31 Ekim 2014 Cuma

BİR DİZİ VE ÇOK EŞLİLİĞE EK YAZI



Muhteşem Yüzyılın kurucuları olan atalarımızın, dedelerimizin mirasını devralan nesiller olarak Türk medeni kanunun hükmüne rağmen gizli çok eşlilik demek olan metres tutmayı, yada doğuda olduğu gibi kuma almayı olağan saydık. Bu iki yüzlülüğümüzden en çok yasal haklardan yararlanamayan çocuklar çekti.

İşe bu konu üstüne kadının biri bir söz söylemiş, ortalık karışmıştı. Bayramdan önceki yazımı da o sözlere karşılık yazmıştım. Bugün o yazıya ekleme yapmak gereğini duydum. Yoksa o yazı, o haliyle eksik kalacaktı.

Çok eşliliği savunan ve bunu kadınlara da tavsiye eden Sibel Üresin’in kadınlara önerdiği dayak yeme sebeplerini ortadan kaldırma tekniklerine ve çok eşliliği gerekli görme gerekçelerine Esra Elönü adlı bir kadın yazar epey içerlemiş olacak ki şöyle cevap veriyor:

“Bir takım adamlar tatmin olacak diye Allah’ın mübarek ayetleri zamparalıklar için uygun gösterilmeye çalışıldı.

Bu adamların mesir macunuyla yıkanmış üreme sistemleri dişiliğin çarkında döndükçe biz helâk olacağız. Asıl helâki biz bekliyoruz. Aklı (…) sinek avlayan bir kadın çıkıp çok eşlilik yasal olsun dediğine göre ikinci üçüncü onuncu açık büfe kadın olmayı da kabul ediyor demektir.

Allah’ın ayetlerinin sadece erkeklere dağıtıldığını düşünen sokak vaazcıları yüzünden kadınlar erkek hamalı oldu çıktı.”

Esra Elönü haksız mı sizce? Önüne gelen olur olmaz her konuda fetva vermeye başladı. Bence çok sakıncalı olan bu durum insanların kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Eskilerin bir sözü vardı; “az bilen doktor candan eder, az bilen hoca dinden” derlerdi. Sokak vaazcıları ne yazık ki kadınlar arasından çok çıkıyor. Bu hanımefendinin (Sibel Üresin) az bilen konumunda olmaması gerektiğini düşünüyorum, çünkü taşıdığı sıfatlar iyi bir eğitim aldığını gösteriyor. Esra Elönü’nin söylediklerini okumaya devam edelim.
“Allah adil olandır Allah mahrum etmeyendir. Allah sizin gişe rekorları kıran kadın avcılığınıza kılıf olacak ayetleri gönderdiğini nasıl düşünürsünüz? Bu mu sizin anlayışınız? Merak edeniniz varsa alın okuyun azizim. İhsan Eliaçık “Bana Dinden Bahset” adlı kitabında yazmış gümbür gümbür! Nur Suresinde 3 ve 4 ayette denmek istenen Razi’nin nakline göre İkrime’den gelen sebebi nüzul bilgilerini katarak yorumlamış

“Ey iman edenler! Sayı sınırı olmadan bir çok eşle ve yetimlerle birlikte yaşadığınız görülüyor. Bundan kaynaklanan sorunlar yaşıyorsunuz. Kendi mallarınız yetmeyince eşlerinizi geçindirmek için yanınızdaki yetimlerin mallarına göz dikiyorsunuz. Üst üste evlenmekten eş üstüne eş ilave etmekten dolayı sıkıntıya giriyor, hem eşleriniz arasında haksızlık yapıyor, hem de yetimlerin mallarını alıp eşlerinizin geçimine harcamaya kalkıyorsunuz.

Eğer hem eşlerinize hem de yetimlere haksızlık etmek istemiyorsanız, eşlerinizin sayısını azaltarak; dörde, üçe, ikiye hatta bire indirerek evlenin. Eğer adaletsizlik yapmak istemiyorsanız böyle üst üste evlenmekten uzak durun! Münasip gördüğünüz, size uygun birisi ile ya da savaşlarda esir aldığınız kadınlardan biriyle evlenin.”
(Kaynak Razi: İkrime)

Esra Elönü’den aktaracaklarım bu kadar. Tereciye tere satmak niyetinde değilim. Konunun uzmanları beni hoş görsünler. Bir iki söz edip konuyu bitireceğim.

2000 yılının başında Sabah gazetesinde kadın olan yazarının adını şimdi hatırlamıyorum, hacimli bir yazı okumuştum. Yazara göre bireyselleşmenin artması sonucu evlilikler giderek sihrini kaybediyor, bu yüzden boşanmalar artıyordu. Yazar buna çare olarak evlilikleri rekabete açma önerisinde bulunmuştu. Nasıl olacaktı bu? Erkeğin kaçamakları hoş görülerek mi? Eşitlikçi anlayışa göre kadında bu yola baş vurarak mı evlilikler kurtulurdu? Bu soruların cevabı rekabet anlayışının içinde vardı zaten. İçini ne ile doldurursanız doldurun. O size kalmış. Bana göre egemen anlayışın reddi her şeyi çözmeyeceği için bu görüşte sonuçta ömürlü olamaz.

Modern söylemin her dediği doğru olmasa bile tek eşliliği savunan modern söylemciler doğruyu söylüyor olabilirler. Bunu duyan bazı kişiler bundan etkilenebilirler. Etkilenerek vardıkları sonuç söylemin yanlışlığını giderir. Önemli olan sonuçtur. Sonuca taç giydirmek akil adamların işidir. Onuda onlara bırakalım.

Aslında Kur’an’n tavsiyesi de tek eşliliktir. Nisa suresi üçüncü ayetine göre “Eşinize eziyet etmemeniz için en az olanı daha makbûldür.” Peygamberimiz gençliğinin en hızlı yıllarında 40 yaşına kadar tek eşli kalmış. Kızı Hz. Fatıma ile evliyken üzerine başka bir kadınla daha evlenmek istemesi üzerine peygamberimiz Hz. Ali’yi azarladı. Hz. Ali’ye verdiği cevaptan kızlarıyla everirken Hz. Osman’dan da böyle bir söz aldığını dolaylı olarak anlatmasına rağmen bu anlaşılıyor. Peki, Peygamberimizde mi modern akıldan etkilendi?
Hayır, işin aslı bu... Diğeri ruhsat.

Yazıyı bitirirken bir önceki yazıda dediğimi gene diyeceğim. Çok eşli olmak isteyene yasal yol açık olmalı ama evlilikten doğan hakları da içermeli. Böyle olursa uçkuru bozuk erkekler mallarına ortaklar artacak düşüncesiyle çok eşlilikten kaçarlar. Çünkü insanları ne yasak ne günah engelleyemiyor. Paranın gücü galiba her şeyden daha baskın.


Yayın Tarihi: 10.10.2014

BİR DİZİ VE ÇOK EŞLİLİK


Bugün arife, yarın bayram; kurban bayramı. En ilkel inanışlardan beri her türlü canlının sunumuyla uygulanan ve Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i yüce yaratıcımıza adaması üstüne gökten inen koyunla birlikte sadece çift tırnaklı hayvanların sunumuna dayanan şekliyle dinimizde de var olan kurban canımızın diyetidir. Yüce Allah “en sevdiğin şeyi bana ver” dediğinde bunun için oğlunu feda eden bildiricisi (peygamberi) ve onun oğlunu koç göndererek ödüllendirmiştir. İnsanın kurban edilişi böylelikle son bulmuş, nelerin kurban edilebileceği kuralı gelmiştir. Bu bayramın bir özelliğide budur. Kurbanlarınızın makbul, dualarınızın kabul olması dileğiyle Bayramınızı bugünden içtenlikle kutlarım sevgili okurlarım.

Gelelim konumuza...

Başrollerini; Kanuni Sultan Süleyman rolüyle Halit Ergenç’in, Hürrem Sultan rolüyle önce Meryem Sarah Uzerli’nin, daha sonra Vahide Gördüm’ün paylaştığı ve daha pek çok rölün pek çok ünlüce kotarıldığı “Muhteşem Yüzyıl” son dönemde seyrettiğim en gösterişli televizyon dizisiydi. Oldukça ilgi gören dizide cariyelikten sultanlığa geçen bir kadının aşk ve iktidar mücadelesinde çevirdiği entrikaları kadar saray içi haremiyle de erkek izleyicilerin dikkatini çektiğini düşünüyorum. Başlarda böyle giden dizi daha sonra gelen tepkiler nedeniyle değişse de haremin akıllardan silinmediğini sanıyorum. Giderek harem kurma sevdalısı erkeklerde arttı farkında mısınız? Gizli olarak gelişen bir kurum olma baskısı toplumun bir kesiminin doymak bilmez seks tutkusu yüzündendir. Erkeklerimiz bu konu için canını verecek. Bu sadece diziyle olacak bir şey değil tabii. Ama diziyi seyreden erkek izleyici Padişahların haremi gibi bir hareme sahip olmak istiyor. Bunu Sibel Üresin adlı bir yaşam koçuda yaptığı konuşmalarla kışkırttı.

Mayıs 2010 tarihinde Baykal’ın kaset skandalının patladığı sırada bu konuya değinerek şunları yazmıştım:

“Bu ülke çok yakın zamana kadar asırlarca süren çok eşliliği yaşadı. Dini geleneklerde bununla örtüşünce erkek için gün doğmuştu. Medeni kanuna göre tek eşlilik mecburiyetine rağmen nikâhsız ikinci eşi olan ve ilk eşinden ayrı bir evde yaşayan o kadar çoktu ki.. eskiden bu durum çok normal karşılanır, buna dost hayatı denirdi. Bunun doğudaki karşılığı kumadır. Kuma geleneği nikâhlı eşin razı olduğu bir gelenekti. Erkek iki eşiyle aynı evde otururdu. Gelişmiş kentlerde bu pek razı olunan bir şey değildir. Günümüzde günlük ilişkiler yaygın. Artık erkek kısa süreli ilişki istiyor.  

Allah canlıların erkek türüne hercailik vermiş. Erkek, dölleme güdüsüyle yüklü olduğu için çok eşliliğe yatkındır. Dişi ise neslin devamında gerekli olan soyu korumak için tek eşliliğe.. Bu çelişki evlilikte iki cins arasında çekişme sebebidir. İşte bu çekişme ahlâki değerlerin, modern devlette de kadın ve ailenin korunmasını amaçlayan kanunların çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bunlara rağmen bir zamanlar rahmetli Özal’ın dediği gibi; “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” denilerek evlilik dışı ilişkiler sürmektedir.

Yaşananlar toplumun iki yüzlülüğüdür.”

Tamda bu noktada Sibel Üresin’in söyledikleri önem kazanıyor.

Sibel Üresin çok eşliliğin dinde yer aldığını savunup, bunun yasal olmasını istiyor. Üresin, çok eşin kızların evde kalma sorunlarını ortadan kaldıracağını öne sürüyor. Şimdide Sibel Üresin’in, söylediklerini görelim.

“Erkek, bir başkasıyla imam nikâhı yapacağı zaman karısından izin almak zorunda değil (ben böyle bilmiyorum, mutlaka izin almak zorunda. Sakal bırakmayı eşin iznine bırakan bir din kadını hiçe saymaz). Ancak 2., 3. ve 4. eşler suiistimal ediliyor. ‘Boş ol’ denince kadın ortada kalıyor. Bu nedenle çok eşlilik yasallaşmalı. Yasanın çıkması demek, erkeğin malvarlığına ortak gelmesi demek. Çok eşlilik dinimizde var. Herkes yapamaz ama yapana ‘Niye yaptın?’ diyemezsiniz, şirke girer. Kuran’da var.
Zengin, kariyerli, parası olan ve cinsel gücü fazla olan erkek çok eşliliği seçebiliyor. Hiçbir kadın fakir bir adamın ikinci karısı olmaz. Erkek daha cilveli, daha çok gülen, cinsel anlamda kendisini mutlu eden kadına koşuyor. Erkek olsam, çok eşli olurdum.
Çok eşlilikte asıl ağır fatura erkeğe çıkıyor. Madden ve manen zarara uğruyor. Açıkça çok eşli olduğunu itiraf edenleri alkışlıyor ve kutluyorum (sözün burası bir kadın için çok şaşırtıcı, her kadın kendisinin eşinin tek kadını olmak isterken sevdiği erkeği kolaylıkla paylaşamaz).

Çok eşlilik toplumdaki çarpık ilişkileri ve kızların evde kalma sorunlarını ortadan kalkması noktasında da (noktasında demek moda oldu, aslında konusunda demek gerekirdi. Bu, Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayip Erdoğan’ın dilimize yerleştirdiği bir yanlıştır) ciddi rol oynayacaktır.
Dayak ve aldatma bana göre boşanma sebebi değil. Türkiye’deki kadınların yüzde 80’i dilinden dayak yiyor. Yatak odasında mutlu olmayan kadın, her durumda problemlidir.
Muhafazakâr kesimde kadın evde daha süslü, daha şık. Aileden mutluluğun sağlanmasının bazı şartları var. Kadın kocasına itaat etmeli. Erkek de karısına Allah’ın emaneti olarak davranmalı (yoruma açık çok şey var ama şunu vurgulamak isterim; kent uygarlığına geçememiş kır gelenekçiliğinin İslam diye sunuluşunu izlemek beni üzüyor. A.G).”

Devamında da yasak ilişkiler konusunda şunları söylüyor:

“O kadar çok annesi babası olmayan çocuk var ki orta da, bunun bence daha ahlâki bir zemine oturtulması lazım (bu konuda çok haklı, nikâhlı olmadığı ama beraber yaşadığı kadından bir çocuğu olan adamlar bunun için nikahlı eşleriyle az kavga etmemişlerdir A.G).”

Oransal olarak belki göze çarpacak oranda değilse de doğacak çocuğun mutsuzluğuna neden olacak her türlü ilişkiyi yanlış bulurum. Hele evli ve çocuklu bir erkeğin mutluluğu dışarıda araması zengin bile olsa evinin rızkını ele yedirmek olarak görürüm. Bütün bunlara rağmen padişah ve devletin ileri gelen atalarından (bir dönemin çapkın başbakanı ve dışişleri bakanı da dahil) harem geleneğini devralmış olan bu toplumun ikiyüzlülüğünün bitmesi için bir uygulama getirmek bence şart. Eskiyi dirilteceği için (o eskinin içinde hülle gibi bir hilede, İran’da olduğu gibi muta nikâhı da  -ki bence dine sokulmuş bir çeşit “resmi fuhuş” demek olan haftalık, aylık, hatta saatlik nikâh - var) karşı olmama rağmen evlilikle gelecek ekonomik yaptırımlar nedeniyle erkeğin özgürlüğünü hoyratça kullanmasına engel olacağını düşündüğüm için çok eşliliğe izin verilmesini savunuyorum. Muhteşem Yüzyılın torunları için bugün zenginlik zor paylaşılır şeydir çünkü.

Yayın Tarihi: 03.10.2014


GELDİM GELDİM!..


Nasıl olduysa bu yılın dokuz ayı geldi geçti. Bugün eylül ayınıda bitirdik ve ekim ayına, yılın 10. ayına girdik. Bu sene hiç şehir dışına çıkmadım. Koca bir yaz öyle geçti. Çeşitli kereler İstanbul’a, bir kerede Ankara’ya gitmişliğim var. Son gezimde İstanbul’da bir hafta kaldım. İstanbul’un ilçesi Silivri’nin yazlık köylerinden Gümüşyaka’ya da bir Pazar günü uğradım. 1999 Depreminde kardeşim Coşkun Göle bizleri ailece alıp orada kiraladığı bir yazlığa götürmüştü. Bu açıdan da oraların benim için bir anlamı var. Her yer gibi Gümüşyaka’da gelişmiş. Başakşehir’den Gümüşyaka’ya giderken Galatasaray’ın yeni stadı Türk Telekom Arena’yı dışarıdan görmüştüm. Dev gibi bir stad. Çevresinde inşaatlar devam ediyordu. Yanı başında 25 katlı bir otel yapılıyordu. Bunlar bittiğinde oraları güzel bir çehre kazandı mı kim bilir?


Geziler insanı zinde tutar, tazeler. Alışık olduğu çevreden çıkmak insana heyecan verir. Biraz çekingenler için ilk günler uyum sorunlarıyla geçebilir. Sorun aşıldıktan sonraysa her gün ayrı bir güzellikte geçer. Uyum konusu küçümsenecek şey değil ha.. gidilen yerin havası, suyu, yemekleri insanı bir hayli zorlar. Eskiden pişiren kişiye göre değişen lezzette tencere yemekleri yapılmadığı; kebaplar, pideler ve lahmacunlarla sofra adabı değiştiği için artık bu konuda uyum sorunumuz kalmadı. Sevinmeli mi üzülmeli mi bilmem. Ama geceleme konusu bazı insanlar için geçmişte olduğu gibi sorun olmaya devam ediyor. Hele hele yatağından başka yerde uyuyamayana, yastık seçene..

Benim böyle sorunlarım yok çok şükür. Bir kere İstanbul’la aynı iklim koşullarını yaşıyoruz. Isı farkı çok fark etmiyor. Hatta şehrimiz daha sıcak bile. Bu yüzden ne gittiğim yeri üzerim, ne kendim üzülürüm. O kadar kolay uyum gösteririm ki.. sanki kırk yıldır oralıymışım gibi. Kimi zaman kendime şaşarım. Aklıma sıla düşmez. Kısa bir geziye çıkanların eşini dostunu, anasını babasını, kısaca sevdiklerini çabucak özleyenleri pek samimi bulmam. Yaptıkları çocukluktan başka bir şey değil. Buradan benim yılışık sırnaşık biri olduğum sonucu çıkar değil mi? Ne yazık ki kimseyle ilk görüşte samimi olmam. Samimi olmam için önce kişiyi çok iyi tanımam ve ona alışmam gerek. Samimiyetimi hiçbir zaman seviyesiz duruma getirmem. Sözünü ettiğim şey birçok konuda uyum sorunu yaşamadığım gibi geziler sırasında da uyum sorunu yaşamadığımı belirtmekti.

Çabucak özlemin kucağına düşenler gittikleri yerlerin güzelliklerini fark edemezler. Oysa gezilerimiz sırasında yaşadığımız ortamdaki alıştığımız güzelliklerden, farklı güzelliklere yolculuk yapıyoruz. Bunu fark etmemek kayıptır bence. Günümüzde bu kişiler oldukça azdır sanırım. Eskiden böyle insan o kadar çoktu ki.. şimdi bir kişiye geziden söz edin yeter. Elinde valiziyle karşınızda bitiverir. Taşıma araçlarının artması, buna bağlı olarak çeşitlenmesi, üstünede karasal yolculuk için bir uçtan bir uca çoklu geçişe uygun yolların yapılmış olması geziseverlerin artmasını sağladı. Buna hava ve deniz yolculuğunun her keseye uygun tarifeler sunmasıda katkıda bulundu.

***

“Geldim geldim” kim der? Gittiği yerden ısrarla çağrılan der. Nasıl der? Eğer tatildeyse ve gittiği yeri bırakamıyorsa bezgin ve bıkkın, belki de birazda kırgın bir ses tonuyla  der. Ya özlenen aranan birisiyse ve bu nedenle ısrarla çağırılıyorsa? O zamanda “Patlama!” anlamında ve şımarık bir ses tonuyla der. Kendisini özlemle bekleyenini çok beklettiğini fark edense “Çok bekletmedim ya” demek amacıyla, birazda gidişiyle kusur işlemiş gibi utangaç tavırla “Geldim Geldim” der. Her halükârda gidişlerin birde gelişi vardır. Sonuçta meskenimizin olduğu yer bizi barındıran yerdir. Geri gelişler onun içindir.

Kısacası her gidişin bir dönüşü vardır. Adı üstünde; “gezi”. Geziden geri dönülür. Dönülmeyen “göçtür”. Madem geziyoruz, o durumda doğal olarak geri döneceğiz. Geri dönüşün güzellikleri kendine özgüdür. Bekleyenleriniz tarafından kapıda karşılanmanın, özlemle sıkı sıkıya kucaklanmanın tadı bir başka. Gözlerindeki ışıltı yüreğinizi aydınlatır dostlar. Bunun için arada sırada kapsamlı geziler yapmakta yarar var. En az 3-5 gün, en çok iki hafta sürecek geziler yapmalı. Hayatı tazelemek için bu gerekli.


Yayın Tarihi: 01.10.2014

30 Eylül 2014 Salı

ÖZEL KONU BAŞKENTLERİ 5






Ülkemizde bir yerin önemi ülke ekonomisine katkısıyla ölçülme alışkanlığı 1960’lardan sonra başlamıştır. Yabancı ülkelerden verdiğim örneklerde gördüğünüz gibi sadece ekonomik veya sadece sanat ve kültüre yönelik uzmanlaşmaya rastlamak mümkün değildir. Rastladıklarımız da küçük ölçekli yerel kalmaktan öteye gidemeyecek, belki günümüzde hayat bulamayan şeylerdir. Aşağıda kentlerimizin hangi yönleriyle öne çıktığının örneklerini göreceğiniz bir liste veriyorum. Bu listede (kültürel ve ekonomik) bazı izlere rastlarsınız, ama yeterli olmadığını fark edeceksiniz.

* Bursa’nın İskenderi, havlusu (bursa havlusu bir markadır, işte bu konu övüneceğimiz bir konu), kestane şekeri ve Arguvan şenlikleri (dünyadaki tek ağaç şenliği).
* Çanakkale’nin şehitliği (buna söylenecek söz olamaz, atalarımız kendilerini feda edip şehit olmasalardı bugün bir vatanımız olmazdı).
* Van’ın kedisi (bu Allah vergisi durumu çoğaltarak dünyaya tanıtırsak önemli bir duruma gelebilir).
* Adana’nın kebabı 
* Afyon’un kaymağı (çok ünlü ama ünü yurt dışına da taşmalı) ve sucuğu.
* Gümüşhane’nin pestili ve kömesi (çok yerel, dünyaya nasıl tanıtılır? Ülkemizin her yeri bu ürünleri tanımazken..)
* Erzurum’un cağ kebabı ve soğuğu (soğuk Erzurumluların yaptığı bir şey değil, cağ kebabı da yerel kalan bir kebap).
* Malatya’nın kaysısı (dünyaya tanıtılan bir ürünümüz ve övüncümüz.)
* Denizli’nin horozu (buda Allah vergisi, ülke ekonomisine ne katkısı olur acaba?)
* Ankara’nın kedisi, keçisi (bu ikisi Ankara’ya özgü ama insanın katkısı soru işareti..) , simiti ve döneri..
* Eskişehir’in lüle taşı (bununla da tespih, sigara ağızlığı gibi bugün ekonomiye katkısı az turistik anı eşyası üretilebilir).
* Rize’nin çayı (ülke içi hatırı sayılır bir tüketim ürünümüz, üretimi dünyaya satacak kadar değil mi acaba?)
* Diyarbakır’ın karpuzu (bize İran’dan erken yaz döneminde karpuz gelir. Diyarbakır karpuzu dışarı çıkar mı acaba?)
* Tekirdağ’ın rakısı (bizim rakımızı Yunanistan anason koymadan “Metaksa” adıyla dünyaya satıyor).
* İnegöl’ün köftesi
* Isparta’nın halısı (gülüylede meşhur olan Isparta halıcılığıyla İran halılarından sonra bölgemizde ikinci sırada yer alır. Dünyada Çin halıcılığı İran’la çekişirken Isparta 3. sıraya razı olur).
* Konya’nın Mevlâna Türbesi (dünyanın anladığını pek sanmadığım, sadece görsel şölen olarak izledikleri Anadolu İslam yorumu)
* İzmir’in kızları (işte boş bir konu. Verdiğim örneklere göre konu bile sayılamaz aslında)
* Trabzon’un hamsisi, horonu (iki şeyde yerel kültür örneğidir. Bir fuar veya kenti büyütecek daha kapsamlı bir konu değil.)
* Çorum’un leblebisi (leblebiyi sevmeyen yok ama bu konuda çorumu büyütecek bir konu değil.)
* Kayseri’nin, pastırması ve halkının uyanıklığı (pastırma için ne dense azdır. Çok uyanık oldukları söylenen Kayserililer ne yazık ki bu konuda uyumuş) 

Diğerleri de şöyle sıralanıyor

Aydın’ın İncir’i, Manisa’nın mesir macunu, Balıkesir’in höşmerimi, Antalya’nın Portakal’ı  Amasya’nın Elma’sı, İzmit’in Pişmaniye’si, İzmir’in Saat Kulesi, körfezi, İzmir-Tire’nin Şiş Köftesi, Manisa-Salihli’nin Odun Köftesi, İstanbul-Şile’nin Şile Bezi, (işte dünyanın Türk icadı olarak bildiği tek üründür.) İstanbul’un Boğaz Köprüleri, 
Ayvalık’ın tostu, İzmir’in jantları, Gaziantep’in baklavası, fıstığı, Mersin’in tantunisi,
Tekirdağ’ın köftesi. Çankırı’nın kaya tuzu ve kaya tuzu madenleri, leblebisi 
Sakarya’nın ıslama köftesi, Bolu dağının sisi, Giresun’un fındığı, Samsun’un tütünü, Safranbolu’nun evleri - lokumu, Selçuk’un Efes’i – Meryemana’sı, Şirince’nin evleri - şarabı, Aydın’ın Efesi,
Düzce’nin Ahçısı,  Kahramanmaraş’ın dondurması, Kütahya’nın çinisi, Mardin'in tarih kokan evleri, Zonguldak’ın taş kömürü, Susurluk’un ayranı, Adana’nın şalgam’ı, Kars’ın eski kaşar peyniri, İzmir-Çeşme’nin Kumru’su (sandviç),

***
İstanbul bir ülke modelimidir? Bence evet. İstanbul’un ürettikleri ile meşhur semtlerini sıralamaya ne dersiniz? İçlerinde doğal olarak üretim dışı konularda meşhur olanlarda var

Kanlıca’nın yoğurdu, Vefa’nın; bozası, Sarıyer’in böreği, Çengelköy’ün salatalığı,
Ortaköy’ün kumpiri, Sultanahmet’in köftesi, (tabi onca tarihi yapının yanı sıra) 
Beykoz’un paça çorbası, Paşabahçe’nin cam fabrikası, Çengelköy’ün hıyarı (belki de şimdi gökdelenlerin tepesinde yetişiyordur, yetişiyorsa) Bakırköy’ün ruh ve sinir hastalıkları hastanesi. Kavak’ın midyesi, Beşiktaş’ın çarşısı, Kumkapı’nın meyhaneleri, balık hali,
Bebek’in badem ezmesi, Moda’nın dondurması, Tuzla’nın köfte ve Mantısı,  Çamlıca’da manzarası ile akla gelir. Kadıköy’ün de Salı Pazarı vardır. Bostancı’nın Lunapark’ı (kente hareket verecek bir konu değil.)
Taksim, istiklal caddesi ile... Tarlabaşı, sokaklarda asılı çamaşırları ile... Kağıthane, lale devri ile... Alibeyköy, taşan deresi ile...  Dolapdere’nin Apik İşkembecisi, Üsküdar  Kız Kulesi ve minibüs durakları arkasındaki herkesin bilmediği arabacı kokoreççileri ile meşhurdur. Etiler; Akmerkezi. Kadıköy; kurbağlı deresi Karaköy; tatlısı, tüneli ve hırdavatçılarıyla bilinir.

Gelelim kentimize. Bulunduğu coğrafyanın bahşettiği ılıman iklim kentimiz için büyük bir fırsattır. Buradan hareket edecek olursak yapılmayacak şey yok dememiz gerekir. Peki ne yapılmalıdır, bu kent hangi alanda model olabilir?

Sizce Sakarya bir sanayi kenti mi olmalı, tarım ve hayvancılığa mı önem vermeli? Aynı zamanda bir eğitim kenti olduğu gibi, sanayi kenti, tarım kenti, sağlık kenti olduğunu söyleyebiliriz. Turizm kenti olduğu da kabul edilir bir gerçek. Ticaret kenti olduğunu çarşıların dolup taşması göstermiyor mu? Her iktidar döneminde türeyen zenginler kentimizde de türediler. Onlarda iyi para harcıyorlar. Pıtrak gibi AVM’lerin ve marketlerin açılması başka nasıl açıklanabilir?

Karaman’da bir ara çimento fabrikası kurulacağı söyleniyordu. Her akar suyumuza hidroelektrik santrallerle termik santral kurulacağını duyuyordum. Santraller Hes’lerle gerçeklik kazandı ve dahada kazanıyor. Çelik fabrikası da sırada var mı? Yoksa verimli toprakları üstünde kurulmuş olan kentimiz genişledikçe verimli toprakları mı yok ediliyor?

Bunların hepsi iyi güzelde neden bizde uzmanlaşma yok? Hangi kentimizde bu saydıklarımızdan bir veya bir kaçında, yada hiç umulmadık bir alanda uzmanlaşma olduğunu söyleyebilirsiniz. Yazı dizimizi bu amaçla hazırladım ve burada bitiriyorum. Bakalım bizden sonraki nesiller bu kenti nereye taşıyacaklar? Kentimiz öncü bir kent olacak mı, yaşarsak göreceğiz.



BİTTİ


Yayın Tarihi: 29.09.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ






Sevgili okurlarım merhaba. Gelecek hafta bugün kurban bayramının 2. gününe denk düşeceğinden gazetemiz bayram tatili nedeniyle yayınlanmayacağı için sizlerle olamayacağım. Biraz erken ama bugünden bayramınızı kutlamak istiyorum. Sizlere kendi şiirlerimden önce halk şiirinin önemli ozanı Karacaoğlan’dan şiirler sunacağım. Karacaoğlan Türkülerimizde, hatta Türk Sanat Müziğimizde bile adı geçen ozanlarımızdandır. Türk Pop müziği doğarken ilk bestelerde Karacaoğlan’ın şiirlerinin çokça kullanıldığını görüyoruz. Alıntıladığım ilk şiir o dönem çok tutulan bir sanatçının; Hümeyra’nın seslendirdiği bir pop şarkısının sözü olmuştu. Karacaoğlan bütün halk ozanları gibi kolay anlaşılır ve öz Türkçe şiirler yazmıştır. 1600’lü yıllardan günümüze birçok şiirinin bugüne kalışının sebebide budur.

***

ALA GÖZLÜ BENLİ DİLBER
Ala gözlü benli dilber
Koma beni el yerine
Altın kemerin olayım
Dola beni bel yerine
Hicine gönlüm hicine
Yiğide ölüm geçine
As beni zülfün ucuna
Sallanayım tel yerine
Gel kız karşımda dursana
Şu benim halim sorsana
Zülfünden bir tel versene
Koklayayım gül yerine
Karac(a) oglan der nolayım
Kolun boynuma dolayım
Nazlı yar kölen olayım
Kabul eyle kul yerine

Karacaoğlan

***

BİR AYRILIK BİR YOKSULLUK BİR ÖLÜM
Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret kodun beni kavim kardaşa
Sebep gözden akan bu kanlı yaşa
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Karac'oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Karacaoğlan

***

İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif'in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif'in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac'oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Karacaoğlan

***

NAZLI YÂRDAN GELDİ BANA BİR NAME
Nazlı yârdan geldi bana bir name
Eğer doğru ise kırdı belimi
Dediler ki yarini yad iller almış
Kadir Mevlam nasib eyle ölümü

Bülbüle söyleyin gülüne konsun
Beni yârdan eden Allah'tan bulsun
Sabreyle sevdiğim ilkbahar olsun
Terkedeyim vatanımı ilimi

Ak yâri gördükçe ağladım coştum
Al elinden dolu badeler içtim
Kötüler sandı ki ben yârdan geçtim
Ölmeyince çeker miyim elimi

Karac'oğlan derki konmadan göçmem
Her olur olmaza sırrımı açmam
Kötüler köprü olsa üstünden geçmem
Taşık suya uğradırım yolumu

Karacaoğlan

***

Sırada kendi şiirlerim var. Sizlere sunulmayı sabırsızlıkla bekliyorlar. Yeni yılın bu ilk günlerinde bugün dinlenmiş olarak okuduğunuz bu şiirleri bakalım beğenecek misiniz.


34
Bedeninde yılan gizler
Buz gibi bakışını ne sandınız
Dans ederken ayrılır her kemiği
Lastikten esnektir, uzar da uzar
Kırılmadan nasıl bükülür, hayret
Telaşsız sürat ona özgü
Parmaklarında kıvılcım
Gözlerinde şimşek
Yakmadığı yürek görülmemiş
Yılan bedeninde
Işıklar teninde
Aşkı şafak sökümü
Sonbahar uğramaz semtine
Görülmez onda yaprak dökümü

Aydın Göle
25 nisan 2003

***

35
Dimyatta pirinç
Zalimde bilinç mi var
Kümeste piliç
Evde bulgur bol
Onun solu sağ, sağı sol
İmana gelmez
Limana demirlemez
Beklemek onu boş kankam

Aydın Göle
25 nisan 2003

***

36
Ilık nefes gibi okşuyor hava
Yaşamaya kışkırtıyor en mutsuzu dahi
Yapraklar şarkılar mırıldanıyor rüzgârla
Geceye sevinçler ekerek kankam

Aydın Göle
25 nisan 2003

***

37
Vinçle kaldırılma
Sevinçle kalk yatağından
Seni hiçbir şey indiremez
Gönlümdeki tahtından
Binlerce insan geçsede otağından
Yarına benden anılar kalsın bu çağından

Aydın Göle
1 mayıs 2003

***

252
Bir oda ki içinde sır gibi sessizlik
Penceresi yok, kapısı yok
Geleni yok, gideni yok
Unutulmuş viranelerde üstünde göğü yok
Yazı yok, kışı çok
Titrer durur köşelerde adam
Sevda ateşide yok gönlünde, ısınamaz
Donup gidecek, kimsenin haberi yok

Aydın Göle
2 mayıs 2003

***

38
Sessiz bir gemi girdi limana
Karanlık, soğuk denizlerden fırtına getirmiş
Yıldızsız gece dolu ambarları
Ne kaptanı var, ne dümeni
Gördünüz mü hiç, böyle gideni

Aydın Göle
2 mayıs 2003

***

39
Yıldız ekmişler geceye
Yıldızlar bizi seyretmiş geceden
Bakıp yıldızlara biz pencerelerden
İçimizi dökmüşüz yıllarca hiç büyümeden
Hep çocuk kalmışız, uyumamışız
Uyumamışız, kimseyi uyandırmamışız
Annemiz bilse ağlardı sevda acılarımıza
Yıldızları unutmuşuz
Hesap sormuşuz gecelere
Bıçak saplamışız karnına gecelerin
Anasını ağlatmışız bir şişe şarabın

Aydın Göle
2 mayıs 2003

***

40
Rüya bitti uykudan uyanınca
Güya yaprak yeşerecekti ben yanınca
Yandım ateşsiz, dumansız tüttüm
Her biten aşkın asını tuttum
Ömür tükettim bu uğurda
Sahipsiz mezarım dağ başında
Yoksulum, yalnızım
Postacı bile gelmez buralara
Mektup yazan yok
Sevdalar unutuldu ben kendimi unuttum
Çocuk masumluğuyla sabahtan habersiz
Güneşi bekliyorum

Aydın Göle

3 mayıs 2003

***
Bu şiiri unutmuştum. Şimdi okurken ilk mısradaki “sars sarstı” sözcüğünü ben bile anlayamadım. “SARS” kelimesini google’den arattım. Meğer “SARS” ağır akut solunum yolu yetersizliği sendromuymuş. Sonra şiiri hatırladım tabii. SARS hastaları ilk defa 2003 Şubat ayı sonlarında; Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’dan bildirilmişti. SARS’ın nedeni o yıllarda henüz bilinmiyordu. Bugün biliniyor mu, onuda ben bilmiyorum. Hastalığın zatürree olarak seyrettiği açıklanmıştı.


41
Sars sarstı dünyayı
Yakaladığını postalıyormuş öbür tarafa
Aşk beni yakaladı
sarstı ta derinden
kıpırdamadım yerimden
Halâ buradayım öbür tarafa gitmedim henüz
Sarstan beter sarsmasına rağmen kankam

Aydın Göle
3 mayıs 2003




Tekrar bayramınızı kutlar, mutlu bir bayram geçirmenizi dilerim. İki hafta sonra görüşmek üzere şimdilik esen kalın.


Yayın Tarihi: 28.09.2014

ÖZEL KONU BAŞKENTLERİ 4

Özel konuları olan ve bu konularıyla dünyaca bilinen kentlere dünya kamuoyu tarafından o konunun başkenti sıfatı yakıştırılıyor. Bugün de böyle özel konularla uzmanlaşan ve bu konularla anılan kentlere ayırdığım yazı dizimize devam ediyorum


SANATIN BAŞKENTİ FLORANSA

Müzeleri, sanat galerileri, heykelleri, tarihi binaları ve meydanlarında resim yapan sokak ressamlarıyla buram buram sanat kokan bir şehir olan Floransa, her yıl milyonlarca sanatsever gezgini ağırlıyor..

Kuzey İtalya’daki Toskana bölgesinin başkenti olan Floransa ya da İtalyanların deyişiyle Firenze, Avrupa’nın en önemli kültür ve sanat merkezlerinden biridir. Bir dönem Eski İtalya Kralığı’nın da başkentliğini yapan Floransa, Arno nehri çevresinde kurulmuştur. 500 binlik nüfusu çevresindeki yerleşim alanlarıyla birlikte 1 milyona yakındır. Kent, geçmişte olduğu gibi bugün de İtalya ve Avrupa’nın en önemli sanat ve ticaret merkezlerinden biridir...

İtalyan Rönesans’ının doğum yeri olarak bilinen Floransa, kültürü ve mimarisiyle dünyaca ünlü bir turizm kentidir. Şehirde önemli sanat galerileri ve müzeler bulunmaktadır. Leonardo da Vinci ve Michelangelo, bu kentte yetişmiş dünyaca ünlü sanatçılardır. Yine ünlü yazar ve şair Dante Alighieri, bu şehirde yaşamış ve ilham almıştır.

***

KÜTÜPHANE BAŞKENTİ WASHİNGTON

Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) ABD’nin ulusal kütüphanesidir. Dünyanın en büyük ve en önemli kütüphanelerinden olan kongre kütüphanesi Washington, D.C.’de bulunmaktadır. Ayrıca ABD’de yer alan en eski federal kültür yapısıdır.

Koleksiyonunda 470 dilde, 29 milyondan fazla kitap ve diğer yayınlar, 58 milyon el yazması, içlerinde Gutenberg İncili’nin de bulunduğu Kuzey Amerika’nın en büyük nadir kitap koleksiyonu, bir milyonun üzerinde hükümet belgesi, son üç yüzyılda, dünyada yayınlanmış bir milyon gazete sayısı, 33.000 ciltlenmiş gazete sayıları, 500.000 mikrofilm, 6000’in üzerinde karikatür dergisi, dünyanın en büyük hukuki belgeler koleksiyonu, filmler, 4.8 milyon harita, müzik notaları ve 2.7 milyon işitsel kayıt bulunur.

TEKNOLOJİ BAŞKENTİ TOKYO

Dünya Teknoloji Başkenti Tokyo’dur. Bu gün bilinen her çeşit günlük el araçlarından yapı sistemlerine kadar bir çok alanda dünyaya örnek bir kenttir. Bütün Japon halkı gibi çok okuyan, çok çalışan ve çok üreten bir halkı vardır. Bunun sonucunda karşılaştıkları deprem ve savaş yıkıntılarına rağmen gelişerek ve daha da güçlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Japonların karşılaştıkları bunca yıkımlı felakete bir başka ülke karşılaşsa dayanamazdı. Japonlara dayanma gücü veren bilim ve teknolojiye olan merak ve bağlılıklarıdır. Tokyo bu konuda en büyük paya sahiptir.  Şehrin merkezinde hendekler ve geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı yer alır. Sarayın doğusunda, Japon iş dünyasının merkezi olarak nitelendirilen Maranouçi semti bulunur; kuzeydoğusunda ise pek çok üniversitenin ve basımevinin bulunduğu Kanda semti uzanır.
Japonya’nın kültür merkezi olan Tokyo’da pek çok müze, kütüphane ve üniversite bulunur. Ueno Parkı’nda Tokyo Milli Müzesi, Tokyo Milli Bilim Müzesi, Hayvanat Bahçesi ve Batı Sanatı Milli Müzesi yer alır. Japonya’daki üniversite ve yüksekokulların büyük bölümü Tokyo’dadır. Tokyo Üniversitesi dışındaki başlıca milli yükseköğretim kurumları Tokyo Teknoloji Enstitüsü, Hitotsubaşi Üniversitesi ve Tokyo Güzel Sanatlar Üniversitesi’dir.

ÇİÇEKÇİLİK BAŞKENTİ AMSTERDAM

Hollanda topraklarının yarısı deniz seviyesinin altındadır. Hollandalılar kendi ülkelerine bu yüzden “alçak ülke”; “Netherland” diyorlar. Amsterdam ise kanallar şehri. 100’ün üzerinde kanal var Amsterdam’da. Kanallar için üretilmiş özel vapurlarla seyahat başkenti farklı bir açıdan gözlemleme fırsatı veriyor. Kanallar şehri 90 adacığa bölmüş ve 400 tane köprünün kurulmasına neden olmuş. Kentteki arazi azlığı nedeniyle evler ve otoparklar çok değerli.

Amsterdam Hollanda’nın başkenti olmasına rağmen Meclis Lahey’dedir. Hükümet Lahey’den ülkeyi yönetir. Amsterdam kentinin içinde rastlayacağınız yemyeşil parklar Hollanda’nın klasik ve vazgeçilmez manzaralarından. Her ne kadar ülkenin toprakları az da olsa insan hayatına verilen önemden olsa gerek park, bahçe gibi insanların doğayla baş başa kalabileceği, spor yapabilecekleri, dinlenebilecekleri yerleri ihmâl etmemişler. Bu park ve bahçelerde birbirinden farklı çeşit çeşit çiçekler görmeniz mümkün. Zaten Hollanda’ya ‘Avrupa’nın çiçek bahçesi’ denilmesi de bundan.

Hollda’nın çiçek hali sabahın erken vaktinde hareketlenmeye başlıyor. Gelen çiçekler açık artırmada satışa sunuluyor ve sonrasında da tüketiciye ulaşmak üzere yola çıkıyor. Çiçek halinin geliri yıllık 2,2 milyar Euro. 3500 kişi çalışıyor çiçek halinde. Saat sabah 04.00’te açılıyor ve 06.30’da açık artırma başlıyor. Erken saatlerde fiyatları yüksek olan çiçeklerin, açık artırmanın bitimine yakın fiyatları düşüyor. Afrika’da üretilip buraya getirilen çiçekler yine Kara Kıta’ya satılmak üzere geri dönüyor. Burada 1200 çeşit güle rastlamak mümkün. Bir o kadarda lale üretimi vardır ki lale üretiminde dünyada tektirler.

Dünyada belli başlı konularla öne çıkan kentler aynı zamanda gelişmiş batılı ülkelerin kentleri. İçlerinde gelişmiş bir ülke kenti ama doğulu olan sadece Tokyo’ydu. Buda gösteriyor ki; bilim, sanat, ticaret gelişmenin ana unsurudur. Bunu elde eden ülke dünya ülkesi, kentler de yerellikten kurtulup dünya kenti olur.



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 26.09.2014

ÖZEL KONU BAŞKENTLERİ 3

Yazı dizimize başlarken amacım, bu günden yarına ulaşmaya çalışan kentimizin özel konulu kentleri örnek alarak, kendi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmesine uygun, coğrafik özelliğinin dikkate alındığı bir alanda uzmanlaşması gerektiğini vurgulamaktı. Devam ediyoruz.

MÜZECİLİĞİN 2. BAŞKENTİ LONDRA

2000 yıl önce bir kaç bin kişilik bir Roma şehri olarak kurulan Londra bugün yedi milyon insanın yaşadığı, her yıl milyonlarcasının ziyaret ettiği kozmopolit bir şehir.
British Museum Türkiye dahil pek çok ülkeden gelmiş olan tarihi eserleri barındırıyor. Londra müzeleri denince ilk akla gelen tabii ki canlandırma müzelerinin en ünlüsü Madame Tussaud. Atatürk dahil pek çok ülkenin politikacı ve sanatçılarının mumyasının yer aldığı bu müzeye girişte her zaman uzun kuyruklar oluşur. Oxford Circus metro istasyonundan önceden bilet almak sureti ile kuyrukta beklemekten kurtulabilirsiniz. Müzelere giriş, 3-10 pound arasında.
British Museum ücretsiz.

KLASİK MÜZİĞİN BAŞKENTİ VİYANA

Almanca “Wien,” Osmanlıca “Beç” denen Viyana, Avusturya’nın başkenti ve en büyük şehri, aynı zamanda ülkenin 9 eyaletinden yüzölçümü bakımından en küçüğüdür. Klasik müziğinde başkenti olan Viyana; parkları, görkemli operaları, kafeleri, şnitzel (tavuk eti yerine dana etinin galeta ununa bulanarak pişirildiği bir çeşit yemek) ve pastaları ile hem gözünüze, hem gönlünüze hem de midenize hitap eder. Sanat, doğa ve edebiyat tutkunları için cennetle eşdeğer bir şehir olan Viyana aynı zamanda birbirinden lezzetli yemeklerin de kentidir.

PURONUN BAŞKENTİ HAVANA

En iyi rom ve en iyi kahvenin ülkesi Küba’nın, aşk ve ihtilallerinde ülkesi olduğunu söyleyebiliriz. Küba’nın başkenti olan Havana, adıyla anılan purolarında başkentidir. Puronun dünyanın en fakir ülkesinde üretilip, zenginliğin simgesi olması ayrıca dünyanın çelişkisidir. Bildiğiniz gibi iş adamı figürü, mutlaka ağzı purolu figürle simgeleşmiştir.

FUARCILIĞIN BAŞKENTİ BRUNO

“Fuar, ticaretle ilgili ürün ya da hizmetlerin, teknolojik gelişmelerin, bilgi ve yeniliklerin tanıtımı, pazar bulunabilmesi ve satın alınabilmesi, teknik işbirliği, geleceğe yönelik ticari ilişki kurulması ve geliştirilmesi için, belirli bir takvime bağlı olarak, düzenli aralıklarla
genellikle de aynı yerlerde gerçekleştirilen bir tanıtım etkinliğidir.
Fuarlarda alıcı ve satıcılar çeşitli iş anlaşmaları gerçekleştirmek üzere bir araya gelmektedirler. Zaman açısından sınırlandırılmış aktiviteler olup, çok sayıda katılımcı, bir veya birden fazla ekonomik dalın önemli ürünlerini sergilemekte ve ağırlıklı olarak sanayi toptancılarına, sanayi tüketicilerine ve büyük miktarlarda satın alanlara örnek ürünler tanıtmaktadır.”

İşte böyle faaliyetleri bir dönem için değil, çeşitli konularda yılın tamamını kapsayan biçimde düzenlediği için haklı olarak fuarcılığın başkenti Çek Cumhuriyeti’nin ikinci büyük şehri olan Bruno’dur. Kiliseleriyle ve her yıl düzenlenen Grand Prix’le de ünlüdür.
Brno’da, her yerde kolay kolay bulunmayan, belkide dünyada tek, Genetik Müzesi bulunmaktadır. Genetik pek ilginizi çekmese bile, müzeyi ziyaret ettiğinizde hiç de sıkılmadığınızı fark edeceksiniz. Müzede dönem dönem farklı sergiler de olabiliyor.
Bruno’da yer alan “Tugendhat Villa,” mimarideki Bauhaus akımının en klasik örneklerinden biri olarak sayıldığı için UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır. 1992 yılında Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’yı birbirinden ayırma kararı bu villada alınmıştı.
Brno Fuar Merkezinin 80 Yıllık Geçmişi BVV Hakkında Gerçekler ve Önemli Noktalar:

*2008 yılı BVV için gerçekten özel bir yıl. 2008 yılı Brno Fuar Merkezinin 80 yıllık geçmişine ve Uluslararası Mühendislik fuarının 50. yıl dönümüne damgasını vuruyor.

*BVV Trade Fairs Brno ve Brno Fuar Merkezi, Orta Avrupa Ticari Pazarında fuarların buluşma noktası olmuştur.

*BVV her yıl düzenlemiş olduğu 40 adet fuar ile Orta Avrupa Fuar İşletmeciliği Pazarında %30’luk payını koruyor.

*BVV fuarlarının çoğu ( Autosalon, Autotec, IDET, MSV, IBF ) belirli sanayi dallarına hitap eden prömiyerler şeklindedir.

*BVV her yıl yeni rekorlara imza atıyor. 2007 yılı istatistiklerine göre 455.000 m2 fuar alanı üzerinde 10.700 katılımcı,1 milyonun üzerinde ziyaretçi ile yaklaşık 60 milyon Avro gelir elde edildi.

*BVV Çek ve Orta Avrupa ekonomisini ve ilgili sanayilerin eğilimlerini gösteren bir vitrindir.

*Başlıca BVV fuarlarına yüksek oranda uluslararası katılımcı ve ziyaretçinin iştirak ettiği kayıtlara geçmiştir.( %30 )

Özel konulu başkentler ülke başkentleri değil, gördüğünüz gibi uzmanlık gerektiren özel konuların başkentidir. Konular o kadar çok ki, saymakla bitmez. İçlerinden görece de olsa önemli bulduğum konuların başkentlerini keşfetmeyi sürdüreceğim.



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 24.09.2014