mi türetilirdi yoksa? Büyük tepki çekerdi sanırım. Ne insanlığımız kalırdı, ne vicdanımız..  Buradan şunu anlamak mümkün: Yoksulluk paylaşılır zenginlik paylaşılmaz. Yaşlılıkta zenginliğin önünde en azından moral olarak engel oluşturur.



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi03.07.2013

BİR KAÇ DEĞİNME

Hava atmaya pek meraklıyız. Genlerimize işlemiş artık. Hava atmadan yaptığımız iş yok nerdeyse. Peki nedir bu hava atma? Eskiden caka satma denen şey bumuydu? Evet buydu.
Bugün caka satmıyoruz ama hava atıyoruz. Belki de bol bol hava attığımız için her işten hava alıyoruz.

Hava atmak yada caka satmak sözlüklerde şöyle açıklanıyor:
1: abartılmış bir şekilde havalanmak, gururlanmak, sahip olduğu şeyleri insanların gözüne sokmak, insanlara yukarıdan bakmak.
2: gösteriş yapmak
3: çalım satmak, büyüklük taslamak

Bir süre önce gazetelerde okumuştuk; Kıbrıs Türk Hava Yollarıyla Kıbrıs’taki bir televizyonun programına giden bir mankenimizi kaptan pilot, ‘pilot kabinine’ davet etmiş. Manken hanım, pilotun çapkınlık yapmak istediğini anladığını belirterek, ‘pilot kabinine pilota ders vermek için gittiğini’ bir tv programında canlı yayında söylemiş. Bunun için pilota “uçağın sallanmasından çok hoşlanıyorum” deyince kaptan pilot manken hanım için uçağın burnunu önce aşağı indirmiş, sonrada aniden havaya dikmiş. Kaptan pilotumuz şimdi bu attığı havanın hesabını KTHY’ ye vermeye çalışıyormuş.

***

Sigara yasağının başladığı zamanlarda ne haberler okuduk değil mi? O sıralarda sigara yasağına nasıl çare bulunmuş biliyor musunuz? Evet yanlış okumadınız, çare bulunmuş. Ordu şehrimizden bir uyanık kahveci bakın ne yapmış; her müşterinin önüne iki hortum koymuş. Hortumların ucu pencereden dışarı salınmış. Birine sigara konup yakılıyormuş, diğerine sigara dumanı üfleniyormuş. Kahvenin içi tam istendiği gibi dumansız hava sahası.
“Türk için zor yoktur, yasak yoktur” diye boşuna söylenmemiştir.

***

Erciyes Üniversitesi, Safiye Çıkrıkçıoğlu Meslek Yüksek Okulu Öğretim Üyesi, Doç. Dr. Sibel Silici, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bazı kovanlarda arıların değişime (bilimsel adıyla “mutasyon” a) uğradıklarını gözlemlediklerini söylemiş. Erkek bal arılarının  göz renkleri hep siyahken gözlemledikleri arıların sarı, pembe yada krem rengi gözlü olduklarını belirtmiş. Göz rengi değişen arılar görme özelliklerini kaybetmişler. Bu yüzden uçamadıkları ve dolayısıyla beslenemedikleri için arılar çok kısa sürede ölüyorlarmış.

Einstein (Bal arıları yok olduktan 4 yıl sonra insanlık biter) diyerek yıllar önce bu tehlikeye dikkat çekmiştir” diyerek yaklaşan tehlike için ülke aydın ve vatandaşlarını uyarmış. GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) ile şaşırtılan tarım ürününü savunanların dikkatine..

***

Bursa’dan bir haber beni çok şaşırttı. Kusma şikayetiyle doktora giden bir hastanın midesine yapışmış bir arının mide asidine rağmen yok olup erimediği belirlenmiş. Mideye  iğnesini batırmış, iğne kopmayınca arı orda kalmış. İyi de bu arı o kadar yolu nasıl aldı? Boğazdan geçerken nasıl fark edilmedi? Yoksa hasta, arı boğazdan geçerken uykuda mıydı? Kendide bilmiyormuş. Allahtan arı boğazdan geçerken iğnesini batırmamış. Batırsa boğazları şişer ve hasta ne olduğunu anlayamadan ölebilirdi.

***

Burdur’un Ağlasun ilçesinden bir çiftçi, esnaf arkadaşını kefil göstererek 25 bin tl kredi çekmiş. Borcunu ödemeyince kefil olan esnaf arkadaşından 25 bin tl’yi tahsil etmişler. Kefil, kredi çeken çiftçi arkadaşını icraya vererek haciz kararı çıkarttırmış. İcra dairesi haciz kararı gereği çiftçinin neyini satmak istemişler biliyor musunuz? Kapıdaki traktörünü, yada taksisini değil, sanırım bunlar olmadığı için 10 yaşındaki eşeğini satılığa çıkarmışlar. 2 kez hükümet konağı önünde satılığa çıkan eşek satılmayınca, 260 tl’ ye kefil olan esnaf satın almış. Onun için siz siz olun herkese kefil olmayın. Sizin alacağınız bir eşekte olmayabilir.

***

Bir şey icat etmeyi çok severiz. Fakat icat etmeme üzerine deyimler bile üretmişiz. Neden diye sormayın, çünkü alışkın olduklarımızı bırakıp yeni bir şeye uymanın epey zor olduğunu biliyorsunuz. Eskiler bunun için “öyle kafana göre bir şeyler icat etme” derlerdi. Eğer adınız mucide çıkmışsa da sizden hep işi kolaylaştıracak bir şeyler beklerlerdi. Bunun içinde “yap bakalım bir şeyler” demezler miydi?

Bizim mahallemizde de bir sokak ötemizde oturan Halit ağabeyimiz vardı. O böyle icatlar yapardı. Göreni şaşırtırdı doğrusu. Sonra ne oldu bilmiyorum. Buralardan, evlenince taşındı. Son gördüğümde gözlerime inanamadım. Akromegali hastalığına yakalanmış, hatları irileşmişti. Sonrada bu hastalıktan vefat ettiğini öğrendim.

Nerden nereye…

Bir süre önce Konya’dan bir icat haberi gelmişt. 35 yaşındaki mucit Sinan Özsoy, yakıt kullanmadan elektrik üreten bir makine icat etmiş. Özsoy, makinenin hiçbir yakıt kullanmadan, manyetik alanın hareket enerjisini rüzgar enerjisine çevirerek elektrik üretme sistemiyle çalıştığını belirtmiş ve  makinesini şöyle tarif etmiş: “Prototip amaçlı ürettiğimiz, eni ve boyu 120’şer santimetre olan makinenin içinde küçük ebatlarda 400’e yakın mıknatıs var. Bu mıknatısların, ters kutuplarının bir araya gelmesiyle oluşan hareket, pervaneye aktarılıyor.  Pervanenin dönmesiyle oluşan rüzgar enerjisi de daha sonra dinamo vasıtasıyla elektrik enerjisine çevriliyor.”

Mucit Özsoy’u kutluyorum. Umarım bu icadına isim hakkı (patent) almıştır. Bu prototip makine saatte, 1,5 kilovat elektrik üretiyormuş. Bu da yaklaşık 10 adet ampulü çalıştırıyormuş. Ancak bu makinede ufak değişiklikler yapılarak, 10 kilovat yani 3 dairenin ısınma dahil tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak kadar elektrik üretmesi sağlanabilirmiş.

***

Bu köşenin adını “Hayatın Tatları Hayatın Düşündürdükleri” koyduğuma bu gün o kadar sevindim ki.. Bu gün ki yazı, köşenin adını doğrular nitelikte oldu. Hayat zaten böyledir. İçinde her şey vardır; kimi tat verir, kimi düşündürür.



Yayın Tarihi01.07.2013

30 Haziran 2013 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 06


         Merhaba sevgili okurlar. Bir haftanın iş yoğunluğuna eklenen bunaltıcı yaz sıcakları sizleri oldukça yormuş olmalı. Hafta sonu tatili ilaç gibi gelmiştir umarım. Tüm yorgunluğunuzu almıştır herhalde…

         Bu günü nasıl geçirmeyi düşünüyorsunuz? Karasuya mı gitmeyi düşünürsünüz? Sizin için yakınlığı nedeniyle Sapanca mı caziptir, orayı mı tercih edersiniz? Deniz kenarı, göl kenarı kavurucu olur en iyisi ağaç altı diyenlerden ve bu yüzden piknik severlerden misiniz? O zaman bulduğunuz her ağaç altı sizin için uygundur. Bunun için il ormanı yada Poyrazlar gölü mesire yeri olarak biçilmiş kaftan. Buralara yaz aylarında yakın illerden de akın var. Özellikle Poyrazlar’a hafta sonu gidip yer bulmak nerdeyse imkânsız. Erken gitmek gerek, bunun için erken kalkmak gerek. 

         Arabanız varsa ne âlâ. İstediğinizi yüklenip yer arama telâşı olmadan rahatınızı sağlayacak eşya yüküyle gidersiniz. Ama onu da hazırlamak iş diyenlerdenseniz o zaman siz evde dinlenin.

         Ünlü tiyatro oyuncumuz Ferhan Şensoy tatili tembellik yapma imkanı olarak gördüğünü, bu yüzden tatile çıkanların tatil telaşının ayrı bir iş olduğunu söyleyenlerden.. Tatilin sonunda dinlenmeyi umanların sırf bu yüzden daha çok yorulmalarına anlam veremediğini belirtiyor.

         Bu günü her nasıl geçirseniz geçirin ama ille gazetemiz elinizde olsun. Sadece sizin için bu pazarda şiirlerimi hazırladım. İşte ilk şiirim:


**** 

KUMRULAR VE SEN

Dam üstünde kumrular güneşi selamlıyorlar
Şakıyorlar sevinci, yaşamı, yarını
Ve sonra oturuyorlar sabah kahvaltısına
                                  Sofralarında dudak
                                  Sofralarında aşk
                                  Sofralarında sevda
Öpüşüyorlar uçurum boyu
                                  Sevişiyorlar mavi mavi
Onlar böyle
                   Böyle onlar sevip sevilirken
Düşlüyorum seni gök kuşağım
Mendil mendil bulutlara siliyorum gözlerimi
Yoksun sen
                   Gelmeyecek misin hiç
Gelmeyecek mi ak güvercin kanatlı sabahlar
                                 Soframda dudak
                                 Soframda aşk
                                 Soframda sevda olmayacak mı
Hasılı sen olmayacak mısın

                                                       
                                                               Aydın Göle
                                                                     1982

***

         Bu günün ikinci şiirinden ne anlam çıkarısınız? Ben bu şiiri buraya koymak için seçerken hatıralarım canlanmadı. Bu şiirin altında derin iz bırakmış bir geçmiş yok! Ama hayatın değişim hızını anlattığını düşündüm. Günümüzün hızını anlatır bir yanı da var bana göre.

***

Birlikte başlamak dansa
Yabancılığın karanlığında ayakları titretir
Yürekler ürkek tavşandır o zaman
Hep bu duyguyu yaşarım seninle
Hep bu duyguyu işlerim seninle
Ne olup bittiğini anlayamam

Yürek ürkek tavşandır
Hayat zalimdir, taştandır
Ben farkına varana kadar
Müzik değişti,
                   Dans değişti.

                                       Aydın Göle
                                            1983

*** 

Gençliğinde saçlarıyla uğraşmamış insan var mıdır? Ayna başında saatler harcadık. Ben hastalık dercesinde saç tarardım. Daha doğrusu taramaya çalışırdım. Soldan sağa doğru ayırarak yatırdığım saçlarımın ayrım çizgisinin ip gibi olmasını isterdim. 

*** 

Sarı saçlara tutkunum
Saçlarım karaydı benim
                            Biraz yağlı tarafından
Bir zamanlar çok sıktı, 
Taraklar isyan çıkarırlardı
Taramamak için saçlarımı intihar ederlerdi
                             Sonra seyrelmeye başladı
Bir zamanlar çok karaydı
                             Sonra kırarmaya başladı
Şimdi saçlarım kır
                     Ve saçlarım şimdi yolcu
                              Bir teli bile veda etmeden
                                                          Gidiyorlar


                                                         Aydı Göle
                                                              1983  

*** 

Bir çocuk kesilir yüreğim seni düşününce
Koşar düşe kalka dizleri kan içinde

                                            Pembe pembe dudaklarını
                                            Gelme gelme ısıracağım

                                                      Aydın Göle
                                                           1983

***

         80’lerin başında Nobel ödüllü Kolombiya’lı ünlü romancı Gabriel Garcia Marquez çılgınlığı dünyayı sarmıştı. 1967 yılında yazdığı ve ona Nobel edebiytat ödülünü kazandıran, onu dünyaya tanıtan en az onun kadar ünlü romanı “Yüz Yılık Yalnızlık” beni çok etkilemişti. Bu mısraları tamamen o romandan etkilenerek yazdım.

***

Ocakta yanan odunlar gibi
Çıtır çıtır etti kemiklerimiz
Tenimizden soğuk terler boşaldı
Yaşlar aktı gözlerimizden
Islak toprak koktu bedenimiz
Parmakları sıcacıktı
Meraklı tırtıldı
                     Usulcacık karnımda dolaştı
Eli kör bir istiridye gibi
                                 - başımı döndüren -
                             Heyecan denizinin dibine
                              Yosunların arasına daldı
Ayıp laflar ettik kulaklarımıza
Çingene pembeleri açtı yüreklerimizde
Cennetlere uçtuk kanatsız
Kahkahalar attık gökyüzüne
Ve kahkahalarımızdan ürktü güvercinler
                                           Ve damlardan havalandılar
   

                                                                 Aydın Göle
                                                                        1983


*** 

         Bu şiirde o romanın satırlarından doğdu. Evde kalmış geçkince bir kızı anlatmaya çalışıyorum. Romanın yazıldığı yıllarda tül perde yerine dantel dantel işlenen elde örülmüş perdeler pencereleri süslerdi, hatırlar mısınız? O yıllarda herkes birbirine akraba kadar hatta kimi yerde akrabadan yakındı. Böyle ablalarımız hiç mi olmadı? Hatırlayın.

***

Eşsiz dantelleri sabırla örerdi
İğne oyasından tavus kuşları işlerdi
Yüreğinin tıp tıplarını duyacak birini beklerdi
Mutlu bir yuva, birazcık aşk isterdi
Yalnızdı hep, yalnızlıktan bir Tanrı sıkılmazdı.
Yalnızlığını hayalleriydi dolduran
Evinin her odası
                   Her köşesi hatta
Aşk kokardı aşk tüterdi
Başı sonu yoktu şiirlerinin
Yeri yurduda yoktu
                             Öksüzdüler
Kollarına duvarlara yazardı
Hep beklenen
                     Ve hep özlenen sevgiliye
Gitmeyecek sevgiliyi beklemekten usanmıştı
Bıkmıştı çekip giden sevgililerden
Aklını hepten karıştırmıştı
                                   Falların yalancılığı


                                                              Aydın Göle
                                                                   1983

***

         Bu günün son şiiriyle sizlere veda etmek istiyorum sevgili okurlar. Allahın izni olursa haftaya gene birlikte olacağız.

*** 

YALAN SÖYLEYEMEM

Kadeh kadeh tütüyorum
Uçar gibi yürüyorum
Başım dönüyor durmadan
                Ve ben dünyanın döndüğünü anlıyorum
Başım zehir zemberek
En güzel şiiri ben yazdım
En güzel besteler benim
Fırça fırça resimleri sormayın
Yalan söyleyemem, inanın dilim dolaşır
Laf aramızda A’ yı seviyorum
Aslında bütün kadınları seviyorum
Çirkininden güzeline hepsini öptüm
                                    Ay çıkan gecelerde
Uçar gibi yürüyorum
Kadeh kadeh tütüyorum
Yalan söyleyemem, inanın dilim dolaşır

                                              Aydın Göle
                                                    1983

***

Mutlu pazarlar dileğiyle, hoşça kalın.


                                                                                                                                      30.06.13
 



ZAMAN DİŞLİLERİ ARASINDA BÜTÜN KESKİNLİKLERİ BUDAR



Yüce Allah kadına örtünmesi buyruğunu kur’an yoluyla bize ilettiği çağda insan köle olarak alınıp satılıyordu. Kölenin cinsiyet ayrımı yoktu. Evin kapısına bağlanan köpeğe, yada içeri alınan kediye duyulan sevgi kadar bir sevgi duyularak, hem ev işlerinde hem gönül işlerinde kullanılıyordu. Bunların köle olduğu belli olması için açık olma şartı vardı.

İslamiyet kapanma zorunluluğunu özgür olan, alınıp satılamayan kadınlara getirmişti. Yüce Allah Kur’anında bu kadınlara örtünmenin ölçülerini koyarken kadının toplumsal konumunu belirlemiştir. Böylelikle köle ile hür kadının fark edilmesi sağlanmıştır. İnanmanın ilk şartı da özgür ve aklı başında olmaktır. Buradan köleler Müslüman olamaz anlamı çıkarılmamalıdır.

Bir köle eğer Müslüman olursa Müslüman efendisine kölesini azat etmesi önerilir.  
İkinci olarak cinselliğin göstermeciliğini bu örtünme ile önlerken, erkeğe yaradılıştan üremede görevi gereği verilmiş olan daha çok tahrik olma güdüsüne set konmuş oluyor. Erkeğe de her kadına istekle bakma yasağı getirilmiştir. Bu yol doğacak çocukların ana babasının bilinerek soyun devamının sağlanması içindir. Bunun günümüz devlet anlayışında yurttaşlık haklarından, doğan çocukların nesebi belli olarak yararlanabilmesi için gerekli yol olarak ta görülmelidir.

Gerçi günümüzde gelişmiş ülkelerde bu kaygıdan da uzaklaşıldığını görüyoruz. Özgürlükleri öyle boyutlara taşıdılar ki, çok değil bundan elli sene önce o toplumda yaşamış biri mezarından kalksa gördüklerine inanamaz ve toplumunun çok şiddetli bir ahlak kaybına uğradığını haykırarak söylerdi. Belki hepsinde değil ama bugün gelişmiş ülkelerin kimilerinde eşcinsel evliliklere izin var. Her ne kadar kilise buna izin vermese bile.. Gelişmiş ülkeler kişisel haklarla gerçek ve doğal hayatı genişlettiklerini düşünüyor olabilirler. Fakat böylelikle insan türünün doğası bozulacak, sadece insandaki bu tercih bile yeryüzünde bir yok oluş sürecini açabilecektir. Geliştirilen tıbbi imkânlar ne olursa olsun doğal üreme kapıları kapanacaktır çünkü.

Her şeyin ticari mal olduğu günümüzde Yüce Allahın verdiği, insanın doğası gereği var olan güçleri, gene insanlar tarafından alınır satılır olmuştur. Cinsellikte böyle.. Cinsellikte gelinen nokta ikinci kölelik dönemi değil midir?

Çağımızda toprağa dayalı aile yapıları kalmadı. Toprağa bağlı üretimin değişmesi büyük aileyi küçülterek, aile fertlerini bireyleştirerek özgürleştirdi. Ekonomik olarak bağımsızlığını kazanmış insanlar, bütün bu köleliği çağrıştıran tavırlardan da uzaksa özgür birey olmuşlar demektir. Özgür insan kendisi hakkındaki kararı kendisi verir. Bu insan tipine diş geçiremezsiniz. Artık Talibanvari örtünme biçimleri İslami örtünmenin hedefi olmamalıdır. Elbette kadının süs, ziynet denen yerleri tahriği önlemek amacıyla kapanmalıdır. Bunun ölçüsünü böyle koyarken, şeklini çalışma şartlarının (bu şartlar hizmet sektöründen daha çok üretim sektörü için geçerli) belirleyeceğini hep birlikte göreceğiz. Tabii kadının çalışma hayatında ne gibi mesleklerde ve ne oranda bulunacağına bağlı bir durum bu. Günümüzün ekonomik şartları kadını da çalışmaya zorladığı düşünülürse bundan kaçış yok gibi.

Zaman dişlilerinin arasında bütün keskinlikleri budar. En iyi öğretmen zamandır. Zamanın rahle-i tedrisatından (yani zamanın eğitici, öğretici sıralarından) geçmeyen yok! Bunu politikacılar bir görseler sorun kalmayacak.

Bakın ne keskin virajlar ne sarp yollar yapılmış, sanki özellikle gidilmesin diye. Ülkemizde sağında solunda sorunu buydu biliyor musunuz? Set set üstüne, bent bent üstüne kurulurdu. Ne için? Mükemmel insana varmak için. Hint felsefesinden gelen saçma bir görüş. Kimse bu setleri aşamaz, herkes yerlerde sürünürdü. Mükemmel, kusursuz insan olur mu? Olmaz! Çünkü tek mükemmel ve kusursuz olan Yüce Allah’tır. O Allah ki, melekler kadar günahsızlara bile, günahlıları tercih ediyor. Çünkü günahından utanıp dönenin yüreği tam da Yüce Allahın istediği yürektir.

Bir başka açıdan bakacak olursak politikacı manevralarını görürüz. Bu manevralardan o politikacıların taraftarları da çok zaman kaybetti, ülkede.. Bu zamanı tamamıyla ülke kalkınmasına  harcasalardı, çoktan dört başı mamur bir ülke olurduk.


                                                                                                                                      28.06.13

 




SES BAYRAĞIMIZ TÜRKÇEYİ ÖZENLE VE DÜZGÜN KONUŞALIM 2


Aşağıdaki hangi kelimeler kulağınıza çalınmamıştır, bakar mısınız? Elimdeki listenin hepsini koymayı düşündüm ama gazetemizin ek sayfa yapması gerekeceği için vazgeçtim. Durumun korkunç boyutunu görün. Buna mağaza isimleri, vitrin ve tabela yazıları dahil değil. Dostlar Türkçeyi başkaları değil biz yaşatacağız. Ne Arapça, ne Farsça, ne Fransızca, ne İngilizce isimleri  işyerlerimize koymayalım. Bu kadar bilinçsiz, sadece dikkat çekici diye yabancı isim özentisi içinde kimse olmamalı.

*

absürt : Fransızca absurde (saçma, zırva, anlamsız). Kelimenin karşılıkları dilimizde zaten vardır: saçma, anlamsız
absürt komedi : saçma komedi.
adisyon : Fransızca addition (ekleme; hesap). "Lokanta, otel vb. yerlerdeki hesap" anlamında kullanılan adisyon için bizim de teklif ettiğimiz kelime aynıdır: hesap. 
agreman : Fransızca agrément (hoşluk; izin, rıza; tat; süs). Dilimizde, diplomasideki anlamıyla kullanılan agreman kavramı için teklif ettiğimiz karşılık: uygunluk. .
agresif : Fransızca agressif. Dilimizde bir psikoloji terimi olarak “saldırgan, mütecaviz” anlamlarında kullanılan agresif kelimesine karşılık olarak Kurulumuz, saldırgan sözünün uygun olduğuna karar vermiştir.
air-conditioned : Havalandırma cihazı bulunan. Teklif edilen karşılık: havalandırmalı.
air-conditioner : Havayı düzenleyen, sıcaklığı ayar eden alet. Teklif edilen karşılık: havalandırma.
akreditasyon : Fransızca accreditation. Dilimizde “doğrulamak, güven belgesi vermek” anlamlarında kullanılan, denklik (belgesi)ve denklik (kuruluşu) karşılıklarını teklif etmektedir.
alâkart : Fransızca à la carte (listeye göre). Karşılığı: seçmeli
almanak :  yıllık

*

Buraya kadar radyo, televizyon ve yazılı basında konuşulan ve konuşana aydınlar katında ayrıcalık sağladığı sanılan Türkçeye girmiş kelimeleri gösterdim. Birde gençler arasında kullanılan dil var. Aşağıda ilk kelimeler kullanılan kelimelerdir, karşısındaki ise Türkçe karşılığıdır. Türkçesini kullansak küçülür müyüz? Bugüne kadar yabancı dildekini kullandık ama başımız göğe ermedi. O halde ne bekliyoruz?

*

     Mail               ileti
Fonksiyon          işlev
  Avantaj           üstünlük
 Antipatik         sevimsiz
  Dizayn            tasarım
  Analiz           çözümleme
 Bye bye           hoşça kal
Sempatik            sevimli
  Empati             hemhal (kendini onun yerine koymak)

*

Bunlar nerdeyse tamamı günlük dilde kullanılan kelimeler. Şimdi daha kötüsünü de belirteyim. Türkçe kelimeler yabancı dilde kullanılan harf düzeniyle yazılıyor.

*

 Ashk           Aşk
Aycha         Ayça
Ayshe         Ayşe
Chetin        Çetin
Turkche     Türkçe
Baq            Bak
Pcpc           Pisi pisi

*

Şu mağaza ve dükkân adlarına ne denir?

*

Galaxi cafe
Ashk cafe
Fame Butik
Foto Color
Dream Show Room
Ada Center
FB STORE
Salon Uğur Stüdyo Bazar,
Cafe Ankara,
Ali’s Bar,
Ahmet’s leder,
Belma Coiffeur,
Otel The Marmara...

*

İlk aklıma gelen bunlar.

Ayrıca, yine Batı dillerinin etkisiyle, özellikle son yıllarda "almak, yapmak" gibi fiillerin çok defa gereksiz olarak yardımcı fiil şeklinde kullanıldıklarına da şahit olmaktayız:
“banyo almak” (yıkanmak) banyo alınmaz yapılır
“taksi almak” (taksi çağırmak) taksi alınmaz çağırılır yada tutulur
“bekleme yapmak” (beklemek) bekleme zaten bir eylemdir, yapmakla başka bir eylem. Bu ikisi yan yana gelince iki kere mi beklemiş olunuyor.
“film yapmak” (film çevirmek) gibi.
Yeni bir şey alındığında onada yapmak denmiyor mu? Alın size bir örnek: “Yeni gömlek yapmışsın abi.”  Gelde kızma!...

Ben yıllarca paniğe kapılırdım, siz panik mi yaptınız? Seli nasıl yapmak mümkün değilse, paniğide yapmak öyle mümkün değil. Paniğe insan sadece kapılır, sele kapıldığı gibi. Paniği yapacak, yada üretecek imalathaneniz mi var yoksa?

Harakiri Japon intihar biçimidir, biliyorsunuz. Bu kadar özentiye harakiri denmezde ne denir? Büyük kentlerden başlayan bu özenti tabela adları,  küçük kentleri de sarmış durumda.

Görüldüğü gibi Türkçemiz çeşitli müdahalelerle bozulmaktadır. Buna ne hikmetse aydınımız ses çıkarmıyor. Gençleri uyaracak ve eğitecek bir çalışma yapıldığını görememenin  üzüntüsünü yüreğimde duyuyorum.

Hıristiyanlığın kalesi Vatikan’ın 3 bin yıllık rüyası var ve bunu gerçekleştirmek için yılmadan çalışıyor. İlk bin yılını Avrupa’da tutunmaya çabalayan, ikinci bin yılını yeni dünya dediğimiz Amerika kıtasına ve Afrika’ya yayılmakla tamamlayan Hıristiyanlığın önünde tek hedef kaldı. O da eski dünya denilen orta doğuyu ve bütün Asya’yı Hıristiyanlaştırmaktır. Dilimize sahip çıkmak hem dinsel kimliğimiz hem milli kimliğimiz açısından önemlidir. Bir millet dini ve diliyle birlikte yaşar. Dil milletlerin ses bayrağıdır.


                                                                                                                                      26.06.13
     

SES BAYRAĞIMIZ TÜRKÇEYİ ÖZENLE VE DÜZGÜN KONUŞALIM 1


Bu başlığı görünce başka dilde konuştuğumuzu mu sanıyorsun diyebilirsiniz. Evet bu konuda görünüşte haklısınız. Konuştuğumuz dil Türkçe, yabancı bir dille konuşmuyoruz. Edirne’den Ardahan’a yurt içinde ortak konuşma ve resmi yazışma dilimiz Türkçedir. Yalnız bu başlık bir kaygının dile gelişidir. Hızlı iletişim çağında cep telefonlarından kısa mesaj yoluyla, internetten anlık ileti (msn Messenger v.b) yoluyla İngilizceden gelen kısaltmaların, 5500 yada 8500 yıldır kullandığımız söylenen güzel Türkçemizi bozduğunu düşünüyorum. Bu konuda benimle aynı fikirde olanların azımsanmayacak sayıda olduğunu da  biliyorum.
   
Bizim kullandığımız Türkiye Türkçesi, Ural-Altay dil ailesine bağlı Türk dillerinden ve Oğuz Grubu’na mensup bir dildir. Türkiye, Kıbrıs, Irak, Balkanlar ve Orta Avrupa ülkeleri başta olmak üzere geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmî; Romanya, Makedonya, Kosova ve Irak’ın ise tanınmış bölgesel dilidir. 1960 sonrasının Avrupa’sında baş gösteren iş gücü açığı üzerine başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine iş gücü olarak giden ve bu gün 4 ila 5. kuşağa ulaşan 6 milyon insanımızın da ana dili Türkiye Türkçesidir. 

Türkçe, farklı lehçelere ayrılmış bir dildir. Dilbilimcilerin lehçeler olarak kabul ettiği bu farklılıklar, Türk Dil Kurumunca (TDK) ağız ve şive olarak nitelendirilmektedir. Bu lehçelerden İstanbul ağzı-lehçesi, sivrileşerek yazı dili hâline gelmiştir.

Türkiye’de Türk Dil Kurumu, Atatürk tarafından1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti olarak bağımsız bir organ olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu dilin sadeleşmesi, Türkçeye dair bilimsel araştırmaların yapılması, o dönemde Arapça ve Farsça dillerinin dilimizde yaygın olarak kullanılan sözcüklerinden arındırmak, yani dilimizdeki yabancı kökenli sözcükleri değiştirmek için kurulmuştur.

1930’lu yılların başında dilimizdeki yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma konusunda yoğun çalışmalar yapıldı. O yıllarda dilimize çok sayıda yeni kavram ve kelime kazandırılmış, dildeki bu olağan dışı yabancılaşmanın önüne geçilmeye çalışılmıştı. Ne var ki özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, bu aşırı Türkçeleştirme hareketi çığırından çıkmış ve amacından sapmıştır. Türkçe kelimelere dahi yeni karşılıklar bulma gibi garip durumlara düşülmüştür.  Başlangıçta iyi niyetli ve yararlı bir girişim olarak ortaya çıkan bu hareket zaman içinde, asıl çizgisinin dışına çıkartılarak yabancı dil denildiğinde, yalnızca Arapça ve Farsçanın kastedildiği bir noktaya çekilmiştir. Bu olumsuz durumu zamanında gören Atatürk ve o dönemin aydınları önlem alma yoluna gitmişlerdir.

Aşırı özleştirmecilerin gözden kaçırdıkları gerçeklerden birisi de bu konuda halkın kabulünü ve kelimelerin yeni hayata uyum sağlama sürelerini hiçe saymalarıdır. Bu konuda tam anlamıyla “Ben yaptım, oldu” anlayışı esas alınmıştır. Kelime ve kavramların tarihî derinliği, bağlantıları, Türkiye ile Türkçe konuşan diğer soydaşlarımızın irtibatları hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sözde Türkçeleştirme akımı, gereğinden çok hızlı ve zorlamalarla sürdürülmüştür. Bu ise, başarısızlığı beraberinde getirmiştir. 

“Kompüter” kelimesine “Bilgisayar” gibi harika bir karşılık getiren bu çalışmalara iki olumsuz örnek vermek istiyorum.  

milli marş: ulusal düttürü
otobüs: çok oturgaçlı götürgeç

Türkçeye zarar vermeye başlayan bu hareket, 1980’li yılların başında durdurulmuştur. Aşırı özleştirme hareketinin başarısızlığı gözler önüne serilmiştir.

Sonra ne olmuştur? Eskisi gibi kelime türetemeyen kurum bu kez yazım kurallarıyla oynamaya başlamıştır. Nerdeyse her sene yeni bir yazım kuralıyla karşılaşıyoruz. Bu yazım kuralı sonucunda özel ismi eklerinden ayıran apostrol denen üst virgül uygulaması kalktı. Artık “Türkiye’nin yazmak yerine “Türkiyenin” yazıyoruz. Önceleri “uluslararası” kelimesi iki ayrı kelime değildi. Bugün “uluslar arası” şeklinde kelimeyi ikiye bölerek yazıyoruz.  Bir de harflerin üstündeki şapkalar alınınca kâr kelimesi kar olup eridi. Şimdi kaatil yerine çok yanlış olarak katil diyoruz. Bu beyler ne yapıyor dersiniz? Ne yapacaklar Türkçenin canına okuyorlar işte. Hem de Türkçeyi “gelüyü gidiyü” şeklinde konuşan profesörleriyle. Adamlar Murat Bardakçı’nın deyimiyle oturum başına para aldıkları için oturumda iş yaptıklarını gösterebilmek amacıyla bütün bunları yapıyorlar.

21. yy da yabancı dil bilmenin önemi önceki dönemlerden daha fazladır. Teknolojik gelişmeyle beraber dünya küçüldü, ulusların birbirleriyle ticareti arttı. Ülkelerin kalkınmasında ve gelişmesinde bilimsel araştırmaların ve uluslararası ilişkilerin yeri çok büyüktür. Bu tür ilişkilerin kurulmasında yabancı diller, yardımcı bir araçtır. Ülkemizde son elli yıllık süreçte yabancı diller, araç olmaktan çıkmış / çıkarılmış, amaç konumuna getirilmiştir. Bugün eğitimimiz bile ayrımcılığı yabancı dilden yana yapmaktadır. Yabancı dillerin işlevi saptırılmıştır.  Modern sömürgeciliğin en güçlü araçlarından birisinin dil olduğu artık çok iyi bilinmelidir. Yabancı dille eğitilen nesiller, bir süre sonra Türkçe düşünmeyecek Türk gibi davranmayacaktır.

1950’lerden önce uluslararası dilin etkisiyle Osmanlı batı hayranı aydınlarının diline girmiş Fransızcanın yerine dilimize, İngilizce kelimeler ve kalıp ifadeler girmeye başlamıştır. Bu tek taraflı etkileme, günümüze kadar artarak sürmüştür. Bugün ise, İngilizce kelimeler, dilimiz üzerine âdeta bir sağanak gibi yağmaktadır. Durum ürkütücü boyuttadır. Artık, önlem alma zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu durumu somut olarak ortaya koyabilmek için, sokak ve caddelerdeki iş yeri adlarına bir göz atmak, televizyon kanallarının adlarına bakmak, kendisini aydın ve sanatçı varsayan yabancı hayranı tiplerin her akşam televizyonlardaki konuşmalarını dinlemek yeterlidir. 



DEVAM EDECEK


                                                                                                                                      24.06.13