31 Ocak 2015 Cumartesi

BİLİM UMUTTUR

Yeni takvim yılı 2015’ten her ne beklentiniz varsa gerçekleşmesi dileğiyle bu yılın ilk yazısına giriş yapmış olalım sevgili okurlar. 2015’in içinde neler barındırdığını ancak yüce yaradan bilebilir. Yüce Mevla’m bize 2015’in içeriğindeki iyi şeyleri seçme fırsatı versin, yeter.

Ülkelerin iç ve dünya siyasetleriyle ekonomilerin kötü gidişatı herkesin moralini bozduğu bir gerçektir. Günlük yaşama direk etkide bulunan her durum insanları şaşkına döndürmeye görsün, moral olarak geri dönüşü oldukça zordur. Gelgelelim toplum sağlığı için bireyin moral değerlerinin canlı tutulması veya işlerliği kalmayan değerlerin yerine yenilerinin konması gerekmektedir. Bunu sağlayan da bilimsel gelişmeler, bilimsel yeniliklerdir.

Bugün bu düşüncelerle sizlere iki bilimsel araştırmadan söz edeceğim.

İlki petrol kalmaması durumunda bugün kullandığımız araçlar gibi gelecekte kullanabileceğimiz araçların üretilmesiyle ilgili haberdir.

İkincisiyse laboratuar ortamında beyin hücre üretimiyle ilgili haber...

İlkiyle başlayalım.

***

B Plus ve Orhan Holding’le birlikte yüzde 85’ini aldıkları Fransız Synergethic’in 3 tekerlekli elektrikli Tilter modelinin yeni versiyonunu Cenevre Fuarı’nda sergileyen Brightwell Holding’in patronu Alphan Manas, şimdi de Softcar’ı üretmek üzere harekete geçti. Manas, “4 tekerlekli elektrikli Softcar’ı Türkiye’de üreteceğiz” dedi. Öte yandan Manas, Tilter’ı da Türkiye’de üretip 8 bin euroya satabileceklerini belirtti.
BRIGHTWELL Holding’in patronu Alphan Manas, B Plas ve Orhan Holding’le birlikte 20 milyon Euro’ya yüzde 85’ini aldığı Fransız Synergethic’in 3 tekerlekli elektrikli modeli Tilter’in ünlü İtalyan tasarım stüdyosu Bertone imzalı yepyeni versiyonunu ilk kez Cenevre Fuarı’nda dünyaya tanıttı. Dünyanın en ucuz elektrikli otosu olacak Tilter’i 2012 yılında Gemlik’te üretmeye başlayacaklarını açıklayan Manas, “Biz 3 tekerlekli araçla yetinmeyeceğiz. İsviçreli saat devi Swatch’un tasarımcısı Jean-Luc Thuliez’in geliştirip Cenevre’de sergilediği ‘Softcar’ isimli elektrikli otomobili de satın alıp Türkiye’de üreteceğiz” dedi.

(Sözün burasında araya gireceğim. Satın alınan B Plus’ın yüzde 85’inin yüzde kaçı Orhan Holding’e aittir? Bu yatırımın dolayısıyla ne kadarı bizim olacaktır? Gerçi konumuz değil ama sormadan edemedim. Önemli olan petrole olan bağımlılığımızı büyük oranda azaltacak bir buluşun olması.. üstelik bugün 2015 yılının ilk günü. 2012’de başlanacağı söylenen üretimden benim hiç haberim yok. Bu konuda bilgisi olan var mı acaba?)

ALPHAN Manas, geçtiğimiz yıl Türk tasarımcı Murat Günak ile birlikte satın almak için uğraştığı ve devreye Almanların girmesiyle başarısız olduğu Fransız Heuilez’in Türkiye distribütörü oldu. Fransız markanın elektrikli modeli Mia’yı baştan yaratan Günak, aracın seri üretim versiyonlarını Cenevre fuarında sergiledi. Hem binek hem ticari hem de aile versiyonlarına sahip aracın Avrupa’da 15 bin 900 Euro fiyatla satılacağını kaydeden Günak, “Türkiye’de de elektrikli oto ÖTV’sinin yüzde 3’e inmesi bize büyük avantaj getirecek” dedi. Alphan Manas ise haziranda Mia’yı Türkiye’de satışa sunacaklarını belirtti.

ALPHAN Manas, dünyanın en ucuz elektrikli otosu yapmayı planladığı Bertone imzalı yeni Tilter’i, Türk hükümetinin elektrikli otoda ÖTV’yi yüzde 3’e indirmesiyle Türkiye’de 8 bin Euro’ya satabileceğini söyledi. Manas, “ÖTV’nin yüzde 3’e inmesi Türkiye’nin elektrikli otoda önemli bir üretim merkezi olmasını sağlayacak. Tilter’in üretimini Türkiye’ye getirip, 2012 yılında satışa sunmaya planlıyoruz” diye konuştu. Yeni Tilter, şehir içi kullanım düşünülerek tasarlanmış ve iki kişilik oturma kapasitesine sahip. 110 kilometre hız yapabilen elektrikli aracın menzili ise 120 kilometre. Önümüzdeki yıl satışa sunulması planlanan aracın vergiler dahil Türkiye fiyatının 8 bin Euro civarında olması hedefleniyor. Manas, “Pil bu fiyatın dışında. Biz pili aylık olarak cüzi bir fiyata kiralayacağız” dedi.

***

Burada da sürekli gelir elde edilecek bir konu bulunmuş. Baksanıza aracın pili kiralık..

Elektrikli otomobil dünyasına 2  genç Türk girişimci ve tasarımcıda damgasını vuracak gibi. Murat Günak’ın üretime hazır Mia’sı, genç Emre Hüsmen’in Scorpion’u Türklerin imza attığı modellerin başında geliyor.

İkinci konumuza yani, beyin hücre üretimi konusuna gelelim.

***

Yeni teknolojinin, Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılacak yeni ilaçlar denenmesi için kullanıma hazır hücreler elde edilmesini sağlayacağı ve hatta hafıza kaybı görülen kişilere nakledilerek bu kişilerin yeniden hafızalarına kavuşmalarına yardımcı olabileceği belirtildi.

Çoğunlukla genetik değişime uğratılmış fareler üzerinde yapılan Alzheimer hastalığı araştırmaları, yeni bulunan hücre elde etme tekniği sayesinde artık insan hücreleri üzerinde yapılabilecek ve araştırmacılara hastalığın insan hücresi üzerindeki etkisini araştırma imkânı verecek.

ABD’nin Chicago kentindeki “Northwestern University Feinberg School of Medicine” adlı tıp okulundan Dr. Jack Kessler ile Kessler’in laboratuvarındaki eski bir doktora öğrencisi olan Christopher Bissonnette tarafından yapılan bilimsel araştırma “Stem Cell” adlı dergide yayımlandı.

Kessler, dergide, yeni ürettikleri nöronları farelere naklettiklerinde bu hücrelerin normal şekilde fonksiyon gösterdiklerini gözlemlediklerini belirtti. Kessler, nöronların nakledildiği farelerde, sinir uyarmalarını sinir hücresinden ileriye uzatmaya yarayan, en önemli ve uzun sinir hücresi uzantısı olan akson ile asetilkolin adı verilen, beynin diğer kesimlerindeki hatıraları geri çağırmaya yarayan kimyasal bir ileticiyi ürettiğini belirlediklerini kaydetti.

***

Her yazımda olumsuzluklardan söz edecek değiliz ya.. dünyada güzel şeylerde olmuyor değil. Beyin hücre üretimi de böyle güzel bir haber. Bunun kanserli hücrelerin yenilenmesine kadar uzanmasını diliyorum. Hatta ameliyat edilen beyinlerin hücre yenilemesi olmadığı için bıçak değmiş yerlerdeki görev bozukluklarının önüne geçilir.

İşte böylesi bilimsel buluşlar ve bilimsel gelişmeler ümitsizliğimizi alır götürür. Yarınlara güvenle bakmamızı sağlar. Bazı konularda umulan ve beklenen iyi şeyler olmasa bile içimizi karartmayalım. Aydınlık bir iç yapımızın olması için sebebimiz var çok şükür. Her buluş sonunda insanlık için atılmış bir adımdır. Kısacası “bilim umuttur.”


Yayın Tarihi: 02.01.2015

31 Aralık 2014 Çarşamba

KONUŞMA ÜSTÜNE

Sevgili okurlarım, gazetemize bir hafta yazı veremedim. Bir süre önce bir şikâyetim üzerine yapılan araştırmalar doktoruma göre bende akciğer kanseri olduğu sanısını uyandırmıştı. İş akciğerimden parça almaya gelince bronoskopide tansiyonumun yükselmesinden dolayı, Kocaeli Umuttepe hastanesine sevk edildim. Orda yapılan bronkoskopi ve biopsi sonucu bendeki hastalığın akciğer kanseri olmadığı, akciğerimde mantar olduğu ortaya çıktı. Bu yoğun koşuşturmaca ve Umuttepe’deki soğuk havadan olsa gerek ağır bir gribe de yakalandım. Öksürükten başımı alamadım. Zaman zaman boğulacak gibi oluyordum.

Neyse canım; bunlar kanserin olası uğraştırmalarının yanında hiç kalır. Buna rağmen insan grip mücadelesinde bile böyle pes edebiliyor. Belkide bendeki sadece grip değil, bir gerilimin boşalımıydı, kim bilir?

Yarın yeni bir takvim yılı başlıyor. Yeni yılın ülkemize ve insanlığa mutluluk ve esenlik getirmesini diliyorum.

Bugünkü konumuza dönelim.

*   

İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır derler. İyiki insanların konuşmak gibi önemli bir yeteneği var. Bir insanın başka bir insanı kokladığını böylelikle anlaşmaya çalıştığını düşünsenize, ne kavgalar olurdu kim bilir? Zaten kavgacı bir milletiz. Kimsenin kimseyi çekmeye tahammülü yok! Eskiler koklamanın konuşmak kadar etkili olamayacağını vurgulamak mı istemişler bilmiyorum, “kavun değil ki koklayasın” da derlerdi. Aslında “kokusu çıkmak” gibi dilimize yer etmiş, pekte hoş olmayan bir durumu anlatan deyimimizde var, yeri gelmişken belirtelim. İşte bu yüzden konuşmak önemli iştir dostlar.

İnsanlar kim bilir ne zamandan beri konuşarak anlaşıyorlardır? Eşya ve kavramlar arttıkça, hallerde artınca buna bağlı olarak kelime sayıları arttı, anlatım tarzları zenginleşti. Buda dilin gelişen çağlarla geliştiğini, gelişirken değiştiğini gösteriyor. Keşfedenlerin “kompüter” dediği, dilimize harika bir uydurmayla yerleşmiş olan “bilgisayar” kelimesini düşünün, ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır o zaman.

Dil bazen ırmaklar gibi ya yatağından taşarak, yada yan kollar edinerek akar. Bu kimi zaman argo dediğimiz gençliğin veya kültür düzeyi düşük kesimin itibar ettiği bir anlatım biçimi olabilir, kimi zamanda kültüre bağlı olarak halk edebiyatı içinde yer tutan deyim, atasözü biçiminde  görünür. Yazın dünyası demek olan edebiyat dünyası içindeki şair ve yazarların dile katkısı yadsınamaz tabii. Düşünce adamları ve bilim insanlar için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Düşünce adamları diyerek cinsel faklılığı ve bilim insanları diyerekte cinsiyetsizliği bilerek seçtim. Çünkü düşün “felsefe” dünyasında bir kadına rastlamak nerdeyse imkânsızken, bilim alanında önemli kadın isimlerini de görüyoruz. Bu bayanların düşüncesiz olduğu anlamına mı, boş işlerle uğraşmayı sevmediği anlamına mı geliyor, ne dersiniz?

Yok canım konuşmak hiçte boş bir iş değildir. Ama kadın olsun erkek olsun, konuşmak; işi olmayanların en çok yaptığı iştir diyerek bir saptamada bulunmazsak olmaz. Neyse. Zıtlıkları ve çelişkileri kimse bitirememiş, ben nasıl bitireyim? Yapmamız gereken o değil zaten, önemli olan zıtlık ve çelişkilerden doğan güzellikleri görmektir.

Affınıza sığınarak benim gördüğüm kimi komik, kimi düşündürücü kimi saçma zıtlıkların dile dökülmüşlerini sunmak istiyorum.

“Yüreklerde ünlem, akıllarda soru işaretiyim..”
Ne söz değil mi ama? Belâlı bir kişilik bundan daha güzel başka nasıl anlatılabilirdi? Biliyorsunuz ünlem işareti şaşkınlık, korku ve şiddet belirtme işaretidir. Yüreklerde ünlem işareti olmak bence yüreklere korku salmayı anlatıyor. Soru işareti ile birleşince sorunlu kişilik ortaya çıkar. Kamyon arkası paspas yazılarında böyle kişilik özentisi yazılara eskiden çok rastlanırdı.   

“Anlayana çok, anlamayana az gelirim..”
Sizlere örnek olarak gösterdiğim elimdeki deyimlerden argo deyimler bugün daha çok yer tutuyor. Buda onlardan biri işte. “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az” atasözümüzün argoya dönüşmüş biçimi desek yanılmış olmayız sanırım. Anlamı son derece açık ve net!

“Benim hiçbir kaybım olmaz.. İsteyen yanımda, istemeyen yolundadır..”
Kendine yettiğini düşünen, elindekilerle yetinebilen, yanında olmayana öyle çok üzülmeyen bir kişinin sözü bu olmalı. Eh ne diyelim, tercih meselesi..

“Dikkatimi çekmez kimse, Ben dikkat çekerim işime gelirse..”
Ne kendini beğenmişlik bu böyle. Bencil kişiliğin sözü bu olmalı herhalde. Doğrusu böyle kişilere sabrım yok!

“Kalbimde birkaç kişinin adı var; Kiminin altı çizili, Kiminin üstü..!!”
İşte bu söz argo bir sözde olsa çok güzel. Kısacık ama hedefi onikiden vuruyor. Altı çizili deyimi; özel kişiler, üstü çizili deyimi; gözden çıkarılmış kişiler anlamını taşıyor. Herkes için geçerli bir söz. Sevdiklerimiz önem verdiklerimizle, defterden sildiklerimiz önem vermediklerimiz hep vardır.

“Hoşça kal demek istersen hiç durma.. Ama bunun Merhabası da olmaz unutma..”
Bir şeye karar verirken ardını da düşünmek gerektiğini vurgulayan bu sözün biraz sert olduğunu düşünüyorum. Her hoşça kal dediğimize bir daha merhaba diyemezsek bir sabah ıssız ve yalnız bir dünyaya uyanırız. 

“Dost mu arıyorsun? Cebine bak!”
Her şeyin maddi çıkarlara bağlı olduğunu söyleyenlere uygun bir söz. Çevremde böyle insanların varlığı beni sıkar. Her şey para değildir. Doğa bütün cömertliğiyle ne veriyorsa hiçbir bedel istemezken, bize ne oluyor? Doğadan daha mı akıllıyız?  Bu yere batası sistemlerimiz insani olan ne varsa bitiriyor ne yazık ki..

“Kışın güneşine, kızın gülüşüne aldanmayacaksın.”
Bu sözü söyleyenin canı herhalde bu iki şeyden çok yanmış olmalı. Ona birileri güneşi gördüğünde denize gir yüz demişse oda her mevsimin güneşini anladıysa suç kimde? Akıl var, nizam var. Her güneşe adlanılır mı? Kız gülüşünü her yüze gülene diye değiştirsek muhtemel bir cinsiyet kavgasının önüne de geçmiş oluruz. Siz yüzünüze her gülenin içtenliğine inanabilir misiniz? Bütün bunları hatırlattığı için amacını anlatan bir söz olarak beğendiğim bir sözdür.  

“Lafın tamamı adamın ahmağına anlatılır.”  
Bir konuşmada anlattıklarınızı anlamayana rastlarsanız, o konuşmanın sizi çok yorduğunu görürsünüz. Ama akıllı ve zeki biriyle sohbet öyle keyif verir ki, doyamazsınız. Uyarılarda durum daha belirgindir. “Kör, parmağım gözüne” deyimi de bu deyimin başka biçimidir. Çevrenizde gören ve anlayanlarınız bol olsun. Gören körlerden Allah sizi korusun.
 

Yayın Tarihi: 31.12.14

PKK TERÖRÜ, DEVLETLER VE ŞIKLIK 2

Sonunda ne olduğunu tahmin etmek pek zor değil. Laçiner de tahminleri doğruluyor.

“1 Mart tezkeresinde Türkiye Meclisi Amerikan askerlerinin Türk topraklarından Irak’a geçişine müsaade etmeyince bu Amerika’yı, üstelik daha önce verilen bir söz varken çok sinirlendirdi. 1 Mart tezkeresi Amerika’nın yüzüne atılmış bir tokat gibidir. Amerika’nın başına çuval geçirmek gibidir. Biz çuvalı geçirdik onlar da bizim başımıza çuval geçirmeye, çorap örmeye başladılar. Hınçlarını alamadılar çünkü Irak’ta başarısızlık arttı, arttıkça Amerika Türkiye’yi suçladı ve sonunda PKK diriltildi. Yani misyonunu bitirmiş bir örgüt diriltilmeye başlandı 1 Mart tezkeresinden sonra.”


Laçiner’in 1 mart tezkeresi hakkındaki şu görüşüne aynen katılıyorum; “Türkiye etik davranmıştır ama kârlı bir iş yapmamıştır.”

“Türkiye o karardan sonra (birde başbakanın İsrail başbakanı’na Davos’taki ‘one minut’ çıkışıyla A.G) çok da güçlendi Ortadoğu’da ama...

Amerikan askerleri Irak’a, Türkiye üzerinden geçmiş olsaydı, Türkiye yine Ortadoğu’da güçlenirdi. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu üçlüsü yine o misyonu eda ettirirdi. Ne olurdu? Birkaç yıl gecikirdi. Ama olurdu. PKK’nın son 7-8 yılda yeniden dirilişi 1 Mart tezkeresinin maliyetidir. Etik bulmayabilirsiniz ama uluslararası ilişkiler biraz da sizin çıkarınızla başkasının çıkarının değişme meselesidir. Türkiye etik davranmıştır ama kârlı bir iş yapmamıştır.
Amerika’nın Irak işgalinden sonra Kandil üç misli büyüdü
Başbakan da istemiyordu zaten bu sonucu...
Erdoğan söz vermişti. Buna rağmen o söz yerine getirilmemiş oldu. Zaten işin kötü tarafı bu. Bu sözden dolayı Amerika’nın tepkisi ağır oldu.”

“Türk-Amerikan ilişkilerini hızla kopma noktasına götüren bir unsurdur PKK... Amerika, Türkiye’yi değil PKK’yı seçti!”

Bunun içindir ki Amerika istihbarat verir gibi görünür. Türkiye orda 2, burda 5 PKK’lı yakalar, bu PKK’yı hınçla yeni eylemlere iter.

Laçiner’de aynı şeyi düşünür.

“Bu hikâye sürer gider. Buradaki bir yardım değildir, hikayenin devam etmesini sağlamaktır. Aslında 2007’de bir anlaşma imzalandı Washington’da... Erdoğan-Bush zirvesi yapıldı. Orada bir takım şeylerin değişme ihtimali belirdi. Amerika Türkiye’nin kaybedilmemesi gerektiğini düşündü ve Türkiye’ye destek vermeye başladı. Kandil operasyonları, istihbarat desteği başladı. Talabani Türkiye’ye döndürüldü, Barzani onu takip etmeye başlar gibi oldu ama bu noktada Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri bozuldu ve bu hikâye orada bitti. Ondan sonra Amerika’nın Türkiye’ye PKK konusunda hiçbir katkısı olmadı.”

Terörü bitirme konusunda dış desteğin şart olduğunu belirten Sedat Laçiner şunları diyor;

“Bir terör örgütü kendi rızasıyla silah bırakmaz. Böyle bir ihtimal yok. Üstelik Suriye’de büyük hesaplar yapılıyor. İran karışık... PKK burada bir fonksiyon icra etmeye başladı. Fonksiyonsuz PKK yok artık elimizde. Türkiye’nin canını acıtabildiği için PKK, İran için de, Suriye için de, Amerika için de, İsrail için de, Barzani için de kıymetli... Ama Türkiye güçlü bir ülke. Hata yapıyor, hatasının acı sonuçları oluyor ama o kadar. (...) canı çok yanıyor. Ama orayı korur, tutar. Yalnız dış destek olmazsa çok zorlanır.”

Yazının bundan sonrası konumuzun dışında olduğu için örnekleri uzatmanın gereği yok! Yalın gerçekle gördüğümüz gibi devletler fiyakalı şık tavırlar içinde olmazlar. Her zaman işlerine geldiği gibi ve o anki çıkarları hangi tavrı gerektiriyorsa o tavrı sergiliyorlar. Bunun dilini kullanmak içerde politikacılara, dışarıda hariciyeci bürokratlara düşüyor.

Artan PKK terörü karşısında gelişen olaylar ardından içinde bulunduğumuz değişim sürecininde etkisiyle kaleme aldığım bu yazıda devletlerin şıklık ve fiyaka peşinde koşmalarının mümkün olmadığını vurgulamak istedim.

Son söz: Şıklık ve fiyaka güçle orantılıdır. 


BİTTİ



 Yayın Tarihi: 24.12.14

TERÖR, DEVLETLETLER VE ŞIKLIK 1


Devletler fiyakalı, şık tavırlar peşinde koşmazlar. Siz diplomasiye, onun nezaket ve kibarlık yüklü diline bakmayın. O dil gerçeği süsleme sanatından başka bir şey değildir. Tıpkı çok acı bir ürünü çok şık, çok parlak bir paketle tüketiciye sunmak gibi. Burada tüketici durumunda olan, ülkelerin iç kamuoyuyla dünya kamuoyudur. Herkes bu sözlerle dünyanın idare edildiğini, dünyaya bu sözlerle düzen verildiğini sanır. Oysa her şey önce tasarlanmış, sonrada olup bitmiştir. İş söze kalmış bu sözlerle gerçeklerin sunumu başlamıştır. Şu an karşı karşıya olduğumuz durum budur.

Neyden söz ettiğimi bu anlatımla anlamak mümkün değil, haklısınız. Cumhuriyetin kuruluşuyla belirlenen iç ve dış politikaların değiştirilip, belki de üniter yapıdan vazgeçilip federasyonlara yol açacak, içinde Türk adının yer almadığı yeni bir devlet yapısına gidişimizden söz ediyorum. 1991 yılından bu yana Afganistan’a ve Irak üzerinden orta doğuya yerleşen Amerika bu bölgelerde, içlerinde Türkiye’ninde bulunduğu ülkeleri kendi politikalarına uygun duruma getiriyor. Bunu yaparken de diplomasi dilinden vazgeçerek isteklerini dikte ettirebiliyor. Diplomasi dili, yani dolaylı anlatım kendi halklarını ikna etmek için ülkelerin politikacılarına kalıyor.

2011 yılında Vatan Gazetesinden Mine Şenocaklı ile Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) kurucusu ve Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü Prof. Sedat Laçiner konuşmuşlardı. Bu konuşma Vatan Gazetesinde yayımlanmış, o yazıyı bilgisayarımda saklamıştım. O konuşmalardan vereceğim örneklerle gerçeğin bir boyutuna tanıklık ederek, yukarıda sözünü ettiklerimdeki haklılığımı kanıtlamaya çalışacağım.

Sedat Laçiner’e göre AK Parti’nin en başarısız olduğu, en az dokunduğu, hatta hiç dokunmadığı alan silahlı mücadele idi. Ona göre “hükümet, zaman zaman naifliğe de çalan bir iyi niyetle -Biz bu işin silahlı mücadele kısmına çok dokunmadan idare edecek şekilde demokratik açılıma devam edelim, ordu ne yapıyorsa yapsın, biz de bu arada PKK’yı ikna edebilir miyiz?- diye düşünüyorlardı”.

Demokratik açılıma büyük önem veren bu hükümet, ne oldu da bu noktaya, silahlı mücadeleye geldi? Değişen ne? Laçiner o konuşmada şöyle cevaplıyor bu soruları.

“Hani küçük yaralar vardır, basit tedavilerle hallolabilecekken, siz kirli ellerle oynarsınız oynarsınız, kabuk bağlamasına izin vermezsiniz, yara büyür, dışarının etkisine açık hale gelir... Sonunda kangren olur, çok büyük bedeller ödetir insana, bir koca bacak, bir kol gider... İşte bu böyle bir hikâye. Çünkü ben Kürtlerle Türklerin ayrılabilecek iki millet olmadığı kanaatindeyim. Daha doğrusu yakın bir zamana kadar böyleydi kanaatim ama Türkiye küçücük bir yarayla oynaya oynaya onu kangren haline getirdi.”

“Darbeler terör sayesinde süreklilik kazandı. Generaller önemliydi, çünkü terör vardı... Demek ki terör sürmeliydi. Böyle bir yönü de oldu meselenin. Burada birbirini besleyen iki kötü var. İsterseniz buna Ergenekon deyin, isterseniz derin devlet, onunla Kürtçü ayrılıkçılık birbirini besledi.”

Irakta kürt bölgesi ayrıştırılıp o bölgenin devletleşme süreci başlatıldığı zamanda Amerika Abdullah Öcalan’ı bu sürecin önünde 3. güç olmasını engellemek amacıyla (yanı sıra bazı başka amaçlarda güderek) paketleyip Türkiye’ye verdi. Çünkü o bölgede hedeflerindeki isim Barzani idi. Onun liderliğini engelleyecek her türlü girişime engel oluyorlardı. Apo böyle bir tehlike olma yolundaydı, bertaraf edildi.

Laçiner soruyor: “Şimdi de Amerika isterse PKK biter mi?”

Cevabı gene Laçiner veriyor: “Tabii. Orada Amerika’nın hedefi PKK’yı bitirmekti. Çünkü Amerika için PKK misyonunu tamamlamış bir örgüttü.”

Laçiner o konuşmada bu konudaki görüşlerini şöyle açıklamış:

“Clinton dönemidir bu... Misyonu uzun. Bir tek misyonu yoktu. Birçok roller oynadı PKK. Yıllar içinde değişti o roller, bitti. Yarar vermediği gibi, Irak’ın kuzeyine zarar vermeye başladı PKK. Amerika’nın oradaki hedefi şuydu; Irak parçalanacak, kuzeyde bir Kürt devleti kurulacak, Saddam Hüseyin devrilecek! Yeni dünya düzenini Amerika, Irak Körfez Savaşı ile başlattı biliyorsunuz ve PKK Ortadoğu’daki yeniden yapılandırmaya mani olan bir örgüt oldu. Barzani ile, Talabani ile çatıştı, orada üçüncü bir güç olmaya kalkıştı. Amerika buna müsaade etmedi. Barzani’nin, Talabani’nin Washington’dan taleplerini yerine getirdi ve Öcalan’ı bize hediye etti. Örgütün de altını boşalttı ve ondan sonraki dönemde 2003’ün ortalarına kadar Amerika, Osman Öcalan da dahil olmak üzere, PKK’nın önde gelen isimlerini kendi yanına çekti. Bunlar hep PKK aleyhine açıklamalara başladılar. PKK çözülmeye başladı. Ne zamana kadar? 1 Mart Tezkeresi’ne kadar.

Yani 2003’e kadar...”


DEVAM EDECEK

  
Yayın Tarihi: 22.12.14

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ



Şairlerle düşüp kalkmayacaksın! Onlar, apaçık büyücüdürler. Dünyalarında büyüden bol ne var? Ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet türünden iki laf ederler, kalbimizi tarumar olmuş bahçelere döndürüp, aklımızı çelip bizi olmayan bir dünyaya götürürler. Orda yapayalnız bırakıp kaderimize terk ederler.
Yok, yok! Şairlerle düşüp kalkmalısın. Bozkırda yağmur bilmez bir maki olmak istemiyorsan, şairlerle dost olmalısın. Çünkü onlarla insan olmanın erdeminin gözyaşında, hiç bitmeyecek ümitlerde olduğunu öğrenirsin. Onlar dile kanat giydirenlerdir. Hangi dil vardır ki şairle şiirle güzel ve derin olmasın..

Bu günde dilimize kanat takan, ses bayrağımız Türkçemizin kudretini ve tüm güzelliğini ortaya koyan şairlerimizle geldim. İlk şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı. İlk şiirimizde onun Fatih Kısaparmak tarafından bestelenen ABBAS adlı bir şiiri. Eminim ki herkes biliyordur.

….

ABBAS

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber Sal çıksın bu gece;
Görünsün söyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumanı,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Cahit Sıtkı Tarancı

***

1970’li yıllarda solcular Necip Fazıl Kısakürek’i, sağcılar Nazım Hikmeti, bu iki şairde birbirlerinin siyasi düşüncelerini sevmezlerdi. Necip Fazıl Nazım Hikmet’e; “Elime geçsen seni asardım” derdi. Derdi demesine ama orda kalmaz şunları da sözünün ardına eklerdi: “Sonrada ayak ucunda oturur sana ağlardım.” Bu ustanın ustaya duyduğu hayranlığın işaretidir. Nazım Hikmet’inde aynı düşüncede olduğunu bir çok yerde okumuştum. Türkiye işte budur. Bir pencereden bakarak bir ülke anlaşılamaz. Bir evin ışık alma oranı nasıl pencere sayısı ve büyüklüğüne bağlıysa, bir ülkenin ışıklı olması da sanatçı sayısı ve çeşitliliğine bağlıdır. Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Yaşar Kemal, Peyami Sefa (günümüz farklı siyasi düşünceden şair ve yazarları da dahil)Türkiye dediğimiz bütünün birer parçasıdırlar. Parçasız bütün nasıl olmazsa, bu parçalardan mahrum bir Türkiye de olmaz. Şimdi bu iki dev şairimizin şiirlerini sunuyorum.

...

VEDA
Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gölümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup,... kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!

Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgâra salıver gitsin!

Necip Fazıl KISAKÜREK

***

Bu şiiri Volkan Konak konserlerinde bir parçanın arasında seslendiriyor. Ama ne seslendirme. Şiir onun vurgusuyla önce huysuz bir kısrak, sonrada uysal bir su oluyor.

...

ÇEKİLMEZ BİR ADAM
‎..
Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
bir bakıyorsun ki
ana av...rat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
kendime karşı duyduğum nefret
ve merhamet...

Çekilmez bir adam oldum yine :
uykusuz, aksi, nâlet.
yine her seferki gibi haksızım.
sebep yok,
olması da imkânsız.
bu yaptığım iş ayıp
rezalet.
fakat elimde değil
seni kıskanıyorum
beni affet...

Nâzım Hikmet RAN

***

Her zaman olduğu gibi bu günde sırada benim yazdığım şiirler var. Kafiyesiz ve serbest vezine yöneldiğim bu denemeleri bakalım beğenecek misiniz?

...

78
Dilimize dolansa arsız bir türkü
Neşe verse bize, hem dinleyenlere
Ilık bahar sabahları gitmeye utansa
Yaradan üzmese kullarını, aşk acısı vermese
Dola kollarını boynuma bir tanem sevinçle
Yaşamak gibi bir gayenin
Gönüllü erleriyiz madem
Bütün yitirdiklerimize rağmen
Kederle dolup taşsak bile, taş değiliz ya
Bizden uzak olsun matem

Aydın Göle
21 ağustos 2003

***

79
Bütün çiçekler sevgiyi anlatır; gül en fazla
Seni seviyorum canım, bitmez bir hazla
Seneler geçse bile göz açıp kapar gibi hızla
Hep bugünde kal, hep mutlu ol
Her günün doğum günü şenliğinde olsun

Aydın Göle
21 ağustos 2003

...

Bugün sıra atlayarak bir değişiklik yapacağım. 80. şiir uzun olduğu için onu haftaya bırakarak 81. şiiri öne alıyorum.

...

81
Yağmurlar yağdı.
Şimdi alabildiğine güneş.
Hayatta tıpkı böyle..
Gülmek ve ağlamak,
Kardeş değil mi zaten?
Senle ben gibi.
Özlemin;
İncecik bir sızı içimde.
Seni,
İki gün görmedim diye,
Yokluyor kalbimi.
İnce sızılar haindir,
Varla yok arası.
Yoklar durur,
Aklıma geldikçe sen.
Yok!
Seni görmeden
Dineceği yok!
Ne yapayım canım?
Seni özlüyorum işte

Aydın Göle
21 ağustos 2003

***

Bu haftalıkta bu kadar. Hanidir bembeyaz bahçelerine hasret kaldığımız kışın kapılarına geldiğimiz şu günlerde kuşlarıda, kurtlarıda düşünün. Yabanıl yaşamın yaşam alanlarını ele geçirdikçe (bu aynı zamanda kendi türümüzü yok ediş serüvenimizdir) zavallıcıklar özgürlüklerinden daha çok yaşamlarından oldular. Çünkü bu mevsimde yiyecek bulamıyorlar. Beyaz örtüyle uyanacağımız sabahlar iyice yaklaştı. Doğu illerimizde başladı bile. Yarın bir günlüğünede olsa bölgemizede uğrayacağı söyleniyor. Bu sene o beyaz örtüye barajlarımızın dolması için daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Yaşam böyledir işte. O, Ali’ye öyle Veli’ye böyle diye düşünmez. Bunlara kendi çıkar penceremizden bakarak anlamlar yükleyip ahkâm kesmeye bayılıyoruz. O ise bildiği kuraldan şaşmaz. İyiki şaşmaz, bize kalan alanlara bakarsanız işin içinden çıkılmaz hal alacağını görmeniz zor değil. Neyse... buda bitecek ve gene bir bahara ereceğiz sonunda. Baharın kapılarından bol güneşli günlere girmeniz dileğiyle..

 

Yayın Tarihi: 21.12.14

AŞK MI SEVGİ Mİ?



Aşk gürültücüdür. Haykıra haykıra şarkı söyletir insana, yüksek sesle konuşturur. Bir şeyleri gözlere sokmak amacını taşır. Onunla birlikte ölümle hayat at başı koşar. Aşkın bir boyutunda, seçim söz konusu olsa ‘kendinden vazgeçme’ ile hayattan kopmak kolaylıkla mümkün olur. Çünkü aşk her şeyden, başta kendinden aşkınlaşmaktır. Yani tensel duyumlardan uzaklaşmak.. öyle ki bu durumda hiçbir acı duyulmaz. Acı duymak için aşık adeta kendini paralar. İşte bu nedenle aşık olan insanın sakin olması beklenemez. En küçük ayrıntı aşık olanda büyük fırtınalar yaratır. Oysa sevgi sessiz, sakin ve kararlıdır. Sevgide söylenmiş irice bir sözcük bulmak zordur. Elbette duygudur sevgi, fakat aklın önünü kesmediği için ‘kendinden vazgeçme’ ile hayattan kopmak mümkün değildir. Çünkü sevmek yaşamadan mümkün olmayacağından hayata ait bir konudur.

Bütün bunların ışığında,     

Bence SEVGİ; sakin güçtür.
Bence SEVGİ; ‘Sessiz, Derin, Yemyeşil ve Serin’ bir yoldur. 
Bence SEVGİ; Bazı şeylerin görünenler arasında yer alarak, olumlu veya olumsuz diğer bazı şeylerin görünmesine engel olmaz.

Bütün bunları bilerek sevgiyi yaşayanlar uzun ömürlü sevgileri hak ederler. Aşağıdaki hikâyeyi çarşamba günü biten EVLİLİK ve MUTLULUK adlı yazı dizimizin ardından koymamın elbette bir amacı var. Mutluluğun gördüklerimizle sınırlı olmaması gerektiğini, asıl görmediklerimiz içinde sevgi için gerekli olan “anlamlar dünyası”nın, eskilerin deyişiyle “mânâlar âleminin” ip uçları vardır. Bu hikâye işte bunu anlatıyor.  

Adım hikâyeci başı’na çıksa yeridir. Bu hikâyenin de yazarını bilmiyorum.

***

Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasılda ısıtırdı… Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin bir zamanlar çok sevdiğim bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu. İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı. Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum. Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu. ‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ‘sadece yoruldum.’ Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: İşte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki! Sonunda sordu: ‘Seni caydırmak için ne yapabilirim?’ Demek ki söyledikleri doğruydu: İnsanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ‘İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim. ‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak. Bunu benim için yapar mısın?’ Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.

‘Sevgilim’ diye başlıyordu,

*‘O çiçeği senin için koparmazdım’
Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. ‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’

*‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’

*‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

*‘Sâdık arkadaşının her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.’

*‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’

*‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin -gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’

*‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’

Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.

‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lütfen kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’

Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: Beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı. İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gerekir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.

***

Hikâyemizdeki aşk sözcüğü gerçekçiliği içermesi nedeniyle gerçek bir sevgidir. Her ne kadar aşktan söz ediliyor olsa da aklı yitirmeyişi içerdiği sakinlik bunun göstergesidir. Buna bağlı olarak bencilliğin arttığı, kişilik kargaşasının yaşandığı günümüzde, mutlu evliliklerin giderek azaldığı, bu nedenle boşanmaların arttığı düşünülürse, her şeyi abartarak mutluluğu arayanlara AŞK MI SEVGİ Mİ diye sormak isterim.



Yayın Tarihi: 19.12.2014

EVLİLİK ve MUTLULUK...... 3


Son bölümüne geldiğimiz bu yazı dizimizde yazarını bilmediğim, mutlu evliliğin bir sırrını anlatan “Evlilik ve Mutluluk...” adlı hikâyeyi bulacaksınız.

Evliliklerin bir ömür boyu sürmesi için, yazımızın ilk bölümünde şu şartları sıralamıştım:
1: Aşırı ben merkezci ve özgürlükçü anlayıştan feragat
2: Sevgiye emek verme
3: Sabır ve hoş görü
4: Kişiliği keşfetme ve tanıma
5: Küçük sürprizler
Bu 5 şartın yanı sıra hikâyemizin getirdiği küçük sırrıda eklediğinizde neden mutlu bir evliliğiniz olmasın?

Hikâyemizin özeti: Bülent’in karşısına, otuz yıldır ömrünü aydınlattığını söylediği karısının doğum gününde çikolata almak için dilenen bir dilenci çıkar. Altı yıllık evliliğine rağmen çok sık kavga eden çift oldukları için Bülent otuz yıllık evliliğin sırrının ne olduğunu sorar. Dilenci; her kadının içinde var olan “küçük kızı” sevmek bu işin sırrıdır der.  Sonrasında neler olur okuyalım isterseniz.

***

-Hiç kavga etmez misiniz siz?

-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

-Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız yanı mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

-Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.

Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.

Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu.

-Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi. İnci hiç konuşmadı.

-Sorsana "niye" diye..

İnci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.

-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.

-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"

-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.

-Özür dilerim seni kırdığım için.

Sonra Bülent yere diz çöktü.

-Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme. Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü. Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü......

***

Sırrımız bütün insanların ama daha çok kadınların içinde bir çocuğun yaşadığıdır. Eşler birbirlerinin bu çocuk yanlarını sevmeli ve o çocukları beslemelidir. Yalnız kimse içimizdeki çocuğu hele kadının içindeki çocuğu büyütmeye hiç kalkışmasın.


BİTTİ 


Yayın Tarihi: 17.12.2014