31 Ağustos 2013 Cumartesi

AYDIN ÇIKMAZI 3

Aydın kimdir?
Bugün yazının 3. gününde konuyu anlamak için aydın kelimesinin anlamını bir kez daha  görelim mi? Aydın parlaklık demektir, ışıklı demektir. Eskiden bu kelimenin karşılığı münevverdi. Onunda anlamı nurlu, yani ışıklıdır.

Aydın kelimesi günümüzde özünü kaybetti. Artık kimler aydın değil ki? Mankeni, sanatçısı, popçusu, topçusu, politikacısı, esnafı, toto ve loto milyarderi, gaspçısı, dolandırıcısı, köylüsü, şehirlisi.. herkes ama herkes kendini aydın sanıyor. Özel televizyonların ilk zamanlarında İzmirli iş adamı Dinç Bilgin’in Sabah Gazete gurubuna ait “atv” televizyonunda sabahları “Ayşe Özgün, Her gün” adında tartışma programında cumhuriyeti savunan aydınlar safında manken ENGİN KOÇ’u görünce hayıflanmadan edemezdim. Modernliği savunmak ona kaldıysa vah bu ülkenin haline..

Aydın olmak bu kadar ucuz mudur? Türk aydını 150 yıldır kendini farklı bir yola yönlendirmiştir. Yani kendini hep batılılarla kıyas ederek teknolojik üstünlük karşısında ezilmiş ve kabuğuna çekilmiştir. Çaresiz kalan aydın batıyı taklit etmeyi çağdaşlık ve ilericilik saymıştır.

Kendi köklerinin, tarihinin, edebiyatının ve kültürün zenginliğini kavrayamadığı gibi ona hep tepeden bakmıştır. Böyle olunca da sonuç bu günkü gibi yıkım olmuştur. Peki neden bu gün tam anlamıyla bir aydın yetişmiyor?

Bunun en önemli sebebi özelikle Çanakkale savaşıdır. Bu savaş Türk’ün var olma savaşıdır. Liseli öğrencilerimize kadar bu savaşta okumuş insanımızın, düşünen insanımızın şehit olmasıyla, aydın konusunda büyük bir boşluk doğmuştur. Bu boşluk hiçbir zaman da dolmamıştır. Bir ülke milli varlıklarını kaybederse yeniden o varlığını kurabilir. Ama aydınını kaybederse dört başı mamur bir ülke olamaz, dolayısıyla yaşayamaz. Ülkemizin sorunu burada gizlidir.

Kurtuluş savaşı sonrasında cumhuriyet aydınının yetişmesi için çok çaba harcandı. Tıpkı Osmanlı zamanında olduğu gibi gene yabancı ülkelerde eğitim görenlerin baskınına uğradık ne yazık ki? Ya İngiltere’den, ya Almanya’dan, yada Fransa’dan aynı konuda eğitim alarak gelen uzmanlaşmış kişiler, bir iş söz konusu olduğunda yöntem belirleme kavgası içinde buldular kendilerini. Çünkü bu ülkeler kendi coğrafik ve ulusal kimliklerinden kaynaklanan özelliklerin farklılığıyla aynı konuda farklı eğitim veriyorlardı. Ülkemizde her gelen iktidarın, örnek olarak ulaştırma bakanlığı gösterilecekse, gelen bakan kadar yöntem uygulanmıştır. Hatta aynı iktidarın aynı bakanlığa iki farklı isim getirdiğinde de bu durum yaşanmıştır.

Bırakınız aydın konusunu, hizmetlerde bile çok başlılık yukarda ki sebeplerden dolayı giderilememiş, ülke gerçekleriyle örtüşen bir tarz oluşturulamamıştır.

Aydınımızda bu durumdan ayrı tutulamaz. Onunda yöntem konusunda hem kafası karışıktır, hem ülkesine yabancıdır.

Türk aydını ;

Diliyle kavgalı,
Tarihiyle mahkemelik,
Milletiyle problemli,
Diniyle çatışmalı,
Kendisiyle küskündür
.

Bu sorun çözülmeden bu toplumda hiçbir şey çözülemez.

Türk toplumunun sancısı aydın yetiştirememektir. Yetişenleri hain, uçuk saymaktır. Aydın yada eski adıyla Münevver okuyan, düşünen, memleket ve millet sevdasıyla tutuşan, onunla sevinen, onunla üzülen, onunla ağlayıp onunla gülen, çağa yön veren, dünyayı anlayan ve yorumlayan kişidir.

Sizce bu ülkede bu ölçülere uyan aydın var mı? Elbette var! Ama sanıldığı kadar çok değildirler. Hatta azınlıktadırlar.


kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alınteri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol

Rifat Ilgaz

Aydın!                                                                                                                                           Aydınlatan mı? 
Aydınlık olan mı?                                                                                                        
Aydınlanmış olan mı?                                                                                                                   
Her ne ise...
Aydın her şeyden önce sorgulayandır.                                                                                      
En başta da kendini....duruşunu...eylemini... Tüm bunlara kaynaklık eden düşüncelerini...
Aydın başta ideolojisi olmak üzere , özeleştirisini sürekli kılandır.                                    
Aydın kesin; yani körü-körüne, araştırmadan, incelemeden her bulguya inanmayandır. 
Biraz kuşkucu yanı da olandır...                                        
Aydın kendinden ve insanlıktan vazgeçmeyendir.                                                               
Aydın çıkarlarının zedeleneceğini bildiği durumda dahi adil olandır.                                 
Aydın özgürlükten yanadır.                                                                                                  
Aydın muhalif tavırlıdır, ancak muhalefetini benliğinin doyumuna ve varoluşunu gerçekleştirmenin hizmetine vermeyendir.                                                                          
Aydın yaşam öyküsünün talihsizliğinin diyetini topluma ödetmeyi düşünmeyendir.          
Aydın emeğin değerini bilendir.                                                                                          
Aydın yeri geldiğinde inancının dayatmalarına karşı çıkıp , insana kıyamayandır.            
Aydın kendi ruhunun huzurunu , toplumun iyiliğine feda edendir.                                       
Aydın, farklı düşünen ve inanan aydınlarla ortak insani değerlerde buluşandır.                      
Yöntemi şiddet ve kıyıcılık olmayandır aydın.                                                                       
Aydın gerçeklik karşısında romantik körlükte ısrar etmeyendir.                                          
Aydın  koşullar gerektiğinde iktidar gücünden vazgeçendir.                                             

Kısaca, aydın olmak zor zanaattir.

  

BİTTİ


Yayın Tarihi16.08.2013

AYDIN AÇMAZI 2

         Din olgusuna folklorik öğe olarak dahi bakamayan, bir din seçmek gerekse daha din gibi duran (ne demekse artık) Hıristiyanlığı seçebileceğini belirten aydınla hangi noktada buluşulabilir ki?

         Bu konuda en aydın Türk bana göre Atilla İlhandı. Dini inanışı olmasa bile Osmanlı mimarisine, şiirine ve musıkisine hayrandı. Durağanlaşan yapısıyla, değişimi fark edemeyen batı hayranı yarım aydınlarıyla, meclis ve kişi diktatörlüğünü savunan padişah ve mebusların bolca göründüğü son dönem de dahil olmak üzere Osmanlının azametine vurulmuştu. Öyleki herkesten farklı düşünen bir Türk aydını aradığını söyleyen Amerikalı bir yazarı karşısına çıkardıklarında konuşmanın bir yerinde “sizin bütün tarihiniz kadar bizim sadece batış sürecimiz var, bu bile azametimizi gösterir” der. Bundan sonrası için bizim bilinçli millet oluşumuzu ve yeniden dünya sahnesinde yer almamızı sağlayan gazi Mustafa Kemali savunur.

         Batıcılık veya batılılaşma toplumsal gerçekliğin tarih ve kültürle bağlantılı zemininden  kopmuş ideolojik bir duygusallığı çağrıştırmaktadır.

         Genel olarak günümüz İslam toplumlarının yakın tarihini üç zamana ayırmamız, mümkündür.18.y.yılın sonlarından 20.y.yılın başlarına kadar devam eden batının sömürgeci, yayılmacı, işgalci politikaları karşısında Müslüman toplumların İslami gelenek ve örf üzerine kurulu devlet sistemlerinin çöktüğü birinci zaman dilimi. Müslüman ülkelerin Batının söz konusu işgal, sömürü ve yayılmacı politikaları karşısında sergiledikleri tepkilere ve kurtuluş mücadelelerine sahne olan ikinci zaman dilimi. Siyasi ve askeri bağımsızlığın kazanılmasından sonra ülkeye yeni bir kimliğin verilmeye ve sosyal değişimin Batılılaşma doğrultusunda yönlendirilip kurumların  modern değerler üzerinde oturtulmaya çalışıldığı üçüncü zaman dilimi.

         Atatürk sonrasında İnönü hükümetleri ideolojik duygusallığını batıcılıkla tanıtmıştır. Ondan sonraki Menderes hükümetleri sömürge düşüncesinden farksız bir taklitçiliğe soyunarak her mahallede bir zengin sloganıyla Amerika’ya benzemeye çalışmıştır. O zamanların aydınlarını açın okuyun, bunlara karşı tek satır bulamazsınız

         Dünyanın her yerinde halk durağandır, çok sık değişen yapıyı kabul etmez. Onları gündelik yaşayışının devamlılığı ilgilendirir. Buna en ufak bir müdahalede tepki gösterirler. Aydın ve yöneticiler içlerinde bunun korkusunu taşırlar. Toplumsal konuların çözümlenmesinde aydının rolü yöneticilerden daha fazladır oralarda. Ülke yöneticileri gelişmişliklerini aydınlara borçlu olduklarını bilirler.

Tartıştığı, konuştuğu meselelerin neredeyse hepsi batıdan geldiği için, batının sorunları olduğu için bir aydından çok papağana benzemiştir Türk aydını. Milliyetçilik olsun, ulus devlet modeli olsun, faşizm, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm olsun bunlar bize özgü sorunlar olmaktan çok batının veya doğunun sorunlarıdır. Matbaa ile geç tanışmamız, feodal düzenden geç çıkmamız, geç endüstrileşmemizin yarattığı sonuçlardır tüm bunlar. Ayrıca üç kıtaya yayılmış koca bir imparatorluktan ulus-devlet anlayışına ve tektipleştirmesine geçmek (bağımsızlık için zorunluydu bu) zorunda kalmamız da Türk aydınının bocalamasına sebep olmuştur. Bugün aydın denilen insanlar halâ batının komplekslerine sahipmişiz gibi ülkemiz hakkında ahkâm kesmekte, gerçek sorunlarımızı, gerçek komplekslerimizi, gerçek çözümlerimizi ortaya koyamamaktadır.

Fakat geçmişe baktığımızda dışarı değil içeri doğru bakan aydınlar da çıkmıştır içimizden.

Türk aydını tercüme odasında doğmuştur der Ece Ayhan. Türk aydını da tercüme aydınıdır, yani kendini bulamamıştır henüz ve hakiki anlamda bir muhalif olmak kaygısı gütmez. Sistemle bir şekilde fazla gerilmeden yayılmak şu anda Türk aydını olarak adlandırılanların sanki temel görevlerindendir. Ben aydınım diyen birisine kesinlikle inanmamak gerekir. o; paranın ve çıkarların aydınıdır.

Şöhret budalasıdır. Başka hiçbir ülkenin aydınında olmayan okuduklarıyla caka satmak ve ait olduğu toplumun değer yargılarıyla dalga geçmek gibi bir özelliği bulunan aydındır. Ayrıca kendi içinde kendine en çok çatan sınıftır da. Sömürge entellektüeli bile olmayacak bir tür olduğu için kendi içinden züppe tipi bir aydın türeten bu sınıf tüm dünya edebiyatında üzerine en çok eser verilen aydın tipi olmuştur. (felatun bey, efruz bey, bihruz bey... gibi.)
Gerektiğinde tarihini, milletini bazı çevrelerin gözüne girmek için satabilen kişidir. Bilmediği halde Orhan Pamuk gibi tarih dersi verebilendir.  
Bir taşlama ile aydınlara salvoya devam. Sahi bende aydınım, hiç değilse adım Aydın. Ne yapalım payıma razıyım.
Türk aydını, Türk aydını
Dinlemedin hiç haydını **
Nüfusunu kimse bilmez
Nereye yaptırdın kaydını

Bir fıkrayla konuyu özetlemek isterim.
Kriz yüzünden işten çıkarılan bir akademisyen ile bir gazeteci yurt dışına çıkmışlar. Bir süre yiyip-içip eğlenmişler. Doğal olarak paraları çabucak tükenmiş. İş aramışlar ve bir çiftlikte
hayvan pisliklerini ahırdan kürekle kazıyıp çöp römorkuna atma işi bulmuşlar.

Bir süre çalışmışlar, başarılı olmuşlar, çiftlik kâhyası da onları sevmiş ve hallerine acıyarak
“Size daha kolay bir iş vereceğim” diyerek onları yumurta paketleme işinde görevlendirmiş.

“Bunların irilerini ve iyilerini bu taraftaki kutulara, küçük ve kötülerini bu taraftaki kutuya koyacaksınız” demiş. Fakat bizimkiler çok yavaş çıkmışlar,
“Bu iyidir, değildir, küçüktür, büyüktür” tartışmaları ile işleri aksatmışlar.
Onları gözleyen kâhya yanlarına gelmiş:
“Siz Türkiye'de ne iş yapıyordunuz?” diye sormuş.
Bizimkiler:
“Gazeteci” ve “Akademisyen” diye cevaplamışlar.
Kâhya:
“Belli belli, sizin Türk aydını olduğunuz belli” demiş.
“Çok iyi kürekle pislik atıyorsunuz ama iyi ve kötüyü ayırt etmeyi bir türlü beceremiyorsunuz.”
                                                       
Not:

** “Haydın” klasik batı müziği bestecisi.
   
DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi14.08.2013


AYDIN AÇMAZI 1

Bayramdan sonraki ilk yazımıza geçmiş bayramınızı kutlayarak başlamak istiyorum sevgili okurlar. Güzel bir bayram geçirmiş olmanız umuduyla ömrünüzce nice mutlu bayramlara ermenizi Yüce Allah’tan dilerim. Bu hafta boyu sürecek, yani 3 bölümlük; ülkemizin (az gelişmiş ülkelerde dahil) aydın sorununu anlatan yazı dizimize şimdi başlayalım.

*

         Osmanlı imparatorluğunun çöküş dönemi aynı zamanda bir arayış dönemidir. İç dinamikleri yeterince olmayan, olanı da göremeyen, yabancı ülkelerde eğitim almış kişilerin çareyi dışarıda arama dönemi bu döneme rastlar. Dışarıda, yani batıda neler olmaktadır ki dikkatler batıya çevrilir?

         Batıda kentsoylular (burjuvalar) ve düşünürleri (aydınları), feodalizmi ayakta tutan tüm kurumlara karşı savaş açmışlardı. Saray ve kilise tarafından ezilen halk kitlelerini arkalarına alarak bu savaşları yürüttüler.

         Böylelikle:
         1. feodal aristokrasiye karşı tüm ulus karşı durdu;
         2. aristokratik devletin keyfiliğine karşı bireyler karşı durdu;
         3. kiliseye ve onun teolojisine karşı sanat ve bilim karşı durdu.
         Bunun sayesinde bir tarih kapanıyor, 20. yy’ı belirleyecek yeni bir çağ başlıyordu. Bu çağ, eski klasik imparatorlukların yok edilme çağıdır. Köylülükten koparak, üretimin tarlalardan fabrikalara kaydırılmasıyla daha çok mal üretme dönemi başlamış oldu. Bu üretime Ham Madde ve Pazar sağlayacak yeni tip imparatorluklar cumhuriyet adıyla kurulmuştur.

İşte Osmanlının son dönem okumuşlarının dikkatlerini batıya çevirme sebebi buydu. Bunlara o zamanki adıyla ‘münevver’ şimdiki adıyla ‘aydın’ denirdi. Verilen sıfat ışık saçmak karanlığı bitirmek anlamlarını içerir. Bilgiye ve bilmeye verilen önem bu sıfatla belli oluyor değil mi?  Peki aydın dediğimiz kişiler bunu hak ediyorlar mı? Bu sıfat bol keseden dağıtılacak kadar ucuz mudur acaba? Nedir bunun ölçüsü, daha doğrusu ölçüsü ne olmalıdır? Eskilerin bir sözü var, “efradını câmi, ağyarını mâni” derlerdi. “Yani gerekli olan tüm bilgileri toplayan, gereksiz olan bilgilerin hiçbirini dahil etmeyen” demek olan bu söz; olması gereken aydın tipini belirlememize yardımcı olacaktır.
        
         Bir aydında bulunması gereken nitelikleri ana başlıklar halinde görelim.
          
         * Eğitim: En az bir konuda akademik eğitim ön şarttır.
         * Genel kültür: Hem mesleki yayınları, hem genel konuları izlemekte çok gerekli. Ayrıca sanatla, felsefeyle bilerek ve seçerek ilgilenmekte aydının görevidir. Klasik batı veya Klasik Türk müziğini bilmeden aydın olunamaz bence. Sanat etkinliklerinin izlenmesi de gösteri, gösteriş amacıyla değil, görev olarak da değil; anlayarak, zevk alınarak yapılmış olmalıdır.
         * Toplumsal etkinliklere katılım: Eğitim, sağlık, düşünce yayma gibi aklınıza gelebilecek her etkinlikte aydın kendini orda bulunmak zorunda hissetmelidir. Buralarda etkin görevler almalıdır.
         * Sorgulama ve özeleştiri: Aydın denen kişinin kendi inancı ve düşüncesine rağmen tarafsızlığını korumak zorunluluğu vardır. Olayları, gelişmeleri, hatta kendini bile sorgulayan bir yapısı olmalıdır. Aydın kişi, sorgulamadan, irdelemeden görüş açıklamamalı, sorumsuz davranmamalıdır.
         * Hoşgörü: Aydın kişi hoşgörü (müsamaha, tolerans) sahibi olmalıdır. Cinsiyet, ırk, ten, etnik veya sosyal köken, din, siyaset, düşünce, kanaat, ulusal bir azınlıktan olma ayrımı yapmamalıdır. Davranışları itibarıyla insancıl olmalıdır.
         * Sertliğe, zorbalığa karşı olma: Aydın kişi, barıştan yanadır; kaba güç kullanımına, zorbalığa karşıdır. Ancak barıştan yana olmak, savaşa karşı olmak, zorbalara, yayılmacı güçlere boyun eğmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Zorbalığa karşı olmak, gerektiğinde zorbalarla mücadele de gerektirir.
         * Özverili davranma: Aydın, inançları, amaçları doğrultusunda maddi, manevi özveri gösterebilen kişidir. Aydın, hep kendi çıkarını kollayan, homo economicus bir tip değildir. Başkalarını kandırmaya çalışmaz. Şarlatanlık yapmaz. Özellikle bilgi, kültür, varlık konusunda paylaşmacıdır. Çıkar uğruna bazı çevrelerin (eskilerin deyimiyle) “tellal”lığına soyunmaz.
         * Tutarlılık: Aydın kişinin açıkladığı, savunduğu düşüncelerle, davranışları ve yaşam biçimi aynıdır. Bir aydın, ele verir talkını kendi yutar salkımı anlayışında olamaz. Ortama, şartlara göre sık sık fikir, görüş değiştirmez, esen yele göre yelken açmaz. Mevlana’nın deyişiyle olduğu gibi, göründüğü gibi davranır. Savunduğu görüşlerle çelişkili davranışa meyledecek bir yaşama biçimi yoktur.
         * Alçakgönüllülük: Alçakgönüllülük insan severliktir, insanı sevmek aydın olmanın da vazgeçilmez koşuludur. Aydın kişi, küçük dağları ben yarattım edası içinde olamaz; insanlara, çevreye küçümseyerek yukarıdan bakmaz, yüksekten atmaz. Hele hele bazı çevrelerin pohpohlamasına gelerek, büyüklük kompleksine kapılmaz, yağcılık yapmadığı gibi, kendisine yağcılık yapılmasından da hoşlanmaz.
         * Özsaygı: Aydın kişinin çevresine olduğu gibi kendisine de saygısı vardır. Özsaygısını yitirecek davranışlar içine girmez, saygınlığını, onurunu korur; bunun için gerektiğinde mücadele verir.

         Yukarıdaki erdemlere, özelliklere, niteliklere başkaları da eklenebilir. Görülüyor ki aydın olma, bu kimliği taşıma kolay olmadığı gibi, örnekleri de bol değildir. Aydın sıfatı, ağırdır, beraberinde yükümlülükler, sorumluluklar getirir. Bu nedenle aydın sıfatı kullanılırken ihtiyatlı olunmalıdır. Aydın olmanın kerameti kendinden ya da yakın bir çevreden, bir klik, hizip, çıkar grubundan aktarılmış (menkul) olmamalıdır.
         Ülkemizin bir aydın açmazı vardır. Bu aydınlar yabancı ülkelerden gelmiş turist gibidirler. Turistler hiç değilse gittikleri yerleri merak edip öğrenme çabasındadırlar. Bizim aydınımızda buda yoktur. Küçümsediği halk yaşayışını öğrenmek yerine ona kafasındaki örnekleri uygulamaya kalkar sürekli. Herkes ayrı bir kıyafet giydirir insanlara. Bunun için ülkemizde birden fazla Türkiye vardır.

         Oysa Türkiyelilik kavramı ortak payda olarak Türk milletini sunar bizlere. İslam dini onun dayandığı moral değerdir. İslam diniyle birlikte kesinlikle arap olmamıştır. Kurduğu devletlerin mimarisi, şiiri ve musîkideki sanat anlayışı bunu açıkça gösterir.

         Kanal 7 den tanıdığımız Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan bunu ne güzel dalgaya almıştı. Hatırlayalım mı?                                                                                                                                                                                                                                       

BİR: Emre Aköz takma sakal, sarık ve cüppe ile Reina’ya gidip isli viski içsin kampanyası...            
İKİ: Abdurrahman Dilipak, Perestroyka Joke’ta Güneri Civaoğlu ile “Bir Başka Açıdan Kemalizm” sohbeti yapsın kampanyası... 
ÜÇ: Hayrünnisa Gül, Beymen Brasserie’de sosyetik arkadaşlar edinsin kampanyası...                 DÖRT: Hikmet Çetinkaya İzmir’de bir ışık evinde maklube yesin kampanyası... 
BEŞ: Ertuğrul Özkök umreye gitsin kampanyası... 
ALTI: Fehmi Koru papyon kravat takıp Rezervuar Köpekleri gecesine katılsın kampanyası...                                                                                                                           
YEDİ: Ali Bulaç ‘Tekyön’de yazar ajanı Sayım Çınar ile buluşsun kampanyası... 
SEKİZ: Haşmet Babaoğlu Teşvikiye Camii’nde her cuma vaaz versin kampanyası…                     

         Burada ismi geçenlere istediğiniz kişiyi ekleyin ne kadar zıt olduklarını görürsünüz. Yaptıklarından veya davrandıklarından ayrı şeyler ekleyin imkânsız şeyler istemiş gibi olduğunuzu düşünerek yakıştıramayacaksınız bile. Peki o zaman bizim ortak buluşma noktamız nerdedir? Böyle bir buluşma noktamız var mıdır gerçekten?


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi12.08.2013

SULAR SELLER DİYARI İSTANBUL VE “EDEP YA HU!..”

         Düşünmeden edemediğim çok konu var sevgili okurlar. Örnek olarak İslam dünyasının deyişiyle “kürreden zerreye,” batının materyalist felsefesiyle “maddeden atoma” deyişlerini belirtebilirim. Bunun kısaca anlamı “bütünden parçaya” demektir. İsterseniz dünya dışına çıkıp milyarlarca yıldızla birlikte dünyayı seyredin, isterseniz inin dünyaya yeryüzündeki bütün canlıları seyredin. Yada daha tekilleştirerek bir insanı seyredin. Hayatı devamlı kılacak eylem, bütün bu saydığım şeyler içinde hep aynıdır. Bu eylem “devinimdir” durmadan “harekettir.” Harekete bir engel çıkarsa hastalık başlar. O zaman bir taraf sürekli sinyal verir. Düzeltilirse hareket devam eder, düzeltilmezse ölüm gerçekleşir. Bütün biyolojik veya toplumsal olaylara baktığınızda bu mantığın var olduğunu ve hiç değişmeden, hiç şaşmadan yol aldığını görürsünüz.

        En ufak bir yağmurda büyük kentleri ve özellikle İstanbul’u vuran su baskınları bütüncül bakıldığında görüleceği gibi yukarıda anlattıklarımdan hiçte farklı değildir. Aşırı göç, buna bağlı olarak artan nüfus yatay alanların bitmesine, dikey alanların kullanılmasına sebep olmuştur. Biz bunları hep gelişmenin eseri saydık. Yaşananlar hiçte öyle demiyor. Görüntüdeki makyajı biz güzelleştiğimizi sanarak abarttık. Şimdi makyaj aktı, güzel olan şeyler bile çirkinleşti.

         Eğer ormanı yok ederseniz, eğer dere yataklarını ve denizleri doldurursanız, eğer bataklıkları kurutursanız olacağı budur. Ben cahil yoksulların büyük kente göçlerine bir şey demiyorum, onlar ekmek derdiyle oralara geldiler. Ama bütün belediye başkanları, ülkenin bütün başbakanları bunu önleyecek programlar üretemediler.

         Yapılacak şey çok basit aslında. İstanbul’da yaşamayı vergiye bağlı hale getirirseniz, İstanbul’a gelmek vizeli mümkün olursa nüfus kontrolünü elinizde tutmuş olursunuz. Böylelikle çarpık büyümenin önüne geçilir. Gelişmiş Avrupa ülkelerinin büyük kentlerinde istediğiniz gibi gidip kalamazsınız. Orda rüşvet işlemediği için polis kuş uçurtmuyor. İstanbul’a göçü ecdadımızda vize koyarak önlemiş. Anadolu’dan gelen biri geldiği ilin nüfus müdürlüğünden evli anlamına gelen “serbest”
(Ser: baş, Best: bağlı. Serbest - başı bağlı) kağıdını göstermeden İstanbul’da kalamıyormuş. Evli olarak gelen eşini düşünerek kalamayacağı, eşini almaya kalksa izin alamayacağı için, uzun süre kalamazmış. Böylelikle İstanbul’un nüfusu göç yoluyla artmamış.

         İstanbul’un neredeyse son 20 yıldır yöneticileri Allahtan korktuğunu iddia eden, İslamcı geçinen kesimdendir. Sermayenin el değiştirme işinde yeni rantlar yaratmaktan başka ne yaptılar? Başbakanımız son sel felaketinden dolayı geçmiş belediyeleri suçlayarak, yaşananlar için “derelerin intikamı” demiş. O geçmiş dönem dediği dönemde 20 yılı saymıyor galiba. Orda onunda vebali var. Hadi onu geçtik, yeni 3B planıyla İstanbul’da yeni yerleşim alanları açarak, İstanbul’un kalan son yeşil örtüsünü bitirme fikri kimin?

         Tıpkı Karadeniz Otoyolunun yapımında, suların kaçışının engellenmesiyle, yağan her yağmurda, yol güzergâhındaki bütün kentlerin sel tehlikesini yaşaması gibi...  

         Samanyolu Galaksisinin içinde 250-300 milyar civarı yıldız, evrende 300 milyar Galaksi var. Bu rakamı düşündükçe insanın ne kadar küçük, ne kadar aciz, ne kadar zayıf ama bir o kadar da kibirli ve nankör bir canlı türü olduğunu görüyorum. Özellikle yöneticilerimiz.. Allah onlara şöhretlerini ve keselerini düşünmeyecek vicdan versin. AMİN!!!

         Başa dönecek olursak bütünün içinde yer alan parçaların her birinin kendi içinde uyumlu eylemi bütünü uyumlu yapar. Uyumda bir tekleme varsa o uyumsuzluk demektir. Yani bütünde bir hastalık vardır. İstanbul bu hastalığın kolayca görüleceği kadar büyüklüktedir.

         Kim sorarsa İstanbul bizim gözbebeğimizdir. Onu fetheden kumandan peygamber efendimiz tarafından övülmüştür de. Biz ne yapıyoruz peki? Sadece övünüyoruz.

         Ramazan girerken yazdığım “Ramazan: Edebi Öğrenme Ayı” başlıklı yazıda edebi anlatmış bu bütünün sahibi Allah’ı hatırlayarak her eylemimizi tevazu ve sevgiyle yapmamız gerektiğini belirtmiştim. Çıkan sonuca bakarsak henüz edebi bilmediğimizi görürüz. Biz bu edebe sahip olmadıkça İstanbul kocaman bir köy olmaya devam eder.


Yayın Tarihi07.08.2013 


DEĞİŞEN HERŞEYİ BİR MERMER ÖRTER

         Türk sinemasının genç kızları kandıran unutulmaz kötü adamları vardı. Nuri Alço, Önder Somer bu rollerle ünlendiler ve bir dönem sinemanın vazgeçilmez isimleri oldular. Kötü adam olduklarına inanamazdınız; yakışıklı, temiz yüzlü ve bakımlı salon erkeği görünüşleriyle ilgi bile çekmişlerdi. Oynadıkları filmlerde kızları sevgilerine inandırır, güvenlerini kazandıktan sonra bir şeyler içme bahanesiyle buluşur ve içkilerine uyku ilacı atıp onları uyutarak tecavüz ederlerdi.

         Daha sonraları kızları kandırma dönemi bitmiş kızlara zorla tecavüz etme dönemi başlamıştı. Bu dönemin oyuncusu Tecavüzcü Coşkun namıyla maruf Coşkun Göğen’di. Tecavüz sokağa inmişti artık. Cinsel açlık beynine vurmuş bir sapığı göreni korkutacak kadar iyi oynardı. O rolündeki görüntüsü günlük hayatında da sürüyordu.

         Bu filmlerde önceleri kadının duygusal zayıflığının, sevgiye ve sevilmeye olan zaafından kaynaklandığını görürdük. Böyle kadınlar kırılgan kadınlardı, süs bitkisi kadar narin ve hayattan o kadar uzaktılar.

         Kadın ekonomik hayata girince, sinemamızda daha kanlı canlı kadın tiplemelerini görür olduk. Kadın avcısını bekleyen av değildi artık. Ortalıkta hala avcılar vardı oysa. Hem de en acımasız ve en kaba saba olanındandı bunlar. Bazen tek başlarına da değillerdi. Elele dolaşan sevgililerden erkek olanı dövüp gözleri önünde kıza tecavüz ederlerdi. Bu yüzden kırda bayırda yürümek tehlikeliydi yani.

         Bu filmlerde de kadının fiziki zayıflığından yararlanıldığını görürdük. Öyle ya, kadın bir erkeğe fiziki güç olarak ne kadar karşı çıkabilir? Bu yüzden tecavüze direnirse direndiği kadar şiddetle karşılık görürdü. Yani erkek her türlü durumdan galip ayrılırdı.

         Öylemiydi gerçekten? Erkekler kadınlar karşısında filmlerdeki gibi hep üstün müydüler? Yoksa birileri bizi işletiyor muydu? Ben işletildiğimizi düşünüyorum. Her çağda kadın aklını daha çok kullanmıştır. Dolayısıyla daha kapalı ve daha anlaşılmazdırlar. Erkek gücüne orantılı olarak daha şeffaftır. Hayatın büyük bölümünü üreten ve yöneten olduğu için kadınlar kadar oyunbaz olmazlar. Çünkü çok ortadadırlar.

         Çağla birlikte bu fark giderek azalıyor. Her ikisi de ayrı cinsler olmalarına rağmen giyim kuşamdan davranışa kadar görünüşte tek cinsliliğe (üniseks) doğru hızla ilerliyorlar. Eğitilmiş olan kentlilerde bunu açıkça görürsünüz. Hele büyük kentlerde ailelerin lideri kim diye sorabilirsiniz. Liderlik kavramı ailelerden kalkıyor. Yeni çağın ailelerinde eşit birliktelik kavramı var artık.

         Buradan onurlu ve sağlam bir aile yapısının doğacağını sanıyor ve umuyordum. Boşanan çiftler sayısındaki artış bu düşüncelerimi yok etti. Artık her şey kazanç üstüne kurulu. İnsan kazanmak değil para kazanmak düşüncesi var herkeste. Kolay para kazanmak ve hemen lüks hayat yaşamak isteği olmayan nerdeyse ayıplanacak. Artık rollerde değişti. Kadın hakları kadın imtiyazlarına döndüğünden bu yana servet avcısı kadınlar çoğaldı. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine arada bir baksanız da göreceksiniz bunu.

         İşte size örnek bir üçüncü sayfa haberi.


         İzmir'de, fabrikatör ailenin üniversite öğrencisi 19 yaşındaki oğulları A.M., gittiği barda tanıştığı 23 yaşındaki S.Ç. adlı kıza telefon numarasını vermiş.

         Bir süre sonra genç kızdan, “Bu geceyi benimle geçirmek ister misin?” mesajı almış. A.M. teklifi kabul edip kızla evine gitmiş. İkili, burada cinsel ilişkiye girmişler. Bir ay içinde bir kaç kez daha A.M. ile birlikte olan genç kız, daha sonra ilişkiyi bitirmiş.

         Ama ayrıldıktan 1 ay sonra delikanlıyı arayarak, hamile kaldığını söylemiş. Korku ve panik içinde, S.Ç. ile buluşan genç, hamile raporlarını gördükten sonra çocuğun aldırılmasını istemiş. Bu aşamada devreye genç kızın babası A.Ç. girmiş.

         Tuzağa düşen genç, durumu ailesine anlatarak yardım istemiş. Genç kız ve babası ise önce nikah demişler. Ardından da evlilik olmazsa, kürtaj masrafları ve 100.000 TL istemişler. Baba-kız, zengin aileyi çocuğu dünyaya getirip DNA testi yaptırarak babalık davası açmakla tehdit etmişler. Pazarlık sonucu 20 bin TL ile kürtaj masraflarının ödenmesi konusunda anlaşmaya varılmış. Yapılan kürtajın ardından aile parayı ödemiş.

         S.Ç.’nin, ailesi zengin başka bir genci de tuzağa düşürüp para aldığı iddia edilmiş.

         Örnek bir Türk ailesini böylelikle görmüş olduk. Cinsellik yaşanacak tek gerçek olunca genç yaşlı, zengin fakir, kadın erkek fark etmiyor. Birde biz bu konularla çok ilgiliyiz. Oysa hayatta daha neler oluyor?

         Hep kötü şeyler olacak değil ya. Kötü şeylere takılıp kalmayalım.

         Şimdi anlatacağım konu beni şaşırttı. Dört yıl önce Bitlis’te tarihi değiştirecek bir keşif yapılmıştı. Mermer ocaklarının birinden, üzerinde çeşitli deniz canlılarına ait fosillerin bulunduğu mermer blokları çıkarılmıştı.

         Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Arkeolog Sinan Kılıç, bulunan kalıntıların tarihi deniz “Tetis”in işareti olduğunu söylemiş.

         “Günümüzden milyonlarca yıl önce, dünyadaki tek kıta olan Pangea’nın ayrılmaya başlamasıyla birlikte, bu deniz ilk iç deniz olarak ortaya çıktı. Milyonlarca yıl önceki Tetis Denizi’nin, ne zaman var olduğu bu fosillerden öğrenilebilir.

         Dağlar ve kayalar geçmişte deniz yatağıymış. Bu nedenle dağların tepelerinde deniz kabukluları bulmak çok normal” demiş.

         Fosilli mermerleri bulan, Genç Polat Orman Ürünleri ve Madencilik şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı Nesim Haspolat ise bu özelliğe sahip bir mermerin Türkiye’nin başka bölgesinde bulunmadığını ifade ederek şöyle demiş:
          “Bu tarzda, bu şekillerde fosillerin olduğu mermeri ben sadece Bitlis’te gördüm. Buralar zamanında deniz yatağı olabilir. Çünkü bu fosilli mermerler milyonlarca yıl önce oluşmuş. Genellikle istiridye, deniz kabukluları, deniz yıldızı, kelebek, balık gibi deniz ürünlerinin bulunduğu taşlara rastlıyoruz. Bunların ne kadar sürede meydana geldiği konusunda arkeologlar bölgeye gelerek araştırmalar yapmalı.”

         Yaşadığımız yer kabuğu bu hale gelene kadar çok şekil değiştirmiş olmalı. Depremler, yanar dağların patlamaları hep bu yüzdendir işte. Böyle çok şey yaşandıktan sonra elinize bir mermer geçer. Biz hiç düşünmeden ya mutfak tezgahında, ya merdiven, yada taban döşemelerinde kullanırız. Ne uzun bir hikâyesi vardır bilmeyiz bile.

         Nuri Alçolar ve Önder Somerler de (gerçek adı Önder Döşer olan sanatçı 1937 yılında doğmuş,1997 yılında trafik kazası geçirerek ölmüştür.) bir gün o soğuk mermerin altında olacaklar, hepimizin olacağı gibi.


Yayın Tarihi05.08.2013


ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 10

         26 nisan 1986 yılında o zamanki Sovyetler Birliği’ne bağlı olan Ukrayna’nın başkenti Kiev yakınlarında bulunan Çernobil kentinde nükleer kaza yaşandı. O zamanı şimdi bile hatırlıyorum. Gökyüzünü hiç gitmeyen kızıl kahverengi bulutlar sarmıştı. Bulutlar radyasyon taşıyordu. Kıta Avrupa’sının kuzeyini tamamen kaplayan bulutlar İngiltere’ye kadar uzanıyordu. 1100 km uzaklıktaki İsveç’te Formsmark Nükleer Reaktöründe çalışan 27 kişinin elbiselerinde, yapılan araştırmalar sonucu Çernobil’den gelen parçacıklar olduğu anlaşılan, radyoaktif parçalara rastlanmıştı.

         İngiltere’nin Galler bölgesinde kazadan iki hafta sonra saptanan yüksek radyoaktif nedeniyle yeşil alanlara koyun ve sığırların girişi engellenmişti. Oysa bizde dönemin sanayi bakanının televizyonlarda yayınlanan çay içme gösterileriyle çaylarda radyasyon olmadığı halka anlatılmak isteniyordu. Daha sonra Karadeniz ve bizim bölgemizde kanser olgusu patladı. Şiirde o dönemde yazılmıştı.

…. 

Sen kahraman değilsin
Bu çağda kahramanlık olmaz
Doğa insanlarıydı kahramanlar
Savaşırlardı doğaya karşı
Çelik gibi iradeleri ondan
Doğayı değiştirdik
                 Yok ettik hatta
Yağan yağmur asit yüklü şimdi
Güneş ışınları şimdi daha yakıcı
Çernobil’in izi elli yıl sonra çıkacaktı
                               Kaldı kırk beş yıl 

                                                    Aydı Göle
                                                    10.09.91


*** 

         Bir gece garip duygularla uyandım. Dilimde şiirin birkaç sözünü buldum. Sessizlikte kendimle konuştum, konuştum. Neler aldım, neler verdim bilseniz.. İşte onları yazacak kadar söz ustası değilim. Çıka çıka aşağıdaki şiir çıktı, o kadar. 

….

Ben sevdalar tüterim
                      gecenin sessizliğinde
Ellerim gül kokar,
                        Karanfil..
Bir çocuk uyanır geceye uzak evlerden
İnce bir ses ağlar hıçkırarak
Yıldızlar yaşamımın göz yaşları
Kim bilir hangi paralellerde
                               Aynı duygular

                                       AydınGöle
                                         29.09.91
***

         Her çalgının bir sesi vardır. O sesler bize farklı duygular verir. Şarkılar onlar için bir araç. Biz aslında onları dinleriz farkında olmadan. En hüzünlü şarkıyı neşeli bir tempoda ve neşeli sese sahip bir çalgıyla dinleyin ne demek istediğimi anlarsınız. Önemli olan iç durumumuzdur. Bunun için “Sen Kendine Bir Şarkı bul” dedim. Çalgılar şarkına ruh katmaya hazır. Pek tabii ki usta müzisyenler olmadan çalgılar hiçbir şey değildir. 
….

SEN KENDİNE ŞARKI BUL

Kimin umurunda şarkılar
Sen kendine başka şarkı bul

İstersen gitar içli, kara
Yada çocuksu neşesiyle flüt
Baslar ihtilal kokar
Trompetler bir acı feryat

Kimin umurunda şarkılar
Sen yangınını serin sularda söndür

Viyolonsel ana kucağı
Kemanlar kardeş çekişmeleri
Göğsündeki ateşle koş dur istersen
Ağzının içinde ne dile gelmez küfürler
El ele olmak ve gülmek sevdası

Sen kendine bir şarkı bul

                                             Aydın Göle
                                                29.09.91 

*** 

         Öteden beri hakların ayrıcalıklara dönüştüğü bilinir. Kadın hakları ve insan hakları en görünür konular.. Toplumdaki her birey ve küçük milliyetçikler bir bütünün parçasıdırlar. Hiçbir parça bütünden ayrı önemde olamaz. Olursa onun adı eskilerin diliyle imtiyaz, günümüzdeki deyişle ayrıcalık olur. Kadınlar bu konuda işi azıtmışlardır. Ataerkil aileden anaerkil aileye geçişin mücadelesi içindedirler. Bunun hiçbir şeyi olma durumundaki feminizmi burada konu etmiyorum bile. Oysa amacımız sevgiyle bütünü oluşturmak olmalı. İktidar kavgasıyla yalnızlaşmanın çanları çalınıyor. Her iki cins için yakında selah okunur merak etmeyin. Aşağıdaki şiir bunu anlatıyor.
….

Gidebileceği kadar yolu vardır insanın
Benim sınırlarımı zorlama
Belki her isteğini yapamam
Öyle hemen suçlama beni, öfkeni yen
Beni seviyorsan elim yeter
Beni seviyorsan dilim yeter
Bana hoşgörü ve anlayış göster
Çünkü elimde, dilimde yüreğimin ateşi var

                                                  Aydın Göle
                                                    26.11.91

***

         Evet insanın inancı olmalı, evet kabul ediyorum insan ilkelerine de bağlı olmalı. Bütün bunlar insanın oradan oraya sürüklenmesini önler biliyorum. Fakat hangi konuda ne kadar inatçı olursanız olun hayat ilkelerinizi ters yüz edebilir, bu ihtimalide unutmamalı. Onun için bir yanılma payı bırakmalı. Tıpkı trafikte araba kullanırken önünüzdeki aracı, onun duracağını düşünerek hız çarpı mesafe ölçümlü bir ara bırakarak izlemek gibi.

         Sevgi bu yanılgıdan doğacak yıkımları önler. Onun için sevmek en büyük erdem. Kusurları örtmesiyle de bireysel ve toplumsal barışı sevgi sağlar.

         Aşağıda ki şiirde anlamadıklarıma karşılık seviyorum demekteyim

….

Ben emin değilim her şeyden
Hatta kendimden bile
Her olay başka duygu yüklü
Anlamıyorum biyo-kimyayı
Beynime sevgiyi salgılayıp duruyor
Sevmeyi bildiğimden eminim bir,
Çünkü sevmek en büyük tutkum benim
Yaşayamam sevmesem

                                                  Aydın Göle
                                                     26.11.91

***

         Bu şiiri neden yazdım? Hikâyesi varmı diye sorarsanız, aklıma gelen bir hikâyesi yok. Biçimsel bir deneme sadece. Duyguyla yoğrulduktan sonra biçimler kolay gelir adama. Önemli olan konu ve konunun verdiği kendine özgü duygudur.

….
  

BİR AĞIR SIZI

Bir beyaz kağıt ve bir kalem
Neler geçer içimden yazamam, korkarım
Yazsam da kimseye göstermem saklarım
Bir beyaz kağıt, bir çıplak kadın
Tahammül sınırlarımı zorlarlar, 
                                         soluksuz kalırım
Tırnak diplerimde bir garip sızı

Bir beyaz kağıt, bir kalem
Ne resimler geçer gözlerimden 
                                     göremem korkarım
Ayıp yahu, bakmayın gözlerime, 
                                        kendime saklarım
Bir beyaz kağıt, bir hırçın deniz
Bir ceviz kabuğunda bendeniz
Aklımı yitirdim sevdalarla, 
                                          bilgelikte ararım
Kulak içlerimde o ağır sızı

Bir beyaz kağıt, bir kalem 
Ne şarkılar geçer içimden, 
                                    yüreğimden yanarım
Söylememi istemeyin 
                            o bir avuç küldür saçarım
Bir beyaz kağıt, yaprak yaprak gül
Çocukluğum gelir aklıma
Hani uçurtmalar, topaçlar, 
                               hani gökleri delen oklar
İçten içe bir sıkıntı yüreğimi yoklar
Her hücremde bir ince sızı

                                                  Aydın Göle
                                                    26.11.91

*** 

         Bugün yazıma her zamankinden daha fazla şiir koyuyorum. Şiirler kısa kısa olduğu ve anlaşılmaz olmadığı için sizi çok yormadığımı sanıyorum.

….

Olmadığım gücü taşırken içimde
                      Yalnızlık yoruyor beni
İçimdeki sevgim kalbimi delirtti
                      Akort tutmaz çalgı gibi
Sizi gördüğümde küçüğüm
                     Sizi gördüğümde yaşıyorum
Size bakmak haddim değil biliyorum
                                   Oysa sizi seviyorum
Sevmenin dokunmak olduğunu bilir misiniz
O kadar uzaksınız ki dokunamıyorum
                                                   Aydın Göle
                                                     22.04.92

*** 
  

         Bir umudu çağırış şiiri. O en sıkıntılı, o yaprak kıpırdamayan en esintisiz zamanlarımızın tek kurtarıcısı içimizde beliren birazcık umut. Ayten Alpman’ın bir İtalyan şarkısını Türkçe sözlerle söylediği şarkısındaki gibi o birazcık umut; yaşatan bizleri.

….

En büyük karamsarlıklarda
               Çok uzaklardan küçücük bir ışık
Yaşamı yaşanır kılan umut
Sen!
     Bahar dalı gibi 
                     o bungunlukların 
                                         özlenen meltemi
Kitap sayfalarından
                 yüzyılları taşıyarak gel
Pembe, yeşil, mavi renklerin 
                  eksilmesin yaşamımdan
        Sana ihtiyacım var biliyor musun

                                                Aydın Göle
                                                  04.05.92

***

         Bir başka Pazar günü gene şiirlerle buluşmak üzere. Hepinize mutlu pazarlar sevgili okurlar..



Yayın Tarihi04.08.2013

MUTLU ÖLME HASTALIĞI: ALZHEİMER ve KOMŞUMUZ ORHAN AĞABEY

        Çağın hastalığı olarak beş hastalık gösterilebilir

         1 Kanser,
         2 Parkinson,
         3 Alzheimer.
         4 AIDS
         5 Ebola


         Hepsi birbirinden yıkıcı olan bu hastalıklardan kanser önem olarak önce anıldı, diğerleri için sıralama rastlantısaldır. Siz istediğiniz sıralamayı yapabilirsiniz.

         Bugün ki yazımızın konusunu Alzheimer’e ayırdım.
         Alzheimer Hastalığı Nedir ?
         Bu hastalığa artan presenilin 1 proteininin ve beta amiloid birikiminin sebep olduğu bulundu.
         Bunama ya da demans, günlük yaşamın her zamanki gibi sürdürülmesini engelleyen ilerleyici, kronik bir beyin hastalığıdır.
         " ...Demans, beyin kabuğuna ilişkin üst düzey işlevlerin genel olarak bozulmasıdır. Bunlar, kişinin çevre bilinci bozulmaksızın, bellek, günlük yaşamın gereksinimleriyle başa çıkabilme yeteneği, algı ve devinime ilişkin işlevler, koşullara uygun düşen toplumsal davranışın korunabilmesi ve duygusal tepkilerin kontrolünde bozulma şeklinde sıralanabilir. Büyük çoğunlukla geri dönüşsüz ve ilerleyici bir durumdur. "
         Alzheimer Hastalığı en yaygın bunama (demans) türlerinden biridir. Bir başka deyişle, sanayileşmiş ülkelerde en sık görülen bunamadır ve nüfusun yaşlanmasına paralel olarak giderek de artmaktadır.
1. Alzheimer Hastalığının ilerleyişi
         Hastalığın seyri genellikle çok yavaştır ve olguların çoğunda bellek problemleriyle kendini gösteren bir preklinik evre ortaya konabilir. Alzheimer Hastalığı yaşla birlikte artar, ancak daha gençleri, hatta elli yaşları içindekileri de tutabilir. Bu nedenle, sadece çok yaşlıların hastalığıdır diye düşünmemek gerekir.
2. HASTALIĞI İKİ GRUBA AYIRABİLİRİZ :
  • Ailevi Alzheimer Hastalığı, oldukça seyrektir. Bu konuda uzmanların farklı görüşleri olabiliyor : Bazıları tüm Alzheimer tipi demansların % 5 i olduğunu söylerken, diğerleri bu oranı % 1 olarak vermektedirler. Kalıtım kanıtlanmıştır, ancak tüm olgularda rol oynamamaktadır. Elli yaşlardaki genç hastalar genellikle bu gruptandır.
  • Sporadik ( kalıtsal olmayan ) türü tüm olguların % 95 ini temsil eder. Yaşlılardaki hastalığın tipik biçimidir.
  • Ailenizde bir Alzheimer hastası varsa, bu sizin de ilerde hasta olacağınız ya da hastalığı çocuklarınıza aktaracağınız anlamına gelmez.
         Garip ya da alışılmadık davranış biçimi, Alzheimer Hastalığının başlangıç belirtilerinden biri olabilir.
         Çevre için sıklıkla ilk alarm zilidir. Hastalık ilerledikçe, anormal davranış biçimi, birlikte yaşamayı zorlaştırır, bazen olanaksız hale getirir. Bu tür davranış biçimi, Alzheimer’lı hastayı giderek daha fazla etkisi altına alan genel kafa karışıklığının bir dışa vurumudur.
         Tıp dünyası bu hastalığa çareler arıyor tabii. Aşısı bulundu denildi bir ara. Alzheimer hastalığı kanser hastalığı gibi tedavi esnasında getirisi çok olan bir hastalık olmadığı için çare mutlaka bulunacaktır. (Kanser tedavisi, hem ilaç ve cihaz kullanımı, hem de bir dizi operasyona açık olması nedeniyle apayrı bir sömürü kapısıdır. Tedavisi bulunmuş olsa bile ilaç firmaları ve tıp cihazları üreticileri dünya ekonomisinde çok önemli yer tuttuğu için bu tedavilerin uygulatılacağını, babamı ve iki arkadaşımı bu hastalıktan kaybeden biri olarak hiç sanmıyorum.)
         Reem Nöroloji Merkezi kurucu doktoru nöroloji uzmanı Mehmet Yavuz’a göre günde 3-5 fincan kahve ve çay içen insanların Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin, içmeyen kişilere göre yarıya düşebiliyormuş.
         Gene Yavuz’a göre, günlük yaşamın telaşı, internet, az kitap okumak, teknolojinin gelişimi ile elektromanyetik kirlilik gibi nedenler, insanlarda unutkanlığa yol açıyor ve Alzheimer hastalığına sebep oluyormuş.
         Yavuz’un belirttiğine göre, bu çalışmalar sonucu, kahvenin içerdiği kafein maddesinin, Alzheimer oluşumunda rol oynayan “beta amiloid” birikimini önemli ölçüde azaltıyormuş. Ayrıca yeşil çayın da Alzheimer’ı önleyici etkisinin bulunduğu ortaya çıkmış.
         Akılla ilgili her türlü hastalık, hastanın farkında olmaması nedeniyle sadece yakınlarını üzer. Hasta bu durumda üzüntü ve mutsuzluk duymaz. Belki de mutlu ölen sadece bu hastalardır. Alzheimer hastalığı akıl hastalıkları sınıfına girer mi bilmiyorum ama yukarda sözünü ettiğim şeyler onun için de geçerlidir. Unutkanlık hastalığı diyebileceğimiz bu hastalık bilinci yok ettiği için, hastalığın başlangıcında, hasta zaman zaman kendine gelse bile, yaşadığı olumsuzlukları hiç bilemeyecektir.

***      ***      ***

         Mahallemizin 1970 yılına kadar dondurmacısı, daha sonra bakkalı olan sessiz, sakin, efendi kişilikli komşumuz, kimilerinin arkadaşı, kimilerinin ağabeyi, kimilerinin amcası, son kuşağın dedesi olan rahmetli Orhan ağabeyimiz bu hastalığa yakalandı. Önceleri çok uyuyarak bunadığı, daha sonra işitme kaybından dolayı hafıza kaybına uğradığı sanıldı.
 
         Giderek davranış bozuklukları göstermeye başladı. Örnek olarak yakın bir çevreden geri dönememesini belirtebilirim. Önceleri mahallemizin büyüklerinin yaptığı gibi Kavaklı camiine 5 vakit namaza giderdi. Son gidişinde tanıyan gençler evine getirmişlerdi. Bana selam vermeden geçmezdi, daha sonra cami yolunda karşılaştığımızda beni fark etmez oldu. Başlangıçta hastalığını bilmediğim için bana neden kırıldığını düşünür ve üzülürdüm.

         Bu hastalık her şeyi unutturarak hareket esnekliğini kaybettirir. Her gün yeni bir kayıpla başlar. Bir gün yürüme kaybı, bir gün konuşma kaybı, bir gün yemek yeme kaybı..

         Rahmetli Orhan ağabeyi bir gün büyük kızı dışarı çıkarmış gezdiriyordu. Karşılaştık, kızına durumunu sordum, kendisine selam verdim. Beni tanımadı tabii. Kızı Mesut ağabeyin oğlu Aydın ağabey diyerek beni hatırlatmaya çalıştı. Gözlerinin boş bakışı hatırlayamadığını belli ediyordu.

         İnsanın hamurunda saygı, efendilik varsa bütün kaybettiklerine rağmen o kalıyormuş. Bana o gün çok nazik ama güçsüz bir sesle nasılsınız demiş babama selam söylememi istemişti. Oysa babamın cenazesine ve haftasında okunan mevlid-i şerif’e gelmişti. Onu son görüşümdü, bir daha göremedim. Allah kabrini nurlandırsın, mekânı cennet olsun.

         Ne çok sohbet ederdik birlikte. Tuttuğumuz takım aynıydı, siyaseten ayrı görüşteydik. Ben onun çok küçüğüydüm ama beni dinlerdi. Dindar adamdı, hacıda olmuştu. Bu özellikler onun günceli izlemesine hiç engel olmadı. Rahmetli babamla yıllarca ortak kurban kestiler. Babamın vefatı onda fark edilir bir değişikliğe sebep olmuştu. Sanki her şeyden elini ayağını çekmişti.

         Aralarında çok belli olmayan bir muhabbet vardı. Depremden sonra evimiz oturulamaz hale geldiği için aynı mahalledeki Ekici sokakta amcamızın evinde bir sene oturduk. Rahmetli babam O sokakta mahallemizin ünlü bakkallarından Özkan bakkalı (onunla da arası iyi olmasına rağmen) geçer, bayağı bir yürüme mesafesindeki Orhan bakkalımıza gelir alış verişini yapardı. Eski adamlar öyledir. Sevdiklerini pek belli etmezler ama sevdiklerine ölene kadar bağlıdırlar. Ben sadakati onlardan gördüm ve öğrendim.



Yayın Tarihi02.08.2013