31 Aralık 2014 Çarşamba

BACA GÖRÜNÜMLÜ VERİCİLERE DİKKAT!



Her dönem kendine özgü gelir kapılarını açar. Savaş gibi olağandışı durumda bile kimilerine imkânlar doğar. Fırsatçılar teknolojik gelişme, siyasi değişim, toplumsal felaketler gibi akla gelen gelmeyen her durumdan yararlanmaya çalışır. Tek kanallı televizyon döneminde ünlü Alman tiyatro kuramcısı ve oyun yazarı Bertold Brecht’in “Cesaret Ana” adlı tiyatro oyununu seyretmiştim. Bu oyun savaştan fırsatlar yaratıp para için her türlü riske atılan bir kadını ve onun gene aç gözlülüğü sonucu kaybettiği çocuklarını anlatan oyundu. Oyundaki dilsiz kızın insanları uyarmak için kendisini feda etmesi vurucudur. Ama kimse bu uyarmalardan etkilenmez. Cesaret ananın zamanla tek derdi savaşın bitmemesi olur. Yitirilen canlar para kazanamamaktan daha büyük önem taşımaz onun için.

Belki ters bir benzetme olacak ama bugün beslenmeden haberleşmeye kadar bir çok konuda hayati tehlike içermesine rağmen, bunu önemsemeyip kazancına bakanların o tiyatro oyunundaki “Cesaret Ana”dan ne farkı var?

Deprem yaşamış bir kentiz. 1999 depreminde evleri hasar görenlerin çatlak patlakları sıvayarak kapattıklarını ve kendilerinin oturmaya korktukları bu evlerini kiraladıklarını çok gördük. Bunlarında “Cesaret Ana”dan farkları yoktu elbette.

Arsalarına, apartmanlarına GSM şirketlerinin vericilerini (baz istasyonunu) kondurup buradan gelir elde edenlerinde bir farkı olamaz. Fırsatçıdırlar, topluma kanser olma riskini yaşattıkları için de günah işlemektedirler.

Fark ettiyseniz GSM şirketleri arsalara yerleştirdikleri vericilerin yaydığı radyasyonla kanser riski taşıması nedeniyle toplumdan gördüğü tepkiden çekinerek şekil değiştirdiler. Şimdi çevrenin yüksek binalarına baca görünümlü vericiler konduruyorlar. Mahallemizin Akıncı Sokağının Aziziye Camiine gidiş istikametinde bir arsada oldukça heybetli bir verici var. Ortasından ikiye bölünerek Akıncılar Mahallesiyle Çukurahmediye Mahallesin paylaştığı Ekici sokağında bir bina üstünede baca görünümlü verici kondu. İki vericinin arasındaki mesafe, kuş uçuşu 100 metre. Öteden beri ilkini yerinden oynatamayan mahalleli, ikinci vericiyle karşılaşınca ne yapacağını şaşırmıştı. Binasına baca görünümlü verici konduran kişi aylık başlangıç yılı olan 2011 fiyatlarına göre 6.000 lira gelirle mahalle sakinlerinin hayatını riske atmaktaydı. Durum olduğu gibi devam ediyor.

 Benzeri durumlara ülkemizin her yerinde karşılaşılıyor. Buna ilişkin bir haber şöyleydi:


Meram Belediyesi yetkilileri, baz istasyonlarının baca, tabela, güneş enerjisi sistemleri, klima ve reklam panosuyla da kamufle edilebildiğini belirterek, 5 bin 237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 184/1 maddesi gereğince de, ‘Yapı ruhsatı alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan 5 yıla kadar cezalandırılır’ hükmünün yer aldığını hatırlattı.”

İlimiz, ilçelerimiz ve beldelerimizin yetkilileri bana kalırsa bu konuya acil çözüm getirmelidirler. Çünkü bunun sonu toplum sağlığına dayanıyor. Halkımız sağlığından olurken bunundan nemalananlar devleti soyarcasına kazanç elde ediyorlar. Ülkemizde ticaretin deli cesareti vardır. Tıpkı cesaret ana gibi. Bu nedenle baz istasyonlarında şimdiye kadar süren  Çözümsüzlük durumunda hem GSM vericileri, hem de bina veya arsa sahipleri; halktan çok can almış olacaklardır. İlerde olabilecek can kayıplarının önüne geçmenizi önemle vurgulayarak beklediğimizi belirtmek istiyorum.

Biliyorum, şikâyetlerim bitmiyor. Ama BACA GÖRÜNÜMLÜ vericilere lütfen dikkat


Yayın Tarihi: 03.12.2014

30 Kasım 2014 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ


Merhaba sevgili okurlar. Henüz sonbaharı bitirmedik ama kış buralarda sanki yeni yeni başlıyor gibi. Daha doğumuzda kar yolları kesti bile. Odun kömürle ısınıyorsanız, umarım; iliklerinize kadar ısınıyorsunuzdur. Doğal gazla ısınmak zordu zaten, yeni zamlarla biraz daha zorlaştı. Müstakil evlere mantolama da yapsanız ısınmanız mümkün değil. Isınayım derseniz bankadan kredi çekmeniz gerekir inanın. Kim bir ayda 1.500 tl doğal gaz tüketebilir? Toplu konutların avantajı altta üstte ve yanda oturanların olmasıdır. Orda daha az masrafla daha çok ısınmak mümkün. Merkezi ısıtmaysa kaymaklı kadayıf. Ocak ve banyo için son derece ekonomik olan doğal gaz, müstakil evlerde ısınma konusunda cep yakıyor. Yaşlınız, bebeğiniz, hastanız varsa ve asgari ücretle geçiniyorsanız bu imkansız. 3.778 tl maaşın fakirlik seviyesi kabul edildiği ülkemizde 930 tl asgari ücretle geçinmeye zorlanan çalışanlar ve emeklilere bu kış zorlu geçecek.

Bugün sizlere eski başbakanlarımızdan rahmetli Bülent Ecevit’in şiirlerini sunmak istiyorum. Bizim geleneğimizde şiir önemli yer tutar. Anılarını yazan devlet adamı pek bulamazsınız ama şiir yazan padişahlar bile bulursunuz. Orta doğu toplumları içinde en çok şiir düşünen, şiir yazan farsiler (İranlılar) ve Araplardır. Sonra sırayı Azeriler alır. Bu kadar şiir yazılan topraklarda elbette şair başbakanlarda çıkar. 1974 Kıbrıs harekatı dünyada duyurulurken yabancı basın rahmetli Ecevit’in şairliğine vurgu yaparak “bir şair savaş emri verdi” şeklinde manşet atmıştı. Ben bu şiirleri beğeniyorum. Umarım sizlerde beğenir ve seversiniz.
Haaa.. unutmadan, rahmetli Ecevit’in sizinde okuyacağınız “Takalar” şiirini Doğan Canku bestelemiş, iki arkadaşı Ahmet Kurtaran ve Selami Karaibrahimgil’le birlikte 1969’un son aylarında kurdukları “Modern Folk Üçlüsü” ile bu parçayı plağa okumuşlardı. Bir hatırlatma yapmama izin verin, sonra sizi rahmetli Eceviti’in şiirleriyle baş başa bırakacağım. Selami Karaibrahimgil, “Tek taşımı kendim aldım,” “Bütün kızlar toplandık” v.b gibi kendine özgü besteleri olan Nil Karaibrahimgil’in babasıdır.

...

AV
ormanın kuytusunda vurulan geyik
hayvanlar acınla suskun
dallar yasınla eğik
boynuzlarında çizgilerinde gözlerinde
avcının söndüremediği iyilik
BÜLENT ECEVİT

***

BACH SONATI
ne ben sorayım seni
ne sen beni sor
soyunmuş seslerimiz tenden
boşlukta bir aşk örüyor

ses olmuş duygular
yaklaşır dalga dalga zamansız
kavuşsa da seslerimiz birbirine
biz kavuşamayız

ne kollarımız var saracak
ne öpecek dudaklar
ne görülecek yüzümüz var
ne görecek göz

biz aşk örüyoruz boşlukta
çizgiden soyut
zerreden öz
BÜLENT ECEVİT

***

GÖÇMEN
Sevdiklerimin başında bir bilmediğim
Görmediğim özlemediğim özlediklerimin başında

Yurdum olmadan sıladayım
Kimsem ölmeden yasta
Yollarda gözlediğim ne
Mektuplarda beklediğim ne

Nereden sürmüşler beni buralar nere
buralar nere, buralar nere

Bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum
Buralara konmuş göçmen olmuşum
Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum
BÜLENT ECEVİT

***

İNSAN
elbette senden güzel olacaktı
çizdiğin resim
yaptığın heykel
senden büyük olacaktı
senden yakışıklı

elbette senden doğru söyliyecekti
yazdığın şiir

elbette senden çok duyacaktı
söylediğin türkü

sen olduğundan büyüksün
sen olduğundan iyisin
sen olduğundan güzel
BÜLENT ECEVİT

***

TAKA
takalar geçiyor allı yeşilli
takalar geçiyor dümenleri lâzlı
takalar geçiyor en nazlı
yelkenlilerden de güzel

güvenli sularda işsiz dönenen
gezi yelkenlerinden çok duyarak denizi
takalar geçiyor enginlere
yamalı göğsünü gere gere

takalar geçiyor yükle yürekle
takalar geçiyor emekle dolu
günlük güneşlik kıyılarından kopmuş
denizlerde Anadolu

kıyılar kadın olmuş
açılır gider erkeği
takalar takalar toprağın
denizde çarpan yüreği
BÜLENT ECEVİT

***
Son bölümü her hafta olduğu gibi kendi şiirlerime ayırdım. Umarım yaşamınızın küçücük bir anına keyif katar.

66
Şebboylar boy atmış kokuyor nazlı, nazlı
Nazlım saçını uzatmış gülüyor gepgeniş
Kırlangıçlar aceleci uçuyor melül, melül
Şebboylara, nazlıma, kırlangıçlara bakamam

Aydın Göle
3 temmuz 2003

***

67
Ne zor sensiz kalmak
Kansız kaldım sanki
Dördüncü gün bugün
Günlerin adını unuttum
Gün sayıyorum, saymayı unutmadım
Güneş batınca bir çizik atıyorum
Sensiz günler çizelgesine
Hem atıyor hem korkuyorum
Ya gelmezsen, ya artarsa bu çizik
Bakıp gören bir çizgi görür
Oysa
O çizik
Sensiz yaşanmış
96 saat
5760 dakika
Ve
345600 saniyedir.
Kaç kelebek doğdu
Kaç kelebek öldü
Kaç çiçek açtı
Kaçı soldu bu zamanda biliyor musunuz
Kaç bebek güldü annesine
Kaç bebek ağladı dünyaya geldiğine
Kaç iş kazası oldu
Kaç uçak düştü
Kaç yürek ışıklandı sevgiyle
Kaçı unutulmaya kahretti
Kaç balık oltaya kuyruğunu bıraktı
Ve saire ve saire
Gelinde bir çizik deyin haydi!
Ömürler var içinde, görmediğiniz
Bekleyin beklediklerinizi böyle, bekleyebilirseniz
Ben tükendim her beklemeden
Bu bekleme son olsun artık.
Aydın Göle
8 temmuz 2003

***

68
Ruhumda çingenelik
Ufkumda pembelik var
Hüznümden şiir doğar
Şiirlerimde sihir
Yaşama dair...
Bilgelik taşıyorum
Yaşımdan zahir
Senin sevgin canım
Kalbime dahil

Aydın Göle
17 temmuz 2003

***

69
Haritalardan yer seçer gibi
seni seçmedim
İklimlerden iklim beğenircesine
seni beğenmedim
Ne varsa sende güzeldi bal peteğim;
yaz sende güzeldi, kış sende güzel
Kuşlar, civcivler avuçlarına konardı
Dudağından su içerlerdi
Serinlerdi yanmış yürekleri
Yıldızsız gecemin yıldızısın
Baharlar yüklüydü her gelişin
Gözlerimi dinlendirirdim
Zeytin karası gözlerinde

Aydın Göle
30 temmuz 2003

***

70
Akşamın telaşı kanatlarında kuşların
Kanatlarında yorgunluk, günden kalan
Günden ve dünden bir burukluk var içimde
Kuş yorgunluğu kadar.
O dahi yemyeşil çayırlara yağan çisenti gözlerimde
Esinti arıyorum bu kutsal kentimin caddelerinde
Hem saçlarımı okşasın, hem yüreğimi
Senin elin ve sesin kadar şefkatle.
Niye böyle oldum, neden tuhafım bu akşam
Oysa akşamlarda bir keramet
Oysa akşamlarda bir zarafet
Oysa akşamlarda bitmez bir letafet var
Beni hiçliğe atan.
Ancak hiçliğin mertebesine çıkabiliyorum
Bildiğim bu, sensizken

Aydın Göle
3 ağustos 2003

***

Yaklaşmakta olan kışa hazırlanabilmeniz, güzel ve rahat bir kış geçirmeniz dileğiyle iyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 30.11.2014

DEVLET ADAMLIĞI


Devlet idaresinde siyasi liderler ülke kaderine ne kadar egemendirler? Bugün olanlar geçmişteki liderlerin yaptıkları veya yapamadıklarının sonuçları değil midir? Yarın olacaklarda da bugünün liderlerinin etkisi olmaz mı?

Bütün bunlara evet cevabı verilirken dış etkenlerde bence unutulmamalı. Güçlü ülke liderlerinin kendi ülke çıkarları doğrultusunda, dünyaya vermek istedikleri düzene diğer ülke liderlerinin katkısı veya direncinin oranı, bu ülkelerin iç etmenleriyle birlikte, belki de daha fazla, geleceklerinin belirlenmesinde etkili olmaktadır.

Siyasi liderler böylelikle devlet adamı olurlar. Tersine bir tutum bir lideri devlet adamlığına yükseltmez, siyasi parti liderliğinde bırakır.

Cumhuriyet döneminde Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık veya Başbakan Yardımcılığı yapmış liderleri şöyle bir hatırlayalım:

İsmet İnönü, Adanan Menderes-Celal Bayar, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Devlet Bahçeli, Recep Tayip Erdoğan.      

İçlerinde kaçı devlet adamlığı kimliğine ulaştı?

Dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan hakkında şimdilik kesin yargıya varmamayı uygun görürüm. Çünkü halen göreve devam ediyor. Diğerleri görev sürelerini doldurdukları için kendileri hakkında bir yargıya varma şansına sahibiz.

Hangi değerlere göre yargıya varabiliriz; mesele burada.

* Ülkeyi Kalkındırmak,
* Eşitlik ve hak sağlayıcılıkla tanımlanabilecek Demokratlık,
* Reformculuk,
* Devletin devamlılığını sağlamayı her konumda görev bilen Devlet Adamlığı.

Bu başlıklar altında toplarsak bu tanımlara uygun kaç lider kalır?

* Kalkınmada: Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal, Recep Tayip Erdoğan
* Demokratlık: Bülent Ecevit
* Reformculuk: Turgut Özal, Recep Tayip Erdoğan.
* Devlet adamlığı: İsmet İnönü, Celal Bayar, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel.

Yukarda 12 liderden söz etmiştim. Atatürk sonrasının 12 lideri.. 80’lerin sonunda yaptığı ekonomik reformlarla rahmetli Turgut Özal’ı 2. Atatürk olarak adlandırmak istediler. Aradan geçen yirmi yıl, hem Turgut Özal’ı hem kendisine yakıştırılan 2. Atatürk adını unutturdu. Dış basında şimdikinin aksine bir tutumla, o sıralar işlerine geldiği için sayın Recep Tayip Erdoğan da 2. Atatürk olarak adlandırılmıştı.

“Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır” demişler. Dolayısıyla her liderin değişik ilgi alanlarına sahip olup, değişik tepkiler vermesi çok doğal. Konu ülkenin bağımsızlığı ve devamlılığı olunca hepsinin aynı tepkiyi vereceğinden kimsenin kuşkusu yok! Tepki vermek başka şey, işi başarmak başka.. devlet adamlığı sırrı burada yatar kanımca.

Ülkemizin şu sıralar yaşadığı bölünme tehlikesi son dönemde devlet adamı çıkarıp çıkaramadığımızı gösterecektir. Göstere göstere gelen bu tehlike hepimizin küçük çıkarlarımızı bırakmamızı gerektirmektedir. Devlet Adamı işte bunu sağlamayı bilen ve başaran, ülkenin kaderine egemen olan adamdır.



Yayın Tarihi: 28.11.2014

BU TOPRAKLARDAKİ DEVLET SÜREKLİLİĞİ


İster cumhuriyetçi ve laik kesim olsun, isterse laikliği reddeden, cumhuriyeti “Din” cumhuriyetine döndürmeye niyetli kesim olsun, iki tarafta birbirini dışlıyor. Cumhuriyet tarihimiz boyunca bunun çekişmelerini gördük. Cumhuriyetçi olduklarını söyleyenler bu kesimi yok saydılar. Toplumsal geriliğimizin nedenleri arasında gelişmeye kapalı, değişemeyen Osmanlı yönetim biçimini ve toplumsal yapısını gösterdiler.

Bu çağda krallık, padişahlık yönetimlerinin kalmaması nedeniyle artık cumhuriyetçi olduklarına hiç şüphe duymayacağımız eskiyi savunan kesimde, içinde yer aldığım cumhuriyetçi laik kesimin yaptıklarını toplumu geçmişinden koparmak olduğunu savundular. Oysa bir toplumun 5-10 yılına bakılarak sonuca varılamaz. Bu topraklarda kurduğumuz devletlerle bugün sahip olduğumuz ve yaşattığımız Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür. Bütün olduklarını bu cumhuriyetin Osmanlı borçlarını (kapütilasyonları) kabul ederek son kuruşuna kadar ödemesinden de anlamak mümkündür.

Cumhuriyetin kurulmasının ardından yapılanlara ister devrim deyin ister reform, bunlar; eski yapıyı değiştirmeyi, toplumu durağanlıktan çıkarıp düşünen, yargılayan üreten bir toplum yapmayı hedeflemekteydi. Bunda çok önemli başarılar elde edilmiş toplumsal dönüşüm ve gelişme sağlanmıştır. Batının 300 senede yapabildiklerini biz henüz Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu 100 sene olmadan gerçekleştirdik.

Bu değişimi ilk kez padişah Genç Osman düşünmüş, bu düşüncesi duyulunca zarara uğrayacaklarını düşünenlerce katledilmişti. 2. Mahmut dönüşüme engel olan, iyice hantallaşan Yeniçeri Ocağını kapatıp, yerine Nizam-ı Cedid’i kurmuş ve ardından Tanzimat (bugünkü dilde söylersek; düzenleme) dönemini başlatarak yarı parlamenter sisteme geçmişti.
Bu üst yapı değişikliği cumhuriyetin kuruluşuna kadar bir çok kavgalara neden olmuştu. Bütün bunlardan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti köklü değişikliklerle eski yapının yaşam alanlarını keserek kavganın bitmesine çalışmıştır. Cumhuriyetle birlikte üst yapı değişikliğinin ardından devlet yatırımlarıyla sanayileşme başlatılarak kendini üreten bir toplum oluşturulmuştur.  

Bu tarihsel süreçleri bir bütünün parçaları olarak kabul etmek gerekiyor. Yalnız bu süreçlere “temizleyerek geri yükleme, eskiyi koruyarak onarma” anlamlarını taşıyan, fakat amacı tam olarak açıklayamayan “restorasyon” yani “yenileme” diyemeyiz. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti sadece yönetsel farklılıkla yetinerek eskiye yönelmemiş, kökten değişiklikle toplumu ileriye taşımıştır. Yerine başka kelime koyamadığımız ve bir bütünün anlaşılması için bu süreçleri “restorasyon” dönemleri diyerek adlandırmak durumundayız.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olduğu sırada “dört restorasyon dönemi” diyerek bu süreçleri bu topraklarda kurulmuş Türk devletlerinin  sürekliliği olarak görülmesi gerektiğini vurguluyordu. Ona gör bu süreçler 4 başlık altında toplanabilir.

1. Tanzimat
2. Cumhuriyet’in ilanı
3. Çok partili hayata geçiş
4. AK Parti iktidarı...

İlk üçünü itirazsız kabul ederim. 4. başlık bence yetersizdir. Çünkü onun temellerinin atıldığı bir öncesi var; ÖZAL’lı ANAP dönemi..  aslına bakarsanız üç başlık yeterli. Dördüncü başlık üçüncü başlığın içinde yer alır.

Akşam gazetesinden Ali Saydam bunu “beşi bir yerde”m diyerek adlandırdığı şu başlıklar altında topluyor:

1. Cumhuriyet’in inşası
2. Demokrasi’nin inşası
3. Liberalizm’in yerleştirilmesi
4. Bürokrasi’nin izalesi
5. İlim irfana dayalı toplum... 

Ali Saydam bu topraklardaki devletlerin sürekliliğini vurgulayan bu başlıklardan sonra birde bu döneme ait beklentisini dile getiriyor:

“Dördüncü Restorasyon Dönemi’nin son çeyreği, benim ifademle ‘ilim irfan’ safhasına denk geliyor. Bu dönemden ne beklemek lazım? Mesela ‘klasik’ dediğimiz ‘zamana direnen tüm iyi işler’in, entelektüel olanla popüler olanın buluştuğu kesişme noktalarının hızla artışını.”

Buradan ileriye, geleceğe gidecek bir devletin sürekliliği için bunlar şart!

Ama şimdi biz nerdeyiz, o belli mi?



Yayın Tarihi: 26.11.2014

ÖNCE MEDENİYET GÖTÜRÜYORLARDI ŞİMDİ DEMOKRASİ GÖTÜRÜYORLAR 2



Sevgili okurlarım, yazımızın bu bölümünü geçtiğimiz Cuma (21.11.2014) okumuş olacaktınız. Her yazı bir gün önce gazeteye ulaşmış olması gerekiyor. Bir gün öncesi yani Perşembe günü (20.11.2014) bir rahatsızlık üzerine çekilen göğüs tomografisinin ilk bulguları akciğer kanseri sanısını uyandırınca doktorumun isteği ile ayrıntılı ve renkli tomografi çektirmek üzere Korucuk SEAH nükleer tıp bölümündeydim. Bu nedenle yazıyı gazeteye veremedim. Bundan sonra ne olur bilemiyorum. Gelecekte olabilecek gecikmelerim için sizlerden şimdiden özür diliyor ve dualarınızı bekliyorum.

Yazımızın ilk bölümünde batılı ülkelerin kendi refahları için gittikleri yerlere önceleri “medeniyet”, şimdiyse “demokrasi” götürdüklerini, bu hep götürmeleri sonucunda 1950’den bu yana Kore, Vietnam, Sudan, Yugoslavya, Afganistan ve Irak’ın iflâh olmadıklarını belirtmiş, kuruluşundan dağılışına kadar bir çok yönüyle kader benzerliğimiz olan Yugoslavya’dan 3 sene önce benzerliklerimize dair örnekler veren Akşam gazetesi köşe yazarı Gökhan Hacır’dan alıntılar yapmıştım. Yazımıza kaldığımız yerden devam ediyorum.

***

Tito da Alman birlikleriyle Karadağ’da çarpıştı. Ve tam iki kez Alman kuşatmasını yararak onları meydan savaşında yenilgiye uğrattı.
Ve asker olmamasına karşın ona da mareşal unvanı verildi.
Atatürk’ün Sakarya’sını hatırlayın... Neredeyse tüm dünyanın desteklediği Yunan ordusunu nasıl bozguna uğrattı.
Yugoslavların büyük düşmanı Alman Nazi komutanı Himmler, Tito’nun hakkını şu sözlerle teslim etmek zorunda kaldı ‘Size bir sebat örneği daha vereyim, bu da Mareşal Tito’nun sebatıdır. Şunu da söylemeliyim ki, Tito hem zorlu bir düşman, hem de bir komünisttir. Ve maalesef kendisi bizim düşmanımızdır. Mareşal rütbesini tam olarak hak etmiştir.’
Peki ya Mustafa Kemal’in düşmanı İngiltere Başbakanı Lloyd George, ne demişti. Hatırlayalım. ‘Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi, çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi.’  

Tito bu büyük direniş sırasında her millete eşit haklar tanıyacağını vaat etti.
TIPKI Mustafa Kemal’in savaş sürerken hazırlattığı 1921 anayasası gibi.
 Sosyalist bloktaki tüm ülkeler birer ikişer Sovyetlerin kanatları altına girerken Tito’nun Yugoslavya’sı ‘Bağlantısızlar’ hareketini kurdu.
TIPKI Atatürk gibi... Atatürk de milli mücadeleyi yürütürken Sovyet Rusya ile yakınlaştı. Ondan yardım aldı. Ama asla yörüngesine girmedi. O da Tito gibi büyük bir anti-emperyalistti.
Tito, ne Sovyetlere ne de Amerika’ya boyun eğmedi.
Birçok sosyalist ülke, bağımsızlığını Sovyetlere borçluydular. Bunların hepsinin liderleri, Nazi işgali karşısında Moskova’ya sığınmış; ülkeleri işgalden kurtulunca gelerek ülkelerine dönmüşlerdi. Yalnızca Tito, halkıyla birlikte aynı tehlikeleri ve acıları göğüslemiş; Partizan birliklerinin başında savaşı bizzat yürütmüştü.
TIPKI  Atatürk gibi...
Benzerlikler şaşırtıcı bir halde sürüp gidiyor... Uzatmayayım.
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti savaşının bitişiyle 194’'te kuruldu.
Ve Mareşal Tito’nun önderliğinde bir hayal ülke yarattılar. Boşnak, Sırp, Hırvat, Sloven onlarca milliyetten insan ortak bir ideal için birleştiler. Ve sanayiden ticarete spordan sanata kadar bir Yugoslav rüyasını tüm dünyaya ispatladılar.
TIPKI Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türkiye gibi... Aynı şevk, aynı ortak ideal ve aynı heyecanla... Kim Türk’müş kim Kürt’müş Çerkezmiş diye dönüp bakmadan...
Peki Yugoslavya bu güzel rüyadan ne zaman uyandı. 1980’de Tito'nun ölümüyle. Yugoslavya hemen yıkılmadı ama büyük sarsıntıya girdi.  1991’deki Doğu Bloku’nun çöküşü Yugoslavya’nın da sonunu getirdi.
 Bu birliği d
ağıtıp mikro devletçikler kurmak isteyen emperyalistler CIA ajanlarını devreye sokmuşlardı. Kimi zaman Boşnak kılığında Sırp düğünlerinde terör estirdiler kimi zaman da tam tersi bir Sırp kılığında bir Boşnak okulunu taradılar. Kabarmaya hazır milliyetçilik ateşine kova kova benzin taşıdılar. Ve şimdi sıkı durun.
Son büyük kıvılcım da parlamentodaki bir görüşmede ateşlendi.

Tarih: 15 Ekim 1991
Yer : Yugoslavya Parlamentosu.

Giderek artan milliyetçi gerilim Meclis’e de yansımıştı.
Önce kürsüye Karadzic geldi. ‘Buradan söylüyorum Sırplara kimse dokunamaz! Sırplar sahipsiz değildir’ diye başlayan ünlü konuşmasını yaptı.
Ona cevabı Aliya İzzetbegovic verdi: Sırp milliyetçiliğine yenilmeyeceğiz. Artık milliyetçilik tohumları boy vermeye başlamıştı.


Tam bir hafta sonra etnik çatışmalar başladı. Bu Sırp ve Boşnakların bir arada bulundukları son Meclis oturumu oldu.
Yaşananları biliyorsunuz. Hırvat, Boşnak, Sırp birbirini boğazladılar. Avrupa’nın orta yerinde oluk oluk, kardeş kanı aktı.
İnsanlık suçlarına varan cinayetler eziyetler toplama kampları. Avrupa’nın orta yerinde yaşanan büyük insanlık dramları... Kan ve gözyaşı... Yugoslavya paramparça oldu. Bir daha hiç toplanmamak üzere.

***

Benzerlikler sizide ürküttü mü?

İçerde görülen tüm kargaşanın baş mimarları dışarıdadır. İlk hamlelerin hepsi kamuoyunu alıştırma hamleleridir. Dış aktörler bunun için her türlü yolu denerler. İstedikleri sonucun alınabilmesi için ortamın olgunlaşmasını beklerler. Yurdumuzda olan bitenin özeti budur. Bunların üstüne “Gelişmiş Demokrasi” lokumunu koyun. Sanki mücadele, özgürlüklerin tabana yayılma mücadelesiymiş gibi sunuluyor. Hepsi bir ilizyon, yani kandırmaca..

Emperyalizm gittiği her yere önceleri “medeniyet”götürüyordu, şimdiyse “demokrasi” götürüyor. Her zaman olduğu gibi emperyalistler götürmeye (!) devam ediyor yani.


BİTTİ


Yayın Tarihi: 24.11.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Adam olmak nasıl bir şeydir? Her işin üstesinden gelmek, yada gelebilmek midir? Nedir adam olmak? Koca koca insanlar görürüz adam gibi davranmazlar. Küçük bir çocuğun yaşından beklenmeyen olgunlukla davrandığını görünce de adam gibi çocuk deriz. Yani şu iki şey insanın adam olmasını sağlar.
1: Her işin üstesinden gelebilme bilgi ve becerisine sahip olmak.
2: Yargı ve hüküm verebilecek olgunlukta olmak.
Aşağıya alıntıladığım ilk şiir bunu çok güzel anlatıyor. Dikkatle okumanızı öneririm.
Bugünde sizlere yabancı şairlerden yapılmış çeviri şiirler seçtim. Seçerken de kolay anlaşılmalarına özen gösterdim. Kolay anlaşılmak kadar önemli olanda şiirin güzel olmasıydı.
Beğenir misiniz bilemem ama, ben beğendiğim için bu şiirleri sizlere sunuyorum.
Bugün şiirlerini okuyacağınız şairler; Rudyard Kipling, Luis Aragon ve Pablo Neruda dünyanın isimlerini çok iyi bildiği şairlerdir. Bir döneme damgalarını vurmuşlardır. Şiirler çeviri şiirleri olmasına rağmen okuduğunuzda ne kadar haklı bir şöhret olduklarını anlayacaksınız. Her şair yazdığı dilde çevrildiği dilden daha büyüktür. Birde böyle düşünün, o zaman ne dediğimi daha iyi anlarsınız.

...

ADAM OLMAK
Çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
Sen aklı başında kalabilirsen eğer
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem kendine güvenebilirsen eğer,
Bekleyebilirsen usanmadan
Yalanla karşılık vermezsen yalana,
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana,
Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine, sinirine dayan diyecek
Direncinden başka şeyin kalmasa da
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen tek,
Düşlere kapılmadan düş kurabilir
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer,
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir,
İkisine de vermeyebilirsen değer
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
Kandırabilir diye safları dert edinmezsen
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz,
Koyulabilirsen işe yeniden,
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen,
Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
Dost da düşman da incitemezse seni
Ne küçümser ne de büyütürsen çevreni
Her saatin her dakikasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyiyle dünya önüne serilir
Üstelik oğlum adam oldun demektir.

Rudyard KIPLING

* * *

MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA
Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada
Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada
Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
Mutlu aşk yok ki dünyada
Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada
Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa

Luis Aragon

* * *

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRİ YAZABİLİRİM
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
O durgun, iri gözler sevilmez miydi ama
Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
Yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
Duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
Ota düşen çiğ gibi, düşmekle şiir cana
Ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
Gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
Hepsi bu. Uzaklarda şarkı söylüyor biri.
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
Yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana
Artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
Sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
Ellere yar olur. Öpmemden önceki gibi.
O ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
Artık sevmiyorum ya severim belki yine
Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
Böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
Yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
Belki bana verdiği son acıdır bu acı
Belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

Pablo Neruda
(Türkçeye çeviren: Sait Maden)

*** *** ***

Sırada benim şiirlerim var. Bugün sizlere kendi yazdığım üç adet şiir seçtim. Şiirlerin içinde kullandığım sembollere dikkat çekmek istiyorum. Basit bir aşk temasını daha güçlü anlatmanın yolunun bu olduğunu düşündüğüm bir andı ve bu şiirler ortaya çıktı.

...

63
Sevgiler,
Yürekte kanayan yara mıdır?
Coşkun akan ırmak mı?
Bulma sevinci mi kaybetme korkusu mu?
Kıyamet yalnızlığı mı, mahşer kalabalığı mı?
Bilmiyorum, hiç bilemedim.

Aydın Göle
28 haziran 2003

***

64
Damarlarımda yürüyen kan
Ağaçlarda, köklerden dal uçlarına dek su
Sensin!...
Derimi yırtıp çıkacak gibisin
Nerdesin diye sormuyorum
Sen gittiğim her yerdesin
Aldığım nefessin
Gördüğüm her şeysin
Bir damla seni damlatıyorum,
baktığım her şeye, canlanıyorlar.
Denizde balık
Havada uçan kuş
Senden bir bakış alırsa
Şımarıyorlar

Aydın Göle
28 haziran 2003

***

65
Susadım ölüm hasreti var dilimde
Irmakları içsem kanamam
Uçarsam bir defa bedenden
Ağaç dalına da konamam
Beni tutan sensin bu dünyada
Yoksa bağlasalar duramam
Asmalarda üzüm yok
Yaprakları kurumuş
Bülbüller aşkı unutmuş, şakımıyorlar artık.
Yağmurlar yere,
Karanlıklar sehere,
Koşmuyor aşkla artık.
Sevgin olmasa alır başımı giderdim
Kalamazdım buralarda
Riya mey, yalan meze, sofralarda
Herkes payına düşenden
Fazlasını istiyor hak etmeden
Hak etmeden alıyor alacaklarını doymaz oburlar
Ben doymazsam sevgine doyamam canım
Ben doymazsam sevgine doyamam
Sahip olduğum tek servetimsin
Yürek yürek seni çoğaltıyorum
Hem kemiğim, hem etimsin
Sızım sızım sızlıyorsun ta ciğerimde
Sevgin bitmesin istediğim bu sadece
Susadım ölüm hasreti var dilimde
Irmakları içsem kanamam
Bir bardak su içsem elinden bu bana yeter.
Gelde bitir hasreti canım, gelde bitir hasreti

Aydın Göle
28 haziran 2003

***
Bana ayrılan bu köşe umarım keyfinize keyif kattığım bir köşe olmuştur. İlgi gösterdiğiniz için teşekkür ederim. İyi pazarlar sevgili okurlar.



Yayın Tarihi: 23.11.2014

ÖNCE MEDENİYET GÖTÜRÜYORLARDI ŞİMDİ DEMOKRASİ GÖTÜRÜYORLAR 1











20. yüzyılın sonuna doğru Biri Sovyetler Birliği, diğeri Yugoslavya olmak üzere 2 devlet dağıldı. Sovyetler Birliği komünizmin bürokrat baskıcılığına dönüştüğü yer olarak devlet mekanizmasını tıkayan sistem adı olmaktan öteye gidemediği için dağılırken, Yugoslavya emperyalist güçlerin oyunuyla parçalanarak dağılmıştı. Bugün o topraklarda Yugoslavya’dan hasıl olmuş 6 cumhuriyet hüküm sürmektedir. Tıpkı Osmanlıya yapılan Yugoslavya’ya da yapılmıştı. Emperyalistlerin icraatları devam ediyor. Dünyanın her yerine el attıklarını, ülkelerin haritalarını sık sık değiştirdiklerini bilmeyen yok! Bu emperyalistlerin eliyle Afrika’nın fakir ülkesi Sudan 2011’de ikiye bölündü.

Emperyalist (yayılmacı - genişlemeci) ülkeler büyük devlet olmalarını emperyal olmalarına borçludurlar. Büyük devlet oldukları için kendi içlerine sığamaz ve dışa taşarlar. Osmanlıda büyük devlet olduğu için kendi içine sığmaz taşardı. Bu açıdan bakıldığında Osmanlıda emperyal bir devletti. Osmanlıyı batılı emperyalist devletlerden ayran en önemli özellik İslam dinini yaymak amacını güdüşüydü. Batılı emperyalist devletler ise zenginleşmek, ya da en azından zenginliklerinin gerilememesi amacını taşırlar. Osmanlı bu yüzden yağmacı olmamış, batılı emperyalistlerse gittikleri yerlerin iliğini kurutmuşlardır.

Onlar bu hareketlerine bir kılıf uydurmuşlardı. Eskiden gittikleri yerlere, yani vahşilere “medeniyet” götürüyorlardı. Şimdiyse “demokrasi” götürüyorlar. Değişen bir şey yok! Onlar
götürmeye (!) devam ediyorlar yani.

Medeniyet veya demokrasi altında götürdükleri şey kan ve gözyaşından başka şey değil. 1950’lerde Kore’ye götürmüşlerdi, bugün iki tane Kore var. 1960’larda Vietnam’a götürmüşlerdi onlarda başlarda ikiye bölünmüşlerdi. 1970’lerde kendileri gitmedi, içerden muhalifleri güçlendirerek Afganistan’daki bir başka dış güdümlü iktidarı devirdiler. Bunun sonucunda Afganistan’da birlik kalmadı. 1990 ve 2000’lerin başında maç nakleder gibi savaşları televizyonlarla naklen yayınladılar. İlk naklen yayınlı savaş Saddam’ın elinde nükleer silah olduğu gerekçesiyle başlattıkları Irak saldırısıydı. İkinci Irak saldırısından sonra Saddam’ı devirdiler, kaçan Saddam’ı bir kuyuda saklanırken bulup çıkardılar, idam ettiler. Bugün Irak toz duman içinde, birliğini kaybetmek üzere.

Yazımızın başına dönelim ve Yugoslavya’nın parçalanış evresine bir bakalım. Çünkü Türkiye ile Yugoslavya büyük benzerlik gösteriyor. 3 yıl öncesinin Akşam gazetesinden Gökhan Hacır’da buna dikkat çeken bir yazı yazmış “Allah sonumuzu benzetmesin” demişti.

O yazıdan alıntılar yapmak istiyorum.

“Yugoslavya’nın ismi aslında kurulan devletin nasıl güzel bir birliktelik olduğunun işareti gibi. Hırvatça, Sırpça, Boşnakça ve Slovence’de ‘yug’ kelimesi ‘güney’ anlamına gelir. Yugoslavya : Güney Slavların ülkesidir.”

Osmanlıdan ayrılan o bölge Sırbistan adını taşıyordu, Yugoslavya birliği adını alan bu devlet  bir krallıktı. 1941’e kadar süren bu krallık 1945’te Demokratik Yugoslavya’ya dönüştü. “1963’te Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti” adını aldı.

Alıntıları okumaya devam edelim

“Modern Yugoslavya’yı inşa eden kişi bir büyük devrimciydi. Josip Broz Tito! Annesi Hırvat kökenli babası ise Sloven’di. Kalabalık bir ailede dünyaya gelmişti. İşçi olarak başladığı çalışma hayatında sendikal mücadele içinde yer aldı.
(Asıl adı Josip Broz'du. Ama çalışma arkadaşlarını yönlendirirken ‘sen bunu’ ‘sen de bunu yap’ sözünü çok kullanırdı. Bu da Hırvatça ti-to dendiği için Tito lakabı oldu)

2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Yugoslav krallığının da dağılması bir oldu.  Nazi Birlikleri 1941’de Ygoslavya’yı işgal edildi.
TIPKI 1918’de Anadolu’yu işgal eden emperyalist güçler gibi.
Tito, ‘Partizan’ adını verdiği yerel direniş birliklerini kurdu.
TIPKI Mustafa Kemal’in, Kuvay-ı Milliyesi gibi.

Dağılan ve parçalanan Yugoslav Krallığında bir başka direniş odağı daha vardı. Çetnik albay Draza Mihalovic ! Onun hayali de 'Büyük Sırbistan' hayalini gerçekleştirmekti.
Tanıdık geldi değil mi?
Bizim Enver Paşa da Türkistan’da ‘Büyük Turan’ hayalinin peşinde koşmuyor muydu?
Tito hem dostu hem de rakibi gözüken Mihalovic’i saf dışı bırakmayı başardı.
Tıpkı Mustafa Kemal’in Enver Paşa’yı minder dışına ittiği gibi...



DEVAM EDECEK
  


Yayın Tarihi: 19.11.2014