30 Eylül 2014 Salı

SEÇİMLERDE MERKEZİN ÖNEMİ

Hiçbir şey yerinde kalamaz. Güneş sabah doğar akşam batar, dereler yer altından yer üstüne çıkarak doğar, denizlere dökülerek batar. Su yürür ağaçlar yeşerir. Mevsim değişir ağacın suyu azalır yapraklar düşer. Çiçekler açar, çiçekler solar. Bunların her biri bir değişimdir. Yerinde kalmamak, yerinde saymamaktır. Bütün canlılar gibi insanda yerinde kalamaz. Onun oluşturduğu toplumlarda öyle. Yerinde kalan, yerinde sayan bir toplum zaman içinde erir ve yok olur. Yerinde kalmamak ihtiyaçların itmesiyle oluşan bir durumdur. Köylülüğün bitmesi, kentliliğin artması da böyle bir ihtiyaçtan dolayıdır. Kentlileşen toplumlar keskin ayrımlardan uzaklaşır. Marjinal yapıların, marjinal düşüncelerin yerini makûl yapılar ve makûl düşünceler alır. Bu gün solla sağın arasında keskin farkın olmamasının nedeni budur. Keskin farklılığın ortadan kalkmasıyla her görüşten insanı her partide daha çok görür olduk. Belki buna bir anlam veremeyen ve halâ şaşıran vardır.

Son kırk yılda büyük göç dalgaları yaşayan ülkemizde nüfusun yüzde 70’i şehirlerde yaşıyor. Uzun yıllar süren ve hızı azalsa da henüz bitmeyen göçlere rağmen, artık önemli oranda ikinci, hatta üçüncü nesillerin şehir yaşamına uymaya başladığını görüyoruz. Ülkemizde büyük sayıda bir kitlede, Avrupa’daki “gurbetçilerimizin yaşayarak edindiği tecrübeleri” ülkelerinde büyük şehirlere, yada onun çevresindeki gelişmekte olan şehirlere göç edipte, benzer şekilde, yaşayarak edindiler. Bunun sonucu olarak şehir nüfusunda yeni bir merkez oluşumun biçimsel yapısı ortaya çıkıyor.

İsteklere uygun arayışlarında partilerde dahada çoğaldığını görmemek için kör olmak gerekir. Bu ideolojik saflaşmanın bittiğinin işaretidir. Artık bütün partiler merkezde olmak zorundadırlar. Yoksa marjinal kalarak güven aşılamaları, böylelikle oy toplamaları mümkün değil.

İdeoloji bittimi peki? Görünen biçimiyle partilerde ideoloji farklılığı yok mudur? İdeoloji sınıfsal temelli bir görüşün benimsenmesiyle oluşur. Bugün onun varlığından söz etmek nerdeyse imkânsızdır. Şimdi burada şunun sorulabileceğini tahmin ediyorum: İdeoloji madem sınıfsal temelli görüştü, o temeli oluşturan işçi sınıfı halâ var, neden ideolojisi yok?

Bugün işçi üzerine kurulmuş sınıfsal temelli bir görüş makineleşme ve bilgisayarlarla önemini yitirmiştir. Bir çok alanda robotlar, işçinin yerini almıştır. İş, kol kasıyla beyin gücüne sınır ve zaman tanımaz bir boyuta gelmiştir. Böyle bir ortamda düşünceler kültür algılamasıyla belirlenir olmaktadır. Dolayısıyla önceden sınıfsal temellere dayanan siyaset şimdi kültürel temellere dayanmaktadır. Verilen kavgada halk için değil, halkı ilgilendirmez konular içindir artık. Gel gelelim halk bu konunun içine daha çok girerek giderek sefalete yuvarlandığını, uygulanan politikaların oyuncağı olduğunu göremez.

Merkeze çekilmiş partiler işte bu konuda ayrışmaktadırlar. Buna değişim derseniz evet buda bir değişimdir. 2015 yılında yapılacak seçimi değişenlerle değişemeyenlerin belirleyeceğini söyleyebiliriz. Değişim hayatın gereği. Gün gelir her şey değişir.


Yayın Tarihi: 08.09.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Sanırım bu haftayla birlikte üçüncü hafta oldu sizlere kendi şiirlerimin dışında şiirlerden örneklerde sunuyorum. Bu hafta iki merhum şairimiz Can Yücel ve Cemal Safi’den şiirler seçtim. İlk şairimiz Can Yücel. Can yücel’in bu şiirini okuduğum zaman rahmetli babamın özlemi burnumu sızlattı. “Babam şofördü/ yol yutardı/gelemediği zaman/tutar arabada yatardı.” Mısralarını hatırladınız mı bilmem. Bloguma girip okuyabileceğiniz bu şiirle bende babamı anlatmıştım. Unutmadan söyleyeyim, bloguma giriş çok kolay; köşemizin adını google’a girin yeter.


Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim
Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Can Yücel

***

Sıradaki şairimiz Cemal Safi. Cemal Safi’yi şairden çok şarkı sözü yazarı olarak biliriz. Babamla meslektaş olduğunu öğrenmiştim. O da kamyon şoförüymüş.

Çoban Kızı
Tayfuna tutuldum aşk deryasında
Yönümü yitirdim yüzer dururum
Sahilde vurduğum dert adasında
Dolmayan çilemi yazar dururum

Sezince boyundan büyük nazını
Prenses sanmıştım çoban kızını
Armağan ettiğin çam sakızını
Ya sabır taşında ezer dururum

İltifat eylesem sus der istemez
Şiirler söylesem kes der istemez
İsyankâr olurum ister istemez
Canımdan usanır bezer dururum

Aklında iki gün birini tutmaz
Deli etmek için beni unutmaz
Bugünkü adresi yarını tutmaz
Mahalle mahalle gezer dururum

Her gece teklifsiz rüyama girer
Uykumu bölmenin zevkine erer
Önüme bir yığın bilmece serer
Ağlaya ağlaya çözer dururum

Bir zaman baş tacı ettiğin bendim
Nereye layıktım nereye kondum
Kapıya atılmış paspasa döndüm
Çiğneyip geçtikçe tozar dururum
Cemal Safi

***
Cemal Safi’nin “Vurgun” şiirini bakalım hatırlayacak mısınız?
Vurgun
Gözlerim uykuyla barıştı sanma
Sen gittin gideli dargın sayılır
Ben de bir zamanlar sevildim ama
Seninki düpedüz vurgun sayılır

Ne kadar zulmetsen ah etmem sana
Her iki cihanda gül kana kana
Seninle cehennem ödüldür bana
Sensiz cennet bile sürgün sayılır

Yalan mı söyledin göz göre göre
Ne zaman dolacak verdiğin süre
Gönülden gördüğüm takvime göre
Aldığım her nefes bir gün sayılır
Cemal Safi

***

Geldik benim şiirlerime. Tarz tekrarına düşmemek için bir süredir şiir yazmaya ara verdim. Okuduklarınız bu yüzden epey eski tarihli. Umarım sizlerin beğeninize seslenen şiirlerdir.

17
Günü esenlemeden
Selamla beslemeden
Sevgiyle nasıl büyür
Ağaca baharla su yürür
Su yürür dallar yapraklanır
Ayaklanır nebat
Börtü böcek uyanır
Sevgi korosu başlar şarkıya
Ta ki yatana kadar
Susmadan susturmadan söyler
Akşam vakti çatınca
Batınca güneş ufuktan
Ayrılık sancısı sarar
“unutma bizi hiç
Her sabah erkenden gül bahtımıza”
Demeden güneşe
Gece bitmek bilmez

Aydın Göle
26 mart 2003

………

18
Günler, aylar insafsız
Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır
Ya kolu gidecek gidenlerin, ya bacağı
Ya gözü gidecek gidenlerin, ya kulağı
En kötüsü hayattan kopacak bir çoğu
Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun
Ne düşman bellidir, ne dost
Sensin hepsi, hepsi sen, başkası değil
Yorgun düşer toprağa cesetler günlerin içinden
Hınca hınç günah yüklü her bir mezar
Günlerin içinde dostum başka bir şey
Arama bulamazsın
Ara sıra gördüğün mutluluk
Kutuptaki yaz güneşidir aldanma
Günler, aylar insafsız
Her biri cepheye asker taşıyan vagonlardır
Yaşamak budur dostum, ne bekliyordun

Aydın Göle
27 mart 2003

…..

19
Bir çuval uyku buldum
Sobada patlattım mısır gibi
Her patlağı saçıldı odaya
Her kes bayıldı, herkes mest
Sanada ayırdım, istermisin

Aydın Göle
28 mart 2003

……

20
Verse mabud istemeden gönlümüzdekini
Batmazdık günaha böyle boğazımıza kadar
Elverir ki mutluluktan ayaklarımız
yerden kesilirdi bir karış kadar
Varsın olsundu, böylesi daha mı iyi
Mabuda yakarmalarımız makbul değil
Yarda insaf yok
Serde akıl kalmadı
Sevda dersen gönülde gani
Bu sevdayla biz ölürüz yani

Aydın Göle
30 mart 2003

…….

249/21
Öyle kolay bilmece ki o
Çözülmüş dolaşıyor ortalarda
Merağımı uyandırmıyor bile
Uykusuzluktan mı ne?
Uykusuzluğum tek dostum
Beni bıraksa olamazdım
Olamazdım gecelere nöbetçi
Ölümle ralliye çıktım
Kıl payı öndeyim henüz kankam

Aydın Göle
1 nisan 2003

***

Bir Pazar yazısınında sonuna geldik. İyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 07.09.2014

“GÖRMEDİM ÖMRÜMÜN ASUDE GEÇEN BİR DEMİNİ”

Kaç senedir gündem hızla değişiyor. İletişim araçlarının yaygınlaşması her haberin her yere hızla ulaşması sonucu bilgi bombardımanına tutulmuş gibiyiz. Nerdeyse her saat başı yeni dünyalar kuruluyor. Sizi bilmem ama inanın benim başım dönüyor. Eski bir şarkı vardı, bilen bilir; “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” sözleriyle başlardı. Bu şarkı bestelendiğinde dünya ile birlikte ülkemizde yeşil cennetti mutlaka. Bu kadar kirli ve bu kadar gürültülü değildi. Buna rağmen şair “bir siyah gözün derdi”nden ömrünün dingin geçmediğini söylemiş. Hem o yıllar cumhuriyetin yeni yılları. İnsanlar vatan kurtarmanın ve kurmanın haklı gururuyla gelecekten umutluydular. Sevda hayatın güzelliği değil miydi? O zaman sevda varsın yaksın. Günlerin tek derdi bu olsun. Bu gün öylemi ya? Onların kurduğu vatan bugün bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Amerika’nın, kuzey Afrika ve orta doğu Asyasına biçtiği elbiseyi bize de giydirmek isteyeceğini herkes görüyor, biliyor. Bu durumda “Sevil neş’elen, sevme yanarsın” diyerek şarkı söyleyecek durumda değiliz. Bu gidişle daha çook “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söyleriz. Allah söyletmesin!

Dışarıda durum böyleyken içerde pekte farklı değil. İktidar muhalefet çekişmesi bir yandan, iktidarın cumhuriyetin yapısını dönüştürme çalışmaları bir yandan, insanları canından bezdirdi. Şimdi bu şarkıyı söyleyenler size göre haklı değil mi?

Bu sene üniversite seçme yerleştirme sınavlarıyla ilgili söylenti duymadım. Ama yakın zamana kadar neler duyulmadı bu konuda neler. Bu yüzden gençler bu şarkıyı söyleseler yeridir. Binbir güçlükle üniversite sınavlarına hazırlanırlar. Günü gelir sınavlara girerler. Sınav ertesi sınavlarda hile yapıldığını duyarlar. Birileri soru çalarak, yada soru cevaplarının şifrelerini öğrenerek fırsat eşitliğini lâfta bırakıp önlerine geçmiştir. Sözün kısası birileri kayırılarak diğerlerinin çabaları, hatta sınava hazırlanarak tükettikleri ömürleri çöpe atılmıştır. Dünyanın masrafını boşuna yapmış durumuna düşmek ne demektir tahmin edersiniz.

Son yıllarda en güvenilir sistemler bile zaafa uğratılmıştır. Ben her yerde rüşvet ve kayırma olur, eski kısaltılmış adıyla ÖSS’de, şimdiki kısaltılmış adıyla YGS’de kesinlike olmaz derdim. Olmazdı da. Sadece bu sınavlarda mı sorun var? Elbette hayır! Devletin açtığı her sınavda bir sorun çıkıyor. Ne gariptir ki dış tehlikeler varken bunun sayısı arttı. Nasıl bir nesil yetiştirilmek isteniyor? Yolsuzluğa, usulsüzlüğe  alışmış bir gençlikle erdemli toplum oluşmaz. Erdemsizlerden oluşmuş bir toplum yaşayamaz.  Kenarda köşede kalan birkaç erdemli insana da “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemek düşer.


Toplum yaşlılarıyla (bilgeleriyle) erdemi öğrenir. Gençlerin enerjileri ve dürüstlük tutkuları erdemle birleşince toplumdaki mutlu insan sayısı artar. Bunun üretimdeki etkisi yüksektir. Mutluluğun üretime etkisi üretimi arttırırken, üretimin erdemli insanların eliyle bilinçli tüketimi, mutluluğu sürdürülebilir kılar. İşte o zaman kimse “Görmedim ömrümün asude geçen bir demini” şarkısını söylemez. Çünkü her yer huzurun okşayıcı, ferahlatıcı esintileriyle dolacaktır.


Yayın Tarihi: 05.09.2014

BİLİNMEYEN SEVDALAR: MİHRİMAH SULTAN VE MİMAR SİNAN

Şimdiye kadar masal veya destanlarla ne çok sevda hikâyeleri okuduk veya dinledik. Leylâ ile Mecnun bunlardan en ünlü olanıdır. Halk edebiyatımız bu sevda hikâyeleriyle zenginleşir. Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Yusuf ile Züleyha ve daha sayılabilecek bir çok hikâye asırlarca dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelmiştir. Her sevdanın ayrı bir hikâyesi, her hikâyenin de bir mesajı vardır. Ortak noktaları sevdalarıyla birlikte kahramanların iradeleriyle giriştikleri savaşta sabrın önemidir. Sonunda vuslat olmasa bile her aşığın derin bir tevazu ile sabır göstererek durumu kabul ettiklerini görürüz. Böylelikle tenden uzaklaşarak ilahi aşka ulaşır kimi.

Aslında her aşık zihnindeki güzeli daha çok güzelleştirir. Gerçekte güzel denen, pekte güzel değildir bile. Mecnunu çöllere salan mecnuna göre güzeldir. Ferhata dağları deldirende öyle.. batıda da böyle hikâyeler vardır. Bizde onlardan en bilineni William Shakespeare’in yazdığı  Romeo ve Juliet’dir.

Birde gerçek hayatta yaşanmış hikâyeler vardır. Batı edebiyatında Alexandre Dumas’nın yazdığı “Kamelyalı Kadın” gerçek hayatta yaşanan aşk hikâyesinden kurulmuş bir roman olduğunu siz kitap severler biliyorsunuz. Aslında yazar sevdiği kadını aşırı idealize eder. Oysa sevdiği bir fahişedir. Sonunda aşkı ölümsüzleştirmek için romanda sevdiği kadını öldürür (bu öyle bir öldürme değildir, yazarın sevdiği kadın o zamanların sevda hastalığı da denen, “ince hastalık”tan, yani veremden ölür). Çok sonraları bu roman sinemaya uyarlandı. Batının felsefesi ilahi boyuta ulaşmadığı için, aşıklar cisimsellikten kopmazlar. Daha katlanılır bir hasret yaşarlar onlar.

Şimdi size, kuzenimin kuzeni Emel hanımın gönderdiği ilginç bir sevda hikâyesini aktarmak istiyorum. Beni çarptı inanın. Sizinde beğeneceğinize eminim.

***

MİHRİMAH SULTAN

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi ...onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Padişah kızıyla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.
Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.
Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.

Göreceğiniz manzaraysa şudur:

Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır .

(Kaynak: Osmanlı Günlüğü)

***

Kuzenimin kuzeni Emel hanıma bu hikâye için teşekkür ederken söylediğim son sözlerle yazımıza noktayı koyalım.

Bir ressam renklerle, bir edebiyatçı sözlerle, bir müzisyen seslerle, bir heykeltraş taşlarla, bir mimarsa bunların hepsiyle sevdasını tarihe not eder. Ama böylesi şiirsel bir anlatım herhalde bir tek Koca Sinan’a özgüdür.

Ne dersiniz, öyle değil mi?


Yayın Tarihi: 03.09.2014 


BAŞKA NE YAPTIM Kİ..

Şeytanı masum göstermek gibi bir düşüncem yok! Şeytan her zaman şeytandır. O hep pusuda bekler. İlk fırsatta insanı yoldan çıkarır.  Ama her suçu şeytana havale ederekte insanı akılsız göstermek ne kadar doğru olur? Bütün bunları ince eleyip sık dokumadan, olaylara biraz uzaktan ve tepeden bakmazsak gerçeği göremeyiz. Her yaptığımız hareketin nelere yol açabileceğini usta bir satranç oyuncusu gibi önceden kestirebilmek için iyi düşünmemiz lâzım. Hele ilk gördüğümüzle, ilk duyduğumuzla hareket edersek anlatacağım hikâyedeki kişiler gibi zincirleme hatalar işleriz. Sonrada hikâyemizdeki şeytan gibi kendimize acıyarak “başka ne yaptım ki?” diye sorarız.

Bugünkü küçük hikâyemizi Opel Ekin otonun yedek parça servisinde çalışan kan kardeşim e-posta ile göndermişti.   

***

Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş.

Ortalık yemyeşil, kuşlar cıvıl cıvılmış. Bu durumdan çok keyiflenen şeytan yorgunluğunu atmak için koyu gölgeli bir yer seçmiş ve sırtını bir ağaca dayamış. Dinlenmek için oturduğu yerden buzağısını kazığa bağladığı ineğini sağan genç bir kadını uzaktan görmüş.

Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden
buzağı süt kovasını devirmiş.

Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.

Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.

Silah sesini duyan kadının kocası , karısını yerde cansız yatar ve babasını da elinde tüfekle
görünce silahını çekip babasını öldürmüş.

Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan;

“Şimdi bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım ki” demiş.

***

Allah; şeytanın eline düşmemesi için bütün kullarına akıl vermiştir. Akılsa verimli çalışabilmek için sakinlik ister. Bunun için her olayda önce sakin olmalı, sonra aklımızı kullanmalıyız. Peşin hükümle ve hiç olmayacak biçimde aceleci davranırsak olacağı budur. Ondan sonra suçu ne kadar şeytanın üstüne atarsak atalım sorumluluktan kurtulamayız. Şeytanı bizden uzaklaştıran sorumluluklarımıza sahip çıkmaktır. İşin ucunu bırakmamakta şeytanı bizden uzaklaştırır. Unutmayın ki şeytanda bir melektir ve bütün melekler gibi tek yönlü davranmaya mecburdur. Oysa biz insanız, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilme özelliğimiz vardır. Üstelik ayırt etmemize rağmen istersek kötüyü de çirkini de seçme özgürlüğüne sahibiz.  İlle iyiye ve güzele talip olmak zorunda değiliz. Ama sonuçlarına katlanmak şartıyla tabii..

Her suçun sorumlusunu şeytan olarak gösterip kurtulmak kolay değil. Şeytanlaşma bu olsa gerek. Şeytanlaşmadan insan kalabilmek çok önemli..


Yayın Tarihi: 01.09.2014 


31 Ağustos 2014 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bu satırları okuduğunuz günden en az bir gün önce kaleme almış oluyorum. Bu hesapça yazı basımdan bir gün önce verilmiş olmak zorunda. Bu gün cumartesi. Havalar oldukça sıcak. Sıcakların etkisinden olacak bugün biraz rahatsızım. Kendi şiirlerime bu yüzden yer veremedim. Seçtiğim şiirler ve şairlerle bir amaç gözettim. Bakalım bu amacımı fark edecek misiniz?

***
Ağacın İkindi Türküsü

Açıklara çıkalım boğulmamak için
Günün kuytu yerleri şimdi harap
İçimizde bir ezgi inceden inceye
Bizi kendimize bağlarken akşam olur
Karanlığı gümüş rengine boyar mehtap

Oturup uzun uzun konuşsaydık
Sevişmek nasıl olsa gene olur, iyi kötü
Bir ıhlamur sıcaklığı yayılırken odamıza
Herşeyi ince ince düşünseydik
Ölümü, kırgınlığı, inceliği en başta
Bütün eksiklerimize gülüp geçerek

Belki de boşa geçti onca zaman
Bu da bir tür geçip gitme duygusudur
Ne güzel olurdu yeniden başlasak
Ne yapsan en başa dönülemiyor
Ne yapıp yapıp dalı unutmalı
Rüzgârla yere düşen sarı yaprak

Afşar Timuçin

***
Ay Karanlık

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...

Ahmet Arif

***

Aşk İki Kişiliktir

Değişir yönü rüzgârın
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.
Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaktadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına.
Aşk, iki kişiliktir
Avutmaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar;
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına.
Aşk, iki kişiliktir.
Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşmüş gözden;
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını,
Severken hiç bir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.

Temmuz 1993

Ataol Behramoğlu

***

Bulut mu Olsam

Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

Nazım Hikmet Ran

***

Ayten

Ben bir Ayten'dir tutturmuşum oh ne iyi
Ayten'li içkiler içip sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum
Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten'e beş var
Ya da Ayten'i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları

Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
Bir kadeh de sizinle içeriz Ayten'li
İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi
Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi
Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar

Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada
Aşkın adı Ayten olsun

Ümit Yaşar Oğuzcan

***

Anneme Mektup

Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içinde mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.

Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
Geceyi koynuma aldığım zaman,
Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
Yeniden yollara düzülmekteyim.

Son günüm yaklaştı görünesiye,
Kalmadı bir adım yol ileriye;
Yüzünü görmeden ölürsem diye,
Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.

1924

Necip Fazıl Kısakürek

***

İyi pazarlar sevgili okurlar. Haftaya görüşmek dileğiyle..


Yayın Tarihi: 31.08.2014

TÜRKİYE'NİN DEĞİŞİMİ SÜRECİNDE BİR MAKALENİN İZLERİ

Keşke sosyal konularda kolay çözülebilen, pozitif bilimlerle içli dışlı olabilen konular olsa. Tarih deneysel bir bilim dalı değildir. Daha doğrusu bilim bile değildir. Bilim geleceği örer. Tarihse geçmişi anlatır. Anlatılan geçmişten bu güne uygulanacak pek fazla bir şey kalmaz. Ne devletler o tarihteki devletlerdir, nede o günkü teknolojinin bugün hükmü vardır. Bugün olanlar kendine özgü şartları içerir. Olayların dünle benzerliğine bakıp dünden bugüne ders çıkarmak ne kadar geçerli olur? Hiç olmaz demiyorum, ama deneysel bilimler gibi ona dayanarak çözümler üretemeyiz diyorum. Burada esas olan bilim üretmektir. Bilim üretirken hafızamızı kaybetmememiz gereklidir. Tarih işte burada devreye girer. Tarih eğer kendi içinde arkeoloji, hukuk, sosyoloji, sanat tarihi ve ekonomi bilimlerini barındırırsa (ki bunun adı tarih olmaktan çıkar, mukayeseli tarih diye anılan geniş kapsamlı bir felsefe olur) o zaman bilimsellik kazanır ve gerçeğin kavranmasını sağlar.

Epey süre önce Rus haber ajansı Regnum’da Stanislav Tarasov imzalı makale yayınlandı. Dilimizede çevrilen o makaleyi bu düşüncelerle okudum. Makale bir Rus gözüyle Türkiye’nin geldiği ve gittiği yolu gösterdiği için ilginç. Bu ve buna benzer makaleler gelecekte tarihçiler için bir belge niteliğindedir. Sözünü ettiğim makale içinde bulunulan zamanı anlattığı için şimdiki zamanlıdır, oysa anlatılanlar kim bilir ne kadar sürecek bir sürecin habercisidir de..

Makalenin ana fikrini Türkiye’nin yeni düzende (açık anlamıyla buna milli ve laik yapı hafifletilerek, dini ve çok uluslu bir yapıya geçiş aşaması diyebiliriz) sınırlarında sorun yaşamama isteğinin sonucunda müttefiki olan Azerbaycan Cumhuriyetini ermeni sorunu konusunda eskisi kadar desteklememesi, bunun sonucunda Azerbaycan Cumhuriyetinin yalnızlaştırılma politikalarını önleme çabaları oluşturuyor.

Makalenin anlattıklarını birkaç ana başlıkta görürsek konunun özünü kavrayacağımızı düşünüyorum.

Ana başlıklar şunlar:

1: Pan-İslamizmle büyüyen Osmanlı, Jön Türklerle Pan-Türkist oludu.
2: Atatürk Pan-Türkizm ve Turancılığı ırkçılık saydığı için, onun yerine ılıman milliyetçilik olan Türkizm başladı.
3: Stalin’in Türkiye’ye sosyalist Turancılığın önderlik önerisi Atatürk tarafından reddedildi.
4: Sovyet rejimi, Azerbaycan’ın adını kaldırılıp sosyalist Turanın önderliğini vererek geçici cumhuriyeti kurdurdu. Kafkaslardaki Türk Cumhuriyetleri için birleştirici unsur olarak önder devlet Azerbaycan olacaktı.
5: Sovyet rejimi yıkıldıktan sonra Azeriler Ermeni meselesinde Türkiye ile müttefik oldular.
6: Türkiye enerji kaynaklarının geçiş yolu üstünde olması nedeniyle ve değişen dünya şartlarında Türkizm yerine daha İslamcı bir anlayışla “Suudi Arabistan’ın dış politikadaki aktifliğinin görülür bir şekilde azalmasından” yani Suudilerin giderek sessizleşmesiyle doğan boşluğu doldurarak çıkar birliğinin gösterdiği yönde İran ve Rusya ile yakınlaştı.
7: Burada yer almak isteyen Türkiye kendi içinde barındırdığı çok uluslu yapıyı ulusçuluğunun önüne koydu. Sırf bu yüzden Azerbaycanla dil ortaklığına bağlı kalarak Ermenistan’la kavgayı sürdürmek çıkarlarına tersti. Oysa Azerbaycan’ın güçlü, İran, Rus, Avrupa ve Kafkasya mirasıyla yoğrulmuş kendilerine özgü algıları var.
8: Bundan dolayıdır ki Azerbaycan Türkiye ile ermeni meselesinde ne kadar ortak nokta arasa arasın başarılı olamayacaktır.

Aradan geçen zaman makalenin yazarını haklı çıkarmıştır. Size göre de öyle değil mi?


Yayın Tarihi: 29.08.2014