28 Şubat 2014 Cuma

TOPLUMSAL İKİ YÜZLÜLÜK

Bu ülke çok yakın zamana kadar asırlarca süren çok eşliliği yaşadı. Dini geleneklerde bununla örtüşünce erkek için gün doğmuştu. Medeni kanuna göre tek eşlilik mecburiyetine rağmen nikahsız ikinci eşi olan o kadar çok ki.. eskiden bu durum çok normal karşılanırdı. Bunun doğudaki karşılığı kumadır. Kuma geleneği nikâhlı eşin razı olduğu bir gelenekti. Gelişmiş kentlerde bu pek razı olunan bir şey değildir.

Allah canlıların erkek türüne hercailik vermiş. Erkek, dölleme güdüsüyle yüklü olduğu için çok eşliliğe yatkındır. Dişi ise neslin devamında gerekli olan soyu korumak için tek eşliliğe.. Bu çelişki evlilikte iki cins arasında çekişme sebebidir. İşte bu çekişme ahlâki değerlerin, modern devlette de kadın ve ailenin korunmasını amaçlayan kanunların çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bunlara rağmen bir zamanlar rahmetli Özal’ın dediği gibi; “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” denilip, ahlâki değerler çiğnenerek evlilik dışı ilişkiler sürmektedir.

Yaşananlar toplumun iki yüzlülüğüdür. Dünyada da örneklerine çokça rastlanan bu durumu ülkemizin şartlarında değerlendirelim.

ANAP milletvekilliği yapmış olan Yılmaz Karakoyunlu’nun “Yorgun Mayıs Kısrakları” adlı romanından söz ettiğim, romanın adını başlık yaptığım, 22.02.10 Pazartesi günü şu an kapalı olan gazetede yayınlanan bir yazı yazmıştım. O yazıda zamanın başbakanı ve dışişleri bakanının çapkınlık olaylarına karıştıklarını belirtmiştim. Çapkınlık olayları daha sonraki çeşitli dönemlerde de devam etmişti.

Günümüzde gençlik arasında büyük kentlerde durum değişmekte, aldatma adıyla değil özgürlükler adı altında kadınlarında cinsel arayışlar içinde olduklarını görmekteyiz. Artık evlilik kurumu tehdit altındadır. Böylesi bir durumu savunacak değilim ama şu ikiyüzlülüğü başka ne bitirebilir diye düşünmüyor da değilim.

Buraya kadar ki değerlendirmelerimizin dışına çıkıp bundan sonra CHP’nin geleceğine bakalım. Bence bu olay, bu yönüyle ülkemiz için çok daha önemli. Bir başka türde toplumsal çelişkiyi görelim. 1973 ve 1977 genel seçimleri hariç, sürekli olarak muhalefetteki sağ parti, iktidardaki diğer sağ partiye seçenek oldu. Sınıfsal temele oturmadan kendine sol diyen CHP hep Türkiye cumhuriyetini kurmuş olmakla yetindi. Bir Sosyal Demokrat olarak, Sosyal Demokratlığından hiç şüphe duymadığım Fikri Sağlar’ın söylediği gibi, sol; fakirliği eşit paylaştırmayı önerdi, büyümeyi ve gelişmeyi önermedi. Bunu yapamadığı için sol umut verici seçenek olamadı. Liderlerin bunu değiştirecek politikalar yerine liderliklerini koruyacak politikalarla parti içini denetimi altına almayı yeğlediğiler ve CHP’yi gençleştiremedikleri için AKP iktidardadır. Günümüzde iktidarı, iktidar yorgunluğuna rağmen seçimlerde yenebilmek için tek çare CHP’yi merkez sağa çekmek olarak görülüyor. Oysa sınıfsal çelişkiye ve üretime öneriler sunmadan ülkenin geleceğinde etkili olunmaz.


Demiştim ya; yaşananlar toplumun iki yüzlülüğüdür. Herkes herkesi suçlar, ama kimse kendi kusurunu düzeltmeye çalışmaz. Tıpkı trafik kurallarına uymakta kendimize göre davranmamız gibi. Bu yüzden hastalıklardan daha çok, trafik kazalarından can vermiyor muyuz zaten?

Evlilik dışı ilişkilere ve siyasi partilere ikiyüzlü bakış açımızı değiştirmedikçe daha çoook yol kazası yaşarız.


Yayın Tarihi: 07.02.2014

ŞOKLAR BİLMEZSENİZ ŞAŞIRTIR

Eski yazılarımı karıştırmakla geldiğimiz noktadan o günlere bakmak bazı şeyleri daha net görmemi sağlıyor. Bugün bir yazımı bu gözle bakıp değerlendireceğim.

***

Şu listelere bakarak olgular ve sonuçları hakkında dünya ülkeleri vatandaşlarıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bizim ne kadar etkimiz olduğuna karar verebilir misiniz?

Olguların listesi şöyle:

**Sri Lanka’daki tsunami’nin ardından sahil şeridinin halktan alınarak otellere satılması...
**Şili’de, Allende hükümetinin darbeyle devrilip yerine gelen Pinochet’nin Amerika’nın istediği ekonomi politikalarını uygulaması...
**Faulkland Savaşı’nın sağladığı popülariteyle ikinci kez seçilen Thatcher’ın İngiltere’de müthiş bir özelleştirme dalgası başlatması, işçi birliklerini dağıtması...
**Gorbaçov’a karşı düzenlenen başarısız darbe girişiminin ardından, Sovyetler Birliği’nin dağılıp Yeltsin’in Rusya’sının serbest piyasayla tanışması...
**11 Eylül’deki saldırıların ardından Amerika’nın önce Afganistan, sonra Irak’a girerek tüm zamanların en ‘özelleştirilmiş’ savaşına imza atması, girdiği bölgelerde güvenliği özel şirketlere ihale etmesi...                                                                                          
Listedeki olay ve olgular gördüğünüz gibi dünyanın çeşitli ülkelerine ait. Yazar Naomi Klain’ın “Şok Doktrini” isimli kitabından bunları bizlere o tarihlerde Akşam Gazetesinde yazaran Oray Eğin köşesinde aktarmış, kitabı tanıtırken de şunları belirtmişti:
“Türkçe’ye yeni çevrilen ‘Şok Doktrini’ kitabında Naomi Klein, toplumların yaşadıkları şokların Milton Friedman’ın önerdiği ekonomik reçetelere ve serbest market ekonomisine geçişi nasıl kolaylaştırdığını anlatıyor. Toplumlar da, tıpkı bireyler gibi, yaşadıkları şokun ardından bir süre tepkisiz-hareketsiz kaldığından ‘çaktırmadan’ her şeyin yapılmasına olanak veriliyor.”
Yani şok sonrası iktidarlar fırsat bu fırsat diyerek kimsenin beklemediği ve ses çıkaramadığı önlemleri uygulamaya koyuyorlar.
Devamında “Şok Doktrini” mantığıyla ülkemizdeki olayları da örnek vermişti. Onları da görelim.                                                                                                                                                    
“Şok Doktrini'nin dünyada olduğu gibi Türkiye’deki pratiği üzerine de ‘komplo teorisi’ damgası yapıştıranlar olacaktır. 
Ancak yine de Klein’ın ana hatlarını çizdiği bu teoriyi, Türkiye’nin yakın tarihli şoklarına uygulamak yaşadığımız ülkeye bir başka açıdan bakmamızı sağlayacaktır...
Amerika’yla ilişkileri her hükümetten daha fazla olan AKP hükümeti döneminde yaşadığımız toplu şoklardan ilk olarak akla gelenlere bakalım öncelikle:
            
**Türkiye’nin 11 Eylül’ü denilen Danıştay saldırısı...
**Hrant Dink’in öldürülmesi...
**Trabzon’daki Rahip Santora cinayeti...
**Hakkari Şemdinli’deki Umut Kitapevi’nin bombalanması...
**Ergenekon davası: Generallerden aydınlara yer yer hukuksuz uygulamalara da yer verilerek pek çok ismin tutuklanması...
(ki bugün bizzat Ergenekon davasının yargıcı bile davayı yeterince incelemeden kabul ettiklerini söyledi, başbakanda yeniden yargılanmaktan söz etti.)

**Tarihte ilk kez Genelkurmay’ın ‘kozmik oda’sına girilerek aranması...

Bunlar nereye varacak ve biz duruma ne kadar hakimiz bilen var mı? Gidilen yolun yönü aslında AKP iktidarının ilk zamanlardan başlayarak belli olmuştu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin görmediği yoğunlukta özelleştirmeler yapıldı. Bu özelleştirmelerde kitlerin çok büyük çoğunluğu yabancılara satılmıştı.
Oray Eğin’in şu belirlemesine katılmamak mümkün değil.

‘Köprüyü de satacağım’ diyen Turgut Özal yaşasaydı, eminim o bile şaşırırdı...                        
Neden şaşırırdı sorar mısınız?                                                                                                                 
“Sadece 2002-2008 yılları arasında AKP hükümeti 18 milyar dolarlık özelleştirme yaptı. 2006 yılında 20.2 milyar dolarlık yabancı sermaye Türkiye'ye girdi: Bankaların yüzde 44'ü, sigorta şirketlerinin yüzde 80'i ve İMKB'nin yüzde 70'ine yabancılar sahip oldu...
Türk Telekom, PETKİM, Erdemir, İsdemir, Tüpraş, Seydişehir Eti Alüminyum, TEKEL, İzmir Limanı, Gerkonsan, Tümosan, Havelsan, USAŞ, İGSAŞ, Petrol Ofisi, Başak Sigorta, depolar, karayolları arazisi ve araç muayeneleri meşhur özelleştirmelerden bazıları...

2010’un gündeminde ise elektrik özelleştirmeleri var... 
Bush hükümetinin Türkiye’ye giydirmek istediği ‘Ilımlı İslam’ elbisesinin yanı sıra dünyadaki ekonomik krizi tetikleyen politikalar da aynen Türkiye’ye hiçbir itiraz, hiçbir kamuoyu tepkisi, hiçbir sorgulama olmadan uyarlandı.”
Siyasi yönüne gelince bu gün yaşananlara bir ışık tutacaktır.
Gene Oray Eğin’e kulak verelim.

“Klein'in ‘Şok Doktrini’ kitabını okuduktan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’yle bu kadar oynanması, hedef alınması, itibarsızlaştırması konusunda da farklı düşünmemek elde değil... George Soros’un “Türkiye’nin en iyi ihraç malı askeridir” cümlesiyle birleştirince...
Somali, Afganistan, Bosna ve Kosova’da Türk askerinin neden bulunduğu böylelikle anlaşılıyor. Adamlar bizim ticari mallarımızdan değil, ihraç ürünü olarak insanımızdan söz ediyorlar. En ucuz şey insan kaynağımız, en çok onu üretiyoruz çünkü.
Oray Eğin sözünü şöyle tamamlıyor:

“(…)
İşte şoklarla terbiye edilen yeni Türkiye...”

Yeni anayasa çalışmaları ne için biliyor musunuz? Şimdi halâ şokta mısınız, şaşırmaya devam ediyor musunuz?

***
Yazı bu sorularla bitmişti. Bizde bu yazıyı ek sorularla bitirelim.
Yeni anayasa çalışmalarında uğranılan başarısızlık şokların etkisiyle midir? Bütün bunlar en sağlam ittifakların bile bozulmasına neden olmaz mı?

Yayın Tarihi: 05.02.2014

İNSANİ ÖZELLİK GÖSTERME KANDIRMACASI

Sözüm ona Atatürk’ü insani yönleriyle anlatmaya kalkarak yüzüne gözüne bulaştırdığı “Mustafa” isimli yarı belgesel sinema filmini çeken yazar ve sinemacı Can Dündar’ı bilmeyenimiz var mı? İnsani yönünü anlatacağım diyerek içkici, geçimsiz, bu yüzden yalnız izlenimi vererek gösterdiği ülkemizin kurucusunu o günün şartlarıyla değerlendirmeden sadece küçültmeyi amaçladığı açıkça besbelli olan Dündar söz konusu teröristler olunca onları, insani yönlerinin olduğunu vurgulayarak yüceltmekten çekinmedi.  Epey oluyor CNN TÜRK’te bu amaçla bir program yaptı. Benim gibi bunu dikkate alan Bursa Kent Gazetesi yazarı Fatma Sibel Yüksek hanımefendi köşesinde dile getirmiş. Bu gün o yazıyı (isimleri gizleyerek) sizlere aktarıyorum.                        
***   ***   ***
TERÖRİSTLER DEMOKRASİSİ
Gazeteci Can Dündar olmasaydı, “ ......... .... ” lakaplı ...... …..’ın sadece yüzlerce şehidimizin katili değil, aynı zamanda “duyarlı bir yürek”, “çılgın bir aşık”, “esprili bir entelektüel” olduğunu öğrenemeyecektik…                                                       
Teröristlerimizin hiç kıymetini bilmiyoruz canım!                                                                             
İnsan sadece işlediği cinayetlerle değil yaşadığı aşklar, kalbindeki mahcup duygular, yazdığı şiirlerle de değerlendirilmeli. Biz teröristlerimize yıllardır böyle eksik bir bakış açısıyla baktığımız için başımıza bunlar geldi. ...... ....’ın umutsuz aşkını bilseydik “demokratik açılıma” bu kadar karşı olur muyduk?                                                                                               
Bakın, adam sinek kaydı tıraşı, takım elbisesi ve gülümseyen yüzüyle ne kadar da medeni bir görünüm sergiliyor. (...) ...... .... yıllardır .......... Cezaevi’nde ikamet ediyor, ne bir sakal uzaması, ne bir ceket kırışması… Medeni insanın hali başka oluyor vesselam…                                                                                                           
Kezâ, bakalım ..... ......’un haline… Bir kaç ay cezaevinde yattım diye sen merdivenlerden düş, sağlığını kaybet… İsmin lekelensin, cevap bile vereme. Ya da  ... ..... gibi Can Dündar’a aşklarını anlatacağına çek tabancayı canına kıy...
Hiç şık değil!                                                                                                                                                          
Alalım ...... ... ....’yı…                                                                                                                           
Siz hayatınızda bundan daha karizmatik bir yüz ifadesi, bundan daha temiz bir takım elbise gördünüz mü? Gazeteci öldürmekten yatmış olabilir ama yatarken boş durmamış; kendisini geliştirmiş. İngilizce öğrenmiş, dinler tarihine eğilmiş, kitaplar yazmış. Başından hüzünlü bir aşk macerası bile geçmiş. Cezaevindeyken bir gazeteci hanım kızımızla nişanlanmış ama kısmet değilmiş olmamış. Allah yazmamış demek ki. Yeni bir yuva kurması için duacıyız. Eminiz, düğününde tam bir medya izdihamı yaşanır. Meslektaşlarının katiline “Sayın ....” diye, “Efendim” diye hitap eden gazeteciler, bu mutlu günü bizlere an be an izletmek için birbirleriyle yarışır.                                                                                                                          
GATA’nın “Askerlik yapmaya elverişli değildir” raporunu, “psikopat kişilik” çıkmasına bağlayanları da kınıyoruz. Mesih askerlik yapar mı? Mesih, dünyaya barış getirmek için indirilmiştir; askerlik ise bir savaş mesleğidir. Hatta, “katillik” ve “teröristlik” mesleğidir. Bkz. Taraf gazetesinin 20.01.2010 tarihli manşeti: “..... .... bombalanacaktı! 2003 tarihli ...... ve ..... Eylem Planı’na göre darbe ortamı yaratmak amacıyla ..... ve ....... .......... .... .... bomba atılacaktı!”                                                                                                   

Atacak olan kim? Dönemin ....... .... ......... ......... ..... ..... (!)                                              

Haberin üstünde, “ensest meşrûdur, cinsel tercihtir” diye yazılar yazan ..... .....’ın yeni bir makalesi: “Askerliği Kaldırın!...”                                                                                                     

Askerliğin “teröristlik” haline getirilmek istendiği bir yerde siz koskoca Mesih’in bu yaştan sonra askere gitmesini istiyorsunuz; ayıptır.                                                                               

Gözbebeğimiz ........ ......’dan bahsetmiyoruz bile. “Sayın ......”, Allah’ın bizlere bir lütfudur. O olmasa gazetecilerimiz işsiz, devletimiz ........ , .......’imiz “açılımsız” kalırdı.                        

...... olmasa, dünyada Türkiye diye bir ülkenin adını duyan, bilen olmazdı.                                         
Sorun bakalım, Sait Faik Abasıyanık’ı kaç kişi tanıyor?                                                                      
Ama dünyanın herhangi bir ülkesine gidin, “Türkiye denilince aklınıza ne geliyor?” diye sorun, “........ ...... ve ..... ....”dan başka cevap alamazsınız.                                              
En büyük ihraç ürünümüz teröristimizdir.                                                                                       
Değerlerini bilelim, saygılı olalım…

***   ***   ***

Yazı bu kadardı. Gördünüz değil mi? Bizde kabadayılığın, gayrı meşruluğun, şehir eşkiyalığının önemsendiğini, öyle insanların baş tacı edildiğini destanlarımıza, halk edebiyatımıza ve halkın gösterdiği ilgiye bakarsak görürüz. Kurtlar Vadisi dizisi hala izleniyorsa bu nedenle izleniyor birazda.  Canı sıkılan dağa çıkarmış ekiden. Şimdi terörist oluyorlar. Yada mafia üyesi.. gözünü kırpmadan, küçük büyük demeden öldüren bu tipler söz konusu aşk olunca göz yaşı dökebiliyorlar, aşk şiirleri yazabiliyorlarmış. Ne büyük insanlık örnekleri değil mi?

Yayın Tarihi: 03.02.2014
  

31 Ocak 2014 Cuma

HAZIR CEVAPLARDAN CEVAPLAR 2

Fıkra dinlemeye doyamayız. Sohbete neşe kattığı için herkes konuya uygun bir fıkra anlatır. Fıkra anlatabilenler, biraz şakacı olanlar toplumda ilgi görürler. Fıkra deyince akla en çok belden aşağı olan fıkralar gelir. Oysa her konuda fıkra var. Günümüzde espri anlayışı da değişti. Cem Yılmaz gibi ayak üstü espri anlatımcılığıyla hap esprilere gülünüyor artık. Öyle uzun uzadıya düşünmeye gerek olmayan, okuma alışkanlığını yok eden, yapıldıktan sonra unutulan sabun köpüğü espriler gençlerin ilgisini çekiyor. Düşünmeyi seven genç hiç yok artık!

Bir ara yerleşmek üzere Avustralya’ya giden Karsan Soğutmanın sahibi dostum Rahmi Oskay e-posta ile tarihimizin önemli kişiliklerinin ders niteliğindeki sohbetlerinden oluşan fıkralar gönderdi. Bu gün hazır cevaplığa örnek sayılacak bu fıkraların 2. ve son bölümüne yer vereceğim. Biraz gülelim ve düşünelim istedim.

***   ***

Haddini bilmezsen haddini bildiren ölüm olur. Ölümü hatırlatan mezarlıklar unutulmasın diyen bir fıkra ile devam edelim.
….

AHMET MÜSADE ETMEZ

Sadrazam Keçecizade Fuad Paşa'ya yetmişlik bir kadının otuz yaşında bir
gençle evlenmek istediğinden bahsetmişler. Paşa hemen:
- Ahmet müsaade etmez, demiş. Sormuşlar
- Hangi Ahmet
- Karaca Ahmet.

***   ***

Akıllı olmayanların sonunu anlatan bir fıkra. Akıl, bilgelikle birleşince felaketleri önler. Bilgelikse yaşlandıkça edinilir. Bu fıkradaki aksakallılık bilgeliktir.
….

AK SAKALLI
 
Varna Savaşı'nda muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin
hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar.
"Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç ak sakallı görmedim. Hepsi
genç, hepsi taze!" Komutan şu cevabı verir:
- Padişahım! İçlerinde bir ak sakallı olsaydı, başlarına bu felâket gelir
miydi?

***   ***

Buluş yaptığını göstererek akıllı olduğunu sanan kişiye akılsızlığı ancak bu kadar güzel anlatılabilir.
….

AKIL VERGİSİ
 
Dostlarında biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse
budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.
Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık,
sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.

***   ***

Bilgiyi göstermeye meraklı kişiler, bilginin kendisinden ziyade getireceği ayrıcalıkla ilgilenirler. Bu bilgi bir yerde donmaya mecburdur. Oysa bilme öğrenme ile ilgili bir durumdur. Öğrenme ise ömür boyu sürer. Bunu bilen kendini hep eksik görerek bilgeliğe ulaşır. Fıkra sonuç olarak bunu ne güzel anlatıyor.

BİLMEK İÇİN ÖĞRENMEK
 
Tarih biyografisi ve monografi sahalarında erişilmesi çok güç bilgisiyle,
dünya çapında bir şahsiyet olan İbnülemin Mahmud Kemâl (İnal) a sormuşlar:
- "Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden çok daha fazla
tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?"
Şöyle cevap vermiş:
- Ben bilmek için öğrendim, onlarsa bilinmek için!

***   ***

Kitapların içinde olupta tek satır okumayan kişiler tanıdım. Ne garip bir çelişkidir bu. Bu fıkra sadece okumak değil, kitapları korumak üstüne bir fıkra. İşi seven değil, işe mecbur ne çok insan var.

BÖYLE KORUNUR

Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa, onların
bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder. Bir gün ansızın
kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde
bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak:
-Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de emniyetli bir adammışsın.
Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, âferin!



BİTTİ

Yayın Tarihi: 31.01.2014

HAZIR CEVAPLARDAN CEVAPLAR 1

Fıkra dinlemeye doyamayız. Sohbete neşe kattığı için herkes konuya uygun bir fıkra anlatır. Fıkra anlatabilenler, biraz şakacı olanlar toplumda ilgi görürler. Fıkra deyince akla en çok belden aşağı olan fıkralar gelir. Oysa her konuda fıkra var. Günümüzde espri anlayışı da değişti. Cem Yılmaz gibi ayak üstü espri anlatımcılığıyla hap esprilere gülünüyor artık. Öyle uzun uzadıya düşünmeye gerek olmayan, okuma alışkanlığını yok eden, yapıldıktan sonra unutulan sabun köpüğü espriler gençlerin ilgisini çekiyor. Düşünmeyi seven genç hiç yok artık!

Bir ara yerleşmek üzere Avustralya’ya giden Karsan Soğutmanın sahibi dostum Rahmi Oskay e-posta ile tarihimizin önemli kişiliklerinin ders niteliğindeki sohbetlerinden oluşan fıkralar gönderdi. Bu gün hazır cevaplığa örnek sayılacak bu fıkralara yer vereceğim. Biraz gülelim ve düşünelim istedim.


***   ***   ***

İlk fıkra bedelle ilgili bir fıkra. Bu fıkranın bugünkü bedeli çok ucuz satışlara örnek olmasını isterdim.

….  

ALDIĞIMIZ FİYATA

Keçecizâde'nin Rusya'da bulunduğu sıralarda Rus Çarı, Keçecizâde Fuad
Paşa'ya takılır:
- Paşa şu Girit'i satsanız!
- Hay hay, satalım ekselans
- Kaça satarsınız?
- Aldığımız fiyata
Girit'in yirmi seneyi aşkın bir zamanda ve binlerce şehitle alındığını
bilen Çar sararır.

***   ***

Bu fıkrada korkularımızın başkalarının korkusu olduğunu görerek cesaret bulmamızı öneren bir fıkra.
….

BİZ DE ONLARA YAKLAŞIYORUZ

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe
gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Biz de onlara yaklaşıyoruz.

***   ***

Gerçek bu kadar gerçektir işte. Sözü uzatmanın gereği var mı? Bu fıkrada buna örnektir bence.
….

AÇLIK

Fatih, hocası Akşemseddin'e sorar:
- İnsan açlığa ne kadar dayanabilir?
Akşemsettin cevap verir:
- Ölünceye kadar.

***   ***

Size verilen mesaj bir hediye içinde bile olabilir. Aşağıdaki fıkrada bu mesaj elçinin kendisi olmuş.
…. 

ADAMA GÖRE ADAM

İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde,
elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Kral, bunları görünce dayanamayıp:
- Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı? diye sorunca, İncili
Çavuş:
- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, cevabını vermiş. Beni de sana
göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.

***   ***



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi: 29.01.2014

ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA DÜĞÜN 6

Dizi yazımızın bugün son bölümüne geldik. Sizin sabrınızı fazlasıyla zorlamamak için dünyada uygulanan kimi düğün gelenekleriyle yazımızı bitirelim.

ÇİN

Damadın ailesi astroloji uzmanına başvurarak evlenmeyi düşünen çift hakkında yorum ister. Eğer astroloji uzmanının hazırladığı horoskopu damadın ailesi uygun bulursa, çocuklarının doğum saatini ve tarihini kızın ailesine göndererek, aynı işlemi onların da yapmasını ister. Gelinin ailesine verilecek hediyeler arasında 'çay' önemli bir yer tutar. Düğünden önce damat evlilik yatağını hazırlar ve üzerine portakal, fıstık ve çeşitli meyvelerden koyar. Ailenin küçük çocukları yatağın üzerine oturtulur ve meyvelerle oynamalarına izin verilir. Yatağın üzerinde ne kadar çok çocuk olursa o kadar çok doğurganlığı sembolize eder. Gelin düğünde kırmızı ayakkabı giyer ve kırmızı duvak örtünür. Nedimelik yapan bayanlar gelinin horoskopuyla uyumlu doğum yılına sahip kişilerden seçilir. Ayrıca Ay takviminin 7. ayının son 15 gününde evlenmenin uğursuz olduğuna inanılır; çünkü o dönemde cehennemin kapısının açılıp kayıp ruhların serbest kaldığına inanırlar.

HİNDİSTAN

Damat gelinin kıyafetinden sorumludur. Gelin; bildiğimiz beyaz gelinlik yerine, "sari" denilen özel bir giysi giyer. Törene gelirken gelinin üzerinde gündelik kıyafetler vardır, daha sonra kocasının kendisine sunduğu kıyafeti giyer.

İSRAİL

Musevilere göre düğünlerde içi cam parçalarıyla dolu bir beze basmak Kudüs'teki kutsal tapınağın yok oluşunu sembolize ettiğinden yerleşmiş bir gelenek halini almıştır. Törende cam kırmakta hayattaki mutluluğu ve üzüntüyü sembolize ediyor.

KORE

Kore'de evlilik geleneklerinde ördek ve kaz önemli bir yer tutmaktadır. Eskiden, damatlar arkalarında kaz taşıyarak beyaz bir atın üstünde gelinin evine giderlerdi. Günümüzde ise sembolik olarak tahta kaz kullanılmaktadır. Bir başka geleneğe göre de düğünden sonra, bir çift tahta ördek yeni çiftin evine yerleştirilir, eğer ördekler karşılıklı konursa çift iyi geçiniyor, ters konursa çiftin kavga ettikleri anlamına gelir.

İSKOÇYA

Gelin düğünden bir gece önce aile büyüklerinin ortasına oturur ve onlara ayaklarını yıkatır. Bu gelenek çiftin mutluluk yolunda yürümelerini sembolize eder. Düğünde ise gelin iki ayakkabısına da bozuk para koyar.

AFRİKA

Afrika'nın bazı bölgelerinde damat adayı kızı ailesinden istedikten sonra kızın ailesi kabul ederse, gelin adayına para ve fıstık verir. Gelin fıstığı damatla bölüşür, çiftin birleşmesine yardımcı olan aracıya da bir parça verilir. Bu komşulara ve akrabalara düğün daveti anlamına gelir.

VİKİNGLER

Vikingler zamanında evlilikler açık arttırma şeklinde yapılıyordu. Damat adayı gelin adayı için kızın babasına fiyat teklif eder ve bu fiyat üzerinden pazarlık yapılırdı. Belirlenen para miktarı çeyiz için kullanılırdı. Ayrıca gelinin sağ ayağına babası gümüş, sol ayağına da annesi altın takardı ve bu gelenek çiftin hayatları boyunca altın ve gümüş sıkıntısı çekmemeleri dileğini temsil ederdi.

BELÇİKA

En önemli gelenekleri mendile isim işlemektir. Gelinin ailesinde, kızın adının işlenmiş olduğu mendil vardır ve bu mendil düğüne götürülerek davetlilere gösterilir. Bu mendil düğünden sonra kızın ailesinin evine geri getirilir ve gelinin kız kardeşi varsa onun adı işlenerek yine evde sergilenir.

İNGİLTERE

İngiliz geleneklerinin en başında kilisede çan çalmak gelir, bu şekilde kötü ruhların kovulduğuna inanılır. Gelin ve damat kiliseye girerken ve çıkarken çanlar çalınır ve davetliler çifte çiçek atarlar.

FİNLANDİYA

Finlandiyalı gelinler düğünde el yapımı altın bir taç takarlar. Törenden sonra bekar genç kızlar gelinin etrafında toplanır. Gelin, genç kızlar arasından birini seçerek altın tacını ona verir, seçilen kızın ondan sonra evleneceği düşünülür.

FRANSA

Evlenecek çiftlerin törende yer alacak çiçeklerini davetliler getirir. Bir ilginç gelenek de; gelin ve damadın, evlilik günlerinde kullanılan ve nesilden nesile aktarılan evlilik kabından şarap içmesidir.

BOSNA - HERSEK

Ülkenin bazı bölgelerinde evlenme çağına gelmiş gelin adayını isteyen damat adayı kız evine yemeğe davet edilmekte ve ailenin büyükleri ile söz konusu evlilik hakkında tartışmaktadır. Kızın aile büyükleri damat adayı hakkında bir karara vardıktan sonra kahve ikramına geçilir. Kahve şekerli ise damat adayı evlilik için uygun görülmüştür, ancak kahve sade ise damat adayı reddedilmiş demektir.

BULGARİSTAN

Erkek, sevdiği kızı ailesinden istemek için en yakın arkadaşıyla kızın evine gider. Giderken yanında "rakia" denilen özel bir ev viskisi ve "zdravet" adı verilen yeşil çiçeklerden küçük bir buket götürür. Bu çiçek mutluluk, sağlık ve zenginliği temsil etmektedir. Bunun yanı sıra kıza ve babasına ufak hediyeler verir. Baba evin reisi olduğundan içkiyi kendisi ikram eder. Damat adayını beğenir ve evliliği onaylarsa kızına dönüp 3 kez evliliğe hazır olup olmadığını sorar. Kız evet derse kızın ailesi de erkeğin ailesine hediyeler yollar. Nişan töreni kızın ailesinin evinde yapılır. Bu tören bir tatil günü ya da Pazar günü düzenlenir. Düğünden önceki Perşembe günü hamur ve mayanın karıştırılmasıyla özel bir ekmek yapılır, bu ekmek yeni ailenin oluşumunu sembolize eder. Düğünde gelin, içinde bozuk para, çiğ yumurta ve buğdayın olduğu bir tabağı başının üzerinden geriye doğru atar ve arkasına bakmaz. Tabak ne kadar küçük parçalara ayrılırsa o kadar iyi demektir. Davetliler gelin ve damat üzerine bozuk para, şeker ve buğday atarlar. Gelinin annesi damatla gelinin geçeceği yere beyaz uzun bir örtü serer ve örtünün üzerine "zdravet" denilen çiçeklerden serper. Ayrıca gelinle damada somun ekmeği verilir, hangisi bu ekmekten daha büyük parça koparırsa evde onun sözünün geçeceğine inanılır. Bir inanışa göre de henüz evlenmemiş iki gelin adayının yolda karşılaşması uğursuzluk kabul edilir, çünkü birbirlerinin mutluluğunu çalacakları düşünülür.

PAKİSTAN

Ülkenin bazı bölgelerinde damat adayı kızın aile büyükleri tarafından sınavdan geçirilir. Bu sınav, aile büyüklerinin damat adayına akla gelebilecek tüm hakaret ve küfürleri etmeleri, damat adayının ise tüm bunlara katlanabilecek kadar soğukkanlı olmasına dayanmaktadır. Sınavdan başarıyla geçen genç evlilik iznini almış olur.

***
Bu yazının bu haliyle epey eksiği var biliyorum. Sözü edilecek pek çok ülke, ülkemizde ve dünyada pek çok adet hükmünü sürdürüyor hala. Fakat bir çoğunu anmaya dahi fırsat bulamadım. Bunlardan biri de Yunan geleneğinde çok önemli yer tutan “drahoma” konusudur. Bizdeki “başlık parası”nın tersidir. Kız babası damada verir. Burada amaç genç çiftlerin yeni hayatlarını kurarken katkıda bulunmaktır.


BİTTİ


Yayın Tarihi: 27.01.2014 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 33

            Bu ay haftaya bitiyor. Mevsimler eski bildiğimiz doğallığında gitse kışıda bitirmek üzereyiz derdik. Ama bu yıl (şimdilik) kış görmedik ki... şubat sonunda eski inanışa göre cemreler düşerdi; mecaz anlamda şimdi cemre düşecek mi diye sorabilir miyim? Havada bahar cümbüşü olurdu. Kokuları ve sesleriyle cümbür cemaat evrenimizi doldururdu bu cümbüş, ne güzel. Bu güzelliği içimde duymak ve bu duygular içinde sizlerle birlikte olmakta ne güzel. Merhaba sevgili okurlar.

            Eskiler okur yerine kari derlermiş, kıraat etmekten gelen bir fiil olarak. Kırat; okumak, kari; okuyucu demekmiş.

            O eski dili duymakta çok hoş geliyor kulağıma. 1989 yılında Cerrahpaşa’da bir buçuk yıl önce böbreğimdeki taşı aldırmak üzere ameliyat olduktan sonra bu kez çürüyen böbreğimi aldırmak için yatarken, eski bir öğretmen emeklisi, 80 yaşında dinç bir İstanbul beyefendisiyle tanışmıştım. Okumaktan gelen alışkanlıkla eski dil Türkçeyi anlıyordum. Fakat ben o lezzette, şivesini yakalayarak konuşamıyordum. Konuştuğum dil daha güncel bir dildi. O beyefendi yaşıyorsa (100 yaşını geçmiş olurdu o zaman) Allah sağlığını versin, ölmüşse rahmet etsin beni mest etmişti. Eski romanlardan yapılan dizilerde bu yüzden güncellemelere karşı çıkıyorum. Dil bir dönemin en önemli izidir. Bu yok edildiğinde o dizi dönemi yansıtmış olamaz.

            Bu kadar söz yeter. Şiire sıra gelmedi mi derseniz haklısınız. İlk beş şiiri geçen hafta sözünü ettiğim Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban”  adlı romandan yaptığım intihallerle yazdım. 


…………

Boynu bükük ve hep sırıtan çocuk
Derler ki ara sıra ağladığıda olurmuş
Masalından kaçmış keloğlandır
İtaatli kılıbık, biraz korkak
Çokça geveze, azıcık filozoftur
Ruhu dipsiz bir kuyu
Huyu pekte edepsiz değildir hani
Göreni şaşırtır hatta
Yolculuklardan sabır kazanmış
Kurtla kuşla yarenliğinden sadelik
Oynadığı her oyun bir perdelik
İnsanlardan kaçar
Her hayvana kucak açar
Tabiat onun tek gerçek dostu
Bütün sevgisizliklerini kustu
Has sevgiler ona kaldı
Kimse anlamadı, girmediler masala
Sırıtmasını deliliğine verdiler
Oysa iç dinginliğinden rahattı,
Sevgisi ışıldardı yüzünde
Sırıtması bundandı
Has sevgiler ona kaldı

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı utanmasa
Yuttu büyük bir lokma gibi hıçkırıklarını
Biraz sarsıldı duvar arandı dayanacak
Kırpışık gözleri buğulu, takıldı tavana
Kurt gibi
avazı çıktığı kadar uluyacaktı utanmasa
Bu yüzden sessiz döktü göz yaşlarını

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Akar durur bu nehir
Ciğerimden akar gibi
Bir cerahat gibi ılık
Buradan kuşlar gitti
Şimdi gökyüzü bomboş
Katlanılır şey midir ayrılık
İlk zamanlar günleri unutuyordum
Aylar karışıyor birbirine şimdi
Yalnız mevsimleri duyuyorum etimde
Bir gün yaşımı da unutacağım
Seslenseler adımı, bakmayacağımı
Geçmişimi belki hiç hatırlamayacağım
Seni hissetmekten kurtulamayacağım

Aydın Göle
17.03.2002

***   ***   ***

Nasıl sevişir kuşlar
Kediler, köpekler, atlar
Nasıl koklaşır bilirim
Sen nasıl seversin bilmem
Göz göze geldiğinde sevgilinle
Masum bir bebek mi durur kirpiklerinde
Yoksa gözbebeklerinde
bin şimşek mi var
El ele tutuşup dudak dudağa gelince
Nasıl okşarsın bilmiyorum
Kalbin süt kabı gibimi taşar
Tahrip gücü yüksek
roket gibi kıtalar mı aşar
Ağzından dökülen sözler sesler
Kaç manaya gelir bilmiyorum

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Kırk yaşında adam maskesi
Küçük bedenlerinde büyük öfkeler
Bomboş yüzüyle korkutur herkesi
Adam gibi yürür kederli cüceler

Aydın Göle
19.03.2002

***  ***   ***

Kimseyi görmek istemiyorum kimseyi
Bir loş kuytuda, bir başıma kalıyorum
Kalabalıklar boğuyor beni
Billur mavisi yalnızlığıma koşuyorum
Çünkü orda sen varsın
Billur mavisi yalnızlığım
Masmavi körfezim

Aydın Göle
19.03.2002

***   ***   ***

Beni kim anlar
Kimler derdime deva bulur
Anlatsam kim dinler ona sevdamı
Gurbet gibi bir sevda
Hangi hemşire
Hangi kardeş
Kimler deva bulur derdime
Benimki sevda
Hey toprak ana, ne katısın
Benim acılarıma çok yabancısın

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Şimdi okuyacağınız şiiri 1999 büyük deprem sonrasında evimiz için yazdım. Evimiz üstümüze yıkılmamış, fakat oturulmaz duruma gelmişti. Bir gün bir arka sokaktaki geçici olarak oturduğumuz amcamızın evinden harabe durumdaki evimize gelmiş, yeni evimiz yapılmaya başlanmadan önce vedalaşmıştım.

…………

Duvarlarından bütün resimleri
Pencerelerinden tül perdeleri
İnsafsızca, zalimce aldım affet!..
Kel duvarlarında çok çivi kaldı
Ne çok canını yakmışım meğer
Bir çivide dedemin resmi
Bir çivide saat
Bir çivide tablo vardı
Her çivi geçmişe açılan kapıydılar
Hüzün buğusu çıkıyor kapılarından
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Teşekkür ederim
Gün oldu fırtınalardan
Gün oldu yağmurdan, kardan
Korudun beni teşekkür ederim
Sıcak yaz günleri nefes aldığım yerdin
Ayazda bağrında ısıtır,
karanlıkta beni gizlerdin
Ben artık gidiyorum hoşça kal
Son kez bakayım durda
Soramazsın biliyorum, ama sorda 
Neler anlatırım senle paylaştığım
Hatırlıyor, gülüyor, üzülüyorum
Hoşça kal mabedim ben gidiyorum

Aydın Göle
20.03.2002

***   ***   ***

            Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından intihallerle yazdığım iki şiiri daha sizlere sunuyorum. 

Sakalı vardı
Heybetliydi bu yüzden
Sanki kainat dardı
Nerden gelmişti bu gezegene
Uzak yerlerin hikâyelerini anlatırdı
Her şafak söktüğünde, güneş batana dek
Bir berber yanlışlıkla birgün
Kırptı sakallarını
Gitti yarısı heybetinin
Mahalle ona çoktu artık
Hikâyelerini dinleyende yoktu artık
Kala kala kaldı mahallenin delisine

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

Beyaz, bembeyazdı dişleri
Karanlıkta ağzına üşüşmüş yıldızdılar
Bir körpe söğüt dalıydı vücudu
Dalları bir dereden eğilmiş su içer
Toprak anada kökleri
Her dalında yaprakları vardı
Yapraklarında ben vardım
Ben kim miyim
Ben ona sevdalı meraklı tırtıl
Her ayağımda ona atan bin yürek var   
Yolculuğum yüreğine doğru onun
Bin yıl sürsede

Aydın Göle
21.03.2002

***   ***   ***

            Bu haftanın son şiiriyle sizlerden ayrılıyorum. Gelecek Pazar buluşmak dileğiyle.. her şey gönlünüzce olsun.

Bu akşam gökten ceza yağacak
Nuh tufanı kokuyor karanlık
Mükâfat belirtisi hiç yok
Lanetlendik mi biz, günahımız ne
Af kapıları kapandı mı yüzümüze Allahım 

Aydın Göle
21.03.2002


Yayın Tarihi: 26.01.2014