31 Mayıs 2014 Cumartesi

YARDIM EDERKEN

Biz yardım sever bir milletiz. Çok şükür, atalardan dedelerden kalma bu alışkanlığımızı tamamen kaybetmedik. Gerçi nüfusumuzun artmasıyla kentleşmeye bağlı olarak yalnızlaşma arttığı için insani bir çok davranışı terk ettik. En başından sofra adabımız bunun göstergesi. Eskiden elde ekmek kırıntıları saçarak yürümek çok ayıp ve çok günah sayılırken, bugün Amerikan kültürü olan ayak üstü yemek yemek, hatta yolda yürüyerek bir şeyler atıştırmak hızlı hayatın gereği sayılarak sofrada yemek yemek kültürü nasıl zayıfladıysa, yardım severliğimizde o kadar zayıfladı. İnsanlar yardımın değerini yardıma muhtaç duruma düşünce anlar. Oysa yardıma muhtaç duruma düşmeden önce yardımseverlik hayat tarzı edinilse insan hem insanlığından çıkmamış olur, hem de yardıma muhtaç duruma düşünce kendisine de bir yardım edeni bulur.

Yardım çeşidi öyle çoktur ki.. saymakla bitiremezsiniz. Yardım etmeyi de yardım almayı da bilmek bir kültür konusudur. Öyle illa yardım olsun diye yardım edemezsiniz. Ederseniz belki bir çok onurun kırılmasına sebep olursunuz.

Yıllar önce eski Atatürk parkında benim başıma böylesi bir olay gelmişti. Arkadaşlarımla parkta konuşuyorduk. Benim göbeğimi sanırım ebem uzun kesmiş, konuşurken sesim biraz yüksek çıkar (şaka bir yana, rahmetli babam ve baba tarafım yüksek sesle konuşurdu). Beş on metre ötede oturan bir vatandaşımızın bize doğru baktığını görünce irkildim. O zamanlar da anarşinin kol gezdiği 12 eylül öncesi zamanlardı. Terör eylemleri nerdeyse orta okul düzeyine kadar inmişti. Yolda çevrilip hangi görüşte olduğumuz sorulurdu. Saklasanız da konuştuğunuz dil, giyim kuşam, bıyık ve sakal sizi ele verirdi. Hiçbir tarafta olmadan, ortada, ılımlı olmaksa en büyük günahtı o zamanlar. Siz olsanız irkilmez miydiniz? O vatandaş kalktı, direk yanıma geldi. Meğer trafik kazası geçirerek sakatlanmış, sonrada iyileşmiş. Elinde bir çift ahşap koltuk değneği kalmış onu vermek istermiş. Beni engelli görünce bana vermeye karar vermiş. Ben teşekkür ettim. O sıralarda babam rahmetli, bana yeni koltuk değneği yaptırmıştı. Başka birine vermesini önerdim. Adam bir yapışkan çıktı ki sormayın.. sevabıma vereyim diyor, zorlayarak ille de alın diyor. Canımı çok sıktı inanın. Gençlikte var serde. Adama ne dediysem dinletemedim. Sonunda “Siz vicdani rahatlamanızı benim üstümden mi sağlamak istiyorsunuz, sizin rahatlamanız sıkılmama, üzülmeme yol açsa da mı bunu yapacaksınız” dedim. Artık adamı yanımdan kovma isteği duymaya başlamıştım. Kendimi zor tuttum. Arkadaşlarım araya girdi, adam öylece kalktı ve gitti.

Aşağıdaki hikâye internet yoluyla gelince aklıma bunlar geldi. Okuyacağınız hikâye benim yaşadıklarımın tam hem tersi (hikâyede başını bilmeden belâya sokan kişi, yardım eden kişi bense yardım edilen konumundaydım), hem yaşadıklarımdan çok daha ağır. Çünkü sonu ölümle bitiyor. Hikâyenin doğruluğunu araştıramadım. Fakat ibretlik tarafı olduğunu düşünerek sizlere sunuyorum. Yardım ederken bile çok dikkatli olmak gerekiyor. Herkes iyi niyetli olmayabilir çünkü.

***

Karşıdan karşıya geçmek isteyen yaşlı bir teyze yoldan geçenlerden yardım ister,kimsenin oralı olmadığı teyzeye 23 yaşında bir kızımız yardım eder, karşıdan karşıya geçirirken kız aniden bayılır, masum görünüşlü yaşlı teyze bir taksi çevirir kızı taksiye atar ve taksiciye:

“Kızım yolda yürürken fenalaştı, hemen eve götürmem lazım” der.

Taksiyi ATA2 sitelerine yakın bir yerde durdurur, taksiciden yardım alarak kızı arabadan
indirir komşularından yardım alacağını söyleyerek taksiciye gitmesini söyler.
Taksici oradan uzaklaştıktan kısa bir süre sonra arabanın içinde telefon çalmaya başlar kendi telefonunun çalmadığını anlayan taksici kısa bir aramadan sonra arka koltuğun altına düşmüş olan telefonu bulur, ısrarla çalan telefonu açar telefonda bir erkek vardır:

“Bu telefon kızıma ait,eve gelmesi gerekiyordu ama hala gelmedi siz kimsiniz” diye sorar,
telefonu açan taksici kendini tanıtır ve “kızınızı annesiyle falanca adrese bıraktım” der baba
hayır annesi yanımda bulunduğun yeri söyle beni kızımı bıraktığın adrese götüreceksin” der ve polise haber verir, polisler baba ve taksici kızı arar ama ne o adreste öyle bir teyze vardır nede kız ortadadır.

Ertesi günü kız Çengelköy'de MAXİ alışveriş merkezinin önündeki bir çöp konteynırının içinde ölü bulunur, tüm organları alınmıştır, otopsi raporuna göre kıza iğne yapılmış ve bayılması sağlanmış. Aile feryat figan tüm Çengelköy ayağa kalkmış durumda.

***

İşte hikâye bu. Öyle her görünen gerçek değildir. Herkeste iyi niyetli değil. Biz o zaman yardım etmeyerek insan olma vasfımızı mı kaybedelim? Tabiî ki yardım etmekten kaçınmayacağız. Ama tedbiri elden bırakmayacağız. Eskilerin bir sözü vardı, “insanoğlu çiğ süt emmiştir” derlerdi. Bu söz insandan her türlü davranışı bekleyin anlamında söylenirdi. Çiğ süt emen sadece insanlar mı? Memeli bir çok hayvanda çiğ süt emer. Onlar yaşamlarını sürdürmek için yemek ve üremek dışında bir amaca sahip değiller. Oysa insan öylemi? Karmaşık yapısı gereği her insan binlerce, belki milyonlarca amaca sahiptir. Bunun içinde bazen böyle canavarlaşır. Bunun için yardım ederken dikkatli olmakta yarar var.

  
Yayın Tarihi: 02.05.2014 

30 Nisan 2014 Çarşamba

HALK OYLAMASI VE SANATÇI DUYARLILIĞIMI 2

Geçen yazıda “Müziğimizde öyle ses sanatçılarımız vardır ki; çağına damgasını vurmuş, ardından gelen pek çok sanatçı kendisini taklit etmiştir. (...) Ben bugün ve gelecek yazımda Sezen Aksu’yu konu edineceğim. 

Neden Sezen Aksu? Çünkü bu hanım sanatçı iktidarlara yakınlığıyla bilinir. Ama geçenlerde ilk kez AK Parti iktidarına ve Başbakana muhalif oldu ve başbakanın güç zehirlenmesine tutulduğunu söyledi. İşte buradan başlayarak Sezen Aksu’yu mercek altına almazsak çağımızı anlamakta güçlük çekeriz.
   
Aslına bakarsanız bu gün Sezen Aksu hayranlarını ve kendimi biraz üzeceğim. Neden derseniz, çok sevdiğim ama hem, her politik olayda duruşunun samimiyetsizliği ve iktidarlara yakın oluşuna tepkilerimi, hem pop müziğimize yaptığı olumsuzlukları vurgulayacağım, onun için. Akşam gazetesi eski yazarlarından Oray Eğin’de aynı konulardan söz ederek Sezen Aksu hakkında yazma gereği duymuştu.” Demiş ve devamını bugüne bırakmıştım. Devam ediyorum.

Arjantin’de 1976-1983 yılları arasında hüküm süren askeri cuntadan beri her hafta perşembe günü Plaza Del Mayo’da toplanan Plazo Del Mayo büyükanneleri örnek alınarak her cumartesi Galatasaray lisesi meydanında saat 12.00’de, gözaltında kaybolan evlatlarının aranıp bulunması, olaylardaki sorumlularının ortaya çıkarılması için anneler oturma eylemi başlatmışlardı. İşin politik tarafı bu gün gelinen ayrılıkçılığa çıkar. Yazımızın konusu değil, konunun bu tarafını burada bırakıyorum. Bizi ilgilendiren tarafı Sezen Aksu’nun bu eyleme destek vermesidir.

Oray Eğin, Sezen Aksu’nun politik kimliğini eleştirirken sadece o konuyla sınırlı kalmaz. Bakın o konuda başka neler yazar: “Cumartesi Anneleri’ni dahi kendisine promosyon aracı olarak kullanan, ‘mozaik’ falan diyerek kaset satmaya kalkan, kendisini kara listeye alan askerlerle arayı düzeltmek için Mehmetçik şiiri okuyan, ‘Kardelenler’ kampanyasında yer alıp Türkan Saylan’a zulüm uygulanırken ortadan kaybolan...

Oray Eğin’in şu sözlerine katılıyorum. “Her devrin sanatçısı Sezen Aksu...” 
“Hayatı boyunca bir kez bile görüşlerinden dolayı bedel ödememiş, rüzgâra karşı yürümemiş, hep o sırada ne modaysa onun peşinden gitmiş. Şimdi de aynı hesapçılıkla, aynı kolaycılıkla ‘Evet’ bayraktarlığı yapıyor.
Çünkü şimdi de kamuoyunda sahte bir ‘12 Eylül’le hesaplaşma rüzgârı var, hemen kendince pozisyon alıyor.”

Oray Eğin bunun sebebini de belirtmiş: “Oysa tıpkı siyasette AKP gibi, popüler kültürde de Sezen Aksu 12 Eylül’deki siyasi ve kültürel erozyonun dolaylı ürünleri. Türkiye bu kadar geriletilmeseydi, yetişecek kuşaklar bu kadar törpülenmeseydi Sezen Aksu’nun raf ömrü de bu kadar uzun olmazdı. Yatıp kalkıp Kenan Evren’in gençliğe yaptığı kötülüğe dua etsin bana kalırsa; cahiliye devrinde çok kaset sattı. Kalkıp da sakın önüme Erdal Eren için yazıldığı rivayet edilen ‘Son Bakış’ şarkısını, Sezen Aksu’nun ta o yıllardan kalma duyarlılığı olduğunu koymasın kimse.”

Oray Eğin’in belirttiği gibi bu gün varlığını borçlu olduğu 12 Eylül’ün yüzeysel, sığ, derinliği olmayan gençliği olmasa sanat hayatı bu kadar uzun sürmezdi belki de. O gençlik kişisel acıları tapınırcasına sevmiştir. Arabeskte uzantıları “Müslüm babalara” “Ferdi babalara” ve “Orhan babalara” kadar gider. Acısını sever, daha çok acı duymak için ayin yapar gibi kendini jiletler. Daha yumuşak, daha az acı severlerin gittiği yerdir Sezen Aksu.

“Sezen Aksu’nun şahsi tarihinde o yıllarda Murat Belge ve Enis Batur’la arkadaşlık ‘hit’tir. Epey sonra ‘Ah yanar döner a-acayipsin’ diye şarkılar yazmaya başladığında ‘Yıllarca bazı şarkılarımı sırf entelektüelleri memnun etmek, onlar istediği için söyledim’ benzeri laflar da etmişti. (Yıllar içinde pek çok konserine gittim ve ‘Son Bakış’a hiç denk gelmedim setlist’te.)
Sezen Aksu’nun 12 Eylül’le herhangi bir hesabı falan yok. Bütün çıkışları gibi bu da ‘yalandan kocaman geçici rengarenk oyuncak zafer’ onun için.
Herkesin referandumda istediği tercihi yapma, istediği partiyi destekleme, istediğine oy verme hakkı elbette bakidir. Ancak bu tercihlerin samimiyetinin sorgulanmayacağı anlamına da gelmez. 
Sorun da Sezen Aksu’nun ‘Evet’ ya da ‘Hayır’ demesi değil, artık hiç de şaşırtıcı gelmeyen samimiyetsizliğidir benim açımdan.”

Gerçekten sanatçı bu kadar yön ve yer değiştirir mi? Tutarlı olunamaz mı hiç? Ondan ben Aydın Göle olarak kendi adıma söyleyeyim çok büyük fedakârlıklar beklemiyorum. Cem Karaca gibi muhalif bir ozan, Bülent Ortaçgil gibi de kent ozanı olmasına ve bunun bedelini ödemesine gerek yok. Sadece tutarlı olsun yeter. Bu kadar değişik görüşlerin içinde yer alması onu bitiriyor bence.

Evet gördüğünüz gibi evet’çilerin içinde Sezen Aksu’da var. 12 eylül anayasasını tarihe gömmek için halkoylamasında evet oyu vereceğini söyleyen sanatçı, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçildiğinde verdiği davete çağırılınca “aldığı davetten gurur duyduğunu” söyleyerek Onno Tunç, Gülriz Sururi, Ali Poyrazoğlu ve birçok başka isimle birlikte katılır. Ama aynı davete Aziz Nesin, Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve İlhan Berk gibi bir çok isim katılmaz. Sanatçı olmak işte böyle bir şeydir. Aldığı davetle gurur duyan kişinin 12 eylülü sevmemesi için, demek ki Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı’ndan inmesi gerekiyormuş. 

Bu kadar eleştirmeme rağmen kendisini çok severim. Hele o eski şarkılarını.. o benim gençliğimin bir sembolü. İnsan asıl sevdiklerinin yaptıklarına çok üzülür ve eleştirir.  Diğerleri ne gam..


BİTTİ



Yayın Tarihi: 30.04.2014

SEZEN AKSU: SANATÇI DUYARLILIĞIMI 1

Müziğimizde öyle ses sanatçılarımız vardır ki; çağına damgasını vurmuş, ardından gelen pek çok sanatçı kendisini taklit etmiştir. Hafız Burhan, Münir Nurettin Selçuk, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Ahmet Sezgin, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Barış Manço, Cem Karaca, Ajda Pekkan, İbrahim Tatlıses ve Sezen Aksu nerdeyse 100 yıla yaklaşan zamandan beri kendilerinden sonra gelen bütün popüler müzik (güncel müzik desek daha uygun düşer sanırım) icracılarının sesleriyle icra ettikleri türlere göre taklit ettiği köşe başlarıdırlar. Bir gün popüler kültürün bu ünlülerinin sanatçılıklarını ve toplum üstündeki etkilerini araştıran biri çıkar herhalde. Ben bugün ve gelecek yazımda Sezen Aksu’yu konu edineceğim. 

Neden Sezen Aksu? Çünkü bu hanım sanatçı iktidarlara yakınlığıyla bilinir. Ama geçenlerde ilk kez AK Parti iktidarına ve Başbakana muhalif oldu ve başbakanın güç zehirlenmesine tutulduğunu söyledi. İşte buradan başlayarak Sezen Aksu’yu mercek altına almazsak çağımızı anlamakta güçlük çekeriz.
   
Aslına bakarsanız bu gün Sezen Aksu hayranlarını ve kendimi biraz üzeceğim. Neden derseniz, çok sevdiğim ama hem, her politik olayda duruşunun samimiyetsizliği ve iktidarlara yakın oluşuna tepkilerimi, hem pop müziğimize yaptığı olumsuzlukları vurgulayacağım, onun için. Akşam gazetesi eski yazarlarından Oray Eğin’de aynı konulardan söz ederek Sezen Aksu hakkında yazma gereği duymuştu.

“Sezen Aksu bana kalırsa Türkiye’nin en iyi prodüktörü” diyerek başladığı yazısında;

“Kendi kendisini olmadığı biri gibi ‘produce’ edebilen ve bunu tutturan, kabul ettiren en başarılı popüler kültür figürü” olduğunu vurgularken toplumun bu duruma tepki göstermemesine olan şaşkınlığını da dile getiriyor. “Bu formül öyle başarılı işlemiş ki samimiyetini, gerçekliğini sorgulamaya çoğu zaman gerek bile duyulmaz.”

Bunun içindir ki, kimi zaman egenin karşı kıyısına özlem duyar ve Yunan bestelerine Türkçe sözler eklediği şarkıları söyleyerek Türk-Yunan kardeşliğini bayrak edinir, kimi zaman “hepimiz ermeniyiz, ermeni biziz” sloganları içeren faaliyetler içinde görünür, kimi zamanda etnik kimlik tartışmaları içinde yer alır. Bizim; etnik kimlikleri daha çok ayrıştıran biçimde “bir mozaik” olduğumuzu ilk o savundu. Oysa son zamanlardaki politik ayrışmalara rağmen kutuplaşmanın önüne geçecek duyarlılığımızı çok şükür henüz yitirmediğimiz için hiç rahatlıkla ayrışamayacak biçimde iç içe geçmiş bir toplum olduğumuzu söyleyebiliriz. Bunun karşılığı “mozaik” değil, ancak “ebru”dur.   

Oray Eğin’in Sezen Aksu’nun şarkılarına yorumları da ilginç. Çoğu kulağımızda yer eden bu şarkıların bende dahil çoğunu herkes sevmiştir. Öyle bile olsa gerçekler saklanamaz ki.. peki neymiş o gerçekler, Oray Eğin’in kaleminden görelim. “Aysel Gürel’in üzerine giydirdiği ‘acı çeken ama meydan okuyan’ kadın kimliğinin üzerine gidip arabeskten uyarlama sözlerle sadece bu topraklarda karşılığı olan şarkılar yapmış, tutturmuştur.” Arabesk müziği sadece sözlerle pop müziğe taşımış olmakla kalmadı, makam olarak da arabesk müziğini pop müziği kalıpları içinde kullandı. Bu açıdan bakıldığında gelecek kuşakları etkilediği için pop müziğine yaptığı iyilik kadar, belki de daha fazla kötülük de yaptı. 

Oray Eğin’in şu sözleri ne kadar da doğru: “Gürel’den sonraki bütün şarkı sözleri de o mirasın türevleri, çeşitlemeleridir o kadar.” Bu gün eskisinden çok daha az üretiyorsa sebebi budur. 

Peki yaptığı besteler dünya listelerinde yer bulur mu? Buna da Oray Eğin’in cevabı şöyle: “Ve şarkılarındaki Sezen Aksu Türkçe acı çeker, Türkçe sevinir, Türkçe ağlar, Türkçe çığlık atar. Yereldir. Bu sözler yabancı dile çevrildiğinde, o müzikler Edirne’nin dışında çalındığında pek de anlam ifade etmez, yetersiz kalır. Kendisi de bunu bildiğinden yerel kalmaktan gocunmaz.”

“Aynı şekilde, sanatçılığı gibi ‘aktivist’ kimliği de bir prodüksiyon Sezen Aksu’nun. Herhangi bir birikime, eğitime, tecrübeye ya da politik bilince dayanmadığı çok belli. Bir kere çok yüzeysel ve içeriği boş. Bir başka popülist sanatçı ünlü İngiliz Rock gurubu U2’nun (okunuşuyla Yuutu’nun) solisti Bono’yla kıyaslarsan bile anaokulu öğrencisi seviyesinde kalır.” Bunun için yukarıda yazdığım gibi kimi zaman Türk-Yunan kardeşliğini, kimi zaman Ermeniciliği, kimi zaman etnik kimlikçiliği savunur. Dönemine göre ses getirecek ne varsa orda mutlaka yer alır.

Oray Eğin bunu da müziğiyle aynı paralelde gören yorumuyla anlatıyor. “Ancak burada da başarısı tıpkı şarkıları gibi politik kimliğini de sadece Türkiye’de tutturabileceğini bilmesi. Bu yüzeyselliğin sadece bu topraklarda prim yaptığını çözüp, yine tıpkı şarkılarında bulduğu damar gibi, toplumun belli dönemde yükselen duyarlılıklarından rant sağlayıp kendisine bir kimlik inşa etmesi asıl başarısı. Bunu da 12 Eylül’e borçlu.”

Sezen Aksu’yla gelen kuşak etliye sütlüye karışmayan hanımlar kuşağıdır. Görünüşte çok duyarlı oldukları kanısını uyandırırlar, oysa muhalif hiçbir yönleri yoktur. Buna da son zamanlarda insani boyut deniliyor. Oysa insani olan çözüm üretmektir. İç duyguların kraliçesi olmak işin en kolay tarafı. Sorunları çözmek yerine, sorunlar karşısında ağla!.. İşte bu yüzden Oray Eğin’in dediği gibi, “onun  çok yüce bir duyarlılığı olduğunu düşünenler, tıpkı onun çok büyük bir sanatçı olduğuna inananlar gibi 12 Eylül 1980 darbesinin yarattığı bir zihniyettir. Apolitik, yüzeysel, bilgisiz, düşünmeyen, özgürleştirilmemiş Kenan Evren kuşağı” dır.

Bir çok insan gibi bende bir dönem yaptığı şarkıları çok sevdim. Hepimiz “Şarkılarında ağlamışızdır, göbek atmışızdır belki ama onun ötesinde evrensel bir değeri yoktur Sezen Aksu’nun müziğinin. Ona bir ozan muamelesi yapmaya gerek yok, tipik bir pop şarkıcısıdır o kadar. Yüzeysel, derinliği olmayan, geçici.” Kendisine ozan muamelesi yapıldı, yapılıyor. Oysa ozanlık dirençli olmayı ve iktidarlardan, dolayısıyla güçten uzak durmayı gerektirir.

 “Aynı politik çıkışları ya da çok abartılan ‘duyarlılığı’ gibi.
Bu duyarlılığın tek özelliği olan her koşul ve şartta rüzgâr nereden eserse yönünü oraya çevirmek” hüner değildir.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 28.04.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Nasılsınız? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Yorgun mu, bezgin mi, halsiz mi, mutlu mu, mutsuz mu? Hafta sonunu iple mi çektiniz? Yoksa bugün daha çok mu sıkılıyorsunuz? Canınızı sıkan şey ne ise onu buldunuz mu? Yada içiniz kıpır kıpır ise nedenini biliyor musunuz? Siz mi iyimsersiniz, yoksa olaylar mı sizi iyimser yapıyor bu günlerde? Bana hangi birini söyleyebilirsiniz? Umarım siz gerçekten iyimser yönü ağır basan bir karaktere sahipsinizdir. Umarım size gelen her olay iyimserliğinizi arttırır. İyi bir çözümleyici olmanız durumunda her kötü şeyi olumluya çevirirsiniz.

İlk şiirle başlayalım.

Bu haftaki şiirleri kısa mesajla gönderilmiş şiirlerden oluşturdum. Bu şiir, Sevene inanamamayı anlattığım bir şiir. Seven ya her şeye çabuk inanır, yada her şeye öyle kolay inanamaz.  
….    ….

184
Sen daha önce neredeydin
Beni çok şaşırtıyorsun
Bana böyle gelseydin
Bozulur muydu rüyaların
Şimdi beni
Kadifelere sarıyorsun
Sevgilere karıyorsun
Ah!.. inansam..
Bir inanabilsem?

Aydın Göle
11 eylül 2002

***   ***

İnsan mutluysa bütün dünya onundur. Seven sevdiğiyle her zaman mutludur zaten. Cebinde dünyalar, kalbinde yar, başı bulutlarda gezer. İşte bunu anlatmaya çalıştığım bir şiir..
….    ….

185
Masmavi miskettir dünya
Cebimde gezdirdiğim
Denizler cebimde, dağlar cebimde
Denizler dedim de deniz gözlüm
Senin yerin kalbimde

Aydın Göle
16 eylül 2002

***   ***

Bir konuya bağlı olmadığı için açık anlamı olmayan bir şiir. Bütün olarak bakarsanız “servet yalnızlığı bitirmez” demeye çalıştığımı görürsünüz.

….    ….

186
Eski bir türkümüdür dilindeki
Elinde unutulmuş bahardan erguvan
Aynı kaldırımlarını mı arşınlıyorsun
bu lânet şehrin
Aynı bulutlar mı var göğünde
Yağmurların dinmedi mi halâ
Yabancı mısın kendine
Yitirip bulamadığın ne?
Garlardan çok insanı hasrete taşıdı tirenler
Çok yorgun yolcu bıraktı otobüsler terminallere
Palamar çözdü gemiler
Yalnızlığına ağladı limanlar
Sen nerdeydin rüzgârlar eserken
Belki Belkıs’ın beli tutulmuştu
Süleyman’ın hazinelerinde
Ağlarına lüferler takılmadı mı
Pulları gümüş gümüştü
Hepsi çok gün ve çok deniz görmüştü
Umutları belki ölmüştü
Kör karanlıkta seken kurşunla
Sen nerdeydin
Haraç mezat satılırken canlar

Aydın Göle
17 eylül 2002

***   ***

Felek bazen ağlatsa da bazen güldürür. Güldüreceğinde mavi güller yollar alabilene. Aslında mavi gül sevgiden başka bir şey değildir.
….    ….

187
O yaz, o bahçe
Özlemin dindiği
Sevdanın yandığı
Mavi güldü
Masal olsa şaşmazdım
Gerçekti, etimi dağlayacak kadar
Yokluğuna ağlayacak kadar gerçekti
Ben kaçtıkça o beni kendine çekti
Kurtuluşu istedim, hem istemedim
Mavi güle bir damla suydum
Bütün çirkinliklerimden soyundum
Giydim sevda hırkasını
Felekle buluştum
Gül dedi mavi gülünle

Aydın Göle
18 eylül 2002

***   ***

Ölüm yeşerir mi hiç, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet yeşerir. Bu ölümler çoğalsın demek değil, yanlış anlaşılmasın. Bu mevsimin baharda durmasıyla, yani sevgiliyle olabilecek bir şey. Bu şiirde onu anlattım.

….    ….

188
Sen zamanlar arası gezgin
Ben ardında koşmaktan yorgun
Sen neş’enin kardeşi
Ben sevince dargın
Durdur mevsimleri baharda
Mavi gözlüm
Yeşersin ölüm bile

Aydın Göle
18 eylül 2002

***   ***

Bu şiirde dayatılan rejimlere baş kaldırı var. Tek rejim gezme, seyahat etme rejimi olmalı diyorum bu şiirde de.

….    ….

189
Sosyalizm, kapitalizm
Faşizm, narsizm, budizm
Ne kadar “izm” varsa canı cehenneme
Yaşasın can sıkılma özgürlüğüm
Aylaklığım can damarım
Yaşasın turizm!

Aydın Göle
18 eylül 2002

***   ***

Gözler her şeyi anlatır derler. Bir adım ötesi gözlerin sağlık vermesidir. O içinde taşıdığı enerjiyle her hastalığa, sevgiliyse bakan o gözle, kalp hastalığına da çare bulur.

….    ….

190
Efsunladı gözlerin
Hastalığım lâhzada geçti
Mahmuzlanmış gece atlarıydım
Güne koştum nalsız toynaklarımla
O günün içinde sen vardın

Aydın Göle
20 eylül 2002

***   ***

Şiirler züğürt avunmasıdır yüreğinde sevgi taşımayana. Sersefil yollarda sevgisiz kalan dolaşır. Güneşte doğmaz o zaman.

….    ….

191
Sabah mı oldu güneş nerde
Neden doğmuyor
Felek unuttu beni, sende unuttun
Harman yerinde boş bir samanım
Sersefil yollardayım
Rüzgârlarla ıslık çalıyorum
Yalnızlığımı saklarım
Gün görmemiş karanlıklarda
Dudağımda züğürt avunması şiirler

Aydın Göle
21 eylül 2002

***   ***
İnsan başkasına özendiği için kendisiyle barışık olamaz. Kendisiyle barışık olmak mutluluğa muhteşem bir davetiye göndermektir bence. Bu şiir, kendine dön diyen bir şiir.

192
Yaşam sihirli bir aynadır
Kendimizi görmediğimiz
Gördüğümüz başka hayatlardır
Biz olmaktan sıkılırız da
Yaşarız başka hayatları hayalimizde
Dönsek hayatımıza
Sadık kalıp sözümüze
Yaşasak!
Dünyaya sihirli değnek değer
Havai fişekler gibi patlar mutluluklar

Aydın Göle
21 eylül 2002

İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek üzere.



Yayın Tarihi: 27.04.2014

NEREYE ÇEKERSENİZ ÇEKİN HİKÂYELERİ

Milliyet Gazetesinden Hasan Pulur ustamız bir Pazar günü köşesine küçük küçük hikâyeler koymuştu. Onları not almıştım. Her biri bir ders niteliğinde.. anlamları her konuya uygun hikâyeler bunlar. Hani derler ya nereye çekersen çek, o cinsten. Başınız sıkıştığında baş vuracağınız hikâyeleriniz yoksa işiniz zordur. O zaman anlatacaklarınızı daha detaylı ve uzun uzun anlatmak zorunda kalırsınız. Ama anlatacak böyle küçük hikâyeleriniz varsa sohbetiniz hem renkli ve keyifli, hem daha anlaşılır olacak, bu arada sizde daha az yorulacaksınız.
İşte nereye isterseniz oraya çekeceğiniz ilk hikâyemiz.

***

Tavuk, çayırda otlayan ineğe gitmiş: “Merhaba inek hanım!” İnek, tavuğun kendisine, merhaba demesini yadırgamış:
“Hayrola?”
“Size, ortaklık teklif etsem, ne dersiniz?”
İnek, ne kadar inek olsa da, bir işi reddedecek kadar inek olmadığından, inekleşmemiş:
“Söyle bakalım, ne iş bu?”
“Sizinle sucuklu yumurta yapalım, insanlar sucuklu yumurtaya bayılır!”
  İneğin aklı yatmış, tavuk ortaklık şartlarını sıralamış:
“Bana münasip bir yerde folluk gösterin, gidip yumurtalarımı folluğa doldurayım!”
Birkaç gün sonra, tavuk, bir küfe yumurtayla çıkagelmiş, inek memnun, yalnız tavuğun yanındaki eli bıçaklı adamı gözü tutmamış:
“Ortak, bu adam kim?
“Kasap, sucuklu yumurta için… Sizi kesecek, sucuk yapacak, benim de yumurtalarım var, ortaklık tamam!”
İnek ayılır gibi olmuş:
“Bu ortaklık benim canıma mal olacak galiba!”
“Maalesef inek hazretleri, amacımız, insanlara bol, lezzetli ve şişmanlatmayan sucuklu yumurta yedirmek, değim mi? Hadi, lütfen kendinizi sayın kasaba teslim ediniz!”
………. 
İlk hikâyemize siz ne anlam verirsiniz bilmiyorum ama usta yazar, gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkelerin ticaret anlaşması olarak nitelemiş.
İşte nereye isterseniz oraya çekeceğiniz ikinci hikâyemiz.

***
Cambazın biri (ip cambazı aklınıza gelmesin sakın, eskiden canlı hayvan alıp satanlara da cambaz denirdi A.G.), eşeği yularından çekip gelmiş, bir cambaz yanaşmış:
“Kaça bu eşek?”
“Bin lira!”
“Aldım gitti, ver elini helalleşelim!”
Birkaç kişi alıcının kulağına fısıldamış:
“Yahu görmüyor musun, bu eşek topal; onun için ucuza verdi!”
“O eşek topal değil, tırnağının arasına taş kaçmış, topal sanıp ucuza elden çıkarmağa bakıyor!”
Eşeği satana koşmuşlar:
“Yahu bu topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş:
“Eşek topal olmasına topal da, öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar:
“Yahu bu eşek gerçekten topalmış, taşı o koymuş. Seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeğe başlamış:
“Vay namussuz; eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı!”
........
Usta yazar bunu da serbest piyasaya örnek vermiş. Bende seçim ve halkoylamasıyla demokrasicilik oynayarak halkı kandıran muhalefet ve iktidar farkı olmaksızın bütün siyasetçileri örnek verirsem yanlış olmayacağını sanıyorum. Seçim zamanı iyice seviyesizleşen üslûpla ÇOCUKLARIMIZI koruyamaz duruma geldik. Onlar oyunlarında bu dili kullanıyorlar. Hele bazıları tam kabadayı..
Nereye isterseniz oraya çekeceğiniz üçüncü hikâyemize geldi sıra..

***

Aslan, eşek ve tilki ava çıkmışlar; bir geyiği vurup gelmişler. Aslan emretmiş:
“Şunu pay edin!”
Eşek avı üç eşit parçaya bölmüş, herkesin payını vermiş; ama aslan beğenmemiş:
“Hani benim aslan payım!”
Eşek, eşekliğinden olacak anlamamış:
“Ne demek aslan payı!”
Aslan bir pençede eşeği parçalamış, sonra, tilkiye dönmüş:
“Hadi, sen pay et!”
“Efendim sizin olduğunuz yerde pay etmek ne demek? Hepsi sizin, buyurun afiyetle yiyin!”
Aslan hayretle sormuş:
“Sen bunu kimden öğrendin?”
Tilki cansız yatan eşeği göstermiş:
........
Hasan Pulur bu hikâyeyi “sosyal adaletçilikle” özdeşleştirmiş. Ben gücün tehlikesinden söz edeceğim. Bütün gücü elinde tutan iktidarlar hangi yetkiyi paylaşır, sorarım.



Yayın Tarihi: 25.04.2014

ANADOLU FEDERAL CUMHURİYETİ

Bugün 2010 yılında anayasa değişikliği için yapılan halk oylaması öncesinde yazdığım, şimdi kapanmış olan gazetede yayınlanan aynı isimli yazıdan alıntı yapacağım. Orda ülkemizin geleceği hakkında öngörülerde bulunmuştum. Bugün bu öngörülerin nerdeyse yüzde yüz gerçekleştiğini görüyoruz.

Sizi o yazımdan aldığım bölümlerle baş başa bırakıyorum.

*

2002 yılının başlarıydı, Paris’te meşhurların resmini kaldırımlara çizdikleri bir caddede Atatürk’ün resmini çizmişlerdi. O zaman DSP, MHP ve ANAP koalisyon hükümeti iktidardaydı. Bütün hariciye ile birlikte genelkurmayda ayaklanmış, Atatürk resminin, dolayısıyla isminin ayaklar altına alınmasını engellemeye çalışmışlardı. Nitekim bir hafta sürmeden o resim kaldırımdan silindi.

Türkiye’nin tepkisine cevap veren Avrupa Birliği (AB) ne demişti biliyor musunuz? “Çağımız her türlü ideolojinin reddedildiği, özgürlükçü bir çağdır. Özgürlükçülüğü ilke edinmiş Avrupa Birliği üyeliğinin şartı gereği sizde “Kemalizm”i bırakmalısınız. Ancak öyle AB üyesi olabilirsiniz.”

3 kasım 2002’de seçimleri kazanan AKP, siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan affedilip (bu yasağın kalkması için Deniz Baykal’da doğrudan etkili olmuştu) siyasi yasağı kalktıktan sonra liderine kavuşmuştu. Erdoğanlı AKP’nin İlk icraatı AB’ye tam üyelik konusunda görüşmelere başlamak olmuştu. Bu arada Amerika’da komşu kapısı yapılmış her vesileyle sık sık Amerika’ya gidiliyordu. Görüşmeler sonunda AB’nin 100 bin sayfalık uyum yasaları ile karşılaştık. Böylece AB üyesi olma sürecinde TSK’nın hem denetlenmesi ve hem de Kemalist ideolojiden koparılmasına çalışılmıştı.

Şimdi sıra yargıya geldi. O da laik ve Kemalist ideolojiden koparılıp denetlenir duruma gelmeliydi. Çünkü, eğer AB üyeliği hevesi bitmediyse –ki, bence bitti- uyum yasaları başka türlü geçemezdi. Sadece o da değil tabii. Amerika’nın yeni Ortadoğu politikaları gereği kurulan Kürt devletinin Türkiye bölümüne karşı çıkacak hiçbir unsur kalmamalı. Hepiniz biliyorsunuz Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir özerkliği korkusuzca savunuyor artık. Bölgelerinde Türk bayrağıyla Kürt bayrağının birlikte dalgalanmasından söz edebiliyor.

Keşke TSK ve Yargı, denetlenme yerine demokrasiyi derinleştirmek için tarafsızlaştırılsalar. Fakat tam tersine Türkiye Cumhuriyeti yerine kurulmak istenen “Anadolu Federal Cumhuriyeti”ne giden yolda taş bırakılmamaya çalışılıyor. Referandumda aslında bu oylanacak. Kurulmak istenen yeni devletin ismi bu. Bu yeni ismi yandaş yazarlarla Kürtçü yazarlar açık açık dillendirdiler. Türkiye ismi bir etnik kimliği çağrıştırıyormuş, bu isimle devlet olmazmış, olursa da faşist devlet olurmuş. Bu isim bu yüzden kalkmalıymış. Gelin görün ki halkoylaması öncesi bunu kimse söylemiyor.  

Şimdi bu okuduklarınızı lütfen üst üste koyun. Son anayasa değişikliği için yapılacak halk oylamasını da bunların üstüne koyun. Anadolu Federal Cumhuriyeti’ne bundan sonra evet diyebilir misiniz?

*
O yazımdan alıntı yapmayı burada bitiriyorum.

Şimdi bir gerçeğe gelelim.

Türkiye bu duruma kuşkusuz bir günde ve sadece AKP eliyle gelmedi. Bağlı olduğumuz kapitalist egemen dünyanın her 10 yılda yavaş yavaş uygulattığı bir takım programlar, içinde bulunduğumuz durumun başlıca sebebidir.

Önce 1946 yılından itibaren (Marshal yardımı adıyla) yabancı sermayenin ülkeye girişi kabul edilerek ilk adım atıldı. Bunun üstüne1950’lerde ithalat rejimi geldi. 1960’başlayan ve 1970’lerde hızlanan sanayileşme ve ağır sanayi hamlesi 1980’de bitirildi. Ardından yerli sermayeye kiralama adıyla, 1990’larda da küçük hareketlerle başlayan KİT’lerin yabancılara satışı 2000’li yıllarda çılgınlık derecesinde hızlanarak devletin ekonomik gücü bitirildi. Artık devletin direnci kalmamıştı. Bunun üstüne gelen AB uyum yasalarıyla da tarım sektörü büyük darbe yedi. Tarımıyla kendine yeten 7 ülkeden biriyken arpa, buğday, hatta saman bile ithal eder olduk. Dünya eti kilosu 5 dolardan yerken biz 17 dolardan yiyoruz.

Bu durumda Anadolu Federe Cumhuriyeti kurulmaz da ne olur?


Yayın Tarihi: 23.04.2014

NEDEN KRİZ VEYA NEDEN KAVGA?







Daha önce başka gazetede yayınlanan bu yazıyı dört sene önce yazmıştım. Virgülüne dokunmadan sizlere sunuyorum. Bugünde güncelliğini koruyor bence. Okuyunca bana hak vereceğinizi düşünüyorum.

***

Liderlerin halkla beraberliğinde biraz üst perdeden bir ses, hafif yukarı kalkık kaş ve yarı kapalı gözlerle konuşmasından siz ne anlam çıkarırsınız bilmem ama, ben şu anlamı çıkarıyorum:

“Otur oturduğun yerde, bilip bilmeden konuşma, bizim bildiğimizi sen bilemezsin. Biz en iyisini biliriz. Onun için bizi kuzu kuzu dinle, dediklerimizi paşa paşa yap.”

Ben dernekçiliğe başladığımdan beri bütün siyasilerden aynı tavrı gördüm. Derneğimizi ziyarete gelen her siyasetçi egemenliğini zorla kabul ettirmek sevdasındaydı.

Akıl almaktan çok akıl vermeye meraklılar.

Oysa bulundukları yerde akıl alırlarsa akıllılık etmiş olurlar. Onlara aklı biz satacağız, onlarda bu akıllardan toplumun ihtiyacına çözüm bulup sorunları halledecekler. Ama bir bakıyorsunuz daha çok öğüt veriyorlar. Hepsi birer başöğretmen mübarekler. Başbakanımız bu konuda şampiyonluğu şimdiye kadar kimseye bırakmadı, bırakmaya da niyeti yok gibi. Gerek gördüğü herkese öğüt veriyor, yetmezse azarlıyor, o da yetmezse kavga bile ediyor. Benim halkım demesini çok seviyor ama halkıyla hiç barışık değil. Bekir Coşkun’un da belirttiği gibi kimlerle kavga etmedi ki.. her kavga bir kriz..  nerdeyse krizsiz günümüz yok. Kendisinden inanın çok korkuyorum. Korkmakta da haklı olduğumu düşünüyorum.

Bakın, başbakanımız şimdiye kadar kimlerle kavga etmiş. Kimlerle kriz yaşamış:   

“Memurla kriz...
HSYK ile kriz...
Anayasa Mahkemesi ile kriz...
TÜSİAD ile kriz...
İşçilerle kriz...
Sendikalarla kriz...
Ordu ile kriz...”

Şaşırmadınız değil mi? Zaten bildiğiniz bir şey, neden şaşıracaksınız ki.. başbakanımız devletin idare mekanizmasından tutunda toplumun üretim mekanizmasına kadar her alanda kriz üretmeye doymuyor. Listemize her gün yeni bir kesim ekleniyor. Bunların kimler olduğunu öğrenmek için Bekir Coşkun’un yazısını okumaya devam edelim.

Besiciyle kriz... 
Kasapla kriz...
Hayvanları sevenlerle kriz... 
Çiftçiyle kriz... 
Fındıkçıyla kriz... 
Fıstıkçıyla kriz...”

“Referandumda “hayır”lar kazanırsa Allah korusun, kriz çıkar diyorlar...”

Bekir Coşkun pekte haksız sayılmaz. Anayasa değişikliği için gidilecek halk oylaması evet çıkmazsa bunun acısını vatandaştan kim bilir nasıl çıkarır? Evet çıkarsa da başka türlü bir acı çıkarma mümkün olacak. Bu durumda kendimi sıkıştırılmış hissediyorum. Ya siz? Haber Türk’te yayımlanan aynı yazıyı okumaya devam edelim.

Öğretmenlerle kriz... 
Medyayla kriz... 
Karikatürcülerle kriz... 
Yazarlarla kriz... 
Doktorlarla kriz... 
Hastanelerle kriz... 
Grip virüsüyle kriz... 
Bakkallarla kriz... 
Marketlerle kriz...”


“Kriz çıkmaması için inşallah herkesin “evet” demesi gerektiğini söylüyorlar...”

Başbakanımızın gördüğünüz gibi hiçte çekincesi yok. Ayırımsız herkes ağzının payını alıyor. Biz onu neden seçmiştik? Ülkemize dirlik düzenlik versin, sosyal refahı arttırsın diye değil mi? Ama böyle giderse ayakta kalan sosyal katman kalmayacak. 

CHP ile kriz...
MHP ile kriz...
BDP ile (PKK hariç) kriz...
Sabah kriz...
Öğlen kriz...
Akşam kriz...
Her gün kriz...
Her an kriz...”

Bekir Coşkun’a hak vermemek mümkün değil. Akşam krizle yatıyoruz, Sabahta krizle kalkıyoruz. Ben bu durumdan açıkça kuşku duyuyorum. (nerdeyse kırk yıllık) dostum bu durumun  “kişi ve kurumların darmadağın olması ve birbirleriyle temas kuramamaları için bilinçli yapıldığını” söylüyor ve “bu bir taktik gereğidir” diyor. Birde anayasa değişikliği halk oylamasıyla kabul edilirse siz 12 eylül sonrasını görün. Peki “neden kriz veya neden kavga” tercih edilir?

***

Yazı burada bitti. Sorulan sorunun altından çok zaman geçti ve bu geçen zaman soruyu cevaplarken dostumu doğrulamadı mı sizce de, ne dersiniz?