30 Nisan 2014 Çarşamba

ATIN DİZGİNLERİNİ BIRAKMAK, KALEMİ SERBEST BIRAKMAK

Gazetemizin sahibi Abdullah beyle yazılarım için öyle pek sık görüşmeyiz. İlk görüşmemizde gazetenin yayın politikalarını anlatmışlar, uyacağım kuralları belirtmişlerdi. Daha önce yazdığım gazetenin yazı işleri müdürü hanımla bazen görüş alış verişi yapardık. Genellikle yazı dilimi çok beğendiğini ama biraz dik bulduğunu belirtirdi. Daha yumuşak bir dil kullanmamı ve yerel konuları işlememi önerirdi. Bu yüzden kendisinin uyguladığı yayın kuralı gereği birkaç kere yazım yayınlanmamıştı. Kendisi benden o kadar gençti ki, üzerinde var olan sorumluluk bir o kadarda ağırdı. Bazen cesaretsiz olduğunu düşünürdüm, ama ona kızamıyordum. Dedim ya oldukça gençti.

Yerel basın ulusal basın kadar özgür değildir. Neden mi? Çünkü yerel basında Oto kontrol denilen kendini denetleme bir zorunluluk olarak her zaman öne çıkar. Çünkü yerel ölçekte karşılaştığınız sivil ve kamu kuruluşları yöneticileri eşiniz, dostunuz, arkadaşınızdır. Ulusal basında da muhataplarınızla dost veya arkadaş olabilirsiniz ama yerel basındaki gibi onlarla her zaman iç içe olmazsınız. Ulusal basının özgürlüğünü sınırlayan birazda budur. Bakmayın “babam olsa yazarım” diye ortalarda nutuk atanlara. Efelenmek kolay iş. Kimse dostluklarını bozmak istemez. Yasal konuda da dikkatli davranmak bir vatandaşlık görevi. Kamunun huzur ve ahlâkını bozacak davranışta bulunmaya kimsenin hakkı olmadığını herkes onaylar. Bu açılardan da bakarsanız kendinizi denetlediğinizi fark edersiniz. Peki geriye yazacak ne kalıyor diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Ohooo!... O kadar çok şey var ki.. yazmaya niyetiniz olsunda..

Benim niyetim yazmak, dolayısıyla yazıya konu bulmakta zorluk çekmiyorum. Konular beni değil ben konuları seçiyorum. Çünkü haberci değil köşe yazarıyım. Bunda etkili olan hayat görüşüm, aldığım aile terbiyesi ve eğitimdir. Burada bir parantez açmam gerek. Eğitim derken bunun içine okulu koymayı çok isterdim. Engelli oluşum yüzünden haftada bir iki gün gidebildiğim ilk öğrenim hayatımın sonunda, o dönem okul idarelerinin devam mecburiyeti gereği kaydımı yapmadıkları için, bu mümkün olmadı. Parantezi kapatalım. Sözün kısası yazılarım 58 yıllık bir yaşamışlığın ve bilgi birikiminin eseridir. Bunda arkadaşlarımın payı çok büyük. Herkes bana adeta bilgi yağdırıyorlar. Üstüne kütüphane üyeliklerimi de ekleyin.

Bir özelliğimde habere boğulmamamdır. Ana başlıklar üzerinden haber seçerim. Her haberi okuyacak kadar vaktim yok! Okumaya da gerek görmüyorum. Hem kim kimi vurmuş, kim hangi kızı kaçırmış umurumda değil. Bu gibi haberlerin istatistiki sonuçları haberlerin kendilerinden daha önemlidir. O, toplumsal gidişatımızın haberdarıdır. Bakın bu ilgimi çeker işte.

Arkadaşlarım bana bilgi yağdırıyor adeta demiştim ya; onlardan da söz etmek isterim biraz.

*Çıktığım kahvehanenin sahibi Oğuz Yoldaş arkadaşım eline geçen her belge ve tarihsel yazıyı, birde gazetelerin varsa tarih eklerini benim için biriktiriyor.

*Ahmet Aslanoğlu benim gezici muhabirim gibi, gördüklerini not edip getiriyor.

*Mehmet Baloğlu bir siyaset uzmanı (bu aralar aramız serin). Görüş ve önerileri bir yazar için çok önemli.

*Sadettin Yılmaz sahip olduğu titrine rağmen engelliler konusunda bilgisini kendisine saklamayan ve bunların kamuoyunca paylaşılmasını isteyen biri. Onunda katkısı çok büyük.

*Selim Özen kardeşimde kendisi başlı başına haber.. bu yıl yapılan yerel seçimlerde MHP aracılığıyla meclis üyeliğine seçtik. Artık yerel mecliste bir sözcümüz o.

*Kadim Yunandan beri dostum Faruk Karagöz kimsenin göremediğini gören, öyle ortalarda dolaşmayı sevmeyen biri olarak o kadar çok konu getirir ki, hangisiyle ilgileneceğimi şaşırırım.

*Bu arada mahrukatçılar odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı Hamdi Çiçek ağabeyimi es geçmek olmaz.

*Çok değişik şablonlarla olaylara bakan, işe espri katarak herkesi güldüren, başbakanımızın yılmaz savunucusu Yavuz’umuz var birde. Bir gün onun yüzünden Oğuz arkadaşım hepimizi kahvehanesinden uzaklaştırır mı acaba diyorum. İnandığı fikirlerini öyle inatla, kimseyi dinlemeden ve yüksek sesle savunuyor ki, birileriyle kavga ettiğini sanırsınız.

Aslında bugün bir teşekkür yazısı yazacaktım. Bu kez yazı bana hükmetti. Bende kalemimi serbest bıraktım. Yazı nereye giderse bende oraya gittim. Eski gezginlerde atlarının yada eşeklerinin dizginlerini serbest bırakırlarmış. Onlar nereye gitmek isterse oraya gitmek eğlenceli olur diye düşünürlermiş. Bunu derken aklıma epey önce izlediğim günümüzün atları-eşekleri otomobillerle ilgili bir haber geldi. Elektrikli ve şoförsüz bir otomobil üretilmiş. Yani dizginler serbest. Hem kaza riski hiç yok! Önündeki aracı durabileceği kadar bir mesafeyle izliyor. Ne sürat yaparsa yapsın önündeki araca hemen uyum gösteriyor. Bu durumda kaza olur mu? Gördüyseniz sizde şaşırmışsınızdır. Sanki direksiyonda hayalet var. Direksiyon devamlı bir sağa bir sola küçük küçük hareket ediyor. Yol belleği diyeceğim bir navigatör, yarasaların önündeki duvarı yada cismi algılatan mantıkla bir çeşit radar diyebileceğimiz optik gözlerle çok güvenli yolculuk yapılıyordu. Bu, herkes için, ama daha çok biz engelliler için çok sevindirici bir haberdi.

Gördüğünüz gibi kalemi serbest bırakarak nerelere geldik. Artık kalemi elimize alıp durmanın zamanıdır.

Bu yazıdan yazı işleri müdürümüz memnun olacak eminim.



Yayın Tarihi: 09.04.2014

TEMİZ BİR ŞEHİR İÇİN

Modern şehircilik nasıl olmalı? Birer yurttaş olarak bunda üstümüze düşen görevler nelerdir? Kurum ve kuruluşların modern şehirciliğe katkısı neler olmalıdır? Bu soruların cevabında yaşadığımız şehrin modernliği yatıyor. Her şeyden önce bireyler modern düşünceli olmak zorundadırlar. Modern düşünceli bireylerin çokluğuyla şehirler modern olurlar. Peki modernlik nedir sorusuna verilecek bir cevap aranırsa ne denilebilir?

“Modern” kelimesi “Muasır” kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. 
“Aynı asırda yaşayan” anlamındaki “muasır” ın karşılığı olan çağdaş “aynı zamanı paylaşan” anlamına gelir.. Atatürk ve İsmet İnönü çağdaştır. Tıpkı Fuzûlî ve Nesîmî'nin çağdaş olmaları gibi. Aynı devirde, aynı zaman diliminde yaşamışlardır. Anlam budur fakat anlaşılan bu değildir.. 

Çağdaş kelimesi günümüzde “Modern” kelimesinin yerine kullanılır. Modern yani “şimdiki zamana ait olan”, moda olan..  Eski Latincede “modernus” âdâba (görgü kurallarına), dolayısıyla edebe (terbiyeye) uygun olan, yakışan anlamında farklı bir kullanımı da var. 

Kelimelerin kökenleri tam anlamları vermez. Zira o kelimeyi kullanan insandır, kelimeye anlam katan da insandır.. İşte bütün çatışmalar buradan çıkıyor zaten. Herkes kendi anladığının gerçek anlam olduğunu söylüyor.

Bizim “modern” denince anlamamız gereken, zaman içinde kazanılmış haklar ve özgürlüklerin kendisidir. Gelecek zamanlarda bu haklar ve özgürlükler bugünden çok daha farklı olacaktır. O zamana ait modernlik tanımı da değişecektir tabii. Bugün düne göre olan değişiklik gibi..

Bütün çağlarda değişmeyen modernlik algısı temizlik, daha sonra tertip ve düzendir. Çağlar içinde bu giderek gelişmiştir. Fakat kullanılan araçlar bir yönüyle bu temizlik ve düzeni sağlarken başka yönleriyle kirlilik oluşturmuşlardır. Bu konuya ulaşımdan örnek verebiliriz. Atlı arabalarla, faytonlarla yapılan ulaşımda at dışkısı çevreyi kirletirdi. Motorlu taşıtlarla yapılan ulaşımdaysa egzoz gazları kirliliğine motor ve klakson sesleriyle ses kirliliğini eklemek gerekir. Bundan ayrı olarak temizlik malzemelerinin çokluğu ve temizlik aletlerinin kullanılması daha temiz bir çevreyi getirdi. Fakat belediyelerin, çevre ve sağlık il müdürlüklerinin sanayiden ulaşıma kadar her kesimde denetim yapmaları şart! Bunların denetimlerini yapabilmeleri için bizlerin yurttaş olarak duyarlı olmamız gerekiyor.

Bunları mahrukatçılar odası yönetim kurulu üyesi ve eski başkanı “Hamdi Çiçek” ağabeyim bir sohbetimiz sırasında belediyelerin çevre ve sağlık il müdürlüklerinin sıkı denetim yapmadıklarını söylemişti. “Şehrin görünümünü ne kadar güzelleştirirseniz güzelleştirin, temizlik ve düzenin olmaması durumunda sağlık sorunlarıyla karşılaşılır” dedi.

Pekte uzak olmayan bir geçmişte şehir içinde bir lokantaya gitmiş. Ptt’nin çalışmaları nedeniyle lokantaya müşterilerle birlikte dışarının tozu toprağı giriyormuş. Bir ara elini yıkamak için lokanta sahibinden izin istemiş. Onlar Hamdi Çiçek ağabeyimi mutfağa buyur etmişler. Mutfağın görünüşü çok berbatmış. Elini yıkadığına çok pişman olmuş. Kap kacağın hali orda nerdeyse istifra etmesine sebep oluyormuş.

Şimdi onun adına soruyorum, yeni eski fark etmez, döner ekmekçiler, lokantalar ne kadar denetleniyor? Kaçının ruhsatı iptal edildi, kaçı temizlik şartlarına uygun çıktı? Sağlık bu. Şakaya gelmez!

Bu sözünü ettiğim işin sadece bir yanı. Daha ne çok konuda, ne çok ihmal ve ihlaller vardır kim bilir? İşte bu nedenle, hazır yerel yöneticilerimiz bir daha seçilmişken ki kendilerini ayrı ayrı kutluyorum, daha yaşanılır bir şehir için sizlerinde şikâyet, dilek, istek ve desteklerinizi bekliyorum. Aşağıdaki e-posta adresime açık adres ve kimlikle iletilerinizi yollarsanız yazacağınız konulara bu köşede yer vereceğim.


Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com



Yayın Tarihi: 07.04.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar, biliyorsunuz Pazar günleri sadece kendi yazdığım şiirlere yer veriyorum. Bugünde öyle yapalım ve konuyu değiştirmeyelim. Tatil günlerinin dinlenmekten ve eğlenmekten başka amacı olmamalı. Zaten hayat şartları yeterince bunaltıyor, birde tatilimiz zehir olmasın değil mi?

İlk iki şiir dost ve arkadaşlara “GÖNDERİLMİŞ ŞİİRLER.”

….    ….   

179
Aşkta bula bula buldum çıkmaz sokağı
Yüreğimi yoklar durur bir sinsi bukağı
Tetik arar durur terli şakağı
Çekmeye parmağın cesareti yok

Aydın Göle
11 ağustos 2002

***   ***

180
Kırk ambarda biriktim
Kırk değirmende öğütüldüm
Kırk elekten geçtim
Kırk süzgeçten süzüldüm
Aklımı yitirdim sevdanla
Bilgeliğe ulaştım
Sana ise asla!..

Kırk denizin tuzunu
Kırk yılın otuzunu
Verdim almadın

Kırk nehirde
Ruhumda, bedenimde
Arındı.
Sonra seni aradım
Yanımda yoktun

Aydın Göle
11 ağustos 2002

***   ***

GÖNDERİLMEMİŞ ŞİİRLER

Sırada dört tane gönderilmemiş şiirler var. Bildiğiniz şey, saklı gizli değil. Bir sevdanın sonunda gelen ayrılık ve bu ayrılık üstüne yazılmış denemeler. Bence şiir de.. sizce de şiir ise keyfime diyecek olmaz o zaman. Bu şiirde sevgili her sevgili gibi yasaklar koyuyor. Serdede gurur var. Yoksa yasak masak tanımam. Ama onun bilmediği bir şey var; yasaklar umulmadık biçimde kışkırtıcıdır. O zaman sevgiliyi daha çok düşünürsünüz. Yoksa sevgililer bunun için mi birbirlerine yasak koyarlar?

Tarihte de, günümüzde de yasaklar çok konulmuştur. Bu uğurda çok çile çekenler olmuş. Felsefede buna karşı duran filozofların olduğunu görürüz. Kral değişir, yeni kral gelirken bu düşünce adamlarını affedermiş. Anadolu uygarlığında bu düşüncede yaşamış bir filozof var: Romen Diyojen. Bu filozof bir fıçı içinde yaşarmış. Bir gün Diyojen’in ününü duyan Makedon kralı Büyük İskender filozofu ziyaret için bugünkü Sinop’a gitmiş. Diyojen fıçısının önünde güneşlenmekteymiş. Büyük İskender bu fikir adamına saygıyla “dile benden ne dilersen” demiş. Romen Diyojen o ünlü sözünü söylemiş: “Gölge etme başka ihsan istemem!”

Diyojen’e göre bir kral bir karaldı, o kadar. Hiçbir kralın kendisinden insan olarak hiçbir farkının olmadığını savunur söylerdi. Onlara göre her kral ancak insanın vücudunu hapsedebilirlerdi. Duygu, düşünce ve hayallere erişmenin kimsenin harcı olmadığını düşünürlerdi. Bunun için cesurdular.

Şiiri birazda bu fikirlerle okur musunuz? Hangi sevgili bizi sınırlarmış değil mi?

….    ….

29
Halâ uçuyor musun
Benden halâ kaçıyor musun güvercinim
Bitmez sandığın enginler biter
Kanatlarında derman kalmayınca
Mavilikler insanı coşturur
Yasaklar belki susturur
Ama duygulara..
Ama düşüncelere..
Ama hayallere..
Hiçbir yasak yetmez
Varsın dile gelmesin sevgi sözcükleri
Araya mesafeler girse ne olur
Ben gene seviyorum, seveceğim seni

Aydın Göle
12 ağustos 2002

***   ***

Özlemini çektiğiniz kişinin bütün özelliklerini bilirseniz o kişinin ayak seslerine bile kulak kabartırsınız. Duyduğunuz ayak sesi sevgilinizin ayak sesiyse kalbiniz yerinde durmaz olur o sesle. Sevgilinin eli, gözleri, gölgesi, ayak sesleri akıldan gitmez ki hiç. İşte bunu anlattığım bir şiir.

30
Nelerini özledim senin nelerini
Can simidim ellerini
Yeşilinde boğulduğum gözlerini
Hep ışık vardı arkanda
Senden önce odama gölgen girerdi
Onu özlerdim
Gölgenden önce ayak seslerini duyardım
Onu özlerdim
Sonra
bütün endamınla görünürdün ya kapıda
Yüreğim zavallı
Yerini unuturdu
Sana koşardı
Bunları özledim
İşte bütün bunları

Aydın Göle
13 ağustos 2002

***   ***

Kim sevdiğinden ayrı kalabilir? Hangi anne yavrusundan uzakta yaşar? Ayrılık ciğerde yanan bir ateştir. Tatmayan bilmez. Ama hayat insana her duyguyu yaşatır. Ondan kaçış yok!

31
Sensizliğe katlanmak
Cehennemde yanmaktan zor
Kendimi yenemiyorum
Seni unutamıyorum
Seni yenemiyorum
Yenmeyi düşünemiyorum zaten
Hayaline mağlûbum
Sen gel!
Yeter ki gel!
Bütün kalelerim teslim olacak
Savaşmadan.

Aydın Göle
13 ağustos 2002

***   ***

Ayrılık sonrası insan daha çok içine kapanır. Sanki o zaman kişinin kendisine eziyet etmesi kutsal bir görevdir. Bütün birlikte dinlenen şarkılar Azrail kesilirler. Hiç birini dinlemeye
can dayanmaz.

….    ….

32
Bu sabah yağmur yağmıyor
Bu sabah hava güneşli
Eylül yapışmış ağustosun eteğine
Renkler sevdalı, renkler sarhoş
Ben sana müptelâyım,
renkler sana vurgun
Sensiz; ağır yaralı sürüngen günler.
Ben yaralıyım, günler yaralı
Üstelik radyom halâ suskun
Dinleyemiyorum bütün şarkıları
Şarkılar bir jilet
Boğazımı kesiyorlar halâ
Bir gün katilim olacak bu şarkılar
Korkuyorum, çok korkuyorum
Olur olmaz yerlerden çıkmaları yok mu
Beni hiç etmeye kararlı şarkılar
Kurtar beni sevdiğim
Kurtar bu şarkılardan

Aydın Göle
16 ağustos 2002

***   ***

GÖNDERİLEN ŞİİRLER

Gene eşe dosta kısa mesajla gönderdiğim şiirlere dönelim. Geçen hafta intihar girişiminden söz ettiğim arkadaşım için yazdığım bu şiirde onu ona benim gözümle anlatıyorum.

….    ….

180
Pcpc (yani pisipisi)
Bu alemin kim efendisi
Sen misin?
Güldürme beni!
Rüzgâr atar uzaklara
Ateş yakar, su boğar
Sen misin?
Güldürme beni!
Senki minicik kedi
Süt içtiğin tası devirmişsin
Kaçmışsın bir ağaca
Pisipisi 
Kim bu alemin efendisi?
Sen misin?
Güldürme beni!

Aydın Göle
20 ağustos 2002

***   ***

Umutsuzluk anımda yazdığım şiirlerden biri. Yüzüm ben ne yaşamış olursam olayım dostlarıma karşı çok güleçti. İçimde fırtınalar kopardı, onları üzmezdim. Bunun bence
bir faydası var. Öylelikle her olayı kendi içinde ele alma becerisi kazandım. Üzüldüğüm şeyi üzüldüğüm yerde bırakırım. Benim için başka yer başka duygudur. Onun için her şeyi kompartmanlara ayırırım. Bir kere şöyle düşünün; evin her bölümü ayrı göreve sahiptir. Yüznumara da (çok medeni olduğumuz için yabancı dilde WC dediğimiz yer) uyuyabilir misiniz, yada yatak odasında misafir karşılayabilir misiniz?  Hayır mı dediniz? Gördünüz mü biz zaten hayatımızı kompartmanlara bölmüşüz, duygularımızı da o halde bölebiriz.

….    ….

181
Mavi misketti cebimde dünya
Çocuk saflığında mutluluk sattım
Sudan ucuza
Ama ben ağlıyordum ölen serçelere,
O serçelere ağıtlar yaktım.
Yarınları aradım
Dünlerden, bugünleri
Bulamadım.

Aydın Göle
20 ağustos 2002


***   ***

Şimdinin “Vodafon’u” o zamanın “Uzan” gurubunun “Telsim’i”  “cepchat” servisi açmıştı. Bende birkaç arkadaşımla bu servisten yararlanmış, kendime “şiir” adıyla bir oda kurmuştum. Bir gün bu odaya kendini bilmezin biri dadandı. Çok akıllı biriydi. Adını gizliyordu ne yazık. Sataşmadığı kimse bırakmamış, odam “şiir” odası olmaktan çıkmıştı. Bu şiir ona yazıldı, odadan herkes okudu.

….    ….

182
Belki halâ bezle gezmiyorsun
Sürekli nezle olduğun belli fakat
Havadan nem kapmasan
bir adın olurdu
Bir suçun mu var senin
Kimden kaçıyorsun
Kendi boyun ne ki
Bizi küçümsüyorsun
Pire bile senden büyüktür
Ölecek yer mi arıyorsun
Git buradan kirletme bahçemizi

Aydın Göle
21 ağustos 2002


İyi pazarlar sevgili okurlar. Tekrar görüşmek umut ve dileğiyle hoşça kalın.


Yayın Tarihi: 06.04.2014 


KARADUTUN İÇLİ HİKÂYESİ

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem 
Nar tanem, nur tanem, bir tanem 
Ağaç isem dalımsın salkım saçak 
Petek isem balımsın ağulum 
Günahımsın, vebalimsin. 
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan 
Yoluna bir can koyduğum 
Gökte ararken yerde bulduğum 
Karadutum, çatal karam, çingenem 
Daha nem olacaktın bir tanem 
Gülen ayvam, ağlayan narımsın 
Kadınım, kısrağım, karımsın.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

***

Bugün bu şiirle yazıya başlamak istedim. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun adını akıllara kazıyan bu şiirini kim bilmez, kim sevmez ki? Bundan 16-17 sene önce Fatih Kısaparmak bu şiiri bestelemişti. Azeri ritimli bu muhayyer şarkıda şiir kadar çok tutulmuştu. Belkide şu anda şarkıyı mırıldanıyorsunuzdur bile.

Dut çocukluğumdan beri çok sevdiğim meyvedir. Eskiden nerdeyse her bahçede ağacını görürdünüz. Bizim sokağımızda dört bahçede dut ağacı vardı. Şimdi bir bahçede aynı ağaç her bahar sonu, yaz başı dut vermeye devam ediyor. İpek böcekçiliği yapanlar mutlaka dut ağacına ihtiyaç duyar. Çünkü o tırtıllar dut yaprağıyla beslenirler.

Dutun birkaç çeşidi vardır. En yaygın olanı beyaz duttur. Şimdide bunları ve faydalarını görelim.


BEYAZ DUT: Adından da anlaşılacağı üzere beyaz renkli, gayet tatlı değişik iriliklerde, bir kısmı çekirdeksiz bir türdür. Bu dutu karıştırmaya imkan yok. Beyaz dut şu an için ülkemizdeki toplam dut üretiminin yaklaşık %95 ini oluşturmaktadır. Daha çok pekmez, pestil, köme gibi işlenmiş ürünler olarak kullanılan beyaz dut aynı zamanda çerezlik olarak da kurutulup tüketilmektedir.

MOR DUT: Tat olarak beyaz duta çok benzer hatta tat olarak ayırtedilmesi hayli güçtür. Albenisinden dolayı daha çok taze olarak tüketilir. Şu ana kadar işlenmiş ürün olarak pek değerlendirilememiştir. 

KIRMIZI DUT: Karadut ile en fazla karıştırılan tür bu türdür. Kendi içinde de bazı çeşitlilikler göstermesine karşın genelde erken olum döneminde kırmızı olan rengi tam olum döneminde siyaha döner. Beyaz dut kadar tatlı olmasa da bazı tipleri tatlı, az tatlı veya çok az ekşi-tatlı olabilir. Yani şeker içeriği orta ve az asitli dutlar “kırmızı dut” olarak adlandırılır. Bu tür kuru madde içeriği yüksek olduğu için daha çok kurutmalık olarak kullanılmaktadır. 

PARMAK DUT: Şeker miktarı daha az olmakla birlikte tad olarak beyaz veya kırmızı duta benzer yani asitliği çok azdır. Ağızda ekşilik bırakmaz. Kuru madde oranı yüksektir. En önemlisi şekil olarak ince uzun hemen hemen serçe parmağı büyüklüğünde ve şeklindedir. Diğer dutlara göre daha sıcak ılıman yerleri tercih ederler. Türkiye’de akdeniz ve ege sahillerinde daha verimli ve kaliteli olur. Diğer dutlara göre daha erken dönemde olgunlaşır. Albenisi ile taze olarak tüketilir. Ülkemize yeni girmiştir. Bazı çevrelerde Pakistan dutu veya Avusturalya dutu olarak da adlandırılır.

KARADUT: Az olgun meyveleri kırmızı ve koyu kırmızı, çok olgun meyveleri siyahımsı kırmızı olan SULU, asidik-EKŞİ dutlar “KARADUT” olarak tanımlanır. Diğer dutlardan ayrılan en belirgin özelliği bol sulu ve eşsiz şeker asit dengesi yani aromasıdır. Karadutun yöresel isimlerinde de çeşitlilik gözlenir. Örneğin karadut; Tokat-Erbaa taraflarında “ekşiare”, Kahramanmaraş, Malatya ve çevrelerinde “urumdut”, Manisa dolaylarında “şurupluk dut” ve Hatay-Antakya civarında “tuti” olarak adlandırılır. Pakistan’da Urduca dilinde “toot” olarak, ingilizcede ise yine karadut anlamında “black mulberry” olarak adlandırılır. Karadutun taze tüketimi raf ömrünün sınırlı olmasından dolayı çok azdır. Daha çok meyve suyu, reçel, marmelat, özellikle Kahramanmaraş’da dondurma ve Şebinkarahisar’da pekmezi yapılarak değerlendirilir. Bu amaçla hasattan sonra meyveler hemen işlenmeyecekse şoklama ünitelerinde kullanılacağı zamana kadar bekletilir.

Dut böyle bir meyve işte. Bahçeler azaldıkça manavlarda görünür oldular. Fakat bunu meyve olarak diğer meyveler gibi tüketme alışkanlığımız ne yazık ki yok! Bu yüzdende yaygın biçimde üretilmiyor.

Dut konusunu yazmama neden olan dutun mitolojik hikâyesidir. Sırada bu hikâye var. Beğeneceğinizi umuyorum.

***

Bir zamanlar birbirlerine âşık iki genç vardı.

Kızın adı Tispe, delikanlının ki, Piremus idi.

Yan yana evlerde otururlardı; birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine âşıktılar. Aileleri bu aşka karşıydı. Ama onlar, bu derin sevgiden vazgeçemiyorlardı. Bir gece, gizlice ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe, ağaca Piremus’tan önce varmıştı. Uzaktan ağzından kanlar akan kocaman bir aslan gördü. Korktu; hemen yakındaki bir mağaraya saklandı. Ama koşarken boynundaki eşarbı düşürmüştü.

O sırada Piremus geldi. Kocaman aslan, biricik sevgilisi Tispe’nin eşarbını parçalıyordu. Tispe’nin öldüğünü düşündü; onsuz yaşayamazdı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Cansız bedeni kanlar içinde yere düştü. Tispe korkusunu yendi; mağaradan çıktı. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle karşı karşıya geldi. Piremus’un cansız bedeni yerdeydi; elinde Tispe’nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. Piremus’un, kendisinin öldüğünü sanıp, canına kıydığını anladı. Bir an bile düşünmeden hançeri alıp göğsüne sapladı. Ölüm bile onları ayıramadı. Bedeni, Piremus’un vücudunun üzerine düştü.

Ve Tanrı, o yüce aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla, bu çiftin buluştuğu ağacı onlara adadı. Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe’nin gözyaşlarını ise, ağacın yapraklarına verdi. O günden beri, karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus’un kan lekesini), dut ağacının yaprakları (Tispe’nin gözyaşları) temizler…
Bilir misiniz, karadutun lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alıp ovuşturursanız, o lekenin çıktığını görürsünüz. 


Yayın Tarihi: 04.04.2014 

OLAĞANÜSTÜ “HIYAR”

Yaz meyveleri içinde seveninin taa uzaklardan başını döndüren salatalık yada diğer adıyla “hıyar” çok talihsiz benzetmelerin adıdır da. Beğenmediğimiz, kaba, işe yaramaz kişilere “hıyar” adını koyarız. Yani çoğumuza göre bu meyve gereksiz meyvelerdenmiş gibidir. Hatta işi ileri götürüp erkeklik organıyla özdeşleştirenleride görürsünüz. Bütün bu olanlar bir milletin kültürünün dile yansımasından başka bir şey değildir. Dili olmayan “hıyar” bütün masumluğuyla varlığını sürdürüyor. Oysa “hıyar” deyipte geçmemek lazımmış.  Bir süre önce bu bilgiler "The New York Times" gazetesinde yayımlanmış. Onları gazetelerden okuyunca bu sevdiğim meyvenin değer kazanması için bu yazıyı kaleme aldım.

1. Hıyar, günlük ihtiyacınız olan birçok vitamini içerir. Tek bir hıyarda Vitamin B1, Vitamin B2, Vitamin B3, Vitamin B5, Vitamin B6, Folik Asit, Vitamin C, Kalsiyum, Demir, Mağnezyum, Fosfor, Potasyum ve Çinko ihtiva eder.

2. Öğleden sonra yurgunluk mu hissettiniz? Kahveyi, çayı, soğuk içecekleri bir tarafa bırakın ve bir hıyar yiyin. Hıyar iyi bir B vitaminler ve Karbohidratlar kaynağıdır ve yediğinizde saatler sürecek yorgunluğunuzu kısa bir sürede ortadan kaldırır.

3. Banyo veya duştan sonra aynanızın buğulanmasından şikayetçi misiniz? Bir hıyar dilimini alıp aynayı ovun. Hem buğulanma yok olacak hem de pırıldayan bir aynaya ve nefis bir kokuya sahip olacaksınız.

4. Haşereler bahçenizi veya saksı bitkilerinizi mahvediyor mu? Bahçeniz için bir aluminyum tabağa (ya da aluminyum folyoya) hıyar dilimlerini koyup, ortada bir yere yerleştirin. Saksılarınıza ise birkaç dilimi toprağın üzerine yine aluminyum tabak veya folyo ile yerleştirin. Bütün mevsim haşerelerden kurtulacaksınız.  Hıyardaki kimyasallar aluminyum ile etkileşerek insanların algılayamadığı ama haşereleri deli eden bir koku yayar ve onların ortadan kaybolmalarına neden olur.

5. Bayanlar, sokağa çıkmadan önce veya denize-havuza girmeden önce bir süreliğine selülitlerinizden kurtulmak ister misiniz? Sorunlu bölgelerinizi birkaç dakika süreyle hıyar dilimleriyle ovun. Hıyardaki fitokimyasallar derinizdeki kollajenlerin gerilmesini sağlar, dış tabakayı sıkılaştırarak selülitlerin görüntüsünü azaltır. Aynı şekilde kırışıklıklara da iyi gelir (özellikle de göz civarındaki).

6. “Akşamdan kalma” sorununuzdan veya kötü bir baş ağrısından kurtulmak ister misiniz? Yatağa girmeden önce birkaç dilim hıyar yiyin ve ertesi sabah dipdiri, baş ağrısız kalkın. Hıyar, vücudun kaybetmiş olduğu gerekli besinleri takviye edici yeterli miktarda şeker, B vitaminleri ve elektrolitleri ihtiva ettiği için yediğiniz birkaç dilim sorunlarınızı hemen yok eder.

7. Özellikle diyet yapanlar, açlık dürtünüzü ortadan kaldırmak mı istiyorsunuz? Hıyar yiyin.

8. Evinizde ayakkabı boyanız mı kalmadı? Taze kesilmiş bir hıyar ile ayakkabınızı ovalayın. İçerdiği kimyasallar ayakkabınıza hem harika görünen bir parlaklık verir hem de deriyi su geçirmez hale getirir.

9. Evinizde bir kapı, pencere ya da benzer bir şey gıcırtı mı yapıyor? Bir dilim hıyarı alıp gıcırtı yapan yerlere sürtün (tabii sürtünme yapan yerlere, menteşenin dışına değil!!) gıcırtı gidecektir.

10. Kendinizi gergin, bitkin mi hissediyorsunuz (özellikle ders çalışan öğrenciler, yeni bebek sahibi olmuş anneler ve diğer herkes) ? Bir tas kaynar suyun içine bir bütün hıyarı ince dilimler halinde keserek koyun. Tası da bulunduğunuz odada uygun bir yere koyun. Hıyardaki kimyasallar ve diğer besinler kaynar suyun içine girince tepki gösterirler ve suyun buharı ile birlikte bulunduğunuz odaya yayılarak nefis bir aroma yayarlar. Bu aroma sizlerin tüm gerginliğini alarak sakin kişiliğinize dönmenizi sağlayacaktır. Özellikle öğrenciler bunu denemelidir.

11. Yemek yediniz (örneğin kebap) ve ağzınızdan kötü koku yayıyorsunuz. Bir hıyar dilimini alıp dilinizle damağınıza yerleştirin ve en az 30 saniye öyle tutun. Ağzınızda kötü kokulara neden olan bakterilerin fitokimyasallar sayesinde ölmesi nedeniyle bu sorundan kurtulmuş olacaksınız. (Soğan-sarmısak kokusu konusunda bir bilgi yok. Bunu da siz deneyin ve sonucu görün.)

12. Evyelerinizi, lavabolarınızı çevreye zarar vermeyecek bir şekilde temizlemek ister misiniz? Bir dilim hıyarı alıp temizlemek istediğiniz yeri ovun. Sadece yılların birikimi lekeleri kirleri temizlemekle kalmaz, ayrıca güzel bir parlaklık verir temizlediğiniz yere. Bunun yanında elleriniz de o temizlik malzemelerin verdiği zararlardan kurtulmuş olur.

13. Kalemle yazarken bir hata yaptınız ve hatayı silmek istiyorsunuz. Hıyar kabuğunu alıp yavaş ve nazikçe silmek istediğiniz yazıya sürtün. Boya kalemlerinde ve keçe kalem yazılarında da oldukça yararlı. (Bilirsiniz bazen çocuklarımız duvarlara yazılar yazar, resimler yaparlar. Onlarda da deneyebilirsiniz.)

Nasıl? “Hıyar” konusunda fikriniz değişti mi? Öyle kolayından sırf şekli nedeniyle bir insana “Hıyar” diyecek misiniz? O kadar şekilci olmayın canım. Şeklin altındaki gerçek hiçte öyle değil çünkü.


Yayın Tarihi: 02.04.2014

31 Mart 2014 Pazartesi

İLGİNÇ OLAYLAR

Dün yaptığımız seçimlerle yerel yöneticilerimizi belirlemiş olduk. Aylardır süren hazırlık ve propaganda çalışmalarıyla hem bedenen hem zihnen yorgun düştük. Birde üstüne siyasi kirliliği eklersek ne yıpratıcı bir süreçten geçtiğimiz anlaşılır. Bugün seçimleri kim kazanmış olursa olsun çirkin rekabet bittiği için şükretmeliyiz. Oysa seçimler bir aile yönetimi demek olan mutlak-i yapı, yani krallık veya bizdeki biçimiyle padişahlıktan sonra milletin kendi kendini idaresi demek olan cumhuriyet ve onun taçlanmış biçimi olan halkın bizzat katılımıyla temsilciler gönderdiği demokrasinin bayramıdır. O bayram ertesinde biraz neşeli ve ilginç haberlerle yorulan zihinlerimizi dinlendirmek istiyorum.

Okuduğumuz her haber bizi karamsarlığa düşürecek değil ya. Kimileri kahkahalarla güldürebilir bile. İnsandan kaynaklanan bazı garip davranışlara gülmemek mümkün mü? Belki de bazı haberleri okumuş olabilirsiniz. Bu gün bu haberlerle sizleri neşelendirmek istiyorum.

İşte ilk haberimiz:

-Belçika’da yaşayan Türk işadamı Uğur C. Ferrari’sine LPG taktırmak isteyince 145 bin Euro'luk otomobili şirket tarafından elinden alındı. 

Elinizde 145 bin euro’luk araba alacak servetiniz var ve siz o arabayı nerdeyse su ile çalıştırmak isteyeceksiniz. Gelinde çıkın işin içinden. Bizim milletimizin işine akıl sır ermez gerçekten.

-Hong Kong’da 2 yılda yapımı tamamlanan 2 bin 500 daireli 7 gökdelenin daha kullanılmadan konut fiyatları düşmesin diye yıkılmasına karar verildi. Dünyanın en büyük yıkımı Haziran 2005’de başladı ve yaklaşık 10 ay sürdü.

Meğer akıl sır erdirilme konusunda tek millet değilmişiz. Baksanıza; adamlar önce yapıyorlar sonra yıkıyorlar. Buda bir iş canım. Bizde bu konuda belediyeler birer uzmanlık alanıdır. Bakın İstanbul’a. Ben 50 yılını biliyorum, hep yapıp bozuyorlar, sonra gene yapıyorlar, gene bozuyorlar. Bizde durum farklımı? Tabiî ki hayır. Son on yılda kaç kere yollarımız kazıldı?

-Konya’nın Karapınar İlçesi’ndeki bir bekçi köpeği sahibi Emin Çenesiz’in cep telefonunu yuttu. Olay köpeğin karnından telefon melodisi gelince anlaşıldı. Talihsiz telefon küçük ebatlarda olması nedeniyle dışkı yoluyla dışarı atıldı.

Evimizin sevimli yaratıkları çok meraklı olurlar. Gördükleri her şeyi karıştırmaya, her şeyle oynamaya bayılırlar. Bu bekçi köpeği herhalde aşık olduğu finoyu aramak istedi, havlarken de heyecandan telefonu ağzına kaçırıp yutuverdi. Yoksa o telefon çalar mıydı hiç? Allahtan ki telefon küçükmüş. Ya büyük olsaydı.. Şimdi merak ediyorum, telefonu sahibi bir daha kullanmış mıdır acaba? 

-Hindistan’ın Assam eyaletinde pirinç birası içip sarhoş olan 12 fil 3 kişiyi ezerek öldürdü 2 kişiyi de yaraladı. Resmi rakamlara göre Assam eyaletinde son 5 yılda filler en az 150 kişiyi ezerek öldürdü. 

Bu haberi okuduğumda aklıma seyrettiğim, adını unuttuğum bir kovboy filmi geldi. Sadece erkek oyunculardan biri aklımda; o da James Coburn. Film hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığım için kaynakta bulamadım.

Filmin öyküsü şöyle: Filmin kahramanı olan hanımın babasını öldürürler. Bu hanım kendisine intikamını alacak bir kovboy arar. James Coburn’u önerirler. Fakat o kovboyluktan uzaklaşmış, alkolik olmuştur. Çaresiz iş başa düşmüştür. Çıkarken, “sen yaşayan ölüsün, senin efsane kovboy olduğunu kimse hatırlamayacak” der. Silah kuşanıp babasının katillerinin peşine düşer. James Coburn’a bu söz acı gelir. O da silahını kuşanır atına biner ve kızın ardından yola koyulur.

Filmin bana göre en can alıcı sahnesi James Coburn’un silah kuşanıp meyhaneden çıkarken kendisinin içtiği içkiyi atına da içirmesidir. At sarhoş bir durumda meyhanenin duvarına dayanmış durmaktadır. Sonrasını anlatmaya gerek yok. Bildiğiniz sonlardan biri gerçekleşir.

- Danimarka’da geçen yıl Tanrı’ya inanmadığını söyleyerek tartışmalara yol açan Thorkild Grosböll adlı papaz piskoposluğun istifa etmesi yolundaki isteğini reddedince görevden alındı.

Ne uyanık papazmış. Ama bu uyanıklık sökmemiş işte. Hangi düşünceyle papaz olarak kalmak istemiş kim bilir? Düşünsenize vereceği vaazlarda inanmadığı konuda cemaatine nasıl daha çok inanmalarını söyleyebilir? Günah çıkarmaya gelenlere nasıl telkin verebilir, değil mi ama? İşte bu yüzden papaz efendi piskoposlarla  papaz olmuş. 

-ABD’nin en çok satan gazetesi USA Today'in 5 defa Pulitzer ödülüne aday gösterilen muhabiri Jack Kelley'in yıllarca izlediğini ileri sürdüğü uluslararası olaylarla ilgili yalan haberler yazdığı ortaya çıktı. 

Hiçbir meslek gurubu gazetecilik kadar aynı anda bütün toplumu etkilemez. Bir avukatlık mesleği, bir doktorluk mesleği, bir muhasebecilik mesleği, bir noterlik (ki bunlarda kamunun işleyişine doğrudan etkide bulunan mesleklerdir) suç işlese bile aynı anda bütün toplumu etkileyemez. Üyesi olduğum meslek bu konuda çok dikkatli davranılması gereken meslektir. Amerikalı gazeteci belki de dünyanın gidişine küçükte olsa etkide bulunmuştur. Nede olsa istediği politikaları devletlere uygulatan bir devletin gazetecisi.

-Endonezya Devlet Başkanı Megawati Sukarnaputri, destekçilerine “Partiye verilecek oyları artırmak için daha çok sevgili edinin” çağrısında bulundu. Seçim kampanyası nedeniyle Semarang kentinde bulunan Sukarnaputri, “Bir kız arkadaşınız varsa, daha fazlasını bulun. Gelecek seçimler için hepsini partimize üye yapalım” dedi.

Demokrasi budur işte. Diğer partilerde bunu başlatırlarsa ki bence başlatırlar, biz erkeklere gün doğdu demektir. Bu uygulamanın ülkemizde taraftar bulmamış olmasına çok şaşırdım. Bizim partilerimiz cin fikirli adamlardan kuruludur oysa.

 - Çinli genç futbolcuların, Real Madridli David Beckham ve Roberto Carlos'a özenerek saçlarını uzatmaları ve ‘tuhaf şekiller’ vermeleri Çin Futbol Federasyonu tarafından yasaklandı.  

2002 dünya kupasında bizde vardık hatırlarsınız. Çin orda rakibimizdi. Ama bizim bir Ümit Davala’mız vardı, saç tipiyle o kupanın en ilginç ve tek örneğiydi. Saçlarını iki kulağının yanından, yani şakaklarından başlayıp ensesine inen kısımlarını traş etmiş, başının alnından ensesine inen orta kısmında saç bırakarak Kızılderililere benzemişti. 

-Aydın’ın Karpuzlu İlçesi'nde gerçekleştirilen sezonun ilk deve güreşlerinde Türkiye ve AB adını taşıyan iki deve güreştirildi. Mücadele iki devenin birbirini yenememesi sonucu berabere sonuçlandı.   

Türkmen geleneklerinde deve güreşi de var. Bu develere böyle isimler takılması halkın gündemi dikkatle izlediğinin işaretidir. Bu yıl deve güreşleri yapıldı mı yada yapılacak mı bilmiyorum. Develere ne isimler koymuşlar veya koyacaklardır dersiniz?


Yayın Tarihi: 31.03.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Hafta sonu olmasa şu politik konulardan kurtulacağımız yok! Gerçi bu hafta sonu yerel seçimler yapılacak ve bu yüzden diğer hafta sonları gibi bu konular biraz olsun duraksamayacağı için yeterince nefes alma imkânına sahip olamayacağız. Buna rağmen bu pazarda sizlere sıkıcı politik söylemlerden uzaklaştırabileceğimi umduğum şiirlerimi sunacağım. İlk 4 şiir sevgiliye gönderilmemiş ayrılık şiirleridir.

….    ….    ….

24
Sen kimsenin bilmediği vadide gölsün
Ben okyanusta bir yalnız ada
Seni kim, nasıl görsün
Beni bulabilir misin yada
İkimiz sevdamız kadar büyük
Ve
Kimsesiziz
Bir kuş konardı kıyılarına
Bir yudum suyundan içmeye
Yorgun kanatlarını dinlendirirdi o kuş
Benim kıraç topraklarımda
Gagasından suyun damlardı,
Yeşerirdim.

Aydın Göle
05 ağustos 2002

***   ***  ***

25
Bir sigarayı paylaşmak ne güzeldi
Ne güzeldi
sigarada kalan dudağını öpmek
Seni doya doya seyretmek
Gözlerinde gözlerimi unutmak
Ne güzeldi
Belini sarmak
Seni ölesiye sevmek
Beni çılgınca sevmen
Ne güzeldi
Şimdi dudaklarında biten bir sigarayım

Aydın Göle
06 ağustos 2002

***   ***  ***

26
Şimdi sensizliğim
Kara bulut gibi gözlerime oturdu
Zamansız sağanaklara tutuluyorum
Uykular bana dargın
sen gittiğinden beri
Yastığım benden nefret ediyor
Geceler benden şikâyetçi

Aydın Göle
06 ağustos 2002

***   ***  ***

27
Teselli kâr etmiyor yarama
İçten içe çürüyorum
Umudum yok çıkamam yarına
Ölüme doğru yürüyorum

Işıklarım birer birer sönüyor
Sönmeyen bir o kaldı içimde
Bu karanlık beni boğuyor
Günlerim geçiyor aynı biçimde

Teselli kâr etmiyor yarama
Beni bu hale koyan yâr ama
Kalbimden ona ah edemiyorum
Sende benim gibi ol demiyorum

Aydın Göle
07 ağustos 2002

***   ***  ***

GÖNDERİLEN ŞİİRLER

Sevgiliye gönderilmeyen ayrılık şiirlerinden sonra, dostlarıma fikirlerimi belirttiğim kısa mesajla yolladığım şiirleri sunuyorum şimdide. İlk şiir toplumsal veya kişisel felaketimizin sebebi kendimiz olduğunu anlattığım bir şiir.

….    ….    ….

175
İpini kendi çeker idam mahkûmu
Sehpadaki tabureye tekmeyi kendi atar
Cellâttan önce
Ne deprem ne sel ne hastalık
İhmâl öldürür, birde vurdum duymazlık
Cellâttan önce

Aydın Göle
07 ağustos 2002

***   ***  ***

Bu şiirde ölüme hüküm giymeden can sıkıntısını anlatmak istedim. Ne kadar gereksiz ayrıntılar kafamıza takılır bazen. Bazen de kafamıza bir şeyin takılmasına gerek kalmadan da sıkılmaz mıyız?

….    ….    ….

176
Canım birden çok sıkıldı sebepsiz
Kırışık kumaş gibi içim
Pencereme konmuyor artık kırlangıçlar
Zamanın yargıçları henüz
Üstüme kalemlerini kırmadılar oysa

Aydın Göle
08 ağustos 2002

***   ***  ***

Sevgiye direnenlere yazılmış bir şiir. Ben bunu görünce sersefil ağlarım diyorum. Bu sevgi karşı cinsin sevgisi değildir sadece. Dost, arkadaş, kardeş ve ana baba sevgisi de buna dahildir.

177
Kalbinde bir kilit
Diyorsun ki girme, git
Oradan çıkmadım ki hiç
Hiç farkında değil misin
Ne içerdeyim ne dışarıda
Benden küçücük bir iz varda
Sen görmek istemiyorsun
Kalbinin kilidini kıracağım
Ya hep içinde kalacağım
Dışarı çıkacağım yada
Görüp yitik suretimi aynada
Sersefil ağlayacağım

Aydın Göle
09 ağustos 2002

***   ***  ***

Bu şiirde dernek vasıtasıyla tanıdığım çok saygılı, çok efendi, kültürlü bir arkadaşımı anlatıyorum. O da şiir yazıyordu. O sıralar adı Telsim olan GSM şirketinin “cepchat” denen bir sohbet servisi vardı. Cep telefonuyla genel odalarda yada kendinizin kurduğunuz kişisel odalarınızda en fazla 10 kişiyle sohbet edebiliyordunuz. Ben kendime “ŞİİR” odası kurmuş ve bu arkadaşımı oraya almıştım. “Pc” bildiğiniz gibi bilgisayarı tanımlayan simgesel bir kısaltma.  O bu kısaltmayı ikileterek ismini “Pcpc” koymuştu. Bu isimle “Pcpc” adıyla odaya giriyordu. Pcpc ise pisipisi okunuyordu. Bu ismi kediyle böyle ilişkilendirdim. Senna ünlü Formula1 yarışçısıydı. Bunu kendine isim edinen başka bir arkadaşı da andım bu şiirde.

Pcpc dediğim arkadaşım tüm görünümüne rağmen kendini dışarıya karşı saklayan biriymiş. Bir gün intihar girişiminde bulunduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. Uzun süren tedaviler sonucu hayata tekrar bağlandı. İzmir’den bir öğretmen hanıma aşık oldu ve onunla evlenip oraya yerleşti.    


178
Kedi sever mi
Bilmem evinde var mı kedisi
Kediye nidadır pisi pisi
Ama sanal alemde öyledir ismi
Senna değildir o, her ortamın sevgilisi
Zoru başarır tek başına kendisi

Aydın Göle
10 ağustos 2002



Bu haftalıkta bu kadar. Haftaya gene şiirlerle görüşmek üzere hoşça kalın sevgili okurlar.


Yayın Tarihi: 30.03.2014