31 Temmuz 2014 Perşembe

TELEVİZYON HABER MUHABİRLERİ 2



Yazımıza televizyon muhabirinin hatası üzerine köşe yazarlarının yorumlarıyla devam ediyoruz. SABAH Yazarı Yüksel Aytuğ’un köşe yazısıyla başlayalım.

“Çok talihsiz anlardı. Hem (adı geçen Tv kanalı) nın Ana Haber dairesi, hem de muhabir Özay Erad için... Erad, Şile’de kaybolan minik Berat’ın evindeydi. Mikrofonu uzattığı annesi isyandaydı. Devlet yetkililerini göreve davet ediyordu. Acılı ve endişeli anne, sırayla herkese uzun uzun sitem etti, yardım istedi. O sırada muhabir Erad’ın yüzü endişe ile gerildi. Ardından, odada bulunan Berat’ın kardeşinin dışarı çıkarılmasını istedi. Anneye dönerek, “Ben de bir anneyim. Ama şimdi bu haberi nasıl vereceğimi bilemiyorum. Bir son dakika gelişmesi oldu. Bana kulaklığımdan bildiriyorlar. Ormanda bir çocuğun cesedi bulunmuş. Jandarma ekipleri şimdi o bölgeye gidiyorlar” dedi. Anne feryat ederek, koltuğa yığıldı. Sinir krizi geçirmeye başladı. Bir süre sonra muhabir Erad, telaşla düzeltme yapmaya koyuldu: “Yok, hayır, çocuk cesedi değilmiş. Canlı yayındayız, ben yanlış anlamışım. Çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş. (O da ne demekse?) Ceset değilmiş, hayır, hayır...” Ve canlı yayında odayı panik havası kapladı. Kimi kamerayı kapatmaya çalışıyordu, kimi kendini yerden yere atan anneyi sakinleştirmek için çırpınıyordu. Stüdyoya geri dönüldüğünde spiker Serdar Cebe hiçbir yorum yapmadan büyük bir soğukkanlılıkla sıradaki habere geçti. Bir süre sonra Şile’deki eve yeniden canlı bağlantı yapıldı. Muhabir Özay Erad perişandı: “Bu bir canlı yayın, tabii ki hepimiz Berat’ın bulunması için uğraşıyoruz. Ben de bir anneyim. Kulağıma gelen bilgiyi yanlış anlamışım. Buna sebebiyet verdiğim için çok özür diliyorum. Ormanda Berat’ın kıyafetleri bulunmuş. Ben yanlış anladım. Özür diliyorum...” Neyse ki daha sonra Berat sağ salim bulundu ve canlı yayında şoka uğrayıp sinir krizi geçiren anne bu acının ardından büyük bir mutluluk yaşadı... Peki ya annenin ya da aile fertlerinden birinin kalbi, o acı habere dayanmasaydı? Tamam, ortada kötü niyet yok. Ama bir anneye canlı yayında, kameralar önünde evladının öldüğü haberini verme hakkını ve yetkisini size kim verdi? Orada psikolog, doktor var mı? Böyle bir riski nasıl alırsınız? Bu muhabirler, editörler böyle konularda hiç mi eğitim almazlar? Peki ya canlı yayında bir annenin yıkılışını milyonlara izlettireceksiniz de ne olacak? Kahrolsun böyle rekabet. Yerin dibine batsın böyle habercilik. Olmaz olsun böyle acemilik... Umarım bu acı tecrübe, başta (adı geçen tv kanalının A.G) Haber Merkezi olmak üzere tüm haberci dostların kulağına küpe olur...”

Her yazar başka açıdan olayı değerlendirmiş. SABAH Yazarı Şengül Balıksırtı bakın bu konuda neler yazmış

“Üç yaşındaki Berat’ın öyküsüne televizyonlarda ya da gazetelerde rastladınız mı bilemiyorum. Ben televizyonda izlediğimde Berat bayram ziyareti için gittiği Şile’nin bir köyünde 28 saattir kayıptı. Berat’ın annesinin feryadını izlerken, ekranda “Bir çocuk sesi duyuldu” altyazısı belirdi. Sonra muhabir, annesinin yanında oturan Berat’ın kardeşinin odadan dışarı çıkarılmasını istedi. Ve onun çıkışını sağladıktan sonra “Bu durum bir anneye nasıl söylenir bilemiyorum ama ormanlık alanda bir çocuğun cansız bedenine rastlanıldı” dedi. Ve Berat’ın annesi çığlıklar atıp kendini oradan oraya atmaya başladı. Saniyeler geçmeden, haberi sunan muhabir, “Pardon, pardon... Bir çocuk sesi duyuldu” dedi. Böyle bir şey olabilir mi? Oldu işte. Hemen yayın kesildi. Birkaç dakika sonra aynı muhabire yeniden bağlanıldı. Ve muhabir yine defalarca özür dileyerek “Kulağıma gelen sesi yanlış anladım” dedi.

Ama özrü yanlış bilgi verdiği için diledi; başka bir şey için değil. Neyse ki birkaç saat içinde Berat bulundu. Çocuk sağ salim yuvasına kavuştu. Ben yıllardır haber izlemiyorum. Haber kadar ekranda haberciler tarafından yaşatılmaya çalışan heyecan da insanın üzerinde klastrofobik bir etki yaratıyor çünkü. En küçük haber bile haberden daha büyük hareketlerle anlatılıyor, önemliymiş hissi veriliyor, yaygara koparılıyor. Nitekim Berat’ın haberlerinin öncesinde de bir muhabir Başbakan’ın İstanbul’daki evinin önünden canlı yayındaydı. Bir heyecan bir heyecan. Tamam habercilerin böyle bir dili var ama her haber de böyle heyecanla anlatılmaz ki. Neymiş? Başbakan cami açılışından sonra evine gitmiş ve bir daha da görünmemiş. Ses tonlarına falan bakınca bir şey oldu zannediyorsunuz. İyi ki de izlemiyorum haberleri. İnsanın sinir sistemi arıza çıkarır çünkü.

Ama haberciler şu konuyu bir tartışsınlar bakalım; habercinin canlı yayında bir anneye evladının öldüğü bilgisini vermesi gerçekten habercilik midir? Etik midir? Reyting midir? Ve de haber her türlü hayatın önüne geçer mi? Berat’ın annesine hayatının şokunu yaşatan muhabir arkadaşımızın bir iş kazası yaşadığını kabul edelim ve şuna şükredelim; Berat iyi ki bulundu, iyi ki yaşıyor, iyi ki annesinin sıcak kollarında yine...” 

Binlerce kilometre uzaklarda olmasına rağmen, iletişim ve ulaşım araçlarının sayesinde dünyanın iyice küçüldüğü düşünülürse bu olaydan haberdar olan köşe yazarlarına şaşırmamak gerek. Bunlardan biride RADİKAL Yazarı Cüneyt Özdemir:

“Berat’ın anasının başına gelenleri Vietnam’ın başkenti Hanoi’de bir otel odasında izledim. 3 yaşındaki Berat, anası ile Şile’de bayram ziyaretine gitmiş. Kaybolmuş... Ortalık yangın yeri. Malum, bayram nedeniyle ortada doğru dürüst bir haber de yok. Medya üzerine atlıyor. Birinci günün sonrasında bütün medya Berat’ın akıbetini merak ederken (o tv kanalının) anahaber ekipleri olay yerinde canlı yayında annesinin yanındalar.

Muhabir Özay Erad heyecanla olayı anlatırken kulağına yanlış bir haber fısıldanıyor. Özay Erad önce Berat’ın ağabeyini soğukkanlılıkla odadan çıkarttırıyor. Annesine bile dönmeden kameraya bakarak Berat’ın cesedinin bulunduğunu, köylülerin olay yerine gittiğini söylüyor.

Anne yanında delirirken Özay Erad şefkatle kolunu annenin omzuna uzatıyor. Ağlamamak için kendini zor tutuyor. Gerçi sonra bir çocuk sesi duyuldu diye düzeltiyor ama çok geç... Anne çığlık çığlığa acıyla kendini yerlere atıyor. Bağırtılar, çağırtılar akrabalar yetişiyor, ekran kararıyor, alelacele anchorman Serdar Cebe’ye geçiliyor.

Bir televizyonculuk kazası deyip geçmeden önce bir duralım ne dersiniz?
O annenin çığlığı taa buradan duyuldu arkadaşlar.

Meseleyi basit bir muhabir hatasına bağlayıp üzerini itinayla kapatabiliriz ama yapmamalıyız. Televizyonun bu yapay dilini kırmanın, yıkmanın hepimiz için zamanı geldi.

Televizyonda cinayet çözenlerin de prime–time’da acı pazarlamaya kalkanların da reyting için bir haber bülteninde olmadık dümenler çevirmeye kalkanların da alacağı çok ders var. İşe bir soru sorarak başlayabiliriz.

“Çocuğu kayıp bir ananın gözünün içine bakıp çocuğunun cesedinin bulunduğunu milyonlarca kişinin huzurunda söylemeye hazır mısınız gerçekten?”

O zaman, o ananın patlattığı çığlığa da hazır olmalısınız. Şaşırmak yok! Haberin yanlış çıkması skandal değil. Neyse ki Berat birkaç saat sonra canlı bulundu. Asıl skandal o çocuğun ölü bulunmasıydı.

Cümleten geçmiş olsun!”

Gelelim son söze: O muhabir bayanın dediği “bende bir anayım” cümlesine sığınarak bir anneye evladının ölüm haberi doğru bile olsa verilmez. Bu sizin işiniz değil. Hele canlı yayında aşama aşama, can çekiştire çekiştire haber hiç verilmez. Yarışma programlarındaki gibi izlenmeyi arttırma uğruna gerilim arttırmak çabası ile habercilik yapılmaz. Önce insanın muhatap alındığı unutulmamalı. İzleyicide, mağdur durumda olanda bir insandır.


BİTTİ


Yayın Tarihi: 07.07.14

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Bu sene ramazan yazla birlikte geldi. Bunaltıcı sıcaklar çok şükür henüz ortalıkta görünmedi. Gündüzleri bazen sıcak oluyor ama akşam olunca biraz nefes alabiliyoruz. Hatta sahura doğru dışarıdaysanız hafiften ürperirsiniz bile. Ben ramazan ayının ibadet yanı kadar o koşuşturmasını, teravih sonrasında her yerin dolup taşmasını da çok seviyorum. Ama bir şey hiç hoşuma gitmiyor. Bazı kahvehaneler ramazanı daha çok kumar oynatmak için bekliyorlar sanki.

Geçen hafta, 55 hafta yayınlanan şiirlerimle bir ajandayı bitirmiştik. Bu hafta ikinci ajandaya başladık. Şimdiye kadar gazetemizde yayınlananlar 1971-2003 yılları arasında otuz iki yılda yazdığım şiirlerdi. İkinci ajandayı henüz dolduramadım. 2004 yılından sonra yazdığım şiirler toplanmış değil. Sanırım o yıllardan sonra yazdıklarım pek fazla yer tutmaz. Umarım bu şiirlerde dikkatinizi çekmeyi başarır. Umarım bunları da beğenirsiniz.
Gene şiirlerin arasına girmeyeceğim. Şu kadarını söyleyeyim yeter; son şiir hariç gönderilmemiş şiirlerdir. Artık bildiğinizden eminim; ben bu şiirleri telefonumun kısa mesajlar bölümüne yazar, kimilerini sevdiklerime gönderirdim. Bazı şiirler de düz yazıyla kalbini kırmaktan çekindiğim kişilere yazılarak gönderildi.

***

77
Bir kartaldım yükseklerde
Güvercin gördüm gözlerinde mavi yalım
Kanadımı yaktı, uçamadım
Uçamadım, yılanlardan kaçamadım
Kırk yerimden soktular beni
Çok masum sokuldu yanıma, rüzgârlardan kaçıp
Bilemedim gözlerindeki mavi yalımı
Gözlerimden kalbime girdi
bir bakış atıp
Kanadım yandı uçamadım

Aydın Göle
4 ocak 2003

***

78
Derman aradım sevdama
Ferman buyurdular hüzünlere
Gece yağsın diye.
Çünkü hüzün yoksa
Sevda, sevda değil.
Gece büyür yalnızlık daha çok
Sevda sığmaz yüreğe
Gözlerden taşar ıslak, ıslak

Aydın Göle
5 ocak 2003

***
79
Sen
Masum uykuların
İhanet bilmez meleği
Şeytan olsan
Kendine ihanet edemezsin
Ben
Köyün delisi miyim
Hiç alamaz mıyım
Yanık yürek kokusunu
Öylemi sanıyorsun
Yürek yangının
Dilinden dökülemez mi
Yemin mi ettin kendi kendine
Seni ele veriyor ellerin
Saklanacak yer bulamamış
Bir ceket, bir pantolon cebinde
Duruyor orta yerde kararsız, telaşlı
Ben ellerinden farksızım
Ortalarda kaldım darmadağın
Topla parçalarımı
Sana vurgun beni bulacaksın
Ben seni arıyorum halâ
Çamur gibi pazardan
Ve bu sessiz mezardan
Çek çıkar beni

Aydın Göle
5 ocak 2003

***

80
Bu gece uyusam
Uyanmasam sabaha
Gidiyorum da gidemiyorum
Gitmenin başka yolu kalmadı
Sen olmayacaksan ellerin olmayacaksa
Hayat beni saramaz,
Kuşatamaz bir daha.
Ot gibi çimen gibi
Çiğne geç beni.

Aydın Göle
5 ocak 2003

***

81
Gönül aldırmazsa,
Kaşlarını aldırmaz,
Kırık dökük,
Anılarını aldırmaz gözlerinden,
Şu gönlü hiçbir şey kandırmaz,
Yarin tebessümünden gayrı.

Aydın Göle
6 ocak 2003

***

82
Olamam,
Senin umursamazlığına
Razı olamam.
Yiter giderim yalnızlıklarla.
Dökülürüm sonbahar olup,
Güneş gibi sönerim,
Günlerin parmaklarında.
Akşam üstleri
Tutuşmuş camlardan düşerim

Aydın Göle
7 ocak 2003

***

83
Bir gün kırlara gitsek
Sen papatya toplasan
Ben gelincik toplasam
Sen papatya falı baksan
Ben saçına gelincik taksam
Kahkahalarımızdan
Gök çatlasa
Gökler çatlasa
Gong gibi
Kahkahalarımızdan.
Kahkahalarımızdan kuşlar
Uçmayı unutsa ebedi.
Gözyaşlarımız
Sıcacık süzülse mutlulukla
Yanaklarımıza.
Bahar kudursa
Yemyeşil

Aydın Göle
9 ocak 2003

***

231
Bir özlem var içimde
Lacivert gecede
Gülen yıldızlar kadar çok
Bir umut var içimde
Gülen bebek yüzleri gibi
Çıkıp gelecekmiş gibisin ansızın
Sevecekmiş gibisin sonsuza dek
Adı Senin adın her günümün

Aydın Göle
10 ocak 2003

***

Ramazana uygun bir lisanla müsaadenizi rica edeyim. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse af ola sevgili okurlarım.



Yayın Tarihi: 06.07.14

TELEVİZYON HABER MUHABİRLERİ 1

Televizyon muhabirleri hakkında ne düşünürsünüz? Onlar hakkındaki düşünceniz olumlu mu, olumsuz mudur? Bana sorarsanız kendileriyle ilgili hiçte iyi düşünceler beslemiyorum. Hele canlı yayınlarda bol açıklamalarla vakit öldürmeleri yok mu? Bir konunun tanıtımında özellikle hata örtmeye yönelik yaptıkları açıklamalar iyice klişeleşti, iyice konuşma tarzına dönüştü.

Bir çırpıda anlatılması gerekenleri akılları taksit taksit çalıştığı için bolca “eeee” yada “iiiii” ile süsleyerek taksit taksit anlatıyorlar. Kişiselleştirmeden örnek verebilirim. Diyelim ki gazetemizin önünden canlı yayın yapılacak, yer tarif edilir önce değil mi? Şöyle tarif ediyorlar:

“Büyükgeçit sokağındayız, Bakkallar durağı Büyükgeçit sokağı, Yeni cami yönünde, altgeçit bittikten sonraki ikinci sokak, yani bakkallar durağındaki otelin önünden içeri girilen Büyükgeçit sokağındayız”  

Böylesi berbat kişi ve yer tanıtımından sonra uzmanlık soruları gelir. Hayret ederim, nasıl bulurlar o soruları? Çok çalıştıkları belli canım. Soruları yağmur gibi sormak ve cevapları dinlememek meslek gereğidir herhalde. Bazen verilen cevap arasında her nasılsa duydukları bir kelime veya bir cümleye takılıp konudan uzak, yeni, dahiyane bir soru daha sorarlar. Bu sadece muhabirlerin yaptığı bir şey değil, açık oturum yöneten anlı şanlı habercilerinde yaptığı bir şeydir. Canlı yayına kim çıksa böyle bir durumda sinirlenir. Cevabı alıp kamu oyunu aydınlatmak niyetinde olmadıkları o kadar bellidir ki, çıkan sonuçtan hiç rahatsız olmazlar.

İş kazaları da olur, canlı yayının kesilmesine bile yol açabilirler. Yakın geçmişte bir kurban  bayramında böyle bir canlı yayın rezaleti yaşanmıştı. Bayram süresincede gündemden düşmemişti. Olay neydi, önce onu hatırlayalım.

Önemli televizyon kanallarımızdan birinde Haber Muhabiri Özay Erad’ın canlı yayında imza attığı inanılmaz skandal, köşe yazarlarının da tepkisini çekti. Şile’de kaybolan 3 yaşındaki Berat’ın annesiyle canlı yayında konuşan muhabir, kulaklığına gelen yanlış bilgiyi anneye aktarınca olanlar oldu.

Çocuğunun bulunması için devlet yetkililerini göreve çağıran annenin sözlerini kesen muhabir, “Ben de bir anneyim. Ama şimdi bu haberi nasıl vereceğimi bilemiyorum. 
Bir son dakika gelişmesi oldu. Bana kulaklığımdan bildiriyorlar. Ormanda bir çocuğun cesedi bulunmuş. Jandarma ekipleri şimdi o bölgeye gidiyorlar” dedi. Bunun üzerine 
minik Berat’ın annesi sinir krizi geçirdi. Özay Erad, kısa bir süre sonra yaptığı hatayı düzeltmeye çalışarak “Yok, hayır, çocuk cesedi değilmiş. Canlı yayındayız, 
ben yanlış anlamışım. Çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş” dese de olanlar olmuştu. Hem ses bulunmaz duyulur. Yoksa ses yerinde duran bir maddemidir? Ne zamandan beri böyle olmuştur bilen var mı? Bu bile başlı başına bir gaftır, oysa bundan büyük bir gaf işlenmişti. Nerdeyse ailenin kalp krizi geçirmesine sebep olunacaktı.

O Tv kanalı Ana Haber bültenini sunan Serdar Cebe, bir sonraki akşam yayında tüm Türkiye'den özür diledi. Cebe, “Dün gece çok talihsiz bir canlı yayın kazası yaşadık.. Muhabirimiz, kulağına gelen bir anonsu yanlış anlayarak bir çocuk cesedi bulunduğunu söylemişti. Muhabirimiz daha sonra hatasını düzeltti ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Bu canlı yayın kazası nedeniyle başta Berat’ın annesi, ailesi olmak üzere tüm Türkiye’den özür dileriz” dedi..

Bir annenin, canlı yayında, kameralar önünde yaşadığı bu inanılmaz yıkım köşe yazarlarının da tepkisini çekti. İşte Gazete HABERTÜRK Yazarı Murat Bardakçı, Sabah yazarları Yüksel Aytuğ ile Şengül Balıksırtı ve Radikal yazarı Cüneyt Özdemir'in konuyla ilgili yazdıkları:

HABERTÜRK Yazarı Murat Bardakçı:
 
Yayına çıkan oyuncu internetten gelen herşeye inanacak kadar saf, konu hakkında etraftan görüş almaya çalışan muhabir de söyleneni idrak edemeyecek derecede sağır yahut anlayışsız ise, ortaya böyle şeylerin çıkmasına hiç şaşmamak gerekir! 

Televizyoncusu on küsur senelik ses kaydını “Atatürk’ün sesi” zanneden konuğuna tek lâf etmez... Canlı yayın muhabiri “Çocuk sesi duyulmuş”u “Çocuk cesedi bulunmuş” diye anlayıp kaybolmuş yavrucağızın annesini krizlere sokar... Sonra, gafını düzeltmek için bulunan sanki düşürülmüş bir anahtar yahut cüzdanmış veya Türkçe’de “ses bulmak” gibisinden bir söz varmış gibi “Afedersiniz, çocuk cesedi değil, çocuk sesi bulunmuş” diye kıvırır... Gazetenin muhabiri de muhatabının söylediğini başka tarafından anlayıp “Aynı plâk onda da varmış” diye yazar...


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 04.07.14 

İSTESELER, (bu hastalık biter) AMA İSTEMEZLER.

Star Gazetesinde 13 aralık 2010 gününde çıkan haberi gördüğümde kanser hastalığı üstüne şimdiye kadar çıkan haberlerden biri diye düşünmüştüm. Yakın zamanda sevdiklerimden 6 kişi kansere yakalanmış, bunlardan dördünü kaybetmiş, diğerlerinide kaybedeceğim korkusunu taşıyan biri olarak bu haberi okuyunca umutlanmıştım. Nasıl umutlanmazsınız ki.. kanser hastalığı şeker hastalığı seviyesine düşürülüp, ölüm sebebi olmaktan çıkarılıyordu. Ama bunada engel olacaklarından korkuyordum. Kim mi engel olacak? Kanser hastalığını sözde (eskiler güya derlerdi, halk dilinde kim sorarsa, yada sözüm onada denirdi, şimdi kimi konularda küçümsemek için söylenen biçimiyle sözde deniyor) tedavi edici metotlar geliştiren ilaç ve tıbbi araç gereç üreten firmalar tabii.

Satar Gazetesindeki haber daha sonra televizyonların ana haberlerinde de genişçe yer aldı. İzleyenler hatırlar. Şimdi gelin o haberi okuyalım.

***

Kanseri yaşanabilir kılıyor...

Dünyaca ünlü Prof. Mustafa Camgöz, kansere farklı baktı ve yok etmek yerine ‘yaşanabilir’ bir hastalık haline getirmeyi başardı.

Kemoterapiyi tarihi gömen yeni nesil ilaç ‘hap’ şeklinde ve ucuz olacak.

Dünyanın saygın kanser araştırma merkezlerinden biri kabul edilen Londra Imperial College Kanser Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Mustafa Camgöz, kanserin dağılmasını önleyici, solid tümörlerin yayılmasına son verecek yeni nesil bir ilaç geliştirdiklerini, gelecek yıl klinik deneylere başlayacaklarını açıkladı.

Star Gazetesi’ne konuşan Prof. Camgöz, “Kanser hastalıklarında ölüme yol açan ana neden kanserin yayılmasıdır. Bizim hedefimiz de tümörleri yok etmek yerine yayılmasını önlemek. Böylece kanseri ölümcül hastalık olmaktan çıkarıp, ‘birlikte yaşanabilir’ bir kronik hastalık haline getirmeyi hedeflendik. Bu yeni nesil ilaçlarla kanser, diyabet, astım, kalpte ritim bozukluğu gibi ciddi, ancak ‘birlikte yaşanabilir’ hale gelebilecek” dedi.

Kanserin yayılmasını önleme fikri üzerinde 12 yıldır çalıştıklarını anlatan Prof. Camgöz, tekniği şöyle anlattı: Önce mekanizmayı keşfettik, sonra bunu ilaçla nasıl kontrol edebileceğimiz üzerinde çalıştık. Benim nöroloji uzmanlığımla onkolojiyi birleştirdik. Bu bize kanserin yeni bir resmini çizdi. Yayılan kanser hücrelerinde ‘hiperaktif’ elektrik sinyalleri geliştiğini gördük. Sara hastalığında vücut nasıl kontrolden çıkarsa, kanserde de benzeri hareketler gördük. Hiperaktif hücreler etraflarını sindirip yayılıyorlar. Bulduğumuz ilaç bu hiperaktiviteyi bloke ediyor, tümörlerin yayılmasını durduruyor.

Prof. Camgöz, “Yeni nesil ilaçlar, 40 yıldır çalıştığım Imperial College’da geliştirildi ve patentlendi. Yeni ilaç toksik değil ve kemoterapi gibi öldürücü etkisi yok. 5 yıl içinde de tesirlerini göreceğiz. Hap şeklinde olacak yeni kanser ilaçları pahalı olmayacak” müjdesini verdi.

Lefkoşa doğumlu 58 yaşındaki Prof. Mustafa Camgöz, 1970’te eğitime başladığı Imperial College’da fizik okudu, ardından biyofizik ve biyo-tıp doktorası yaptı. 1995’te Nöro-biyoloji profesörü olan Camgöz, ‘kanser biyolojisi’ alanında da profesörlük aldı. 40 yıldır Imperial College’da araştırma yapan Prof. Camgöz, prostat ve meme kanseri tedavisine yönelik buluşlarıyla adını duyurdu. 

***

Dünyanın kanını emen en önemli iki sektör var. Biri temizlik alanındaki deterjan üreticileri, diğeri sağlık alanındaki kanser hastalığı için üretim yapan ilaç ve tıbbi araç gereç üreticileri. Bunlar çok büyük sektörlerdir. Dünyaya hitap ederler. Oysa bunlara seçenek oluşturacak buluşlar yapılmıyor değil. Örnek olarak temizlik alanındaki uzay endüstrisinin buluşları gösterilebilir. Uzay araştırmaları sırasında su kullanımının sınırlı olması, deterjansız ve kuru temizleme önem kazandı. Burada deterjan yerine bakteri kullanılıyor. Bakteriyle çevre kirliliğininde önüne böyle mümkün olacağı düşünülüyor. Denizlerdeki kirlilik bu yolla giderilmeye çalışılıyor.

Kanser hastalığı için yapılan buluşlarsa günlük buluşlar gibi çabuk unutuluyor. Bizlerse her şeyi zaten unutmaya eğilimliyiz. Kanser hastalığına çare diye çıkan her haber bizi umut yorgunu yapmaktan öteye gitmiyor. Binlerce yıldır varlığı bilinen bu hastalığa çare bulunamamasını aklım almıyor. Bu çağ öyle bir çağ ki, nerdeyse varlığın sırrı çözülüyor. Bir hastalığın bitirilememiş olması bana inandırıcı gelmiyor. Herkesteki yaygın kanıya göre kanser endüstrisi diye başlı başına bir endüstri var. Onlar isteseler her şeye çözüm bulurlar. Ama devletler, sosyal güvenlik kuruluşları en büyük alıcı olduğu için onlar bu gelirden olmak istemiyorlar.

Bu habere bugün bakınca aradan geçen zamana rağmen hiçbir gelişmenin kamuoyuna yansımadığını görüyoruz. Ne yazık ki, bu konuda kim öngörüde bulunsa haklı çıkabileceği gibi, bende haklı çıktım. Keşke insanlık kazansa ben haklı çıkmasaydım.

Onun için diyorum ki; İSTESELER, (bu hastalık biter) AMA İSTEMEZLER. 
  


Yayın Tarihi: 02.07.14 

30 Haziran 2014 Pazartesi

DOMATESİ YEN YENEBİLİRSEN

Yaz aylarının ilkini bitirmek üzereyiz. Baharı bıraktığımız şunun şurasında henüz bir ay olmadı. Henüz havalar yaz sıcaklarına erişmiş değil. Ramazan da başladı. Allahın hikmeti her ramazanda havalar sıcaksa biraz serinler, soğuksa ılıklaşır. Bu senede öyle olacak sanırım. Gün uzun, havada sıcak olunca inanan insanlar zorlanırlar. Ama yüce Allah kullarına zorluk yaşatmıyor işte. Bundan birkaç yıl önce kırk günü aşan bir süre aşırı sıcaklarla boğuşmuş ve epey bunalmıştık. Kimimiz serin havalarda o sıcak yazları arar, kimiz sıcak havalarda o soğuk kışları özler. Annemin bir sözü var; “insan nankör varlıktır, her şeyden şikayet eder” der. Hava biraz ısınınca yanarız. Bir serin rüzgar esse donarız. Bu nankörlük değil elbette. İnsanın zayıf yaratılışta olması onun üstünlüğünü sağlamıştır. Doğaya uyamayan insan bugünkü teknolojiye gelebilmiştir. İnsan beden olarak zayıf yaratılışta olmasa bu gün et obur veya ot obur yaratıklardan farklı olamazdı. Onlar gibi gelişemeden, olduğu gibi kalarak ömür tüketirdi. Anlamı kavramadan kitap okumak gibi bir hayat ne sıkıcı. İyiki Allah insanı zayıf yaratmış.

Dedim ya; insanın zayıf yaratılışlı olması üstünlüğüdür. Karşılaştığı her güçlükte aklını kullanmayı başaran tek canlı olması bunun göstergesidir.

Bugünde biraz aklımızı çalıştıralım, var mısınız?

Şu veriler hükümetlerce sürekli işlenmedi mi? Şimdide işlenmiyor mu?

Milli gelirlerimiz arttı, insanımız giderek zenginleşiyor, terör bitmek üzere, ekonomimiz dünya ilk on’una giriyor, sağlık hizmeti problemleri sona erdi, ilaç sıkıntıları halledildi, işsizlik son göstergelere göre azalıyor, ziraatımız güçleniyor, hayvancılığımız gelişme yeteneğinde olduğunu gösteriyor, tarımımız güçlü, milli kuruluşlarımız her geçen gün artıyor, elektronik üretim sanayimiz, insansız uçaklarımız, ağır sanayimiz, madenlerimiz, enerji kaynaklarımız ve üretimimiz, toplumsal huzur ve barışımız var, dünyanın en başarılı üniversitelerine, dört dörtlük bir milli eğitim program ve projelerine sahibiz.

Gelişmemiz küçümsenemez tamam, keşke iktidar partilerinin dediği kadar dört başı mamur olsak. Onlar bize dev aynasını uzatırlar. Öyle yapmasalar kendimize güvenimiz artmaz onları tekrar tekrar seçmeyiz ki..

Onlar bize yalancı cennetleri vaat ederek iktidara gelirler. Kendi iktidar dönemlerini güllük gülistanlık gösterirler. Sanki memlekette değil cennetteyiz. Oysa gerçek hiçbir zaman onların gösterdikleri gibi değildir. Yakın geçmişte domates ve karpuz işin öyle olmadığını bize gösterdi. Yaz bitmeden karpuz, ardından domates bitti. Domates altın fiyatlarıyla yarıştı sanki..

Evet evet, hani şu Türk mutfağının vazgeçilmezi yemeklik, salatalık, salçalık domates!! Alın size “işe yarar” seminer konusu, ister açık ister gizli toplantılar düzenleyin. Bir ara domatesin kilosu 10 liraya kadar çıktı. 10 kilo alırsanız 4 Kilo kaliteli salça yapabilirsiniz. Yani 100 liraya 1 Kg. salça. Kısacası övünçle açıklanan memura, emekli, işçi maaşlarına yapılan zamlar o yıl salça parası bile değildi.

Ezberledik artık biliyorsunuz, her yaz başında keneler yoluyla kanamalı Kırım Kongo gribi, sonbahara doğru kanatlılar yoluyla kuş gribi uğramadan gitmezdi. Bir ara ortalığı tırtıl sarmıştı, unutmuş değilim. O yılda domates güvesi musallat olmuştu. Tarladaki domatesin halini televizyonlardan görmüştüm. Hem bitkinin hem meyvenin içi boşalmıştı. İçler acısı bir durumdu. Allah’tan sera domatesleri (ben hiç sevemiyorum o domatesleri, yaz gelmeden domates yemiyorum, oysa tam bir domates tutkunuyum.) imdada yetişti fiyatlar geriledi.

Yetişti yetişmesine ama kafalardaki sorular gitmedi. Türk insanının en çok konuştuğu konulardan biri de genetiği ile oynanmış gıdalardır. İnsanımız İsrail’in şu meşhur hormonlu ve genleriyle oynanmış tohumlarını konuşur. Malum hormonlu ve GDO’lu “Milli” zirai politikalarımız sayesinde daha da konuşacak bu gidişle.

Hani söylendiği gibi heybetli olan ekonomimiz ve siyasetimiz o yıl bir kilo domatese kurban gitti! Hem bütün yaz yok sattı, hem inanılmaz uçuk bir fiyattan. Galiba birileri bizi muhatap bile almayıp, ciddi bir cevaba bile ihtiyaç duymadan açıktan dalga geçti. Bize boyumuzun ölçüsünü birde bu şekilde gösterdiler. Hep gösterdikleri gibi. Sen önce  “domates”i yen diyorlar sanki.

Yenebilirsen!


Yayın Tarihi30.06.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Henüz daha kavurucu sıcakların hüküm sürmediği yazın ilk ayını bitirirken nefes alacak serin köşeler bulmak mümkün, değmeyin keyfimize. Sıcaklarda en büyük nimet bu serin köşelerdir. Bu sene kurak bir kışın ardından yağmurlar bahar sonuna yaz başına sarktı. Zamanında yağmayan yağmurlar nedeniyle boşalan su havzaları bu yağmurlarla dolmadı tabii. Ama çiftçi için bu yağmurlar bereket demek. Bundan sonrasına da güneş gerekli. Sebzenin arzı endamını sürdürmesi için güneşede ihtiyaç var. Şimdi yaz yazlığını göstersin değil mi? Bu arada sıcaklardan dolayı yakınmalarımız olacaktır. Biz insanoğlu olarak sınırlarımızı çabuk unutan bir varlık olduğumuz için her şeyden şikâyet ediyoruz. Hoş unutmasak ne olacaktı? Dayanma gücümüz değişmeyecekti ki.. yer yer mevsim normallerinin üzerinde sıcaklar gene olacaktı ve biz gene şikâyet edecektik.

Bu sıcaklar başlarken üstüne ramazan ayıda geldi. Dini yükümlülüklerini yerine getiren her Müslüman kaybettiği suyu oruçlu olduğu sırada yerine koyamadığı için gelecek sıcaklardan daha fazla etkilenecektir. Her ramazanın ilk gününde çok etkilenirim. Ter yoluyla çok sıvı kaybedildiği için idrar yollarım biber gibi yanar. Doğrusu kendimden korkarım. Ertesi günlerde daha az hareket etmeye çalışırım. Af edersiniz; daha az yüz numaralı odayı ziyaret ederim. Vücudumdaki su kaybını biraz engellemiş olmalıyım ki ilk gün kadar idrar yollarım yanmaz. Birde ben 25 senedir tek böbrekliyim. Kalan böbreğimin zorlanmamasını sağlığım için düşünmek zorundayım. Diyalizler çekilir şey değil. Allah onu çekmemizi emretmişse amenna. Fakat gene de dikkatli olmak şart. Bunun için sağlığınızı zora sokacaksa ve doktorunuz oruç tutmamanızı öneriyorsa tutmayın. Düzenli ilaç alanlar en başta olmak üzere ameliyat sonrası dinlenme ve iyileşme süresi demek olan nekâhat süresinde olanlar oruç tutmamalılar. Unutmayın Allah bu vücudu bize iyi bakalım diye emanet verdi. Emanete hıyanet olmaz!

Bütün oruç tutanlara Allah sabrını da verir. Ben oruçlu olanlara irade savaşlarında başarılar dilerim. Allah her dua edenin duasını, her ibadet edenin ibadetlerini kabul etsin.
Bugün ramazanın ilk günü, yazı yazmakta çok zor. Bilgisayar başında ne yazayım diye düşünüyorum. Laptopum da bir ısınıyor ki, sormayın. Bu şartlarda bu yazılar sizin huzurunuza geliyor. Gazeteyi yayına hazırlayan, yazı kurulu ve matbaa bölümünde çalışanların durumu daha zor. Onlara da sabırlar diliyorum.

Bu haftaki şiirlerle 55 haftada bir ajandayı bitirmiş oluyorum. 1971-2003 yılları arasında yazdığım şiirlerin tamamı elinizin altında. Bundan sonra nerdeyse yarım ciltlik bir ajanda daha var. Onlardan da yayınlanabilir nitelikte olanları seçerek sizlere sunmaya devam edeceğim.

İzin verirseniz bu haftada şiirlerin arasına girmeyeceğim. Şiirlerin yazılış öyküsü yada bende bıraktığı düşünsel izi okumak ve öğrenmek hoşunuza gidiyor muydu bilmiyorum ama bunları da sizlerle paylaşmayı çok seviyorum. Bazen şiirler bütün bunları anlatmaya gerektirmeyecek kadar açık anlamlı olunca üstüne bir şey yazmanın anlamı kalmıyor. Bu sevda şiirleri de böyle


72
Bana beni anlatamıyorum sensiz
Bir sen var ki içimde,
kurtulmak imkânsız
Sen su gibi kaydın ellerimden
Sensiz seni taşırım dermansız
Olmak, var olmak değil, yok olmakla eş
Oldum da olamadım olmanın zoru bu
Olmak yer almaksa mekânda cismimle
Oldum ışığı yansıtıp gören gözlere
Kalbinde var değilim heyhat!..

Aydın Göle
26 aralık 2002

***

73
Ben seni seyrediyorum
Yüreğim çıkacak gibi
Senin her tavrın
Benden kaçacak gibi
Korkuyorum yıllardan
Bizi de yutacak gibi
Sevdaya sözüm yok
O davetsiz misafir
Yüreğe getirdiği
Ne elmas, ne safir
Getirdiği taşınmaz ağır bir taştır
Yüz yıllarca pişmez bir aştır
Pişirsen en harlı ocakta
Soğuk terler döktürür
Kar yağarken ocakta
Senin dudakların bana gülecek gibi

Aydın Göle
26 aralık 2002

***

74
Sana sevgilim diyemem
Sen en sevdiğimsin
Sana bir tanem diyemem
Sen yegânemsin
Ellerinde yüreğimi görüyor musun
İstediğim sevgiyi bana vermiyorsun
Buradan trenler geçer
Yalnızlığım kadar bomboş
Neden geçer, nereye gider
Rayları eskiterek
Kendide eskir, eskiyen takvimlerle
Sana sevgilim diyemem
En sevdiğim sensin

Aydın Göle
26 aralık 2002

***

75
Bir serçe kondu pencereme
Beni gördü, hemen uçtu
O sen miydin yoksa,
Seni görmek sanki suçtu
Dursan biraz konuşsak
Ben sana sensizliği anlatsam
Sen dinlesen halimi
O sen miydin yoksa
Beni gördün uçtun
Sonra güvercin kondu pencereme
Sardunyalar arasında bir çift göz
Baktı, bakıştık uzun uzun
Gözlerini seyrettim, büyülendim
Yoksa o sen miydin
Sanki bir şeyler söyler gibiydin
Sen var ya sen
Sen kırk kıratlık elmas
İçine ışık giymişsin
Gözümü alıyorsun, aklımı da
Sen var ya sen
Bir gülüşünle beni
Bin yıl esir alırsın

Aydın Göle
01 ocak 2003

*** ***

76
Güneş kutup güneşi gibi
Tan yerinden guruba koştu
Yaz yağmuru gibi,
Heyecanlı bir yağmur yağdı kısacık
Doymadık, doymadık
Güneşe yağmura doymadık
Bir rüyaydı yaşadıklarımız
Uyandık

Aydın Göle
01 ocak 2003

***

İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle hoşça kalın sevgili okurlar. Haftaya Pazar günü görüşmek üzere..


Yayın Tarihi29.06.2014

ÖZGÜRLÜĞÜMÜZÜN YENİ SLOGANI 2

Geçtiğimiz günlerde yeni bir vergi affı açıklanmış, her zaman olduğu gibi gazetelerde “tarihi af” olarak nitelendirilmiş, önceki yazımda bu konuyu bugünede taşıyacağımı belirterek o günkü yazıyı bitirmiştim. Kaldığımız yerden devam edelim.

Mustafa Mutlu yazısında bu konuda birde bilgi aktarmıştı. O bilgide şöyle:

“Türkiye’de bugüne kadar tam 30 kez vergi affı yasası çıkarıldı. Şimdi 31’incisi yolda!
Rekor 7 afla İsmet İnönü’de... Onu 3’er afla Süleyman Demirel, Bülend Ulusu, Bülent Ecevit ve Turgut Özal izliyor.
Ortalama 2,8 yılda bir kez vergi affı çıkarılan ülkemizde iktidar olup da vergi affı ilan etmeyen tek parti ise Demokrat Parti...
Adnan Menderes ve arkadaşları 22 Mayıs 1950 ile 27 Mayıs 1960 arasında süren 10 yıllık iktidarlarında bir kez bile buna başvurmamış...”

Kimin haklı olduğunu bana sormayın ben konunun başka yönüyle ilgiliyim. Sonunda bunu sizlere verebilmenin çabası içindeyim. Bütün dikkatimi buraya yönelttim. Kaldı ki siz kimin haklı olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

Cep telefonundan bilgisayara kadar her türlü haberleşme ağıyla donatılmış görünen kişilerin her an ne yaptığından haberi olan, vatandaşlık numarasıyla o kişilerin her şeyini bilen, mobese kameralarıyla cadde ve sokakları (alış veriş merkezleri, toplu taşıma yerleri v.b yerleri de katarsanız izlenmedik yer kalmaz) izleyen devlet (devlet burada hükümetlerdir) bunlardan habersiz olamaz.

Akşam Gazetesinin eski yazarı Hüsnü Mahalli’nin o zamanki belirlemeleri bu konuda ne demek istediğimi daha açık ortaya koyacaktır.

“Haberlere bakılırsa devlete bağlı kurumlar resmi olarak 70 bin kadar kişiyi dinlemektedir. Şimdi bir düşünün o vatandaşlardan biri sizisiniz ve siz yılda 10.000  kadar kişiyle telefonla görüşüyorsunuz. Bu durumda devlet sizin telefonunuz üzerinden 1.000 kişiyi daha dinlemiş oluyor. Böylece 70.000 kişiyi dinleyen devlet aslında 70 milyonu dinlemiş oluyor. Ev, işyeri ve benzeri yerlerde yerleştirilen kameralar işin cabası... 
Bir de ‘özel’  kurum ve kişilerin yasal olmayan yollarla yaptığı dinleme ve gözetlemeler. Bu dinleme ve gözetlemeleri yapanlar sizin tüm konuşma ve görüntülerinizi kaydediyor, istediği şekilde montajlıyor ve gerektiğinde sizin ses ve görüntü analizlerini yaparak yeni ses ve görüntüler  ekleyebiliyor ya da çıkarabiliyor.

İşin daha vahim olan tarafı sizi gözetleyen ya da dinleyenler sizin telefonlarınızı ya da bilgisayarınızı kullanarak sizin adınıza başkalarına mesaj gönderebilir ya da yazışabilir.

Gelelim cadde, sokak, işyeri ve konutların girişlerinde yerleştirilen bildik kameralara. Onlar da sizin dışarıdaki tüm hareketlerinizi gözetliyor. 
Peki kredi kartlarına ne demeli? Bu kartları bir vesileyle takip edenler sizin ne zaman nerelere gittiğinizi, neler yaptığınızı hatta neler satın aldığınızı ve neler yiyip içtiğinizi bilecekler.

Dünyada durum Türkiye’den farklı değil.Ya da tersi ile söyleyelim; Türkiye’deki durum diğer ülkelerdeki durumdan pek farklı değil.
Ancak işin bir de küresel (hani şu global) boyutu var. Örneğin internet denilen ‘büyük mucize’... Yazışmalarınız, haberleşmeleriniz ve bu mucize ile yaptığınız her şey iç ve dış devlet ve kurumlar tarafından takip edilebilir.
Örneğin ABD’de Savunma Bakanlığı’na bağlı US.Cyber Comand. adıyla bir kurum var. Bu kurum istediğinde dünyanın dört bir yanındaki haberleşmeleri izleyebilmektedir. Aynı kurum Google, Facebook ve benzeri sosyal paylaşım ortamları üzerinde yapılan tüm bilgilenme, yazışma ve konuşmaları da gözetlemekte ve böylece bu araçları kullanan insanlarla ilgili özel bilgi arşivi oluşturmaktadır. ABD’li kurum bu görevini yaparken kendisine bağlı ve dünyanın dört bir yanında yerleştirdiği  7 milyon bilgisayardan yararlanmaktadır. ABD gerektiğinde tepemizde dolaşan casus uyduları da devreye sokmaktadır.”

Hüsnü mahalli’nin yazısına biraz ara vererek size bir haberi hatırlatmak istiyorum. Konu ilginç olduğu için okuyanlar bilir, Amerika bir casus uydusunu dünyanın yörüngesine yerleştirdi. Bu uyduyla internette kamera açanı izleyebiliyor. İzlediği kişinin yediği yemeğini, iç çamaşırlarını isterse görebiliyor.

İskoçyalı George Orwell 1948’de yazdığı 1984 adlı romanında tamda böyle bir konuyu anlatmıştı. 1988 yılında okuduğum, uzak görüşlülüğün romanı olan bu kitap yazıldığı zamanlarda olması imkânsız bir hayaldi. 2014 yılı ve sonrası için ise gerçekleşebilecek bir olgudur.

Hüsnü Mahalli’nin yazısını bitirelim..

“ABD’nin yaptığını diğer süper devletler de yapar, yapıyor.
Kişi ve kurumlar tüm bu dinleme ve gözetlemelere karşı önlem aldıkça  karşı taraf da kendi teknolojilerini geliştirerek görevini sürdürüyor.
Sonra da birileri çıkıp bizlere demokrasi ve insan haklarından söz ediyor. Oysa demokrasi ‘insanın temel haklarına saygı göstermeyi’ gerektirmektedir.  

Yukarıda özetlemeye çalıştığım  yapılanmalarla  insanların büyük bölümünü gözetleyen ve dinleyen ve dinlenmesine göz yuman ülkeler hiçbir zaman  demokratik olamaz. 

Çünkü bu  demokrasinin ve daha önemlisi insanlığın hiçbir kriterine sığmamaktadır.”

Böyle bir dünyada vergi nasıl kaçar? Vergi kaçırandan veya ödemeyenden habersiz bir devlet olabilir mi? Birilerinin bu duruma göz yumduğu muhakkak. Sonunda alınamaz duruma gelen borçları alabilmek için af çıkartılır tabii. Kurtarmak gibi, müflis tüccar mantığı egemen olunca devletin yapacağı başka bir şey kalmaz.

Özgürleştiği söylenen bireyin aslında daha çok denetlendiği ve izlendiği bir çağa hızla sürükleniyoruz. Giderek nefes alışımız bile sayılır duruma gelirse şaşırmamalı. Hava alanlarında ve bazı toplu yerlerde üst baş kontrolü cihazlarla yapılıyor. Amerika onu geliştirmiş, insanları çıplak gösteren kameralar eklemiş. Buna rağmen polisler elle kontrolde yapıyor. Bir Amerikalı buna “kalçama dokunma” diyerek şiddetle karşı koyunca bu bir eylemin adı oldu biliyor musunuz? Özgürlüklerimizin korunması için kimsenin kalçamıza dokunmaması şart.

Artık özgürlüğümüzün yeni sloganı; “KALÇAMA DOKUNMA” olmalıdır.


BİTTİ


Yayın Tarihi27.06.2014