30 Haziran 2014 Pazartesi

50 YAŞINI GEÇTİYSENİZ 2

Cahit Sıtkı Tarancı’nın 35 yaş şiirinin kalan bölümleri ve mizahi başlıklarla yazımıza kaldığımız yerden devam edelim.

Gökyüzünün başka rengi de varmış! 
Geç farkettim taşın sert olduğunu. 
Su insanı boğar, ateş yakarmış! 
Her doğan günün bir dert olduğunu, 
İnsan bu yaşa gelince anlarmış. 

Ya.. şair de anlamış; insanın bir yaşa gelince başka yetenekler kazandığını böylelikle fark etmiş. Anlamak, yaşa bağlı olarak artan bir meziyettir. Oysa taş her zaman sertti, su her zaman boğardı, ateş her zaman yakardı. Gençlikte doğan gün dert değil sevinç getirdiği için bunları anlamaya kimse meraklı değildi, o kadar.                                                                                     

AKŞAM YEMEKLERİNİ 16:00 DA YAPABİLİRSİNİZ

Ne zaman uyuyacağınız belli olmadığı için kuşlarla aynı zamanda yemeğinizi bitirin. Çünkü bu yaşlarda kuşlara daha çok benzemeye başlarsınız. Uçmanıza da az kaldı zaten.

BİR ÇOK ŞEY OLMADAN YAŞAYABİLİRSİNİZ AMA GÖZLÜKSÜZ ASLA

“Bir çok şey” derken neyi kastettiğimi anladınız mı? Hani kırmızı noktalı filmler vardı, biliyor musunuz, henüz unutmadınız değil mi? Unutsanız da fark etmez gerçi. Siz gözlüklerinizi unutmayın yeter. Yanlış yere imza atmamanız için gözlükler hep yanınızda olmalı değil mi ama?

SAĞLIKLA İLGİLİ KONULARDA ÇOK HARARETLİ TARTIŞMALARA GİRERSİNİZ

Hem de nasıl tartışırsınız bilseniz, kendinize şaşarsanız. Kulağınız duymaz olur şiddetle karşı çıkarsınız. Tansiyonunuz veya şekeriniz yükselir, siz kusurlu değilsinizdir. Bunu kanıtlamak için çok örnek verirsiniz mutlaka. Sizi baklavaları aşırırken gördüm, boşuna yorulmayın.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! 
Her yıl biraz daha benimsediğim. 
Ne dönüp duruyor havada kuşlar? 
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? 
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar? 

Her ölen sanki kimse ölmeyecekmiş gibi sizi çok şaşırtır. Ölümler yüzünden dağılan hayatlara az üzülmezsiniz. Hayat bu.. ne gelir elden? Bir gün er geç ölüm sizi bulacak olsa da ölümü, hayatınızı karartmak için düşünmemeli. Sonbaharlarda güzeldir aslında. Renk zenginliği kadar her şeyde bolluk sonbaharla vardır. Ayvayı yazın, narı baharda arayın bulamazsınız.   

HIZ LİMİTİNİ AŞMA GİBİ BİR SORUNUNUZ YOKTUR

Hız sınırınız elbette olmaz. İstediğiniz kadar hızlı olun. Ama bacaklarınız ve kalbinizin izin verdiği kadar hızlı.. işte bu yüzden zaten hızlı olamayacaksınız. Onun için size sınır yok ya.

PLAJDA GÖBEĞİNİZİ İÇERİ ÇEKMEK GİBİ BİR SIKINTIYA KATLANMAZSINIZ

Göbeğiniz olsa bile ki mutlaka vardır, kendinizi beğendirmek gibi bir derdiniz olmadığı için rahat olduğunuzu biliyorum. Göbeğiniz önde gitmeniz tesadüf mü yoksa?

GÖRME BOZUKLUĞUNUZ DAHA KÖTÜ OLMAYACAKTIR

Yaya gezerken yanınızdan geçeni görmediğiniz, arabanızı park etmeye çalışırken, yada park ettiğiniz yerden ayrılırken çöp bidonlarına çarptığınız için üzülmeyin. Siz yarasalardan kör değilsiniz. Sizde eksik olan algı. Bir algılayabilseniz..

Neylersin ölüm herkesin başında. 
Uyudun uyanamadın olacak. 
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? 
Bir namazlık saltanatın olacak, 
Taht misali o musalla taşında. 

Ölümün yaşı yok denir. Yola dizilmiş yaşlı ölümler sıra sıra, gençlerde ölür ara sıra. Allah genç ölümleri vermesin. O tahtları gençlerle doldurmasın.
Bu kadar hüzün yeter. 50 yaş çokta kötü bir yaş değildir. Bakın neden?

EKLEMLERİNİZ EN DOĞRU HAVA TAHMİN BİLGİSİNİ VERİR                     

TÜM SIRLARINIZ ARKADAŞLARINIZDA GÜVENDEDİR, ZİRA ONLARDA  HATIRLAMAYACAKLARDIR                                                                                                       

BU LİSTEYİ SİZE KİMİN YOLLADIĞINI BİLE HATIRLAMIYORSUNUZ

DİKKAT ETTİYSENİZ RAHAT OKUYABİLMENİZ İÇİN HERŞEY BÜYÜK HARFLE YAZILMIŞTIR


BİTTİ


Not: Büyük harfli mizahi başlıkları gönderen
kardeşim Coşkun Göle’ye teşekkür ederim.


Yayın Tarihi06.06.2014

50 YAŞINI GEÇTİYSENİZ 1

Yaşınız 35’i geçti mi? Peki 50 yaşına erdiniz mi? Durun canım korkacak bir şey yok! Ne güzel işte! Sırtınızda kocaman bir heybe var demektir. Geçen zamanı nasıl geçirdiyseniz geçirdiniz. Kimsenin hesap sormaya hakkı olamaz. Onun hesabı mizanda tartılacağı gün verilecektir, burada değil. Ama yaşanan iyi kötü her ne ise bugün sizin için pırlanta değerinde. Artık engin görüşlü olduğunuzu tahmin etmek hiçte zor değil. Herkese akıl verdiğinize eminim. Aman ölçüyü kaçırmayın. Sonra size kim akıl verecek? Onun için bazen aklınızı kendinize saklayın, bakarsınız size de lazım olur.

Benim gibi 50 yaşını geçtiyseniz;

ENDİŞELENMEYİN, BÖBREK MAFYASI ARTIK SİZİNLE İLGİLENMİYOR.
Onun için her yere her saatte rahatça girip çıkabilirsiniz.

UÇAK KAÇIRMA OLAYLARINDA İLK SERBEST BIRAKILACAK REHİNE SİZSİNİZ.
Nede olsa yardım edilecekler sınıfına girdiniz.

Bütün bunlara rağmen yaşlılık şiirlerde bile hüznünü yüreklere kazıyor. Bakın 35 yaş şiirine..

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. 
Dante gibi ortasındayız ömrün. 
Delikanlı çağımızdaki cevher, 
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, 
Gözünün yaşına bakmadan gider. 

Bu mısraları hatırlamayan yoktur eminim. Biraz şiire meraklı iseniz bir yerden kulağınıza çalınmıştır. 1970’li yıllarda Hümeyra (günümüz gençleri onu, Gülse Bilse’nin yazıp oynadığı ‘Avrupa Yakası’ adlı komedi dizisinde rahmetli Gazanfer Özcan’ın eşi ve Gülse Bilse’yle Ata Demirer’in annesi rolündeki kadın oyuncu olarak tanıdı) bu şiiri bir Fransız melodisine söz olarak ekleyip söylemişti. Cahit Sıtkı Tarancı 35 yaşı ömrün yarısı saymış. Demek o zamanlarda insanlar 35 yaşından itibaren yaşlanmaya başlıyorlardı. Benim gibi Sakarya plakasına 4 sayı ekleyerek geçenlere, yani 58 yaşında olanlara ne demeli?..

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? 
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz? 
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz, 
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
 

Bu şiir, yaşlanma bunalımını güzel anlatan bir şiir. 58 yaşına gelince bunu daha iyi anlıyorsunuz. Orson Welles de (Türkçe okunuşuyla: Orson Vels) I Know What It is to Be Young (Türkçe okunuşuyla: “ay nav vat it iz tu bi yang”) adlı parçasıyla yaşlılığı bir gence anlatıyor. “Ben gençliğin ne olduğunu bilirim, ama sen yaşlılığı bilemezsin” diyor o gence. Nesa Ortopedi’nin sahibi, bizler gibi eski Yugoslavya’dan göç eden bir ailenin bireyi olan Necati bey, altı sene önce yaptırdığım uzun yürüme cihazının provası sırasında babaannesinin yaşlılık üzerine söylediği sözü söylemişti. Babaannesi şöyle dermiş: “Allah en zor şeyi, yaşlılığı en sona bırakmış.” Evet zor şeydir yaşlılık. Ama bakmayı bilene eğlencelidir de..

KİMSE SİZİN BİR YERLERE KAÇIP GİTMENİZİ BEKLEMEZ
Niye beklesin ki? Bacaklarınızın eski gücünde olmadığını herkes bilir. Onun için siz sadık bir bekçi olabilirsiniz.

AKŞAM SAAT 21:00 DE ARAYAN DOSTLARINIZ “UYANDIRDIM MI” DİYE SORACAKLARDIR
Erken yatmasanız da televizyon izlerken her gece koltukta uyukladığınızı biliyorlardır tabii, ondan soracaklar. Hele uzun kış gecelerinde..

Zamanla nasıl değişiyor insan! 
Hangi resmime baksam ben değilim. 
Nerde o günler, o şevk, o heyecan? 
Bu güler yüzlü adam ben değilim; 
Yalandır kaygısız olduğum yalan. 

Gençlik yılları en uzak yıldızlardan bile uzak artık. O zamanlardan kalan birkaç eski resme baktıkça kendinizin eski güzelliğinize veya yakışıklılığınıza hayran hayran bakar, içinizden bu kimdi diye sorarsınız. Kendiniz bile tanıyamazsınız kendinizi. Başkalarına gösterdiğinizde başkaları sizi nasıl tanısın? Sonra iç geçirmeyle karışık giden gençliğinize hayıflanırsınız.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; 
Hatırası bile yabancı gelir. 
Hayata beraber başladığımız, 
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir; 
Gittikçe artıyor yalnızlığımız. 

Geçen günkü yazımda okuduysanız hatırlarsınız; her tanıdığın ölümü yalnızlığın basamaklarıdır diye yazmıştım. Giderek daha çok yalnızlaştığınızı fark ediyor musunuz? 

SİZİN İÇİN ARTIK HAYATTA DERS ALINACAK BİR ŞEY KALMAMIŞTIR

Sırtınızda kocaman heybe var artık boşuna demedim. Heybenizde bu derslerle doludur. Yeri ve sırası geldikçe siz istemeseniz de o heybeden dökülüverirler. Aman heybeden saçılanları herkese bol keseden, bıktıracak kadar dağıtmayın. 

ÜZÜLMEYİN, ALDIĞINIZ HİÇBİR ŞEYİ ESKİTEMEYECEKSİNİZ

Sizin hangi eşyanız, hangi kullandığınız şey eskir bundan sonra. Zaten ömrünüz şunun şurasında ne kadar kaldı ki? Annem bilge kişiliklidir, o ömrünün kalan zamanını önceden bilircesine derki; “bu aldığım artık beni gömer.” Tıpkı akşam olunca güneşin ufuklara gömülmesi gibi.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi04.06.2014

KEŞKELERE BAKIN 2

Yazımızın ilk bölümünde Ozan Abdullah’ın anne yadigârı bakır tabağın bulunması için bestelediği türkünün sözlerini bu bölümde vereceğimi duyurarak yazımızı bitirmiştim. İşte o türkü sözlerinin bir bölümü şöyle:
        
         Evi etmiş delik deşik,
         Bulamamış ala bir metelik,
         Penceredeki demiri de sökmüş üstelik,
         Bizim eve hırsız girmiş.
         Ne ineğim var ne danam,
         Ne altınlı bir salınam,
         Bir tasım vardı anamdan kalan,
         Bizim eve hırsız girmiş.
         Bulmuş sadece bir sahan,
         Tek anamdan yadigâr olan
         Çok pişman olmuştur ellaam
         Bizim eve hırsız girmiş

Ah ah!.. zavallı dilsiz varlıklar. Yani hayvanlar.. keşke onlarında dili olsa da dertlerini anlatabilseler, yada biz onların dilini bilsekte dertlerini anlasak. Keşke..

İngiltere’de yaşanan ilginç olayda, Georgie adındaki bull terrier cinsi köpek, çok nadir görülen bir durumdan muzdarip olunca, sahibi tarafından terk edildi.
Manchester Köpek Evi çalışanları, ziyaretçilerin köpeğe ilk görüşte aşık olduklarını, ancak cinsiyetini öğrendikleri zaman ondan hemen uzaklaştıklarını söylüyorlar.
Hermafrodit yani doğuştan çift cinsiyetli olan Georgie’ye yardımcı olmak için doktorlar onu ameliyata aldı ve erkek cinsellik organlarını keserek dişi olmasını sağladılar.
Köpek Evi’nin yöneticisi 35 yaşındaki Lisa Graham, ‘Onu gören insanlar önce çok heyecanlanıyorlar. Ancak durumunu ve geçirdiği ameliyatı söylediğimiz zaman hemen geri çekiliyorlar.’ diyor.”

Ne dramlar yaşanıyor şu dünyada değil mi? Ozan Abdullah Öztürk’ün yaşadığı da başka bir şey.

“Hırsızın çaldığı bakır tabağı geri getirmesi için bestelediği türküyü Kayseri’de yayın yapan yerel televizyonlarda sazıyla seslendirdiğini anlatan Öztürk, ‘Bestelediğim türküyü Kayseri’de yayın yapan 4 yerel televizyonda seslendirdim. Ayrıca davet edildiğim düğünlerde de aynı türküyü söyleyip hırsızın çaldığı tabağı geri getirmesini istedim. İnsafa gelen hırsız çaldığı bakır tabağı, kapağıyla birlikte evin bahçesine atmış. Bahçede çalınan tabağı bulunca çok sevindim’ dedi.”

Sigaraya gelen yasak ve zam sonrasında kazanan kaçak sigara ticareti yapanlar oldu. Devlet gelirlerinde sigaradan elde edilen vergiler ne kadar gerilemiştir acaba? Şimdi yöneticilerimiz keşke diyor mudur? Bu durumdan memnun olanlar sadece kaçak sigara tüccarları değilmiş. Onlar deseler, deseler, kapalı yerlerde sigara içme yasağı keşke çok daha önce başlasaydı diyorlardır.

“Kuruyemişlik ay çekirdeğiyle ünlü Bursa’nın İnegöl ilçesinde rekolte, kapalı mekanlarda sigara yasağının başlamasıyla geçen yıla göre 4, önceki yıla göre 20 kat artış gösterdi.

İnegöl Ziraat Odası Başkanı Sezai Çelik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 4207 sayılı Tütün ve Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine İlişkin Yasa’da yapılan değişiklikle, tüm kapalı alanlarda sigara yasağı uygulandığını anımsattı.

Yasada yapılan değişiklikle lokanta, kahvehane, kafeterya gibi yerlerde sigara içmenin yasak olduğunu dile getiren Çelik, söz konusu yasağın sağlığın yanı sıra ekonomiye de önemli kazanımlar sağladığını vurguladı.

Ekonomik yönden kazanımlardan İnegöllü çiftçilerin de yararlandığını dile getiren Çelik, yasakla birlikte kahvehaneler, çay bahçeleri ve kafeterya gibi yerlerde ay çekirdeği tüketiminin arttığını, bu artışın İnegöl’ün kuruyemişlik ay çekirdeğine olan talebi yükselttiğini anlattı.

Çelik, İnegöl’ün kuruyemişlik ay çekirdeğiyle ülke genelinde yıllar öncesine dayanan bir üne sahip olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu: ‘Verimli toprakları ve eşsiz coğrafyasıyla İnegöl, tarımsal üretimde önde gelen ilçeler arasında bulunuyor. Ovasından ormanlık alana doğru yükselen geniş arazisinde meyve-sebze ve tahıl üretilen ilçede kuruyemişlik ay çekirdeği üretimi de giderek yaygınlaştı. Çekirdeğimiz, sahip olduğu lezzetiyle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde tüketicilerden yoğun ilgi görüyor. Bunun yanı sıra paketli kuruyemiş satan büyük firmalar da çekirdeğimize talep gösteriyor. 2008 yılında üretim önceki yıllara göre artarak bin tona çıktı.

Sigara yasağından sonra adeta patlama yaşandı ve üretim geçen yıl 5 bin tona yükseldi. Bu yıl ise rekolte 20 bin ton olarak gerçekleşti. 2 yıl öncesine göre artış 20 kat oldu.’ Üretimin önümüzdeki yıl daha da artacağını dile getiren Çelik, çiftçilerin ay çekirdeği üretimi konusunda ziraat odasından bilgi ve destek talep ettiğini anlattı.

‘Sigara yasağından sonra kahvehanelerde ay çekirdeği tüketiminin artması rekolteyi bu noktaya taşıdı’ diyen Çelik, şunları kaydetti: ‘Bu öngörüyü sigara yasağı başlar başlamaz yapan çiftçilerin bugün elinde ay çekirdeği kalmadı. Özellikle geçen yıl ziraat odamıza gelen çiftçiler ‘herkes çekirdek çitliyor, bizim ay çekirdeği para eder’ diyerek bu ürüne yöneldi. Bu söylemler de haklı çıktı. İlçemizde üretilen ay çekirdeği neredeyse yok satıyor."

Hikayemizin kahramanına dönelim.

 “Annesinden kalan tabağı geri getiren hırsızı affettiğini de belirten Abdullah Öztürk, ‘Şimdi anne yadigârı bakır tabağı daha güvenli bir yerde saklıyorum. Hırsız yine vicdanlı çıktı ve türkülerimi duyup insafa geldi. Allah sevdiği kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir, sonra buldururmuş’ diye konuştu.”


BİTTİ


Yayın Tarihi02.06.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bu sene yaz nasıl geçecek, bir fikriniz, bir öngörünüz var mı? Geçtiğimiz kış bırakın kar yağışını, doğru dürüst yağmur bile yağmadığı için barajlarda, su havzalarında seviye tehlike sinyallerini geçti. Nisan ayından bu yana ülkemiz yağış alıyor ama bu toprağa ancak şerbet oluyor. Su seviyelerini bu mevsimde yükseltecek yağmuru Allah göstermesin. Çünkü bir iddiaya göre metrekareye 4 ton yağış düşmesi demekmiş o. Nisanda ise 40 kilo yağmış. Mayısta da o kadar yağış aldık diyelim, Su ihtiyacımızdaki açık metrekareye 4 ton yağış iddiasına göre aradaki açık kapanmamış demektir. Su seviyelerini yükselten sadece yağmur değildir, kar yağışı da gereklidir. Kar zaman içinde eriyerek dereleri, nehirleri, nehirlerde gölleri besler. Bu sene göller beslenemezken, sanayideki tatlı su tüketimi azalacağına arttı. Sanayideki gölden sağlanan su tüketimi artarsa, göle akan dereler ve nehirlerin kaynağından itibaren anlı şanlı yöneticilerimizin 28 adet su dolum tesisi varsa gölümüzün kuruması kaçınılma olur tabi. Bunlara bakarak bu sene kavrulacağımızı düşünüyordum. Çünkü artık Marmara bölgesi de iyiden iyiye karasal iklim özelliklerini gösteriyor. Gündüzleri çok sıcak, geceler hatırı sayılır derecede serin oluyor.

Bu konuyu uzatmak şiir köşesine uygun değil. Ama sıcaklar yüzünden nefes almakta zorlanacağımızda bir gerçek.. gene de yaz yazlığını yapsın. Bütün gıdalar bu sıcakla oluşuyor. Tarlada ekinler güneşle ve sıcakla olgunlaşıyor. Tıpkı şiirler gibi. Yürek yanmasa şiir olur mu?

İşte bu haftaki ilk şiirimiz: Ağustos böceği ile karıncanın masalını andırdığını şiiri okuyunca düşünür müsünüz bilmem ama amacım o değildi. Sadece laklâk etmeyi yarını düşünmeden günü boşa geçirmek olarak kabul eder ve bu mısrayla böyle bir benzerlik kurarsanız yanlış olur sanırım. Çünkü bütündeki anlam başka.

…. ….

211
Yaza, yaza, yaza erdim
Yaya kaldım yazdan çıktım
Leyleklerle laklâk ettim
Onlarda gitti baharlara
Yağmurlar, karlar bana kaldı
Güzler, kışlar bana kaldı
Acı ıslıklı rüzgârlarda

Aydın Göle
21 ekim 2002

***

Bir çocukluğa özlem şiiri. Çocuklar nede güzel ve kolayca her türlü sorunlardan sıyrılıyorlar değil mi? Keşke biz büyüklerde böyle davranabilsek.

…. ….

212
Biraz hınzır, biraz muzip
Çocuk olsam öfkeyi sezip
Büyüklerin dünyasından
Sessiz limanıma kaçacağım
Bir pencere açsam
Rüyalardan aksam
Oyun bahçelerine

Aydın Göle
23 ekim 2002

***

İnsan her türlü suçlanmaya açıktır. Sağlam duruşlu ve karakteri oturmuş kişiler bunlara aldırmaz bile. Ya diğerleri.. etrafınıza bakın kendini olur olmaz ne çok savunan olduğunu görürseniz şaşırmayın. Bunu sevgisizliğe bağlıyorum ben. Bu şiirde biraz mizahi biçimde bunu anlatmaya çalıştım.

…. ….

55
Ben size ne dedim
Bütün peynirleri ben yedim
Gezmediğim kalmadı; mutfak, kiler
Keyfimi bozdu arsız kediler
Fındık bulamadım ekmek kırıntısına
Bari sevenim olsa
Beni göğsüne alsa
Gözlerinde sevginin izini görsem
Üç gün yaşasam sonra ölsem
Gönül rahatlığıyla.
Bıyığım titriyor sevgisizlikten

Aydın Göle
23 ekim 2002

***

Kısa mesajla şiirlerimi sevdiklerime gönderdiğimi biliyorsunuz artık. Bu gönderilmemiş şiirlerden bir şiir. Gene sevgiliye sitem var bu şiirde. Ne çok önemsiyoruz kendimizi. Sitem önemsenmeyi istemekten başka bir şey değil. Yerli yersiz her zaman bu hataya düşeriz. Sevdalılar bu hataya kırılganlıkları arttığı için daha sık düşerler.

…. ….

56
Kalbim türbe sensin yatırı
Yılların insafı yok, yok hiç hatırı
Okunmaz, okunsa da anlaşılmaz tek satırı
Yalnızlığa çıkar bütün yolları
Yalnızlık ki bir ağaç gibi, en zoru
Birikir azalmaz, gün geçtikçe, şüphe ve soru
Sevdanın budur hep yaşattıkları
Ben sevdaya sevdalı, en başından sana
Gözlerimde tomurcuklanıyor göz yaşları

Kalbim türbe sensin yatırı
Bilmiyorum, aklımda değil çocuk oyunları
Ben hiç koşmadım oynamadım
Mızıkçı değildim fakat
Çocuk oyunlarında hep yalnızdım
Ayaklarım felçliydi ben özürlüydüm
Tamam da..
Kalbim serkisof saatti mübarek ama
Seviyor amansız, yordu sevmekten
Sadece sevmek bana özgü, sevenim yok!
Gene yalnızım, yıldızlar kadar
Uzak bir yıldız görürseniz, o; benim.
Gözlerim yaşlıdır gene, kalbim yaslı
Yalnızım..
Bir karanfil ağlıyor kalbimin derinliklerinde
Sırılsıklam aşık bir yağmur yağıyor
Oylum, oylum seni düşünüyorum
Seni düşünüyorum
Fidanım..
Sürgündeyim..
Sensizim..

Aydın Göle
23 ekim 2002

***

Şimdi sıradaki iki şiiri peş peşe okuyun ve sonra biraz düşünün. Yüce yaratana dua etmeliyiz, ama çalışmadan her şeyi duadan bekleyemeyiz. Hatta çalışsak bile dua bazen istediğimizi vermez. Her çalışma başarıyla sonuçlanır diye bir kural mı var? Sevgi bile olsa sonunda, istenen olmayabilir.

…. ….

213
Allah’ım
Sana inanır ve sana sığınırım
Bizlere yaşama sevinci ver
Bizleri sevgiden mahrum etme
Sevdiğimiz kadar sevilmeyi
Sevildiğimizden fazla sevmeyi
Nasip eyle
Kimseyi sevmezsem
Cennetin haram,
Cehennemin mekânım olsun
Beni cehennem ateşi yerine
Sevgi ateşi yaksın.
Sevgiyle cennete
erenlerden eyle Allah’ım

Aydın Göle
26 ekim 2002

***
214
Dua kaderi etkiler mi
Kader duayı bekler mi
Ben istersem olur mu her şey
Her şey isteğimi törpüler mi
Sonbahar yaprakları mı aşk
Onları süpüren çöpçüler mi

Aydın Göle
26 ekim 2002

***

Bu haftanın son şiiriyle sizlere veda ediyorum sevgili okurlar. Şiirdeki gibi yalnızlık, yılgınlık yaşamamanızı diliyorum.

215
Güldüm dişlerim dondu
Mezarında bir ölü döndü
Yaşanan dündü
Bugün tipi, boran
Bugün yok halimi soran
Çürüyen elmayım dışım yeşil
Dışım yeşil, siz içimi görmezsiniz
Ölüm şaka gibi
Ölüm şaka gibi
Ölüm şaka gibi
İste yarınım olmasın
Ölüm şaka gibi
İki liman arası deniz yolculuğu
Son limana yolculuk ölüm
Son sefere gönder gideyim
Bayrak taşımam daha bu sularda

Aydın Göle
1 kasım 2002

***

Bugünde beni okuyan herkese iyiyi pazarlar dilerim sevgili okurlar. Haftaya gene şiirlerimle görüşmek üzere hoşça kalın..



Yayın Tarihi01.06.2014

31 Mayıs 2014 Cumartesi

KEŞKELERE BAKIN 1

Keşke her sorun böyle çözülse. Ama kim böyle insafa gelir ki?..

“Ozan Abdullah olarak tanınan Öztürk’ün Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Tuzhisar beldesindeki evinin pencere demirlerini bir süre önce kırarak içeri giren hırsız evde altın ve para bulamayınca, sehpa üzerinde duran ve ‘sahan’ adı verilen kapaklı bakır tabağı çaldı.

Ölen annesinden hatıra olarak kalan bakır tabağın çalınmasından büyük üzüntü duyan Abdullah Öztürk, olayı duyurmak için bir türkü besteledi.”

Keşke tüm ilgili birimlerce ülkemizde ve dünyada böyle çalışmalar yapılsa ve yeryüzünün kirliliği azaltılsa..

PAMUKKALE Üniversitesi’nde (PAÜ), nano teknoloji kullanılarak pamuklu kumaşların deterjan ve suya gerek kalmadan güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayan bir ürün geliştirildi. TÜBİTAK’ın da desteğini alan ürün için üniversite tarafından patent başvurusu yapıldı.
PAÜ Mühendislik Fakültesi’ndeki Çevre Mühendisliği, Tekstil Mühendisliği ve Biyoloji Bölümü tarafından 18 ay önce, pamuklu kumaşların güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayacak bir ürün için çalışmalara başlandı. TÜBİTAK’ın da destek verdiği projeye İtalya’dan Napoli Üniversitesi ve Kuzey İrlanda’dan da Ulster Üniversitesi ortak oldu. Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Selçuk, Tekstil Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sema Palamutçu, Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fehiman Çiner ve Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Hilmi Çon’un birlikte çalıştığı projenin son aşamasına gelindi. Tekstil Mühendisliği labaratuvarında pamuklu kumaş parçalarına nano partikülleri uygulandı. Ardından başta çay olmak üzere çeşitli lekeler sürülen kumaş parçaları güneş ışığında yaklaşık 4 saat bekletildi. Kumaşların deterjanla temizlemeye gerek duymadan, üzerindeki lekeleri güneş ışığı sayesinde kendi kendine temizlediği gözlendi.”

Biz bu buluşla ne kadar tam gaz gideriz bilmiyorum. Keşke sonuç alınabilse.. ama sanmıyorum. Buna benzer bir çalışma uzay araştırmaları sırasında uzay endüstrisi tarafından bakteriler vasıtasıyla denenmiş ve susuz çamaşır makinelerinde başarı sağlanmıştı. Deterjan firmaları bunun yaygınlaşmasını 1970’lerden bu yana engelliyordu. Keşke bu durum olmasa..

Ozan Abdullah Öztürk’ün evinde yapılan soyguna dönelim. Nerde kalmıştık?

“Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, çalınan bakır tabağın kendisi için çok değerli olduğunu belirterek, ‘Eve giren hırsız, annemden hatıra olarak kalan kapaklı bakır tabağı çalmış. Annem yoksul olduğu için yemeklerini bu tabakta yer, yiyeceklerini bu tabakta saklardı. Annem ölürken bile elinde tuttuğu bakır tabağı, yıllarca hatıra olarak sakladım. Hırsız evde altın veya para bulamayınca bakır tabağı çalmış. Tabağın çalındığına çok üzüldüm ve olayı anlatan bir türkü besteledim’ dedi.”

Neyse, bu konuya gene döneriz. Konularımız çok.

Keşke herkesin bir uğraşı olsa.. meslek yaşamı bittiğinde çok gerekli çünkü. Ruhsal yıkıntıyı önlemenin başka yolu yok! Olta avcılığı bunlardan biri.

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesi sınırları içinde yer alan Assos Antik Kenti’nde, 2 bin 300 yıllık bronz olta iğneleri gün yüzüne çıkarıldı.
Kazı Başkanı Prof. Dr. Nurettin Arslan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik dönemde Assos’ta balıkçılığın önemli yer tuttuğunu söyledi.
Önceki yıllarda kazılarda balık yemede kullanılan çok sayıda tabak ele geçtiğini anımsatan Arslan, bunların yanında bu yılki kazılarda insanların balık tutmada kullandıkları, bugünkü olta iğneleriyle hemen hemen aynı olan çok sayıda bronz olta iğnesinin gün yüzüne çıkarıldığını bildirdi.
Prof. Dr. Arslan, ‘Deniz kıyısında yaşayan bir halkın, aynı zamanda temel besinlerinden biri olan balıklardan faydalanmak için bu tür oltaları kullandıklarını açıkça söyleyebiliriz’ dedi.
Olta iğnelerinin stoada da (üstü kapalı, sütunlu galeri) bulunduğunu belirten Arslan, ‘Bu iğneler, günümüzden 2 bin 300 yıl öncesine ait objeler.
Assos’ta yaşayanlar, avladıkları balık türlerine göre bu iğneleri çok farklı boyutlarda üretmiş’ diye konuştu.”

Oltayla balık tutulur tutulmasına da, türküyle hırsız insafa getirilir mi? Keşke, ah keşke..

Ozan Abdullah’ın anne yadigârı bakır tabağın bulunması için bestelediği türkünün sözlerini gelecek bölümde görelim.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi30.05.2014

YALNIZLAŞMAYA DOĞRU

Annemin beni kucağına alıp Guraba Hastanesinde felç hastalığından yürüyemeyişime çare ararken kendimi hatırladığım en küçük halim 3-4 yaş civarı olmalı. Tabii ondan önceside vardı, ama insan hafızasının hatırlamaya başlaması, bilincinin açılması çok daha erken çağlar olamıyor ne yazık ki. Kendimi hatırladığım o yaşlardı işte. Yani bundan 54-55 sene öncesi.. annemin yanında kardeşi kadar yakını can yoldaşı halası oğlu vardı. Babam uzun yol şoförüydü, her hastaneye gidişimizde bizimle olamıyordu. Annemin halası oğlu, benim canım ağabeyim (nedense dayı dememiştim kendisine, kız kardeşi vardı onada teyze demedim, ablamdı o benim), öyle umulmadık zamanda karşımıza çıkardık ki, annemin üstünden yükünü alırdı. Beni kucağında bıkmadan taşıyan annem koca İstanbul’larda hastane ile ortopedik araç gereçler yapıp satanlar arasında gidiş gelişinde nefes almaya fırsat bulurdu böylelikle. Annem, halası, eniştesi ve çocukları gurbet kuşlarıydı. Çaresiz birbirlerinden kuvvet alacaklardı, çünkü sırtlarını dayayacakları başka kimseleri yoktu.   

Eski Yugoslavya’nın Makedonya’ya bağlı Ohri’nin ilçesi Struga’da öğretmenliği bırakıp anası babası ve kız kardeşiyle beraber Türkiye’ye göç etmişti. Tıpkı servetlerini bırakıp gelen babamlar gibi.. o dönem, kimliklerinden vazgeçmeyip Sırplaşmaya, Makedonlaşmaya direndikleri için Türklerle birlikte bütün Müslüman halkların  her çeşit baskı ve göz açtırmayan vergiler yoluyla ellerindeki mallarını bırakıp doğup büyüdükleri toprakları terk etmeleri sağlanmıştı. 1956 sonrasında Türkler kafileler halinde ya mallarını yok pahasına satıp, yada olduğu gibi bırakıp bireysel çabalar ve büyük umutlarla adeta kaçarak Türkiye’ye, anavatana gelmişlerdi. Bu göçmenler devletten devlete anlaşmalı gelmedikleri için her konuda çok zorluklar çektiler. İşsizlik, açlık, sefalet, hastalık kaderleri olmuştu. Ama bu kadere teslim olmamışlar, direnmişler ve topluma kendilerini kabul ettirmişlerdi. Çok çalışkan bir nesildi o nesil. Çok da kahraman.. aradan geçen zaman, onları hayata karşı galip ilan etti.

Devamlı gülen bir yüzü vardı. Onun yüzünü görmek insanın içini açardı. Sohbetiyle güzel bir yemek yemiş gibi olurdunuz. Anlattıklarından çok, anlatış biçimi önemliydi. Kesinlikle içinize işleyen sesle konuşurdu. Zarif ve yumuşacık.. bizim oraların ses tonlaması ve vurguları onu simgeliyordu adeta. Kibar adamdı.

2005 yılında kalın bağırsak kanserine yakalandı. Sayısız ameliyatlar oldu. Sayısız kemoterapiler gördü. Birkaç ay sonra babamda cilt kanserine yakalandı. Geçmiş olsun telefonu açtığında babama Çapa Tıp Fakültesini önerirken, cesarette veriyor, hastanelerimizi övüyordu.

Babam 05.11.06’da vefat etti. Cenazeye hasta haliyle Adapazarı’na gelmiş, beni çok şaşırtmış, duygulandırmış, bir o kadarda gururlandırmıştı.

Bu çok değerli ağabeyim kanserle girdiği amansız mücadeleyi 4 sene önce kaybederek vefat etti. Mekânı cennet olsun. Her ölüm bir kayıptır, her kayıpsa yalnızlığın basamakları. Hayat bizi yalnızlaşmaya doğru ister istemez sürüklüyor ne yazık. Bugün bunlar aklıma geldi ve hiç tadım yok! Kusura bakmayın.


Yayın Tarihi28.05.2014

SİZİN NE KADAR UMURUNUZDA

Ne kadar umurunuzda bilmem ama dört sene önce yazdığım bir yazıda haberler arasında gezinirken bizim nelerle uğraşmamıza rağmen gelişmiş ülkelerin nelerle uğraştığını gördüm. Gelecek için bilim adamlarının bulguları ve düşünceleri nelerdi? Dünya ulussuz bir dünyaya doğru gidecek mi bilemem ama uluslar arası birlikteliğe gideceği kesin ve bunun güçlüler lehine geliştiğini görmemek için kör olmak gerek.

Bir gerçekte vardır ki devlet kutsal olmaktan epey zamandan beri çıkmış durumdadır. Uluslar arası birliktelikten ortaya çıkan kurumlar bireyi devlete karşı koruyor ve savunuyorlarsa bunu önemli bir gösterge olarak kabul etmek gerekir.

Bizim ülke içi siyasetimizin içler acısı durumuna bir bakın birde dünyanın doludizgin nereye gittiğine...

“İZMİR’de, Kızılay’ın doğduğu gün bir bebeğe AİDS’li kan verdiği için Türkiye’yi 787 bin lira tazminat ödemeye mahkum etmesi üzerine devlet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına uyarak, aileye yasal faiziyle birlikte toplam 948 bin TL tazminat ödedi.
İzmir’de, 1996 yılında yaşanan olayda, doktorlar erken doğan Y.O.’nun kanının değişmesine karar verdi. Aile ise kanı Kızılay’dan temin etti. Ancak Kızılay’dan alınan ve bebek Y.O.’ya nakledilen kanda AİDS hastalığına neden olan HİV virüsünün bulunduğu ortaya çıktı.”

“Bilim adamları Dünya’dan 20 ışık yılı yani yaklaşık 120 trilyon mil uzaklıktaki bir gezegenin, bağlı olduğu yıldıza uzaklığının, ne çok sıcak ne de çok soğuk olmayacak bir mesafede bulunduğunu tespit etti. “Gliese 581-g” gezegeninin su ve hayatın varlığı için tam doğru konumda olduğundan artık emin olduklarını açıklayan bilim adamları, gezegende su olup olmadığıyla ilgili henüz bir bulguya sahip değiller.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmiyorum ama Ertuğrul Özkök köşesinde yazmıştı;

“Bravo Deniz Ülke Arıboğan.

Kendine aydın diyen bazıları ‘Hayır’ oyu veren herkese ‘Ruh hastası’, ‘Ahlaksız’ ‘Darbeci’ diye yüklenirken, o bir bilim insanı hassasiyeti ile yüzde 42’nin ruh halini anlamaya, anlatmaya çalışıyor.

Şunları söylüyor:

‘Bu kitle aslında ülkesini çok seviyor ve geçmişini sahiplenmeyi bir vazife olarak görüyor. Bütün değerlerinin bu kadar lanetlenmesine, bu kadar tartışılıp speküle edilmesine hazır değildi ve şimdi ona tepki duyuyor.’

Yani diyor ki: Daha doğrusu o demek istiyor, ben de soruyorum ki:

Bu yüzde 42’nin, Tophane’de sopasının ucundan duman tüten ‘delikanlı’ kadar, hiç olmazsa o kadar, şefkate hakkı yok mu?”

“Bilim adamları Dünya’dan 20 ışık yılı, yani yaklaşık 120 trilyon mil uzaklıktaki bir gezegenin, bağlı olduğu yıldıza uzaklığının, ne çok sıcak ne de çok soğuk olmayacak bir mesafede bulunduğunu tespit etti. Bilim adamları bağlı oldukları yıldıza yaşama uygun mesafede bulunan gezegenleri "Goldilocks" (Düğün Çiçeği) şeklinde anıyor. Bu ismin kaynağı ise orijinal adı "Goldilocks and Three Bears" olan "Üç Ayı" masalı.”

Sizin ne kadar umurunuzda ama Ertuğrul Özkök’ün aynı yazsına gene dönelim.

“Bravo Kadri Gürsel. 
Ne diyor, hem de açık açık, hiç kıvırtmadan, adını koyarak:
“AKP iktidarının Kürtler kadar Türklerle de müzakere etmesi gerekir.”
Geçen pazartesi günü Milliyet’teki köşesinde aynı samimiyetle devam ediyor:
“Bütün Türklere demokrasi güvencesi vermeden, Kürtlerle demokrasiyi konuşmak mümkün olmadı, olmayacak.
Kürt sorununu çözüm yoluna sokmak, Türkleri bölen nedenlerin üzerine gitmekten geçiyor.”
Haksız mı?
Bu memleketin artık Kürt sorunundan büyük bir Türk sorunu var diyenlerin hiç mi hakkı yok...
Türk’ü çoktan unutmuş, defterinden silmiş, şimdi de başkalarına unutturmaya çalışan(lar) (anlar mı) bilemem.
Ama çok iyi bildiğim bir şey var.
Kürt sorununu çözmek için İmralı’ya, Kandil’e gidenler, bir zahmet sahillere de uğramak zorunda.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmem ama;

“Amerika Ulusal Uzay Vakfında düzenlenen basın toplantısında bulgularını açıklayan Carnegie Institution astronomi uzmanı Paul Butler, ‘Suyun olması için gezegenin ne çok soğuk ne de çok sıcak olmaması gerek. Bunun için de ne çok uzak olacak ne de çok yakın’ dedi.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmiyorum.

“Bir süredir dünyada ve ülkemizde küçük alışveriş duraklarının, bizdeki adıyla bakkaliyenin ölümüne tanıklık ediyoruz.”                                                                                                        

“Butler, ‘Gliese 581-g’ gezegeninin tam doğru konumda olduğundan artık emin olduklarını açıkladı. Ancak, gezegende su olup olmadığıyla ilgili henüz bir bulguya sahip değiller. Basın toplantısında, ‘Şimdilik tek bildiğimiz, bu gezegen sıvı halde su için ideal mesafede. Ve yüzeyinde suyu koruyacak atmosfer yoğunluğuna sahip. Bunun dışında bir yaşam olduğu ile ilgili söylenecek her şey spekülatif olur’ diye konuşan Butler yine de spekülasyon yapmaktan kendini alamadı: ‘Dünyada bir söz vardır. Nerde su varsa orada hayat vardır.’
Pennsylvania Eyalet Üniversitesi astronomlarından Jim Kasting ‘İlk defa gerçekten heyecanlıyım. Bu gezegen, hayata tam müsait ilk gezegen’ dedi.”

Sizin ne kadar umurunuzda bilmem. Bu kadar araştırma ve keşifler yapılıyor, aklınıza bir şey geliyor mu? Bence bu dünya yaşanmaz olmak üzere. Ufak ufak kaçmanın yolları aranıyor olmasın bu? Şaka, şaka..


Yayın Tarihi26.05.2014