30 Eylül 2013 Pazartesi

YEMEK TARİHİ KÜLTÜR TARİHİDİR – 2

          Yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. İlk bölümde antik çağda mutfak anlatılmıştı. Dünya tarihinde imparatorluk olarak anılan iki buçuk imparatorluk vardı. Biri Romalılardı diğeri Osmanlılardı. İngiltere imparatorluğu her ne kadar üstünde güneşin batmadığı imparatorluk olarak anılsa da karasal imparatorluk olmadığı ve denizler yoluyla yayıldığı için tam bir imparatorluk sayılmaz. Dolayısıyla yemek tarihine direk katkıları çok değildir. 5 çayı geleneği onlardan dünyaya geçmiş olmasına rağmen çok geniş bir mutfak gelenekleri de yoktur. 

*

         ROMALILAR DÖNEMİ

         Romalılar imparatorluklarını kurduklarında fethettikleri toprakların yemek kültürünü de Roma’ya taşıyıp zengin bir mutfak kültürü yarattılar. Bunda en büyük pay tabii ki yine fethedilen topraklardan getirilen aşçılarındı.
         İmparatorlukta şölenlerde, zafer kutlamalarında, törenlerde öyle kalabalık topluluklara yemek ve içki hizmeti veriliyormuş ki, İmparator Julius Caesar’ın askeri bir zaferin ardından düzenlediği kutlamanın birkaç gün sürdüğü ve bu kutlamada tam 260 bin kişinin yemek yediğini belirtmek, Romalılardaki toplu yemek geleneği hakkında bir fikir verir sanıyorum.
         Şölenlere de çok düşkündü Romalılar. Öyle ki, ziyafet vermeyi bir tutku haline getiren kimi imparatorlar yüzünden devlet iflasın eşiğine bile gelebiliyordu. Bu imparatorlardan biri Lucullus’tu. Hazırlattığı sofralar öyle görkemliymiş ki, İngilizce’de yer alan “Lucullan” sözcüğü işte böyle sofraları tanımlamak için kullanılıyor bugün. Ayrıca eti yumuşatma özelliği olan bir sos, bugün yine bu imparatorun adıyla anılıyor.
         Madem sözü kelimelere getirdik, biraz daha sürdürelim isterseniz: Taverna kelimesi de Romalılar döneminden kalma. O dönemdeki yemek ve şarap sunulan küçük lokantalara Taberna denildiğini biliyoruz. O kadar yüzyıl içinde bir harfi değişmiş yalnızca!.. Bu tabernalar, günümüz İtalyasındaki trattoria denilen minik lokantaların ataları aynı zamanda.
         Roma’da aşçılar genellikle Yunanistan’dan getirilen, bu konuda yetenekli erkek köleler arasından seçiliyordu. Roma’da da aşçılık bir sanat olarak değerlendirildiğinden, iyi bir aşçı, efendisinin toplumdaki saygınlığını arttırıyordu. Bu durumdan aşçı da kazançlı çıkıyordu tabii. Efendisinin verdiği para ve hediyelerle iyi bir birikim sağlayan bir aşçı özgürlüğünü satın alabilecek düzeye bile gelebiliyordu rahatlıkla.
         Yine de bu konuda en şanslısı Cleopatra’nın aşçısı olsa gerek. Mark Antony, bu aşçının hazırladığı yemeklerden o kadar memnun kalmış ki, koca bir şehir armağan etmiş kendisine!..
         İlk yemek kitabının da bir Romalı tarafından yazıldığını belirtmekte yarar var. Apicius’un yazdığı kitapta yer alan yemek tariflerinin kimileri halen New York’un ünlü Forum ve Four Ceasars Restoranlarında kullanılıyor.
         Apicius’un adı bugün yemek sayesinde anılıyor ama trajik sonunu hazırlayan da yine yemek olmuş. Verdiği görkemli bir ziyafetten sonra iflasa sürüklendiğini fark edince intihar etmekten başka bir çare bulamamış Apicius.

         ORTAÇAĞ

         Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra toplu yemek geleneği bir ara görkemini kaybeder gibi olmuş. Çok işlek ve güvenli yolların üzerinde yer alan belirli hanlar faaliyetlerini sürdürebilmişler yalnızca. Bu hanlarla ilgili bilgilere daha çok Haçlı Seferleri’ni konu alan kitaplarda rastlanıyor bugün. Ama toplu yemek geleneği yaygın olarak dönemin manastırlarında rahipler ve keşişler arasında sürmüş yine de.
         Bu manastırlarda hamur işleri, şarap, bira yapımı ve yemek pişirme teknikleri oldukça gelişmiş olduğundan, sonraları yemek servisi birimlerini kuran ustaların çoğu bilgilerini bu çevreden edinmişler.
         Dönemin din adamlarınca bulunan yemek çeşitlerinin tarifleri bugün bile kullanılıyor. Benecdictine, Cointreau, Grand Marinier, Chartreuse gibi tanınmış birçok likör çeşidinin de bu dönemde geliştirildiğini anımsatmakta yarar var. Yapımcıları tarafından gizli tutulan formüllerle bildiğiniz gibi günümüzde de üretiliyor bu içkiler. Dönemin başyapıtlarından biri sayılan ve geçtiğimiz günlerde ükemizde de yayınlanan Chaucer imzalı Canterbury Hikâyeleri’nde hanlarda servise sunulan yemek ve içkilerin betimlemelerini (tasvirlerini) ayrıntılı olarak bulabilmek olanaklı.
         Ortaçağda toplu yemek üretim hizmetlerinin belirli esnaf loncalarınca yürütüldüğünü biliyoruz. XII. yüzyılda Paris’te Chaine des Rotisseurs (Izgaracılar Loncası) kuruluyor. Bu lonca bugün de aynı adı taşıyan bir gurme (tadıcı veya tat alıcı) kulübü olarak sürdürüyor yaşamını.
         Bu loncaların çalışma prensipleri de kurallarla belirlenmiş üstelik. Sözgelimi, her lonca kendi spesiyalitelerini (kendilerine özgü özel ürün) üretme konusunda tekel olduğundan başka loncaları bu çeşitleri üretmekten men etme hakkına sahipmiş.
         Zamanla bu loncalar profesyonel mutfak ekipleri yetiştirmeye başladılar. Bu ekipler bugünkü aşçıbaşı ve yardımcıları grubunun çekirdeğini de oluşturmuş oldu. Günümüzde uygulanan profesyonel mutfak standartları ve geleneklerinin bir bölümü o dönemden günümüze kadar süregelmiştir. Sözgelimi, uzun şapkanın aşçıbaşı, kısa yuvarlak şapkanın ise çıraklar tarafından kullanılması geleneği de o dönemden kalma. Daha sonra siyah başlık kullanıma giriyor ama bu şapkayı meslektaşları tarafından usta aşçıbaşı unvanı verilen aşçılar takabiliyorlar yalnızca.
         Siyah, ortaçağda asaleti simgeleyen renkti. Günümüzde ise “Golden Toque” (Altın Aşçışapkası) adıyla ABD’de faaliyet gösteren bir dernek tıpkı ortaçağ Fransa’sında olduğu gibi meslektaşlarınca usta seçilen aşçıbaşılarına bu siyah şapkaları birer şeref ünvanı olarak veriyor.
         Ortaçağda yemekler binaların dışında ya da büyük evlerin holünden çatısına açılan bir deliğin altında yakılan ateş üzerinde pişiriliyordu. İbadethanelerde ise yemek, oturma ve yatak odalarının işlevini sahanlık görüyordu. Yemekler büyük kazanlarda kaynatılır veya elle çevrilen şişlerde pişirilir, tabak yerine geçen bayat ekmek dilimi üzerinde parmakla yenirdi.
         O dönemde mutfak çalışanları bir tür ortaçağ kölesi olan serf’lerden oluştuğu için, kolayca eleman bulunabiliyordu tabii.
         Gıda maddelerinin kalitesi, yalnızca yörede yapılan tarım ile kısıtlı olduğundan genelde düşüktü. Tabii bunda tohum kalitesinin yetersizliğinin ve araç gereçlerin ilkelliğinin de büyük payı vardı kuşkusuz.
         İnsanlar ekonomik güçlerine göre sofralarını kurup karınlarını doyurabiliyorlardı rahatlıkla ama koşullar böyle olunca ortaçağ aşçıları, ünlü olmak ve servet edinmek açısından şansızdılar doğrusu.
         Bu arada Haçlı Seferleri’nin ortaçağ Avrupası mutfağına büyük katkısı olduğunu eklemekte yarar var. Bu seferlere katılan aşçıların Ortadoğu ve Asya yemeklerini kendi yörelerine taşıdıkları biliniyor. Fakat bu yenilikleri pek yaygınlaştıramadıklarıda bir gerçek.


  
DEVAM EDECEK.


Yayın Tarihi: 13.09.2013 

YEMEK TARİHİ KÜLTÜR TARİHİDİR -1

         Size soracağım bir soruyla bu yazıya başlayacağım sevgili okurlar. “Yemek için mi yaşarsınız, yaşamak için mi yersiniz?” Eğer “yemek için yaşarsanız” sizin için her öğün bir şölendir o zaman. Bu şöleni abarttıysanız mutlaka kilolusunuzdur da.. hareket etmiyorsanız aşırı şişmanlıkla (obeziteyle) başınız derttedir. İşin tıbbi boyutu doktor dostlarımızı ilgilendirir. Çizmeyi aşmayacağım. Konumuz da değil üstelik. “Yaşamak için yiyenler”in çoğu bir damak tadına sahip değillerdir. Onlar yemek yemeyi pek sevmezler. Çok seçicidirler, yedikleri çok az türdeki yiyeceklerdir. Onlarla sofralı yaşam gerçekten zordur. Bu türdeki insanlar genellikle asabidirler. Bedenleri hastalıklara karşı dayanıklı değildir. İleri yaşta metabolizmanın yavaşlaması nedeniyle vücutta yağ birikmesine neden olacak türde yiyeceklerden uzak durulmasını öneren doktorların aksine birde adına vejeteryan denen et yemezler gurubuda vardır ki bunların hayvan severler dernekleriyle bağı olsun olmasın yemek için bir hayvanın kesilmesini canavarlık olarak görürler. Bu çok bilmişleri de bırakalım. Hayvan katliamına elbette karşı çıkmak birinci görevimizdir. Hayvan katliamı aynı zamanda besin zincirini bozarak yeryüzü hayatınada toptan yapılmış bir katliamdır. Ucu sonunda gene insana dokunacakır. Yer yüzünde uçan, yürüyen-yürümeyen ve  yüzen birkaç istisna dışında ne varsa insanoğlunun besin kaynağıdır. Hem etobur hem otobur olan insanı tek yönlü yapmak bir cinayettir. Atalarımız bu özellikleri genlerinde taşımış ve bize aktarmışlardır.
         Dünyada yaşayan bütün toplumlar içinde yemek yemeyi sevmeyen çok az insan vardır. Bunun için her törende yemek verilir. Cenaze töreninin olsun, düğün töreninin olsun mutlaka bir yemekli boyutu vardır. Bizim toplumumuzda yemek yemeyi  sever, yemeyi sevdiği kadar yemek yedirmeyi de sever. Bunu başka toplumlarda kolay kolay göremezsiniz. Dinimizin bu yönde bir emri de vardır.
         Geçen yazımda da dediğim gibi seyahatten dönenlere “Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat” deriz. Çünkü dinleyenin yiyemeyeceği düşünülerek bizde yediğini anlatmak ayıptır, günahtır. Çok daha eskiden, sıkı fıkı komşulukların olduğu, akrabalık bağlarının kopmadığı dönemlerde (bu dönemin sonuna denk geldim, kendimi bu açıdanda şanslı sayarım) börek ve benzeri yiyecekler semtin ekmek fırınlarında pişirilirdi. Geçtiği sokaklardan kokusu yayıldı diye hamile olduğu bilinen hanıma evin çocuğu aracılığıyla hatırı sayılır bir parça götürülürdü. Çevrede hali vakti yerinde olmayanlar, yaşlılar ve kimsesizler bilinir onlar mutlaka gözetilirdi. Hayvanlarla da iç içe yaşanır onlarda nasiplerini alırlardı. Her evde bir samur kedi, bir kara çomar vardı. Diğerleri teklifsiz misafirlerimizdi. Bir lokmayı rahat yutmak için önce açlar doyurulmalıydı. Bu konuda insan hayvan fark etmezdi. Eski evlerin bahçeye bakan arka tarafında ekmek parça ve kırıntılarıyla bir kap suyun  konulduğu, kuşların beslenmesi düşünülerek yapılmış bir raf varmış.  Bu kültürümüz azalarakta olsa hala yaşıyor. Yaşatılması dikey gelişen kentleşmeyle ve kalabalıklaşan nüfusla giderek zorlaşıyor. İnsanlarda hayvanlarda doğal hayatlarını yitirdi. Aç olanları gören yok artık. Bunun için modern toplumu oluşturmak, devletin, belediyelerin veya özel kurumların korumasını, birinci önceliğin devletin olduğunu unutmadan hızlandırmak ve sıklaştırmak gerek.  
         Artık yemek tarihine geçmenin zamanı. Sözü uzattım belki, ama bunlarında anılması gerekiyordu. Yemek tarihini Deniz Gürsoy’un yazdığı “Yemek ve Yemekçiliğin Evrimi”
adlı kitaptan alıntılarla anlatacağım. Sizde göreceksiniz “Yemek Yemek” sadece “Yemek Yemek” değildir. Bir de o yemeği yiyene kadar geçirdiği aşamalarda kaç kişinin göz yaşı var, nelerin sonunda o lezzetler soframıza gelmiş, onuda aklımızdan çıkarmayalım.

ANTİKÇAĞ

Yemek yemek, insanoğlunun binlerce yıllık serüveninde temel ihtiyacıdır. İlk insanlar mağara duvarlarına hayvan resimleri çizerek, korkularının içgüdüselde olsa dışavurumunu gerçekleştirseler de,  o insanlar, o hayvanları avlarken beslenebilmek için canlarını tehlikeye attılar. Çünkü açlık duygusu ölüm korkusunu bastırıyordu. Bugün karnımızı doyurmak için dinozorlarla, mamutlarla kıyasıya mücadelelere girmek zorunda değiliz artık. Çarşıdan aldığımız çeşitli malzemeyle evimizde birbirinden nefis yemekler hazırlayıp soframızı bir şölene dönüştürebiliyoruz. Ya da bir restoranda adını bilmediğimiz yemekleri bile yeme şansına sahip olabiliyoruz.
         Yemek hizmetlerinin bir endüstri haline gelişi ise hem çok eski, hem de çok yenidir. Eskidir; çünkü insanoğlu eski çağlardan beri yemek üretmiş ve tüketmiştir. Yenidir; çünkü özellikle son 150 yıl içinde oldukça büyük bir değişim yaşanmıştır. Tarihin labirentinde kısa bir gezinti bile doğrular bunu...
         Sözgelimi, İÖ 10 binli yıllarda Danimarka'da ve Orkney Adaları'nda kabilelerin büyük mutfaklarda yemek hazırlayarak topluca yemek yediklerine ilişkin bulgular var bugün elimizde. Yine, İÖ 5 binli yıllarda İsviçre gölleri civarında toplu yemek yenildiği konusunda kayıtlar bulunduğunu biliyoruz.
         Eski Mısır tapınak ve mezarlarında yer alan figürler de bu dönemde insanların toplu yemek hazırlamayı ve sunmayı bildiklerini kanıtlıyor rahatlıkla. Bu resimlerde, hazırlanan yemeklerin pazarlarda satıldığını bile görebiliyoruz.
         Mutlaka, o dönemlerde de yaptığı yemeklerin lezzetiyle diğerlerinden ayrılan ve parmakla gösterilen aşçılar vardı.
         Yine İÖ’ye dayanan Çin kayıtlarında gezginlerin yollardaki hanlarda konaklayıp yemek yedikleri belirtiliyor. Büyük Çin şehirlerinde ise yemek, pilav, içki vb. ürünlerin satıldığı bugünkü restoranların ataları sayılabilecek dükkânların varlığı yine aynı kayıtlardan günümüze ulaşıyor.
         Hindistan’da ise yemek hizmeti veren birimler o kadar yaygınmış ki, bu hizmetlerin belirli bir çerçevede verilebilmesi ve kontrol edilebilmesi için özel kanun düzenlemelerine bile gidilmiş!..
        Hindistan’ın hemen yanıbaşındaki Pakistan’da, bir kazıda bulunan eski yerleşim birimi Mohenjo - Daro ise insanların, taş fırın ve toplu yemek üretim tezgâhları bulunduran restoran benzeri birimlerden yararlandıklarım kanıtlıyor bize.
         İncil’de bile toplu yemek üretim endüstrisine ilişkin birçok satır yer alıyor.
         Sözgelimi Pers Kralı Xerxes’in 180 gün süren bir şölen verdiğini, Kral Süleyman’ın bayram nedeniyle 22 bin büyükbaş hayvan kestirdiğini İncil’den öğreniyoruz.
         Yine İncil’de yer alan, Kral Salamon’un 700 karısı, 300 cariyesi ve sayısız hizmetkârı için günlük yiyecek tahsisatıyla ilgili satırlar oldukça ilginç:
         “Otuz ölçek un, on besili öküz, yirmi normal öküz, yüz koyun ve diğer gıda maddeleri.”
         Görüldüğü gibi, yemek konusuna din kitapları bile kayıtsız kalamamış. Tabii krallar da...
         Asur Kralı Sardanapalus’un iyi ve güzel yemek sanatının destekleyicisi olarak, muhteşem şölenlerden haz duyduğunu biliyoruz tarihi belgelerden.
         Ayrıca bu konuda yarışmalar da düzenlermiş Sardanapalus. Günümüzde dört yılda bir Frankfurt’ta düzenlenen Mutfak Olimpiyatı’nda olduğu gibi, o dönemde de ustalar derece almak için birbirleriyle kıyasıya çekişip hünerlerini sergiliyorlardı.
         Asur ticaret kolonisi yerleşim merkezi olan Kaniş’te (Kültepe / Kayseri) elde edilen arkeolojik bulgular bu kentte lokanta benzeri mahaller bulunduğunu gösteriyor.
         Antik Yunan’da ise yemek olgusu, uygarlığın göstergelerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. Ne de olsa Antik Yunan iyi yemek ve iyi yaşam felsefesine inanan ve ömrünü bu felsefeyi yaygınlaştırmaya adayan Epicurus’un vatanı!..
         Antik Yunan’da şölenler yaşamın vazgeçilmez bir parçası olmuş üstelik. Bunların içinde Şarap Tanrısı Bacchus için düzenlenen, yemek ve eğlencenin sınırsız olduğu Bacchanal Festivali bugün bile biliniyor.
         Tabii aşçılar da saygın kişilermiş Antik Yunan’da.
         Daha da ilginci, o dönemde yemek tarifi patentinin bile alınabildiğini belgelerden öğreniyoruz.



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 11.09.2013

KÜLTÜRLERİN ANASI YEMEK YEMEK KÜLTÜRÜDÜR

         Küçük bir haber dikkatimi çekmişti. Başlık şöyleydi:

         “Paris’teki Louvre Müzesi’nde McDonald’s restoranı açılacağı haberi, gastronomi ve güzel sanatlara verdiği önemle bilinen Fransızları kızdırdı.”

         Dünyada sayılı birkaç mutfak vardır. Alfabetik sırayla bunlardan Çin mutfağı, Fransız mutfağı, Macar mutfağı ve Türk mutfağı ana mutfaklardır. Diğer ulusların mutfakları ya bu uluslardan esinlenmiştir, bu yüzden ara mutfak olma özelliklerini gösterirler, yada dünya mutfakları arasında hiç anılmazlar. Amerikan mutfağı hiç anılmayan mutfaklardandır. Bakacak olursanız insanlık tarihi içinde mutfak konusu yukarıda saydığım ülkeler dışında hem zengin çeşitlilik, hem damak tadı bakımından gerilerde kaldığı kadar, yazılı kaynak ve edebi düşünce bakımından da önem kazanmamış bir konudur. Ülkemiz de zengin menüye, çok özel ve çok muhteşem damak tatlarına sahip olmasına rağmen, özel meraklılarının dışında mutfak tarihiyle ilgilenenine ve bu konunun edebiyatını yapanına pek rastlanmaz. Bu düşüncelerle bu yazıdan başlayarak mutfak tarihine göz atmak istediğimi belirteyim.

         Seyahatten dönenlere “Yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat” deriz. Çünkü dinleyenin yiyemeyeceği düşünülerek bizde yediğini anlatmak ayıptır, günahtır. Aslında yemek yemeyi seven, boğazına düşkün insanlarız. Buna rağmen yemek tarifinin dışında yemeğe ciddi bir konu olarak eğilen, yemek kültür ve tarihini yazan pek yok. Oysa bu konuda bolca kaynak olmalı diye düşünürüm. Hiç yok denemez ama bence yeterli değil. Mutfak kültürü, ancak birlikte sofraya oturmakla başlar. Onun törensel hazzını almadan damak zevkine dalmak görgüsüz kuşakların yetişmesine neden olur.

         O küçük haber şöyle devam ediyordu:
         “Amerikan fast-food zinciri McDonald’s, Fransa’daki 30. yılı şerefine gelecek ay, Louvre Müzesi’ne çıkan yer altı çarşısı Carrousel du Louvre’da bir restoran açacağını açıkladı. Müze girişine birkaç metre mesafede yer alacak olan McDonald’s restoranı memnuniyet yaratmadı.  Louvre’da çalışan bir sanat tarihçisi, Daily Telegraph gazetesine yaptığı açıklamada, “Bu bardağı taşıran son damla” dedi. ABD’de ilk McDonald’s restoranı 1940 yılında açılmış, 1967’den itibaren de yurtdışında McDonald’s restoranları yayılmaya başlamıştı. Markanın Amerikan emperyalizminin simgesi olarak görüldüğü Fransa’da ise ilk şube ancak 1979’da açılabilmişti. Şu anda ise 1141 McDonald’s restoranı bulunan Fransa, firmanın ABD’den sonra en büyük pazarı durumunda.”

         Amerikan tipi hayat tarzının ihraç edildiği yıllar 1950’li yıllardır. İkinci dünya savaşının galibi müttefikler ve o zamanki Sovyetler Birliği görülür, fakat gerçekte tek galibi vardır, o da Amerika’dır. Avrupa birinci dünya savaşından sonra uygulanır bir barış antlaşması yapmadığı için, gene kendi içinde kapışarak ikinci dünya savaşını çıkarmıştı. Bu kez Almanya’nın ezici üstünlüğünü alt edebilmek için Amerika’yı yardıma çağırdılar. Diğer yandan Japonya “Pearl Harbor” baskınıyla kararsız Amerika’nın savaşa girmesini hızlandırdı. Avrupa’ya gelen Amerika savaşın bitmesini sağladı. Bundan sonra her ülkede gizli veya açık egemenlikleri başladı. Ünlü markaları bütün ülkelere yayıldı. İlk markaları Cocacola’dır. McDonald’s son markaları olmadı tabii. Girdikleri ilk kominist ülke Çin’e bile bu markalar ihraç edilmişti.

         McDonald’sın kurulduktan 39 sene sonra Fransa’ya girip en çok iş hacmine sahip olduğu ikinci ülke olması, bunun üstüne en önemli kültür mirasının barındığı müzelerine kadar mağazalar zincirini uzatması Fransız halkınca Amerikan emperyalizminin küstahlığı olarak karşılanır.   

         McDonald’s ürünleri sağlıklı ve doyurucu yiyecekler değildir. Aşırı yağda kızartılmış köfte ve hamburger vücuttaki yağ oranını arttırır. Bu yüzden Amerikan toplumunun obeziteyle başı derttedir. Rusya kurduğu komünist devlette bürokrasinin baskısını görmemeleri için votka tüketimini arttırmıştı. Amerika da uyguladığı zengine dayalı sistemini gizlemek amacıyla ezilen kesimin bol protein tüketimini hızlandırarak mutluluk duymalarını sağlamıştır. Vücutta artan yağ kolestrolü arttırdığı için mutluluk hissi artar. Böylece Amerika  durumdan memnun insanlar ülkesi oldu.

         Sanayileşmenin dayattığı hızlı hareket etme mecburiyeti, fast-food dedikleri ayak üstü yeme alışkanlığını getirdi. Mutfağın yok olması ailelerin bir arada olmasını önemli derecede engelledi. Şimdi bir çay yapmayı bile bilmeyen gençlik var. Her şeyi hazır alıp tüketen günümüz insanı bu yeteneklerini giderek kaybediyor. Evinde çorba pişmeyen insanların olacağı zamanlar felaketimiz olacaktır. Çünkü kültürlerin anası yemek yemek kültürüdür.


Yayın Tarihi: 09.09.2013

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 14

Bugün merhabamın içinde çocuksu sevinçler var. Güzel bir gün umudunu arttıran sabaha uyanmak herkes için ödüldür. Fakirleri ve çocukları, özelliklede öksüz ve yetimleri sevindirenler için esas ödülün habercisidir bu ödül. Esas ödül nedir derseniz cennete gitmek demem. Esas ödül Allah’ımıza kavuşmaktır, peygamber efendimizi görmektir. Ana babamızla, eşimizle çocuklarımızla orada da beraber olmaktır. Cennette bunun için güzel değil midir zaten. Fakir insanları, öksüz ve yetim çocukları biraz kayırarak, ama özünde bütün çocukları sevindirmek bunun için şart. Başka türlü iyi insan olunmuyor. İyi insan olmadan Allah ve peygamberimize kavuşmak mümkün değil. Sözün burasında bizim gönül adamımız Yunus Emre’yi hatırlamamak bence haksızlık olur. Ne demişti hatırlarsınız;

*

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı
Bana seni gerek seni

Yunustur benim adım
Gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum
Bana seni gerek seni

*

Tensel bütün hazları bırakın ruhun doyacağı yerdir cennet. İbadetler Allah’ımızın huzuruna çıkabilmek için yeryüzünde vize alma girişimlerimizdir. Ne mutlu bu vizeyi alarak iyi insan olmayı erenlere.

Her zaman olduğu gibi bu gün de şiirlerimle gününüzü renklendirmek istiyorum.

*

BİR TİRENE BİNERDİN

Bir tirene binerdin
Hep meçhule giderdin
Aynı tirene binerdin
Ardın sıra kuşlar
Ardın sıra rüzgâr
Bulutlar yağmurlarda giderdi
Ben zamansız ve mekânsız
Bir sancı gelir apansız
Cinnet yeşilleri giyerdim
Yalnızlıktan çıldırırdım
Boş sokaklarda gezerdim
Bir tirene binerdin
Hep meçhule giderdin
Tenhalaşırdı koca şehir
Gözyaşlarım coşkulu nehir
Ama ben ağlayamazdım
Gözlerim kızarırdı
Yaşama isteğim azalırdı
Aklıma gelirdi soylu intiharlar
Cesaretim yoktu ölemezdim

Aydın Göle
1997

*

SENDEN İSTEDİĞİM BU DEĞİL

Senden istediğim bu değil
Yanar dağların ağzından kar getirme
Zemherilerde bir gonca
Sen bana elini uzatınca
Yüreğim uçar sana doğru
Minik bir serçe gibi ürkek, usulca

Ben mahcup kadife
Uzanıp var gücümle sevgimize
Kuşatırım baştan aşağı her şeyi
Bir tutunamam sedefe

Senden istediğim bu değil
Ne bana kaya gibi sert ol
Nede bana köle gibi eğil
Kır kabuklarını ruhunu soy
Çırılçıplak benliğini getir önüme koy

Ben mahcup bir kadife
Yaşamadan çocukluğu ulaştım gençliğe
Bu yüzden bir yanım eksiktir hep
Bu yüzden senden seni istiyorum, sevgini
Sensiz tutunamam sedefe

Aydın Göle
26.02.98

*

Genellikle şiirleri bir çırpıda yazarım fakat bu öyle olmadı. Bu şiiri bir günde yazamadım. Yani zor bir doğum geçirdik. Ağzımın içinde söylendi durdu, bir süre sonra sökün etti, geldi. Sevgisi zor bir kişiye yazılmıştı. Nedense ben hep zor kadınları sevdim. Ama onlar bana zorsun derlerdi. Hadi ben deliyim diyelim, ya siz? Madem ben zorum, benle ne zorunuz vardı? (..) sevgi anlaşmak değildir/ nedensizde sevilir/ bazen küçük bir an için/ ömür bile verilir (..) Özdemir Erdoğan’ın ne güzel bestesidir bu şarkı. Sevginin nedeni olmaz!

*

Bir gün unutulsa da ismim
Bir gün yok olsa da cismim
Gözyaşı saflığında sana
Hatıram olsun resmim

Gün gelip anarsan eğer
Yürekten yanarsan eğer
Uzaklarda olsam da ben
Ellerim sana değer.

Aydın Göle
12.06.98

*

Yukarıdaki şiiri o zamanki adıyla şemsiyeli parkta kan kardeşimle çekildiğimiz şipşak resmin arkasına yazdım. Aşağıdaki şiir ise hayali bir sevgiliye yazıldı.

*

Menevişli gözlerinde bir çift kuğu
Ağır bir vakarla yüzer bilmeden yokluğu
Güvercin göğüslerin unutmamıştı çocukluluğu
Nefes nefese gelmiştin geçmiş yüzyıldan
Fazla kalamazdın gidecektin birazdan
Göreni deli eden kıvırcık saçların
Bembeyaz omuzlarından dökülürdü fütursuz
Kal bir tanem, gitme, gözlerim sana aç, sana susuz
Kal gitme durgun göllerin kuğusu
Kal ne olur gözlerimde hasretin buğusu
Sigaram can simidim ona sarıldım
Bir deste iskambil gibi sana karıldım
Bir seni içtim bir sigarayı
Ciğerlerimde hapsettiğim sendin, duman değil
Menevişli gözlerindi içtiğim, rakı değildi
Başımı döndüren sendin alkol değil
Sabaha karşı horozlar öttü aceleyle
Herkes uyumuştu, ikimiz uyumamıştık
Hiç konuşmadan saatlerce bakışmıştık

Aydın Göle
13.06.98

*

İşte benim destanım. Yıl 1998. Yer Erenler belediyesinin altında bir büro. Orda Sakarya Ortopedik Özürlüler derneğimiz vardı. Oraya bir sekreter kız alındı. O kız daha sonra benim kankam olan kızdı. Onun yaşı 19, benim 42 idi. Sevmeyi bilen, sevilmeye layık çok yönlü bir muhteşem kişilik.. şiiri okuyun en iyisi. Onu istediğim gibi söze dökemiyorum.

*

ONDOKUZ : 1

Onu bana anlatmayın, hepiniz dilsiz kesilirsiniz
Hem hiç onu gördünüz mü, siz nereden bileceksiniz
O uzak galaksilerin bilinmeyen yıldızı
Yolunu şaşırmışta gelmiş, yörüngesinden çıkıp
O evrenin alnı güneşli tek kızı
Belki gidecek bir gün beni bırakıp

Hiç görmedim onun kadar parlak bir ışık
Yüreğinde volkanlar patlıyordur muhakkak
Yüzünde daima hüzünlü bir tebessüm
Baktıkça gözlerime, incilenmiş gözleriyle
Konacak dal bulamayan bir serçe oluveririm
Avuçlarında can veririm

O uzak galaksilerin bilinmeyen yıldızı
Ben aç susuz, sevgi hırsızı
Yolunu şaşırmışta gelmiş yörüngesinden çıkıp
O evrenin alnı güneşli tek kızı
Belki gidecek bir gün beni bırakıp

Aydın Göle
22.07.98

*

ONDOKUZ : 2

Gölgen senden büyüktü
Efkâr binmişti kaşlarına
Bedenin ayaklarına yüktü
Bir hüzün çökmüş saçlarına
Seni kalabalıklar içinden seçtim
Beni tanımadın, önünden geçtim
Yağmur yağıyordu caddeye
Hava kararıyordu, ışıklar yanmamıştı
Elimde tabanca olsa ateş edecektim
Efkârın dağılsın diye
Sen çocukları anlıyordun
Belki bundan ağlıyordun
Yağmur yağıyordu gözyaşlarını göremedim

Aydın Göle
28.07.98



Bu günlük de bu kadar. Haftaya şiirlerle kaldığımız yerden devam etmek üzere, hoşça kalın.



Yayın Tarihi08.09.2013

BİR YANDA DOMUZ GRİBİ AŞISI, BİR YANDA GDO’LAR

Bugünkü yazımızı okuduğunuzda da komplo teorisi ürettiğimi düşünebilirsiniz. Geçmişin ışığında bugünü anlamak ve yarını yönlendirebilmek için olacakları düşünmek bence komplo değildir. Hayat bir satranç oyunudur. Her şey var sayımlar üzerine kurulur, gelişen olaylarla biçimlenir, sonunda istenen hedefe en az sapmayla ulaşılmaya çalışılır. Bu gelişmiş ülkeler için niyet okumakla önlem alarak karşı atağa geçmek oluyor da, bizim gibi ülkeler için boş korkularla üretilmiş komplomu oluyor? Hiçbir korku boş korku değildir. Hem korkmak önlem alma bilincini ve tutumunu geliştirdiği için yararlıdırda..   

Gelelim konumuza. Bu konuyu işleyen yazılarımın ilkini 24.06.09, ikincisini 23.10.09 o zaman yazdığım gazetede, sonuncusunuda 04.09.13 tarihlerinde gazetemizle yayınlanan yazı ile birlikte üç yazı yazdım. İlkinde GDO’lar (Geni Değiştirilmiş Organizmalar), ikincisinde Domuz Gribi hastalığı ve aşısı için yapılan çeşitli eleştirilerden bahsetmiştim. Ülkemizde de ciddi biçimde Domuz Gribi görülmeye başlayınca zamanın Ecevit hükümetinde sağlık bakanı  MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un başlattığı tartışma giderek büyüdü. O tartışma ardından gelen AKP hükümetlerince sürdü. O zamanın sağlık bakanı Recep Akdağ’la Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında aşı konusunda çıkan görüş farklılığı, o güne kadar söylenenlerin haklılığının bir bakıma onayıdır.

Dünyada Domuz Gribi aşısı hakkında o kadar çok sağlam kaynaklara dayanan bilgi vardı ki, hangisinden söz edilse aşının denenmeden, panik havasıyla üretilip hızla dağıtıldığını duyardınız. Dolayısıyla aşının insan sağlığına zararlı olduğunu öğrenirdiniz. Hamile bayanlara ve küçük çocuklara bu aşının yapılmaması fikri daha yaygındı. Aslına bakarsanız böbrek üstü bezlerine vereceği zarardan tutunda, kısmi felçlere kadar birçok yan etkilere sahip bir aşı her yaştan insanlar için risklidir. Domuz Gribine yakalanmamak için aşı olurken hiç hesapta yokken, aşının sebep olacağı bir hastalığa yakalanmak hoş olmasa gerek. İşte bu yağmurdan kaçarken doluya yakalanmaktı o günlerde.
  
Gelelim GDO’lara, yani şu meşhur Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı ürünlere...

Gene zamanın tarım ve köy işleri bakanı Mehdi Eker, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalı ürünlere ilişkin yayınlanan yönetmelikle ilgili tartışmaları ne kadar eleştirirse eleştirsin hafife alınacak bir kararla karşı karşıya değiliz.  

Bundan öncede Nasrettin hocamızın bir fıkrasından esinlenip “BİZİM EŞEK TAM YEMEMEYE ALIŞMIŞTI” başlığıyla bu konuya değinen yazı yazmıştım. Hem fikrimi belirtmiş, hemde karşı görüşlülerin savunmasını vermiştim. Hiçbir savunma bana göre doyurucu değildi. Çok yüzeysel, hatta asıl gerçeği örtemeyen çocukça diyebileceğim savunmalardı. GDO’lar gelecek için büyük tehlikedir. Bana kalırsa bu konuyu eşiktekinden beşiktekine kadar herkes bilmeli, konu üzerine fikir üretmelidir.

Bundan önceki savaşlar doğal kaynakları ve enerjileri ele geçirme savaşlarıydı. Ele geçirilen ülkelerin kaynakları ve insanları yüzlerine kondurdukları sahte gülücükle kullanıldılar. Hatta bunun için Afrika’dan insan çalınıp köleleştirilmedi mi? Amerika’nın zenginliği  böyle sağlanmadı mı? Çok uluslu şirketler ki, her nasılsa gene içlerinde Yahudi ailesi olan Rothschilds ve Rockefeller gibi aileler devletlerin önüne geçecek kadar zenginleşmedi mi? (o zamanlar yazdığım gazetede yayımlanan “Büyülü sanat: Sinema” adlı yazımda da bu ailelerin marifetlerinden söz etmiştim.)

Şimdi doğal kaynak ve enerji savaşlarıyla birlikte çok daha katı, çok daha öldürücü gizli bir savaşın içindeyiz. Artık yiyecek ve içecek savaşlarının tek taraflı mağduruyuz, bu unutulmasın. Burada savunulan organik tarımın dünya nüfusuna yetmeyeceğidir. Oysa bu ürünlerle üretilen gıda ürünleri dünyayı beslemekten çok, var olan nüfusun azalması sonucunu doğuracaktır. Yoksa hedeflenende bumudur?

Kimbilir belki de başbakanımız bunun için en az üç çocuk yapmamızı istiyor. Çok çocuk yaparak bir taraftan hastalıklarla, bir taraftan beslenme yoluyla, bir taraftan savaşlarla nüfusça giderek azalıp yok olmamızı önlemek istiyordur belkide..

Tabi bu işin şakası. Gerçi her şakanın ardında bir gerçek yatar sözüde bize ait biliyorsunuz.

Bu yüzden ortadaki durumun hiç şakası yok!


Yayın Tarihi06.09.2013

DOMUZ GRİBİ VE KOMPLO DÜŞÜNCELERİ

Okur için komplo teorisi kokan haber ve yorumları okumak, ünlü televizyon dizisi “Kurtlar Vadisi’ni” seyretmek kadar heyecan vericidir. Sohbetlerinde bu haber ve yorumları malzeme olarak kullanmayan nerdeyse yok! Gazetelerin köşe yazısını birçoğumuz böyle okuyoruz. Yazanlar da, konuyu böyle ilginç hale getirmeye çalışıyorlar. Benimde bu gurupta yer aldığımı haklı olarak düşünebilirsiniz. Amacım komplo teorileriyle herkesi korkutmak değil elbette. Sadece duyduklarıma, gördüklerime kendi fikrimi katıyorum, o kadar. Bunu yaparken de dikkat ederseniz yararlandığım kaynakları veriyorum. Aşağıda okuyacaklarınızı bu uyarılarımın ışığında okursanız, sonuca ulaşmış oluruz.

Dünyamızda ve ülkemizde şimdiye kadar garip şeyler hep oldu ve gene olmaya devam ediyor. Adına ne derseniz deyin ama benim bu konuda kuşkularım çok yoğun. Bunların çoğunun bir beyin yıkama çalışması, yeni bir durumu oluşturma hazırlığı olduğunu düşünmeden edemiyorum. Taksim gezi olaylarından tutunda, hükümet uygulamalarına kadar bir çok şeyi her an boşuna yaşamıyoruz. Sadece şundan eminim; bu işlerin hiç birinde halk yok. Bindirme kuvvetler diyebileceğim ya gerçek veya çakma iktidar partisi partilileriyle, PKK yandaşları veya gezi eylemcileri bu işlerde birer figürandırlar. Ortada var olan ve alınmak istenen bir sonuç için kullanıldıklarını düşünüyorum.

Bundan önce ortada alınmak istenen bir sonuç vardı ve hep o sonuca giden yolların taşlarını ördüler.  Hatırlarsanız yakın bir geçmişte önce bir kuş gribi vakası çıktı. Sonunda tavukta, yumurtada yiyemez olduk. Hastalığa yakalanan tavuklar kadar, yakalanabilir diyerek hastalığın göründüğü yerlerde bütün sağlıklı tavukları da katlettik. Tavuklar katledilince kırda bayırda tavukların önemli besin kaynağı solucan ve kenelerde artış oldu. Toprağın hava almasını sağlayan bu canlıların artışı toprağın kalitesini düşürdü. Onlarda doğal yolla yok edilmeliydi, ne icat edildi biliyorsunuz, Kanamalı Kırım Kongo gribi.. Yazları yemyeşil çayırlarda piknik yapmak haram oldu tabii.

Bunun arkasından domuz gribi baş göstermedi mi? Bu kadar rastlantıya da  pes yani. Dört yıl kadar önceydi bu domuz gribi önce Latin Amerika’yı dolaştı, sonra Amerika’yı, sonrada  uzak Asya’yı dolaştı. Okulların açıldığının hemen ertesinde ilk olay Ankara da bir ilköğretim okulunda görüldü. Bir çok ilimizle birlikte Diyarbakır’da da görüldüğünü haberleri gazetelerde yer aldı. Sağlık bakanlığının duyuruları da vardı. Herkes aşı olmaya çağrılıyordu, bakanlık yeterli miktarda aşı temin etmeye çalışıyordu.

O günlerden arşivimde birkaç haber ve yazı var. Şu haberlere bakar mısınız?

Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) yapılan son açıklamada, yeni H1N1 gribinin mevsimsel gripten oldukça farklı ve başta gençler için olmak üzere çok daha öldürücü olduğu belirtildi. 7 aydır yapılan araştırmaları gözden geçiren WHO’ya göre genelde ılımlı seyreden hastalık, sert bulgular da gösterebiliyor.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, domuz gribine karşı koruma sağladığı öne sürülen ve internet üzerinden satılan lisanssız ürünlere ve ilaçlara karşı dikkatli olunması konusunda uyardı. Dikkat edilmesi gereken ilaçlar arasında Hindistan’dan gelme sahte Tamiflu ilaçları da bulunuyor.”

ABD’nin New York eyaletinde hemşireler domuz gribi aşısı hakkında dava açmışlardı. Davaya bakan hakim, sağlık çalışanlarının ‘zorunlu’ domuz gribi aşısı olmasını öngören uygulamayı durdurma kararı almıştı. Davayı açan hemşirelerden birinin avukatı Terence L. Kindlon, “Bu üç kadın ‘Aşılanmak istemiyoruz’ demiyorlar, ‘Aşılanmaya ihtiyacımız yok’ diyorlar. Birçok nedenden dolayı aşının etkili veya gerekli olduğunu düşünmüyoruz. Bize zarar verebilir. Testler tam olarak yapılmadı” demişti. Aşılanmayı reddeden dava dilekçesinde, “Salgını önlemeyi bırakın, zayıflatılmış canlı virüs içeren burun aşıları da bir H1N1 salgınını tetikleyebilir” denilmişti.

Hemşirelerin bu tepkisinin haksız olduğu söylenebilir miydi? Halkında buna benzer haklı tepkileri vardı. Gerekçeleri hiçte yabana atılacak cinsten değildi.

Elimdeki o günlerin haberlerine göre ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) açıklama yapmıştı. O son açıklamaya göre, H1N1 virüsü ile savaşta zamana karşı bir mücadele verilirken, yapılan son anketlerden elde edilen sonuçlar da toplumun aşıdan ‘korktuğunu’ ortaya koymuştu.

“İnsan-Basın Araştırma Merkezi’nin yaklaşık 1000 yetişkin üzerindeki anketine göre, insanların yüzde 47’si domuz gribine karşı güvensizlik, yeterince test edilmemiş olması gibi çeşitli nedenlere dayanarak aşılanmak istememişler. Bazı kuşkucular ise aşının ciddi bir nörolojik rahatsızlık olan Guillain-Barre sendromuna yol açtığı görüşünde olduklarını belirtmişlerdi. 

(Guillain-Barré sendromu “GBS”, çevresel sinir sisteminin edinilmiş bir bağışıklık kökenli yangısal bozukluğudur; “yani bağışıklık sistemini sağlayan sinir sisteminin geçici felç olmasıdır” merkezi sinir sistemi “beyin ve omurilik” etkilenmez. Genellikle simetrik ve bacaklardan başlayıp, yukarı doğru çıkan kas güçsüzlüğüderide duyu bozuklukları ve kalp-damar sistemisolunum sistemibarsaklar ve mesane gibi iç organların işlev bozuklukları ile kendini gösteren bir hastalıktır; iyileşme oranı yüksektir.)

İnsanlar üzerinde denenen ilaçlar hakkında bir çok şey söylenmiştir. Her halde en önemlisi ilaç firmalarının her fırsattan faydalandıklarıdır.

Amerika’dan Avrupa’ya geçelim ve oradaki konuyla ilgili tartışmalara bakalım:
 
“Der Spiegel dergisi, federal hükümet üyeleri, askerler ve bürokratlar, kamuoyunda yan etkileri bulunduğu iddiasıyla tartışma yaratan domuz gribi aşısı yerine, yan etki içermeyen farklı bir aşıyla aşılanacaklarını haber edinmişti.
Spiegel’in haberine göre Federal İçişleri Bakanlığı, Baxter adlı ilaç üreticisinden 200 bin doz ‘Celvapan’ isimli aşı satın aldı. Halk için kullanılacağı belirtilen domuz gribi aşısı ise GlaxoSmithKline (GSK) isimli firmanın ürettiği ‘Pandemrix’ adlı aşı. İddiaya göre Celvapan’da, yan etki güçlendirici olarak bilinen ‘Adjuvan’ maddesi yok.

Çok sayıda sağlıkçı Pandemrix aşısının çok güçlü yan etkileri bulunduğunu, savunma sistemine zararlı maddeler içeren bu aşının bünyede aşırı reaksiyonlara neden olabileceğini iddia etmişti. Sağlık Meslek Birliği’ne bağlı İlaç Komisyonu Başkanı Wolf Dieter Ludwig, politikacı ve bürokratlara yönelik özel aşılamanın ‘skandal’ olduğunu belirtmişti.
Alman Tıp Birliği Başkanı Michael Kochen de, denekler üzerinde yapılan araştırmalarda kişilerde eklem ve baş ağrıları, titreme nöbetleri, ateş ve yorgunluk belirtileri görüldüğü gerekçesiyle ev doktorlarına Pandemrix ile aşılama yapmamaları çağrısında bulunmuştu.

Buradan şu sonuca varabiliriz. Her ilaca güvenmemek ve aşıların bağışıklığı yok edebileceğini unutmamak gerek. Aşılarda kobay olacağımız korkusunu bundan dolayı taşıyorum.

Size bugün unutulmuş bir olaydan söz ederek komplo denilen şeylerin gerçek olabileceğini vurgulamak istedim. O komployu o günlerde sayın başbakan aşı olmaya karşı çıkarak bozmuştu.

Gelişmiş ülkelerin sicili pek temiz değil. Uygarlıklarını geri bıraktırdıkları ülkelere borçludurlar. Artık ateşli silahlarla savaş ve o ülkelerin işgal dönemi bitti. Çok çaresiz kalmıyorlarsa bu yola başvurmuyorlar. Ekonomik, teknolojik, kültürel ve biyolojik savaşlar dönemindeyiz. Buna bu yüzyılın başında eklenen GDO’lu besinlerde var. Bu aklımızın bir köşesinde devamlı durmalı bence. 



Yayın Tarihi: 04.09.2013

AJDA PEKKAN, YAŞAYAN EFSANE!

Her gün iç karatacak değiliz ya. Bugün gelin sizlerle dev bir sanatçımızı konuşalım. Ajda Pekkan’ı bilmeyen var mıdır desem kaç kişi çıkar hiç düşündünüz mü acaba? Benim kuşağım mutlaka bilir orası kesin. Günümüz gençlerinde çoğu biliyor. Peki kaç kişi asıl adını biliyordur? Kaç yaşında olduğunu bilen kaç kişidir? Bu soruları bir kenara bırakalım, Ajda Pekkan’ın kimliğini bir görelim bakalım.

Tam adı Ayşe Ajda Pekkan olan sanatçı, 12 Şubat 1946’da İstanbul’da dünyaya geldi. Yani bu gün tam tamına 67 yaşında. Kim inanır, görünümüne bakarak siz inanır mısınız? Hala genç bir bayan değil mi? Babası Rıdvan Pekkan deniz binbaşısı, annesi Nevin Dobruca ev hanımıydı. Babasının görevi dolayısıyla çocukluğu Gölcük’te, Amerikan askerlerinin ailelerinin arasında geçti. Modern bir ortamda ancak ailevi sorunlar arasında geçirilen çocukluk, Ajda Pekkan’ın gençliğini etkileyen önemli bir dönem oldu.

Şarkıcı olmayı çok isteyen Çamlıca Kız Lisesi öğrencisi Ajda Pekkan, kısa bir dönem kendisi gibi şarkıcılık yapan kardeşi Semiramis’in de desteğiyle 1962 yılında dönemin en ünlü gece kulübü Çatı’nın sahibi olan İlham Gencer’le karşılaştı. Bir televizyon programında bu olayı ilham Gencer anlatmıştı, ordan da şahidim. İlk olarak seslendirdiği Mina’nın “Il Cielo In Una Stanza” şarkısıyla kendini kabul ettirdiği Çatı gece klubünde Los Çatikos (Türkçe ismi eklerle İspanyolca bir isme çevirdiklerine bakmayın, orkestranın adı gece kulübünün adı gibi  Çatı’ydı.) topluluğu eşliğinde bir müddet sahne çalışması yaptı. 1963 yılında bir aile dostlarının teşvikiyle Ses dergisinin, sinemaya yeni yüzler kazandırmak amacıyla açtığı kapak yıldızı yarışmasına katıldı. Ediz Hun’un erkekler dalında birinci, Hülya Koçyiğit’in bayanlar dalında ikinci olduğu yarışmada, birinci seçilen Ajda Pekkan’ın profesyonel kariyeri böylece başlamış oldu.

Avrupai görünümü ve cüretkar tavırlarıyla Yeşilçam’ın gözde sanatçılarından biri olan Ajda Pekkan, beyaz perdeden gelen teklifleri değerlendirmeye başladı ve 1963 yılında “Adanalı Tayfur” ile ilk kez çıktığı kamera karşısında, 1967 yılındaki son filmi olan “Harun Reşit’in Gözdesi”ne kadar baş rollerini Ayhan Işık, Cüneyt Arkın ve Tamer Yiğit gibi sanatçılarla paylaştığı 47 film çevirdi. Çoğumuz televizyon sayesinde o dönemin Ajda Pekkan’ının oynadığı o filmleri seyrettik. Gene hepimiz biliriz; o dönem Ajda Pekkan son derece iri hatlıydı bu yüzden onun gençlik resimlerine şimdi baktığımda, ileri yaşlarındaki kadar güzel bulmam. Bence geçen yıllar ve bir dizi estetik ameliyatları onu çok zarif  hale getirdi ve çok güzelleştirdi.

Ses kabiliyeti rol aldığı filmlerdeki yapımcıların da dikkatinden kaçmadı ve pek çok filminde şarkıcı rolü üstlendi ve çeşitli şarkılar seslendirdi. İlk filmi “Adanalı Tayfur”da seslendirdiği “Göz Göz Değdi Bana” şarkısı, arka yüzünde Öztürk Serengil’in seslendirdiği “Abidik Gubidik” şarkısıyla birlikte 45’lik plak olarak yayınlandı.

1965 yılında kendine ait ilk plağı olan “Her Yerde Kar Var” ve “17 Yaşında” isimli iki şarkıyla piyasaya sürüldü. Fecri Ebcioğlu’nun yabancı şarkılar üzerine Türkçe sözler yazarak ülkemize benimsettiği “aranjman” tarzının en büyük starı, Adamo’nun ünlü şarkısını yine Adamo gibi Fransız aksanıyla söyleyerek, yavaş yavaş ismini duyurmaya başladı. İleride pek çok kadın sanatçının uzun yıllar taklit ettiği bu yabancı aksanlı şarkı söyleme tarzını böylelikle yerleştirmiş oldu.

Sahnelerden sinemaya geçen sanatçıların aksine, sinemadan sahneye geçen Ajda Pekkan, birkaç plak denemesinden sonra, 1968 yılında çıkardığı “İki Yabancı” 45’liği ile aranjman dalında onbinlerce plak satarak satış rekoru kırdı. “Dünya Dönüyor”, “Saklanbaç” ve “Üç Kalp” gibi üst üste çok başarılı plaklar yaptı. Yalnız unutulmasın bu plaklar iki yüzünde birer şarkı olan 45’lik denen plaklardı. O yıllarda sanatçılar bir yılda birkaç 45’lik plak çıkarıyordu. Daha sonra 1970’lerde 33’lük yada diğer deyişle LP (Long Play) yapma modasıyla senede 1 plak yapmaya başladılar.

Çeşitli festival ve yarışmalarla geçen yıllardan sonra her ülkenin starlarını bünyesinde barındırmaya özen gösteren Philips firması, Türkiye’den seçtiği Ajda Pekkan’ı kanatlarının altına aldı ve kayıtları Fransa’daki stüdyolarda gerçekleştirilen, Fikret Şeneş’in sözlerini yazdığı şarkılarla, Ajda Pekkan’ın diğer şarkıcılardan bir adım öne fırladığı yıllar başladı. Üstüste gelen hit plaklarla Ajda Pekkan’ın sesi tüm ülkede keyifle dinlendiği gibi, şık giyimi, sürekli kendini yenileyen görünümü ve değişime açık tavrıyla sadece müzikte değil moda konusunda da hayranlarını etkileyen bir model haline geldi. Ajda, etrafında doğal çekim alanı yaratabilen ender sahne ustalarının ustasıdır.

“Sensiz Yıllarda”, “Yalnızlıktan Bezdim” gibi şarkılarla fırtına gibi girdiği 70’lerin ortalarında seslendirdiği ve herkesin çok sevdiği  “Tanrı Misafiri”, “Kimler Geldi Kimler Geçti”, “Hoşgör Sen”, “Sana Ne Kime Ne” gibi ileride birer Ajda Pekkan klasiği haline gelecek şarkılarıyla Türkiye sınırlarını zorlamaya başladı. Bu üstün performansının sonucunda 1976 yılında Paris’in ünlü Olympia müzikholünde, pek çok şarkısının Türkçe versiyonlarını seslendirdiği, dönemin ünlü Cezayir asıllı Fransız şarkıcısı Enrico Macias’la seri konserler verdi.

Daha sonra Ajda Pekkan’a Star tanımını yetersiz bulan Sedat Simavi’nin kendisine koyduğu Süperstar tanımı bir albümüne isimde oldu. Bu albümünde de “kim ne derse desin aşk için” ve “hancı” adlı parçaları çok tutuldu.

Halk konserleri, sahne çalışmaları ve konuk sanatçı olarak katıldığı uluslararası organizasyonlar ile başarısını pekiştiren Ajda Pekkan, 1979 yılında “Bambaşka Biri”, “Haykıracak Nefesim” gibi şarkıların yer aldığı Süperstar serisinin ikinci albümü
“Süperstar 2” de kariyerinin doruğuna çıktı. 70’li yıllarda defalarca yılın sanatçısı seçildiği gibi şarkıları da liste başlarından inmedi, çeşitli ödüller kazandı. Ajda nerede, kime, neyle hitap edeceğini bilen bir repertuvar zenginidir. Her konserine hala hayatının ilk konseri gibi hazırlanan bir ciddiyet ve disiplin kumkumasıdır.

Eurovision şarkı yarışmasına 1980 yılında atama yoluyla Ajda Pekkan seçildi. İlk önce belirlenen 5 bestecinin şarkılarının jüri tarafından 3’e düşürülmesiyle, “Bir Dünya Ver Bana”, “Olsam” ve “Pet’r oil” ile televizyon ekranlarında boy gösterdi. “Pet’r oil”ın Türkiye’yi temsil etmesine karar verilen gece sonunda, ülkemizde hiç olmamış birşey oldu ve henüz plağı satışa sunulmamış bir şarkı tüm halk tarafından ezbere söylenir oldu.

Arabesk müziğin çok tutulduğu dönemde “Sen mutlu ol yeter” ve “Sevdim seni” hafif müzik ve arabesk sentezli iki albümle istediğini bulamayan sanatçı 70’lere tekrar döndü ve Fikret Şeneş’le birlikte çalıştığı “Uykusuz Her Gece”, “Son Yolcu” gibi şarkıların yer aldığı “Süperstar 83” albümüyle yeniden gönülleri fethetti. Ajda yaşı olmayan bir ömür sevdasıdır...

1984 yılının sonlarında yapımcılarının ve yakın çevresinin ısrarıyla dönemin popüler gruplarından Beş Yıl Önce 10 Yıl Sonra ile bir albüm hazırladı. “O Benim Dünyam” şarkısıyla yeniden çıkış yakalayan Ajda Pekkan, şarkılardaki üstün yorumlarına rağmen şarkıların özensizliği ve zorlama bir albüm olmasından dolayı, yeni ekibiyle beklediği ilgiyi göremedi. 1987 yılında Ülkü Aker ve Fikret Şeneş’in sözlerini yazdığı “Kim Olsa Anlatır”, “Yalnızlık Yolcusu” gibi şarkılarla, özel hayranları için eşsiz olarak nitelenen ancak hit şarkı eksikliği nedeniyle, fazla tutulmayan “Süperstar 4” albümünü hazırladı. Sonrasında yaptığı evlilik nedeniyle aldığı müziği bırakma kararı tüm müzik severleri üzse de, müzikten ayrı geçen günlerinde yaşadığı boşluk hissi sonucunda yeniden müziğe dönüş kararı verdiği sıralarda evliliği de sona erdi.

Çeşitli sahne çalışmalarına devam ederken 1998 yılında eski şarkılarının yeni düzenlemelerini seslendirdiği “Best Of” albümü müzik marketlerdeki yerini aldı. Yüksek satış grafiği yakalayan bu albümün devamı niteliğinde, 2000 yılında 2 CD’den oluşan “Diva” albümü piyasaya çıktı. Bu albümde Ajda Pekkan’ın eski şarkılarının yeni yorumlarının yanı sıra, “Mutlu Bütün Şarkılar” ve “Aşka İnanma” gibi iki yeni şarkı ve kardeşi Semiramis Pekkan’ın eski şarkılarından “Dert Ortağım” ile “Bu Ne Biçim Hayat”ın da Ajda Pekkan yorumları yer aldı.

Atilla Dorsay, “Ajda’nın Yüzü” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Bir toplumun sürekli idolü olmak, güzelliği temsil etmek, kusurlarını yok edip, varolmayan güzellikleri de güzelliğine eklemek... Sanki neredeyse yeni bir yaratık yaratmak... Ama o, tüm bu çabaya, belki sanıldığı kadar bencil olmayan bir amaç uğruna girişmişti. Koca bir topluma sürekli bir güzellik duygusu vermek, kendinden emin bir kadının zamana meydan okuyuşunu simgelemek...

Pınar Çekirge – Nuh Köklü’nün “Profili Olmayan Kadın Bir Süperstar’ın Yaşamından” adlı kitaptaki saptamalarını okuyalım: “Ajda, bir simgeydi... bir efsane. Eskimekten korkan, konuşurken... Fransızca ve İngilizce sözcüklere sığınan, kaliteli hayatı... first class uçmayı, hayvanları seven... Kendi deyişiyle “ekstrem tenakuzlar içinde” yaşayan bir “süperstar”.

Seversiniz veya sevmezsiniz ama bir gerçek var ki   Ajda Pekkan 50 yıldır çıktığı tahttan inmemeyi başarmış bir sanatçıdır.  



Yayın Tarihi: 02.09.13