31 Ağustos 2014 Pazar

KÜRTÇE 2. DİL OLAMAZ ÇÜNKÜ İNGİLİZCE 1. DİLDİR

Yılmaz Özdil’in yazılarına hayranım. Olayları hafif alaylı bir dille ele alışı, açık ve sade yazışıyla kolay anlaşılır anlatımını çok beğeniyorum. Bir süre önce yazdığı bir yazısını sakladım. Bende gazetemize yazmaya başladığım sıralarda Türkçe konuşma hassasiyetimi vurgulamış, bir dizi yazı yazmış, dilimize girmiş yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını vermiştim. Yılmaz Özdil Kürtçenin bu ülkenin ikinci dili olarak onaylanmasını isteyenlere başka bir bakışla cevap veriyordu. Şimdi o yazıyı okuyalım.

***

The iki dil...


Kanyon:

Mhacka, Chakra, Macrocenter, W, Sushico, Bally, Bashqua, Scabal, Haaz, Mom-to-be, Flower... “Allahım nerdeyim ben?” diye düşünüyordum ki, “Mars” Cinema yazıyor!

Yasai katsu curry
Ebi Raisukaree
Yaki Udon
Moyashi soba.

Nedir bunlar?
“Karateci” diyenler, yanıldı.
Mönü bu.
Pilav, tavuk, kabak filan.

İstinye Park:
N’fes büfe, Ta-Ze, Coquet, Hat Quarters, House Cafe, Milimetric, Anatolian Arts, Tırtıl Kids,Topal Exclusive, Osmani, Biletix, Mania... Şeytan diyor, gir içeri “How much?” diye sor.

- Buyrun...
- Kahve lütfen.
- Espresso, decaffeinate, cappucino, latte macchiato, cafe au lait, hot chocolate?
- Türk kahvesi yok mu?
- Maalesef...
- Su alayım o zaman.
- Normal mi, Pellegrino mu?
- Dizel olsun!

Ankara Cepa:
X-Side, Assortie, Pırlant, En Plus, Decorium, Medilife, Can Can Garage, Dryman...Advantage Platinum’u yanınıza almayı unuttuysanız, sıkmayın canınızı, Mastercard Gold’la ödersiniz artık... Başbakanımızın kankası, sponsor Remzi’nin mağazası da var, Ramsey.

Canım fast food çekti, çevirdim bi taksi, kapısında Yellow Taxi yazıyor, bindim, radyoda Joy FM açık, şoför baktı ki bende Türk tipi var, Power Türk’e çevirdi, öndeki arabanın arkacamına yapıştırmışlar, baby on board, neyse geldik, ağız alışkanlığı tabii “Thank you birader” dedim, “Okey abi” dedi.

Kelebekia, Aqua, Avangarden, Realty World, Pelican, Exen, My World, Incity, Kentplus, Uphill Court, Fibalife, Sunflower, Antrium, Millenium, Elysium, Bosphorus, Riverside,Residence filan... Gaziantep olmuş Antepia! Maraşium’la Urfaqua yakındır.

Ankara Kent Park:
Prestige Sinema, Tobacco Shop, Kuki House, Burger Story, Timboo Cafe, Most Life Club...Pantolonu yıkatıyorsun Dry World, kaportayı yıkatıyorsun Oto Hammam.

BDP’liler “Biz bundan sonra market, manav, lokanta etiketlerimizi Kürtçe yazacağız” dedi, ortalık ayağa kalktı.

Sordum Kürt arkadaşlarıma, “Ew hurme ki tu duxi, rojek be te buxurine” deniyormuş...“Zamanında yenen hurmalar, gün gelir tırmalar” yani!

***
Yazıyı okudunuz. Verilen örneklerden birini anlatmak bile yeter. Bir şeyin güzelliğini vurgulamak için kullandığımız “Enfes” kelimesinin ikinci harfi olan “N” harfinin önündeki “E” harfi kaldırılarak İngilice’de “N” harfinin “EN” okunması fırsat bilinip cinlik yapılmış, kelime zorla İngilizce imiş gibi sunulmuştu. Reklamın iyisi kötüsü yoktur derler, yeterki ilgi çeksin. Acaba?...

Yılmaz Özdil yapmış yapacağını. Ülkemizde 2. dilin tabelalarda ve dilimizde çoktan yer ettiğini, Kürtçenin 2. dil olamayacağını vurguluyor. Bizim 2. dile değil 3. dile itirazımız var. Şimdi sizin bana itirazınız mı var? Neden?

1: Yazıyı Yılmaz Özdil üzerine kurduğum ve kolaycılığa kaçtığımı mı düşünüyorsunuz?
2: İngilizcenin çoktan 2. dil olduğunu hatta Türkçeyi tahrip ederek öne geçtiğini vurgulayarak Kürtçenin resmi dil olmasına ses çıkarılmaması gerektiğini ima ettiğimi mi düşünüyorsunuz?
3: Yoksa bu ikisini ayırmadan mı düşünüyorsunuz?

Peki o zaman bende size sorarım, Türkçe İngilizcenin istilasına bu kadar uğrarken neden tepkisiz kaldık?

Bu ülkede kim ne desin bin yıldır esas kimlik Türklüktür, resmi dil de Türkçedir. Kürtçe resmi dil olsun demiyorum. İngilizce de resmi dil olsun denmedi. Ama dilimiz denetim ve egemenliğinde olduktan sonra İngilizce resmi dil olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder?  

Kısaca Kürtçe 2. dil olamaz, çünkü İngilizce 1. dildir.


Yayın Tarihi: 06.08.2014

ÇOCUK MASUMİYETİNE REKLAM VE MODANIN ETKİSİ

Çocuklar ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları bize şirin gelir. Çünkü çocuk bilinçli olarak yapmaz yaptıklarını. Çoklukla yaptığı şey taklittir ve oyundur. Eğitim çağına gelene kadar, ki bu çağ giderek daha küçük yaşlara inmektedir, çocuk ilk öğrendiklerini bu yolla öğrenir. Öğrendikçe taklit eder, taklit ettiği şey her ne ise onu oyununun bir malzemesi, bir parçası olarak kullanır. İşte bu sırada büyüklerin dünyasıyla bütünleşir. Zaten bütün derdi bu dünya ile bütünleşmektir. Tüm yaptıkları bu bütünleşmeyi sağlayacak biçimde dikkat çekmek içindir. Bunları yaparken çok kestirme bir yol izler, kendini hiç gizlemez. İşte bu çabalar bize ilginç, komik ve şirin gelir.

Bunu bilen reklâmcılar çocukları ürün pazarlama konusunda sınır tanımaz biçimde kullanıyorlar. Bu sıralar ünlü bir otomobil firmasının iki çocuk üstüne kurduğu reklâmı bu cinsten bir reklam. İçine kattıkları çocukça istekler ve bir birini izleyen konular reklâm filmini sinema filmi haline getiriyor. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Olağanlaştırılan şey çocukların tüketme taleplerinin değiştirilmesidir. Çocuklar o yaşlarda sakız balon simit üçgeninden çıkıp otomobil, sevda, macera v.b çokgenine sokuluyorlar.

Beslenmeden temizliğe kadar bir çok konuda çocuk görüntülerine bulaştırılan cinsel içerik, bütün şirinliğine rağmen tehlikeli. Hatırlayın; bir kâğıt peçete reklâmında küçük bir kız kendinden büyük topuklu ayakkabılar ve bir büyüğünün geceliğiyle “güzelliğimi süte borçluyum” diyerek bardaktaki sütü deviriyor, masaya yayılan sütü temizlemek için kâğıt peçeteyi alırken “bende iyi şeylere lâyığım” diyerek de göz süzüyordu.

Reklâmların çocuklara kötü etkisinden söz edilecekse en başta bencillikten söz edilmeli. “Bende iyi şeylere lâyığım” sözü böyle bir bencilliğin temellerini atar. Böylelikle ilerdeki yaşlarda bencillik yerleşik kişilik haline gelir. Ardından geleneksel beslenme alışkanlıklarının 
değiştirilerek Türk mutfağının terk edilmesi, sağlıksız, ayak üstü beslenmeyle obez bir neslin yetişmesi reklâmın kötü etkileri arasında sayılmalı. Daha sonra çocukların erken yaşlarda hedefsiz bir tüketime yöneltilmekte olduğu unutulmamalı. Reklâmlar bilinçsiz tüketimi artırmakta ve ihtiyaçtan çok ihtiyaç dışı tüketime yol açmaktadır.

Örnekler o kadar çok ki, saymakla bitmez.

Gıda sektörü kadar önemli sektörde moda sektörüdür. Moda denilince her konuyu içine koyabilirsiniz. Güncel her konu modayı ilgilendirir. Elbette giyim kuşam, modayı ilgilendiren konuların en başında gelir. Moda ile çocukların masumiyeti çalınmaktadır. Görünenin altını kazırsanız bunu görürsünüz. Gelişmiş batı ülkeleri bu konuda çok duyarlı davranıyorlar. Ticari geçmişleri de epey eski olunca anamalcı zihniyetin doymazlığının nereye varacağını kestirebiliyorlar. İngiltere’den bir haberle konumuzu pekiştirelim.

***
İngiliz hükümetide yakın gelecekte çocukları bekleyen tehlikeleri fark etmiş olacak ki modadaki aşırılıkla mücadele için kolları sıvadı. Kendisi de 3 çocuk babası olan Başbakan David Cameron, ailelerin çocuklarıyla alışverişe çıkmaktan korktuğunu gerekçe göstererek üzerinde ‘Lolita’ yazan kıyafetler ile cinsel içerikli yayınlara yasak getirilmesi talimatını verdi. Cameron’ın bu kadar kararlı olmasının altında yatan neden ise, 6 yaş çocuklar için üretilen ‘Lolita’ marka yatakları gördüğü zaman yaşadığı şok. Çünkü, Rus yazar Vladimir Nabokov’un aynı isimli romanında orta yaşlı bir adamın 12 yaşındaki genç kıza tutkusu konu ediliyordu. Yasağın haklı gerekçelerinden birini İngiltere Çocuk Bakanı Sarah Teather BBC’ye verdiği röportajında şöyle dile getiriyor. “Çocuklarıyla alışverişe giden ailelerden sürekli uygunsuz kıyafetler gördükleri yönünde şikayet alıyoruz.” Birkaç yıl içinde Avrupa’nın çocuklara en dost ülkesi olmayı hedefleyen İngiltere tek de sayılmaz. Amerika’da birçok sivil toplum örgütü çocukların hedef olmasını engellemeye çalışıyor.

***
Ülkemizde de konu üstüne görüş bildirenler var. Ülkemiz çocuk psikologlarının görüşlerine yer vermek istiyorum.

Ortak kanı, modanın çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkiliyor olduğu yönünde. Bu yüzden İngiltere’deki yasağı haklı buluyor ve Türkiye’de de uygulanmasını istiyorlar. Kendisi de çocuk sahibi olan psikolog Zeynep Temizer Atalar, kısa elbiseler ve düşük bel pantolonlardan şikâyet ederek başlıyor söze. Çocukların bu tür kıyafetlerin içinde rahat edemediklerini dile getiren Atalar, ebeveynlerin çocuklarına büyümüş de küçülmüş görüntüsü vermek için bu elbiseleri seçtiğini anlatıyor. Çocukların belli yaşlarda anne ve babasına özenmesinin normal olduğunu ifade eden Atalar, ebeveynlerin bilinçli davranıp çocuklarına yaşına uygun kıyafet seçmesini tavsiye ediyor. Atalar bir de uyarı da bulunuyor. “Çocuklarınızı büyümüş de küçülmüş diyerek sevmeyin! Yaşına uygun muamele yapın.”

Bu uyarıyı dikkate almak gerek. Şimdide Ayşenur Dinç’in belirlemelerine bir bakalım.

Uzman psikolojik danışman Ayşenur Dinç, moda sektörünün özellikle kız çocuklarına çabuk büyümeleri ve kendilerine uygun olmayan kıyafetleri seçmeleri yönünde baskı uyguladığını dile getiriyor. Çocukların kıyafet seçiminde en büyük belirleyicinin televizyon olduğunu söyleyen Dinç, çocukların rol model olarak gördükleri ünlülere benzemeye çalıştıklarını anlatıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalarda çocukların öğretmen ya da doktor olmak yerine şarkıcı veya oyuncu olmak istemeleri de bunun göstergesi. BBC televizyonu da toplumda rol model olarak görülen şarkıcı ve oyuncuların 18 yaşından küçük olduğunu hatırlatıp, tekstil firmalarının onlara benzemeye çalışan kız çocukları üzerinden servet kazandıklarını ifade ediyor.

Dinç, internet oyunlarındaki tehlikelere de dikkat çekiyor. Sitelerde “Dora’ya uygun kıyafeti giydir ve makyaj yap”, “Küçük Sırlar dizisindeki Ayşegül’e makyaj yap!” gibi oyunların olduğunu dile getiren Dinç, bu tür sitelerin de çocuklara yetişkin gibi olmayı öğrettiğini söylüyor. Dinç örnek olarak da 3 yaşında kızı olan bir annenin rujunu kızının çekmecesinde bulmasını örnek gösteriyor.

Giderek çocuklar çocuk masumiyetinden uzaklaşıyorlar. Daha doğrusu çocuklar masum, ama örnekler çocuklara göre değil.


Yayın Tarihi: 04.08.2014 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okuyucum. Yaz meğer ramazan molası vermiş. Takdiri ilahi.. bu sıcaklarla orucun zor olacağından yüce yaradan bizlere bir kolaylık ihsan ederek bol yağmurlu bir ramazan geçirmemizi nasip eyledi. böyle diyerek bilmeden günah işlemiş olmaz mıyız? Çünkü Allah kulları arasında ayırım yapmaz. Biz yaz ayı içinde kavurucu sıcaklarla uğraşmadan oruç tutarken, bir damla su olmayan yerlerde huşu içinde oruç tutan kulların günahı ne? Ayrıcalıklı olma duygusuna düşmemek için binlerce kez estağfirullah dememiz gerekir. Bu iklimin (coğrafyanın) özelliği böyle. Ayrıcalık varsa bu coğrafyada yaşıyor olmamızda vardır. Buna şükür etmeliyiz. İnsanız işte, her şeye bir anlam katma çabamızdan yorumlar yapıp duruyoruz. Bunun sonucudur ki kimi, adı her ne olursa olsun bir örgüte militan olurken, kimide Yunus gibi, Mevlana gibi sevgi adamı olup insanlığa ışık saçıyor.

Yaz yaz dedik yazın son ayınada erdik. Önümüzde “En solgun mevsimi seven ruhların” mevsimi var. Son bahar olanca yürek buruculuğuyla hükmünü sürecek yakında. Sisli kasımları da yaşayacağız ömrümüz varsa. Sonrası ak çarşaflar üstünde ak yorganlarla uykuya yatacak doğa.

Çocukluğumda iki mevsim vardı benim için. Biri bahar, biride yazdı. Sonbaharda yüreğimi kasvet sarardı. O gölgeler, o kapalı hava içimdeki coşkuyu neşeyi silip süpürürdü. Kışı da o kadar sevmezdim. Kar yağdığı zamanlar hariç.. bu gün kendimi böyle bir iklimde yaşadığım için çok şanslı sayıyorum. Dört mevsimi gören kaç yer var değil mi? Görmesini bilene her mevsimin ayrı güzelliği var.

Gönderilmemiş şiirlerle başlayalım. Diğer konulara sırası geldikçe değineceğim.

109
Bahar geliyor artık
Kokusunu duyuyorum iyiden iyiye
Korkusu bitti uzun gecelerin
Beni yalnızlığın kelepçelerinde bulamayacak ay
Kar üzgün yağmayacak bundan sonra

Aydın Göle
20 şubat 2003

***

110
Nar ağlayadursun
Mevsimi geçti diye
Akasya
Hüzünlere makas ya
Karpuz kabuğunu bekler denizler
Martı çığlıkları gibi çocuk çığlıklarını
Köpüklü bira ve uysal dalgalar gibi yüreğim
Birde sen olsan bu yaz

Aydın Göle
20 şubat 2003

***

111
Beyaz gecelerinde kışın
Yıldızlar yere inmişlerdir
Gördüğüm kar değildir
Bu kadar beyaz
Bu kadar ışıklı
Yıldızdır sana gülen

Aydın Göle
26 şubat 2003

***

Gönderilmiş şiirlere sıra geldi. Daha önce gene bu köşede kan kardeşimden söz etmiştim. En kötü anında bile gülebilen hayat dolu bir hanımefendi. Şimdi sırayla okuyacağınız üç şiiri ona yazdım ve kısa mesajla gönderdim. Gönderilmiş şiirler bölümünde bölü işaretinden sonra gelen sayı ona yazılan şiir sayısını gösterir.


233/1
Şayet sabah olmayacaksa
Senin neşen kalsın yanımda
Ekmek su istemem
Oksijeni azalsın varsın
Ciğerime alıp verdiğim havanın
Bana bir nefeslik sen yeter.

Aydın Göle
26 şubat 2003

***

234/2
Gece sakindi, gece sessizdi
Gece yekindi, gece esindi
Gece hüzünler peşin peşindi
Geceleri ben aldım
Sana sevgiler ve sevinçler kalsın diye

Aydın Göle
05 mart 2003

***

235/3
Sana güneş
Gülen yüzünü göstersin daima
Gün güneşliyse
Sevincin yarısı önceden verilmiştir

Aydın Göle
06 mart 2003

***

Bu şiiri kime yazdığımı hatırlamıyorum. Ama gönderilmiş şiirler arasında olduğu için birine gönderdiğim kesin. Kan kardeşime gönderdiğimi tahmin ediyorum. Çünkü o dönemin şiiri.


236
Rüyada olsam uyanırdım
Ayakta olsam uzanırdım
Kaybetmiş olsam kazanırdım
Sen benim için mucizesin bir tanem
Baklava istemem, istemem börek
Benim istediğim sevgi dolu yürek
Bana verdin lütfederek
Benim için mucizesin bir tanem
Her şeye doyarım sana doyamam
Öyle taze nefessin sen
Senli zamanları bil ki sayamam
Öyle enfessin sen
Benim için mucizesin bir tanem

Aydın Göle
06 mart 2003

***
Bu şiir kalıpları kırmak ve değişik düşünceler üretmek istediğim bir şiir. Şiiri yazdığım hanım Che Guevara beresi takan, ülkücü bir hanımdı. Aklın sınırlarında gezmeyi çok seviyordu. Öyle şiirler yazıyordu ki anlamak ve çözmek için dünyanın hatırı sayılır edebiyat fakültelerinden birini bitirmek gerekiyordu. Bense ona gene anlaşılır bir şiirle cevap veriyordum. Anlaşılmazı yazacak kadar akıllı olmadığımı unutmuş değilim. Onun için boyumdan büyük işlere kalkışmadım. Benim kendime ait kalıplarımı kırıp kırmadığıma bu köşeyi okuyan devamlı okuyucum karar versin.


237
Vestiyerde bıraktığın şapka mı
Ben zaten şapka takmam ki
Maksat elim boş kalmasın
Almayı unuttum çıkışta
Askıda bensiz üşümüş
Gecenin sessizliği dolmuş içine
Elime aldım döküldüler
Yüreğim üşüdü
Elim buz kesti
Artık yazlar uzak bir düş
Mutluluk küçük bir gülüş
Eskide kalan
Kar yağmaya korkuyor bu yerde

Aydın Göle
10 mart 2003

***
Gene muhtemelen kan kardeşime yolladığım bir şiir. Kime yolladığımı yazmamışım. “Aşk insanı kendinden uzaklaştırır, oysaki insanın kendine kendisi çok lazımdır” dediğim bir şiir.
238
Bir yol var yarına uzanan, umut yüklü
Kederleri irin gibi akıttım yalnız saatlerime
Gürbüz çocuk doğdu içimde
Belki aşk hayata lazım fakat
Aşklarla çok yittim hayattan ben
Bana ben gerek bu yüzden daha çok
Daha çok ben

Aydın Göle
13 mart 2003

***

Kan kardeşime gönderilmiş bir şiir daha. Bu bölü işaretinin ardındaki verdiğim sayıdan da belli. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla Orta Doğu Bölgesi ve Arap halkının batının her türlü baskısıyla zarar gördüğünü, halâ görmeye devam ettiğini anlattığım bir şiir.

239/4
Lâleler açmış mı lâle diyarında
Açsınlar çünkü yok başka çiçek, lâle ayarında
Debdebeli saltanat çiçeğidir dostun, ağyarında
Görürsen açtığını bir dere kenarında
Mazinin yadigârını al koynuna, sakla
Rüzgârlara bırakma, koparmasınlar yapraklarını
Zaten acımasız esiyor, ters yönden bize doğru
Lâleler açmış mı lâle diyarında
Bebeler babasını bekler mi meme emerken
Ağaçlar yanmış yaprakların acısını duyar mı
Köklerinde bu seher vakti Bağdat’ta
Bir kımıltı var mı toprakta en derinde
Sıcak mı eser rüzgarları, yüzleri yakmaz mı
İlaç bulamamış hastadır Bağdat, her gözden şifa ummaz mı
Savaş mı sarar dünyayı, kuşatır mı barış evreni
Bir dilim ekmeğe vakit yok mu
Yok mu kurumuş dudaklara bir yudum su
Allah’ım ne ettikte biz lâleler soldu
Lâlelerin hesabı kimlerden soruldu
Artık yeter Allah’ım lâleler açsın diyarında
Bebekler babalarını beklemesin artık
Sevdalar uçsun kuşların kanadında
Açsınlar çünkü yok başka çiçek lâle ayarında

Aydın Göle
13 mart 2003

***

Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 03.08.2014

MEDENİYETLER SAVAŞININ BİZE YANSIYAN SONUÇLARI 3

Kişisel veya toplumsal yada İslam dünyasında yaşanan sorunlara rağmen yaşanabildiği kadar mutlu bir bayram yaşamış olmanız dileğiyle yazı dizimizi bu günkü bölümüyle bitirelim.

Bir önceki yazının sonuna doğru karşılaştırmalı modernizm ve postmodernizm listesi  vermiş ve o listeyi olabildiğince seçerek uzun tutmuştum. Listeyi hatırlamak için bir kez daha, ama bu kez hepsini toptan veriyorum.

Modernizmle Postmodernizmin Karşılaştırması:

*Hiyerarşi, düzen, merkezileştirilmiş kontrol / Anarşi, düzenin yıkılması, merkezi kontrolun kalkması
*Büyük politik yatırımlar (millet-devlet, parti)/ Mikropolitik yatırımlar, kurumsal güç çatışmaları, kimlikçi politikalar
*Milli kimliğin ve kültürün söylemi; kültürel ve etnik orijinler miti / Lokal söylemler, büyük söylemlerin ironik yıkımı: orijine ait mitoslarının aksi
*Bilim ve teknoloji vasıtasıyla büyük ilerleme söylemi / ilerlemeye şüpheyle bakmak, teknoloji karşıtlığı reaksiyonlar, yeni çağ dinleri
*Temsilcilerin ve medyanın önündeki “gerçeğe” inanç, “orijinalin” içtenliği / Aşırı realite, imaj doygunluğu, taklidîn gerçek olandan daha güçlü olması, gerçekte var olmayan şeylerin sunulması ve bunların var olanlardan daha güçlü olması
*Kitle kültürü, kitle tüketimi / Kültürün kitlesel olmaması (demassified culture), küçük pazarlar, az üretim
*Medya yayını / Birbirini etkileyen, müşteriye hizmet eden medyanın dağıtımı, çok miktarda küçük medya’ların ortaya çıkması (Network ve Web)
*Merkezileşmiş bilgi / Dağıtılmış, yayılmış bilgi
*Yüksek ve aşağı kültür ayrımı; yüksek veya resmi kültürün normatif ve otoriter olmasında konsensüs / Aşağı popüler kültür tarafından yüksek kültür hakimiyetinin bölünmesi; popüler ve yüksek kültürün karışımı; pop kültürünün yeni değerler kazanması
*Tam çalışmaların ve amacın sanat olması / Proses, performans, üretim olarak sanat
*Sanat: sanatçı tarafından meydana getirilen orijinal bir objedir / Sanat: dinleyiciler ve alt kültürler tarafından meydana getirilen kültürün yeniden işlenmesi
*Genel sınırlar ve bütünlük hissi (sanat, müzik ve edebiyatta) / Melezlik, kültürlerin yeniden birbirlerine bağlanması
*Derinlere uzanan kökler-derinlik / Kök gövdeler-yüzeysellik
*Niyet ve gayede ciddiyet / Oyun, ironi, resmi ciddiyete tepki
*Birleşmişlik duygusu, benliğin merkez olması; “ferdiyetçilik”, birleşmiş kimlik / Bölünmüşlük duygusu ve benliğin merkez olmaması, çoklu ve çatışmacı kimlikler
*Cinsel farklılığa göre şekillenmiş güç düzeni, tek cinsiyetler, pornografinin dışlanması / Çift cinsiyetlilik, pornografi
*Dünyanın anlatıcısı olarak kitap, yazılı bilgi sistemi olarak kütüphane /Yazılı medyanın fiziki sınırlarının aşılması olarak yüksek-medya, 
*Makine / Bilgi

Bu listeye bakarak olanı biteni anlamak mümkün. Yani hiçbir şey öyle kendiliğinden olmuyor. Olanlarda olduğuyla kalmıyor, kalamıyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinin 2008 yılında yayınlanan bir sayısında Christian Geyer’in söyledikleri bu görüşlerinde geçiciliğinin kanıtı. Geyer’e göre (ki herkes bu fikre ortak olabilir);

“Kültür donmuş, tamamlanmış bir şey değildir. Hayatta kalmak için sürekli kendini içten içe yenilemektedir.

Nereye bakarsak bakalım: Kültürel değil siyasal mantığın birincil olduğu gözümüze çarpar. Aslında kültürel yorumlama modellerini üretenler, siyasal amaçlardır. Paylaşım savaşları kendilerini etnik ya da dinsel olarak gösterebilirler.”

Yani her ne kadar hedef şaşırtılsa da siyasal mantık öyle kolay görülür durumdadır ki, görmemek için kör olmak gerekir.

Bunca sözün ardından yakın zamanda Bernard Lewis’le yapılan sohbete gelmek istiyorum.

Bernard Lewis o sohbette şunları söylüyor:

“AKP’nin hedefi İslami demokrasi!”

(Bu başlık beni ürkütmedi. Çünkü demokrasinin rengi ne olursa olsun, asıl olan demokrasinin olmasıdır. Demokrasi çoğunlukçuluktan kopup, çoğulculuğa yönelmektir. Keşke böyle olsa.)
AKP’nin amacının ‘İslami demokrasi’ olduğunu vurgulayan Lewis, “Bu, demokrasinin tek yönlü sokak olması anlamına gelir. Bu yolla gelirsiniz ama aynı yolla gitmezsiniz” diye konuştu. 
 

BİTTİ


Yayın Tarihi: 01.08.2014 



31 Temmuz 2014 Perşembe

MEDENİYETLER SAVAŞININ BİZE YANSIYAN SONUÇLARI 2

Bir ramazanı daha idrak edip bitirmenin manevi huzuruyla ramazan bayramına erdik çok şükür. Bütün Türk ve İslam dünyasının ramazan bayramını kutlar, dünyanın neresinde egemenler eliyle yürütülen ne türlü zulüm ve işkence varsa onları bitirmesini yüce yaradanımızdan diliyorum. 

*

1980 sonrasında beliren ve artık günümüzde kendini iyice gösteren yeni dünya düzeni masalı emperyalizmin kendini gerçekleştirmesinden başka bir şey değildir. Kapitalizmin doğal sonucu olarak yayılmacı ve genişlemeci olan büyük devletler artık silahları değiştirmişlerdir. Çok gerekli olmadıkça silaha kendileri başvurmazlar. Ülkelerin algılarını çarpıtarak iç savaşa sürüklenip savaşmalarını sağlarlar. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslara bakarsanız bunu görürsünüz. Kimi yerlerde sonuç alındı. Kafkaslar ve Ortadoğuda çalışmalar ve buna bağlı olarakta çatışmalar sürüyor. Ulusların uyanıpta emperyalizme karşı verecekleri mücadelelerle belirlenecek yeni bir tarihe kadar bu coğrafyalarda iç savaşların çıkması muhtemeldir.

Bu durumu anlatmak üzere kaleme aldığım bu yazı dizisinde modernist ve post modernist görüşler listesini vermeye devam ediyorum. Sadece o liste bile her şeyi anlatmaya yetiyor.

7: Modernist görüşe göre:
Medya yayını
f: Postmodernist görüşe göre:
Birbirini etkileyen, müşteriye hizmet eden medyanın dağıtımı, çok miktarda küçük medya’ların ortaya çıkması (Network ve Web)

8: Modernist görüşe göre:
Merkezileşmiş bilgi
g: Postmodernist görüşe göre:
Dağıtılmış, yayılmış bilgi

9: Modernist görüşe göre:
Yüksek ve aşağı kültür ayrımı; yüksek veya resmi kültürün normatif ve otoriter olmasında konsensüs
h: Postmodernist görüşe göre:
Aşağı popüler kültür tarafından yüksek kültür hakimiyetinin bölünmesi; popüler ve yüksek kültürün karışımı; pop kültürünün yeni değerler kazanması

10: Modernist görüşe göre:
Tam çalışmaların ve amacın sanat olması
ı: Postmodernist görüşe göre:
Proses, performans, üretim olarak sanat

11: Modernist görüşe göre:
Sanat: sanatçı tarafından meydana getirilen orijinal bir objedir
i: Postmodernist görüşe göre:
Sanat: dinleyiciler ve alt kültürler tarafından meydana getirilen kültürün yeniden işlenmesi

12: Modernist görüşe göre:
Genel sınırlar ve bütünlük hissi (sanat, müzik ve edebiyatta)
j: Postmodernist görüşe göre:
Melezlik, kültürlerin yeniden birbirlerine bağlanması

13: Modernist görüşe göre:
Derinlere uzanan kökler-derinlik
k: Postmodernist görüşe göre:
Kök gövdeler-yüzeysellik

14: Modernist görüşe göre:
Niyet ve gayede ciddiyet
l: Postmodernist görüşe göre:
Oyun, ironi, resmi ciddiyete tepki

15: Modernist görüşe göre:
Birleşmişlik duygusu, benliğin merkez olması; “ferdiyetçilik”, birleşmiş kimlik
m: Postmodernist görüşe göre:
Bölünmüşlük duygusu ve benliğin merkez olmaması, çoklu ve çatışmacı kimlikler

16: Modernist görüşe göre:
Cinsel farklılığa göre şekillenmiş güç düzeni, tek cinsiyetler, pornografinin dışlanması
n: Postmodernist görüşe göre:
Çift cinsiyetlilik, pornografi

17: Modernist görüşe göre:
Dünyanın anlatıcısı olarak kitap, yazılı bilgi sistemi olarak kütüphane
o: Postmodernist görüşe göre:
Yazılı medyanın fiziki sınırlarının aşılması olarak yüksek-medya, 

18: Modernist görüşe göre:
Makine  
ö: Postmodernist görüşe göre:
Bilgi



DEVAM EDECEK

Yayın Tarihi: 28.07.14

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Gene gönderilmemiş sevda şiirleri. Gene yürek acılarına tanık olacaksınız sevgili okurlar. Şair zorda gerek. Zoru yaşamadan şiir doğmaz. Ne tür yazarsanız yazın refah içinde dingin durgun bir hayattan bir tek satır çıkmaz. Aşkta zorların en zorudur. Ama hayatın tacıdır, taşımayı bileni aşk acısı bile güzelleştirir. Bu şiirlerde yer yer bunu bulacaksınız.

***

102
Ölüm sessizliği var kulaklarımda
Ölüm susuzluğu var dudaklarımda
Nerdesin nefesine, sesine, gölgesine vurulduğum
Nerdesin saat gibi hep sana kurulduğum
Al beni benden
Bırakma beni sensiz
Al beni benden
Bırakma yalnız,
Bir sensizlik, birde hasret iki ucu açık makas
Beni kâğıt gibi kesecek vicdansız
Günlerimi de
Güllerimi de

Aydın Göle
04 şubat 2003

***

103
Ben tamamını verdim sevgimin tükenmedi
Sen iki taksit ödedin sonra durdun.
Sevgi borcunun kefilimi var?
Kurtulurum mu sanıyorsun bu borçtan?
Bana sevgi borcun var, sen ölemezsin.
Yaşarsan bu borçla, hiç mi hiç gülemezsin.
Her sevene haram olursun.
Yüreğim sana hasret susarsa bir gün
O hasret uzaklarda bulur seni, nefes alamazsın
Seni sevmekten bıkmıyorum.
Gözlerin aklıma takıldı kaldı,
O yüzden göklere bakamıyorum.
Gözlerin aklıma takıldı kaldı,
O yüzden ışıkları yakamıyorum.
Bana sevgi borcun var, sen ölemezsin
Yüreğini bana ver, kurtul bu borçtan.

Aydın Göle
07 şubat 2003

***

104
Sevgilim sorsalar seni bana
Erguvanlı bahçeler mi derim senin için?
Üzgün yağan kar mı derim kış ortasında
Kısa ömürlü kelebek mi derim
Sevgiden söz ederken

Aydın Göle
08 şubat 2003

***

105
Sevgi
Sevdiğimize sırılsıklam tutulmak mıdır?
Çiçekleri neden seviyoruz öyleyse
Yağmuru..
Fırtınayı..
Güneşi..
Ayı..
Kemanın tellerini;
Kimi zaman hoyrat,
Kimi zaman müşfik,
Okşayan yayı.
Neden dost oluruz köpeklerle
Neden koşarız baharda kelebeklerle
Unutmamak için kimseyi
Sevgi günün kutlu olsun küçüğüm

Aydın Göle
14 şubat 2003

***

106
Ne çok kırıyorsun beni, ne çok
Bilmeyen sende kalp yok sanır
Sende kalp var, var ama
Kan basıyor sadece, vücuduna
Sevgi basmıyor damarlarına
Vefa, sadakat basmıyor hücrelerine
Kanında sevgi yok ki
Beslenmemişsin sevgiyle çocukken
Kalbinin günahı yok
Sevgi bassaydı kalbin
Vefa, sadakat bassaydı
Işık saçardı gecene, umut saçardı
Taş kesilmezdi böyle
Görev amiri olmazdı
Kulak memesi kıvamında hamur
Her yanı kırmızı samur sarardı seni
Aklına gelirdi sık sık seni sevenlerin
Beni hiç unutmazdın
Şarabın ve dostun eskisi makbul
Eskidikçe şarap ve dostluklar
Servet eder değeri
Beni sevmesen de olur
Sevmesen, unutsan da olur
Sevenlerine, sevgine sahip çık
İstersen beni bir çırpıda yık
Ne önemim var ki zaten
Biten sigara gibi duruyorum dudaklarında

Aydın Göle
14 şubat 2003

***

107
Siya siya kürekler
Dalıp çıkıyor suya
Firar ediyor yürekler
Rast gelince ahuya
Sevdadır yaşatan hengâmeyi
Sevdadır dudağıma
Dolayan bu nağmeyi
En azgını gelsin dalgaların
Boğuşurum
Kazanan sonunda bilirim
Ben olurum
Çünkü inanırım sonuna kadar
Umut kesmem Allahtan
Bu gün olmazsa beklerim,
Gelen ve her gelecek sabahtan.

Aydın Göle
17 şubat 2003

***

108
Eğer kabil olsa
Kalbine girer çıkmazdım.
Eğer kabil olsa
Kalbimi sinene koyardım.
Gör bak nasıl kopuyor fırtına
Adın her geçtiğinde.
Belki anlardın o zaman
Sevgimin büyüklüğünü.
Richterler ölçmez
Şilepler taşıyamaz sevgimi.
Eğer kabil olsa
Kalbini alırdım senden.
Sana kalpsiz diyenleri doğrulardım.
İhtimallerde durmak ne zor.
Kabil olsa her şey
Yani kesin
Yani keskin
Şah damarımı keserdim gözümü kırpmadan.
Kırpmadan, eğer sensizlik varsa yarınlarımda.
Eğer kabil olsa
Bilsem bilinmezi
Yaşamazdım..

Aydın Göle
20 şubat 2003

***

Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar.


Yayın Tarihi: 25.07.14

MEDENİYETLER SAVAŞININ BİZE YANSIYAN SONUÇLARI 1

Temeli ikinci dünya savaşından sonra atılan,1980’li yıllarda sonuçları alınmaya başlanan ve bugünkü dünyanın oluşmasını sağlayan görüşlerin sahipleri ekonomide Milton Friedman, düşünsel alanda Samuel Huntington ve Bernard Lewis’tir. Bugün aşılmışta olsa sonuçlarını gelecekte göreceğimiz için bu kişilerin savunduğu görüşlerin ortaya koyduğu durumla karşı karşıyayız. Sovyet rejiminin çökmesinden sonra Amerikan politikalarını sözünü ettiğim bu görüşler belirlemişti.

Milton Friedman’ın neler yaptığını belirterek konuyu açmaya başlayalım. 1946da Chicago Üniversitesi’ne iktisat teorisi okutmak için atandı ve bundan sonra 30 yıl akademik kariyerini bu kurumda geçirmiştir. Bu akademik atmosferde 1930lardaki gerçekleri unutarak bu büyük buhran ve krizleri kendine göre teorilerle açıklayarak bir sağcı görüşlü ve bakışlı serbest piyasa, cemiyete karşı sorumsuz olan şirketlere ve sadece sıkı para politikasına önem veren, hiç piyasaya ve sosyal konulara karışmayan bir küçük devlet prensiplerine inanan fikirler taşıyan çok doktriner bir ekonomiciler grubunun yetişmesine ön ayak oldu.

Medeniyetler savaşı olarak adlandırdığı Sovyetler Birliği sonrası dünyanın içine düşeceği çekişmeyi kuramlaştıran Samuel Huntington’dur.

“Medeniyetler Çatışması, Samuel Huntington tarafından işlenen, Soğuk Savaş sonrasına denk gelen 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını ve 21. yüzyılda da bu trendin devam edeceğini ifade eden bir tezdir.”

Orta doğu tarihi üstüne düşünceler geliştiren Bernard Lewiste yeni dünya düzeninin ilk mimarlarından biridir. İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzmanlaşmıştır. Ortadoğu hakkında uzmanlaşmış batılı uzmanlar arasında en çok okunan yazarlardandır. Yahudi kökenlidir ve George Bush’un danışmanlığını yapmıştır.

Bunların sonunda Amerika tarafından Afganistan ve Irak işgal edilmiştir.

Buraya giden süreçte önce ekonomiler Milton Friedman görüşüne yaklaştırıldı. Ekonomik dayanaktan yoksun ülkelerin daha sonra algılarıyla oynanıp ulusçuluk karalanırken, mikro milliyetçilik hortlatıldı. Her ülkenin içindeki azınlıklar kaşındı. Kimi yerlerde bu bölünmelere kadar vardı.

Şimdide postmodernizmin ne olduğunu görelim. İlk anılacaklar modernlik, karşısında yer alanlarsa postmodernizmin ilkeleri olacak. Bakalım farklar nelermiş?

Modernizmle Postmodernizmin Karşılaştırması:

1: Modernist görüşe göre:
Hiyerarşi, düzen, merkezileştirilmiş kontrol  
a: Postmodernist görüşe göre:
Anarşi, düzenin yıkılması, merkezi kontrolun kalkması

2: Modernist görüşe göre:
Büyük politik yatırımlar (millet-devlet, parti)
b: Postmodernist görüşe göre:
Mikropolitik yatırımlar, kurumsal güç çatışmaları, kimlikçi politikalar

3:Modernist görüşe göre:
Milli kimliğin ve kültürün söylemi; kültürel ve etnik orijinler miti 
c: Postmodernist görüşe göre:
Lokal söylemler, büyük söylemlerin ironik yıkımı: orijine ait mitoslarının aksi

4:Modernist görüşe göre:
Bilim ve teknoloji vasıtasıyla büyük ilerleme söylemi
ç: Postmodernist görüşe göre:
İlerlemeye şüpheyle bakmak, teknoloji karşıtlığı reaksiyonlar, yeni çağ dinleri

5: Modernist görüşe göre:
Temsilcilerin ve medyanın önündeki “gerçeğe” inanç, “orijinalin” içtenliği
d: Postmodernist görüşe göre:
Aşırı realite, imaj doygunluğu, taklidîn gerçek olandan daha güçlü olması, gerçekte var olmayan şeylerin sunulması ve bunların var olanlardan daha güçlü olması

6: Modernist görüşe göre:
Kitle kültürü, kitle tüketimi
e: Postmodernist görüşe göre:
Kültürün kitlesel olmaması (demassified culture), küçük pazarlar, az üretim




DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 25.07.14