31 Ocak 2015 Cumartesi

GÖRÜNMEZ KAZA, ÇOCUK VE AİLE, SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDEN FAYDALANANLAR 1

 Bir sabah uyandığımda her sabah yaptığım gibi televizyonu açtım. Amacım televizyon izlemek değil, radyo dinlemekti. Uydu anteniyle bir çok televizyon izlenebildiği gibi birçok radyoda dinlenebiliyor. Radyo döneminde yetişmiş biri olarak halâ radyoları dinlerim. Radyo kimseyi işinden alıkoymaz. Siz bir yandan radyo dinlerken bir yandan da işinizi yapmayı sürdürebilirsiniz. Amacım radyo dinlemek olunca uzaktan kumandanın radyo bölümünü, oradan da özel olarak seçtiğim müzik ve haber radyolarının bulunduğu bölümü seçtim. İlk haber beni çok şaşırttı. Görünmez kaza derler ya, o cinsten trajik bir haberdi.

Haber şöyle:

Meksika’da “mucize kadın” olarak anılmaya başlayan Karla Flores’in başından geçenleri dinleyenler, duyduklarının gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyor.

Üç çocuk annesi Karla, uyuşturucu kartellerinin en yoğun olduğu Sinaloa eyaletinde kimsenin aklına gelmeyecek bir şiddet olayının mağduru oldu.

Culiacán kentinde sokakta yemek satarak geçinen 32 yaşındaki Karla, bir patlama sesi duyduktan birkaç saniye sonra kendini yerde buldu. Suratına bir cismin çarptığını anlayan kadın, elini ağzına götürdüğünde kanlar aktığını gördü.

Nefes almakta zorlanan talihsiz kadın, olduğu yerde bayılırken, yardımına koşanlar gördüklerine inanamadı. Karla’nın ağzına bir tüfekten ateşlenen bomba saplanmıştı.

Hemen hastaneye kaldırılan Karla kendine geldiğinde doktorlar ağzına saplanan cismin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. X-ray ve tomografi çekildikten sonra, talihsiz kadının ağzına her an patlamaya hazır bir bombanın olduğu anlaşıldı.

Karla, gerçek anlaşıldığı zaman yere düşmeden önce duyduğu sesin bir bomba atardan geldiğini anladı. Doktorlar, patlaması halinde 10 metre mesafedeki herkesi öldürebilecek bomba nedeniyle hastaneyi boşalttı.

Dahası, doktorların çoğu Karla’yı ameliyat etmek istemedi. Sonunda, Dr. Gaxiola Meza, ameliyatı yapmayı kabul etti ve kendisine yardımcı olacak gönüllüler istedi.

Anestezi uzmanı Felipe Ortiz ve Cristina Soto, hemşire Rodrigo Aredondo ve cerrah Lidia Soto gönüllü oldu.

Meksika ordusu, yardım etmeleri için patlayıcı uzmanları gönderdikten sonra, doktorlar tüm ameliyat malzemelerini alarak Karla’yı boş bir araziye götürüldü.

Lokal anestezi uygulanan Karla’nın nefes alabilmesi için boğazında delik açılırken, doktorlar askerlerin yönlendirmesiyle kadının suratına saplanan bombayı çıkardı.

Gece yarısına doğru ameliyat sona erdi. Karla, dişlerinin yarısını kaybetti ve sağ yanağında dev bir ameliyat izi kaldı. Doktorlar mucize kadının sağlığına tamamen kavuşması için daha üç sene ameliyat olması gerektiğini belirti.

Polis, Karla’nın neredeyse ölümüne neden olayın sorumlularını arıyor.

... 


Böylesi değil ama herkesin başından görünmez kaza geçmiştir. Benim kardeşimin de başından geçti. Bir sabah işe giderken yola atılmış kıvrık bir enjektör iğnesi ayak parmağına batmıştı. Olayın kendisinden ziyade doğabilecek sonuçları ürkütücüydü. Az sıkıntılı bekleyişler yaşamadık. O bayanın ölümüne neden olabilecek kazaya yol açan kişiler polisçe aranıyormuş. Ama iğneleri yola atanları kim arar? Hele tıbbi gereçleri yola atanları.. bu olayda ölümcül tehlikeler içerebilecek bir olaydı. Gelgelelim biz adam sendecilikle meşhur bir milletiz, kar lastikleri veya zincir takmadan karlı ve buzlu havada yola çıkan sürücüler yüzünden birkaç cana mâlolan az kaza olmadı bu kış.. kaymaya elverişli olmayan yerde motor kızaklar kiralayarak gelir elde edenler yüzünden küçük bir kızcağız nasıl öldü? Hep adam sendecilikle!..  sözünü ettiğim tıbbi atık iğne kardeşimin ayağına on sene önce battığında ilgilenecek kimseyi bulamadık bile. 



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 30.01.2015

İYİLİK, HEVES VE İSTEK İŞİDİR!

Hikâyelere bayılırım. Varsın adım “hikâyeci başı”na çıksın. Bugünde Acun Ilıcalı’nın meşhur ettiği komedyen Atalay Demirci’nin “Çocukça Mendil” adlı bir hikâyesiyle yazıma başlamak istiyorum.

*

“Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.
“Yok” dedim, “Sağ ol, sağ ol, benim var”
“Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.
“Peki” dedim, “Ver bir tane”
Uzattım parayı, sevindi. “Mendil kalsın” dedim, gücendi.
“Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”
“Peki” dedim, “Peki, kızma”
Aldım mendili elinden sordum: “Adın ne senin?”
“Murat” dedi, “Murat ama arkadaşlar ‘İnce’, der zayıfım ya hani.”
“Annen, baban yok mu senin?”
“Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”
“Peki nerede yaşıyorsun sen?” dedim.
“Her yerde” dedi, hem de gülerek...
“Nasıl yani her yerde?”
“Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı. Haksız da sayılmazdı hani...
“Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”
“Sakallı Mehmet Amca’dan”
“Kaçtan veriyor sana tanesini?''
“İkiyüzelli’den”
“Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”
“Ee!.. İkiyüzelliii”
“Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet Amca’n senden?” diye sordum şaşkınlıkla.
Biraz kızgın baktı yüzüme: “Siz hep böylesiniz zaten, karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”
“Niye ki?” dedim, anlattı:
“Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?’ diye sordum, ‘Defol!...’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı... Ama ben yine de gizlice koydum çantasına.”
“Peki” dedim, “Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden, bir seferde, topluca yani olur mu?”
“Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak. “Olmaz!... O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın. Satılık olanlar sadece mendiller abi. Günlerimi bırak, bana kalsın...”

Atalay Demirci / Çocukça Mendil

*

Küçük ama mesajı olan güzel bir hikâyeydi bana sorarsanız.. Sizcede öyle değil miydi? Öncelikle karşılıksız iyilik yapmak üstüne kısacık bir değinme var; ona birkaç söz söylemek gerek. İyilik kavramı bir insanın (gereksin veya gerekmesin) yararına yapılan, durumunu değiştiren, rahatlama sağlayan şeylerin tamamını kapsar. İyilik yapılan kişi tarafından istenmeden yapılan iyiliğin değeri fazladır. Bununda bir dozu olmalı elbette. İyilik, yapılan kişiyi ezdikten sonra iyilik olmaktan çıkar.

Karşılıkta beklenmemeli. Beklendiği zaman onun adı iyilik değil yardımlaşma olur. Tıpkı köy geleneklerinde imece dediğimiz geleneksel karşılıklılık ilkesinin olduğu yardımlaşmalar gibi. Bunun için iyiliğin karşılıksız olması ve bir beklenti içinde olunmaması gerekir. Eskiler boşuna dememişler: “İyilik yap denize at, balık bilmezse, malik bilir.” 

Demiştik ya iyiliğinde bir dozu olmalı. Kişiyi ezmemeli, üzmemeli. Kime nasıl, ne kadar, ne zaman iyilik yapmak gerektiğini bilmek şart! Sırf iyilik olsun diye iyilik yapılmaz. Bu konuda oldukça uzun bir liste sunulabilir. Listeye bakınca herkes iyilik gören veya iyilik yapan tarafının bir yerinde kendine rastlayacaktır. Ama işimiz bu değil. Mendil satıcısı çocuğun son sözüyle söyleyecek olursak “(...) Satılık olanlar sadece mendiller abi. Günlerimi bırak, bana kalsın...” işte bu insanı pasifleştiren, hayata katmayan, belkide asalaklaştıran iyilik olur.
Bunun için iyiliğin dozuda önemli.

Başka açıdanda önemli. İyilikle asalaklaştırdıklarınız hayata katılamadıkları gibi iyiliklerinizi size bir görev haline dönüştürürler. Bunun için bir kişiye aynı konuda (bazı durumlarda farklı konularda bile) üç kere iyilik yapmanız yeterli. Dördüncü iyilik iyilik değil görevdir artık. Her görevse sıkıcıdır. Heves meves kalmaz ortada. Oysa iyilik heves ve istek işidir.


Yayın Tarihi: 28.01.2015

İLK İLETİŞİM KAYNAĞI SEVGİDİR

“Bilemezsin sana verecek bir armağanı ne çok aradığımı. Hiçbir şey içime sinmedi. Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var? Yada okyanusa su.. düşündüğüm her şey doğuya baharat götüren gibiydi. Kalbimi ve ruhumu vermemin yararı yok çünkü sen bunlara sahipsin. O yüzden sana bir ayna getirdim. Kendine bak ve beni hatırla!...” Hz. Mevlâna.

...

Sevmek her işin başı. Zülfü Livaneli albümüne de adını veren “Ada” adlı bestesinde “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diyordu. O bestenin sözleri de şöyleydi.

*

ADA

Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz avucumda sedef
Bir mavilik bir açıklık
Özgürlük hasreti
Yüreğime vuruyor
Nerede nerede insanlar

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

0 üzüntü birden gelir
Yağmurlu havalarda
Yeniden kurarım dünyayı ben
Kederlerle
Kimseler aşık değil mi bu şehirde

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Hava martılar ışıklı şehir
Sarhoş ediyor beni yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum
Dünyayı şehri ve seni

Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey

Zülfü Livaneli..

*

Dedim ya, sevmek her işin başı. İletişim çağının unutturduğu ve her şey gibi yozlaştırdığı bir kavramdır sevgi. Bu kavram ki, çağlar öncesinin ilk iletişim kaynağıydı da. Şair boşuna dememiş, “bir insanı sevmekle başlar her şey” diye. Çünkü aranan şey iletişimdir. Var olan şeyde iletişim eksikliği. İlk iletişimi sağlayan şey sevgi olduğuna göre buna sebep sevgisizliğin artmasıdır. Çağa uyalım derken kendimizin ve makinenin esiri olduğumuzun farkında mıyız acaba? Kendimizin esiri olmanın ne olduğunu bir engelli olarak ben çok iyi biliyorum. Eğer kendimi aşmasaydım, aşkınlaşmasaydım kendimden, yani bu bedene ve bu bedenin isteklerine boyun eğseydim; yapamadıkları karşısında, onun bana veremedikleri karşısında hasta ruhlu, kendine güvenemeyen, ürkek ve toplum dışı bir insan olabilirdim. Bunları sevgiyle başardım. Sevdiklerimde çoktu benim, sevenlerimde. Bu sayede ilgilerim insan özelinden toplum ve doğa geneline kadar arttı. Ne öğrendiysem ilk iletişimi sağlayan sevgi sayesinde öğrendim.

Herkes Kendini, kendinin esiri olmayacak kadar sevmeli. Herkes Kendine özen ve saygı göstermeli. Çünkü insanı bir başkasına güzel gösterecek öğeler başka türlü kazanılmaz. Bunun için herkes kendine çok sık ayna olmalı, yani kendini eleştirmeli ve denetlemeli. Reklâm şirketlerinin insanı abartan reklâmları dikkate alınmamalı. Hep bir masal anlatırlar, hep bir bon bon şekeri verirler irade düşkünlerine. Zaten amaçları da odur. Onlar insanı böldükçe, daha çok kâr ediyorlar.



Yayın Tarihi: 26.01.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Her zaman olduğu gibi Pazar günü şiirlerle gene karşınızdayım. Tatil gününüze renk katacağına inandığım şiirler seçtim bu gün. Şairimiz; sinema filmlerine konu olmuş, bestelere ilham vermiş “FAHRİYE ABLA” şiirinin şairi Ahmet Muhip Dranas. Şairimizin şiirlerini okuyunca, gelenekseli yıkmadan çağdaş olunabileceğini göreceksiniz. Şiirler o kadar bizdendir ki “Fahriye abla” şiirini okurken gözlerimiz eski bir hatırayla yaşarır. Hepimizin bir “Fahriye Ablası” mutlaka vardır. Kendimize bile itiraf edemediğimiz, yüreğimizi yakan ilk aşkımızdır o. Çocuksu duygularla böyle sevdiğimiz kaç kişi vardır ki.. Topu topu üçü beşi geçmez. Ama biri mutlaka “Fahriye Abla”dır.

Şimdi sizi şairimizin şiirleriyle baş başa bırakıyorum.

...

1939
Bin dokuz yüz otuz dokuz:
Karanlıkların içinde
Ölülerle yaşıyoruz.

Puslu havayı


AHMET MUHİP DRANAS

***

BÜYÜK OLSUN

Ben büyük şarkıları severim; büyük olsun,
Deniz gibi, gökyüzü gibi her şey ve mahzun.
Seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce,
Aşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
Denizler yolculuğa çağırır durur da beni
Gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
Ben büyük rüzgârları severim; büyük olsun
Aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun.
İnsan bir yanınca Kerem misali yanmalı,
Uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.

AHMET MUHİP DRANAS

***

FAHRİYE ABLA

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye abla!

AHMET MUHİP DRANAS

***

KAR

Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan
Sesin nerde kaldı? kar içindesin!

Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni, uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram...
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır - tek, tenha - bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.

AHMET MUHİP DRANAS

***

KÖPÜK

Oyun bitti ve her şey yerini buldu.
Akşamla ebedi kızlar anne oldu.
Aynalara bakma, aynalar fenalık;
Denizi, sonsuz olanı düşün artık.
Bir gün beni hatırlayabilirsin ancak,
Güzelsem soyabilirsin çırılçıplak;
Oradayım hep ben, orada, derinde,
Gemilerin ihtiyar köpüklerinde.

AHMET MUHİP DRANAS

***

SERENAD
Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
Koncanın altında bükülmüş her sak.
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
Gözlerin, gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşlerdir dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

AHMET MUHİP DRANAS

***

TESTİ

Dolu bir testiydim ben,
Başaşağı ettiniz beni;
Eh, boşalıverdim derken...
İyi mi ettiniz yani?
Sevgiler vardı içimde
Ezgiler vardı, iyilikler...
Boşaltıverdiniz, hem de
Düşürüp kırmaktan beter.
Hoş, yine bir testiyim ben,
Yine varım ama bomboş.

AHMET MUHİP DRANAS

***

YAŞARKEN

Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor;
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.

Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.

Gelmedi gün daha, çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor.

AHMET MUHİP DRANAS

***

Haftaya şiirler ve şairlerle gene görüşmek üzere hepinize mutlu hafta sonları diliyorum.



Yayın Tarihi: 25.01.2015

DOSTLUK BİR KAFTANDIR GİYENİ GÜZELLEŞTİRİR.

Biliyorsunuz internet çağıyla birlikte gelişen “sosyal medya” denen paylaşım siteleri var. Burada insanlar sevdiği her şeyi birbiriyle paylaşıyor. Bu bir söz olabilir, bir müzik, bir film, yada siyasi bir görüş, hiç fark etmez. Hepsinin bir alıcısı var. Alıcının bol olduğu bu “sosyal medya denen” paylaşım sitelerinden ikisi diğerlerinden çok daha ünlü. Çok daha kullanılır durumda. Gene internete girenler bilir (cep telefonları sayesinde internete girmeyen mi kaldı) bunlar, facebook ve twitter’dir. Bu sosyal paylaşım siteleri hesabıma her gün yüzlerce mesaj gelir. Birde bunun üstüne google gruplardan gelen binlerce iletiyi ekleyin. Hepsiyle ilgilenmem doğaldır ki mümkün değil. İçlerinden seçim yapmakta zor iş.  

Sosyal paylaşım sitelerinde hep iyiye güzele özlem anlatılır. Bu konuda söylenmiş idealist sözler paylaşılır. Geçenlerde mahallemde yetişmiş, metalürji mühendisi olduktan sonra girdiği iş dünyasının gereği olarak İstanbul’a yerleşen değerli küçüğüm, facebook’tada arkadaşım Sadi Şahin böyle bir özlemi anlatan bir özdeyiş ve bir kartpostal paylaşmıştı.
Bu özdeyişe o kadar cevap gelmiş ki, şimdi bunları görelim.

Önce o özdeyiş:

GERÇEK DOST, hatalardan dolayı dostluğu bitiren değil, dostluğun hatırına HATALARI BİTİRENDİR...!!!

Hakikatten çok güzel. Ders alınması gereken bir özdeyiş. Özdeyişe cevap yazanlar arasında İsmi geçenlerin tanınmaması için soyadlarını kaldırdım. Yazdıklarının biçim ve içeriğine (virgülüne bile) dokunmadım.

İşte cevaplar:

Ömer I.  kaldı mi öylesi...
Melek A. kalmadı
Tuncay M.  bencede kalmadı
Ahmet K. Çok gzel bir karpostal
Atakan K. evt çok güzel
Semine E. Ş. nerde o dostluklar her şey menfaat olmuş cnmm benim
Gülcan Ç. Neden böyle pesimistsiniz....Var böyle dostluklar, Sevgi ve hoşgörü var oldukça devam edecektir
Ümran G. E. sen ne kadar dostane olsanda
Ümran G. E. karsılklı
Ümran G. Er. dusmansa ne yapabılırsın allah verır gonlune gore bır evlayyyyyyyyyyt
Sabahat K. kusursuz dost arayan dostsuz kalır
Ayşe G. cok anlamlı bir söz umarım herkez kendine bir pay cıkarır
Nebahat Ü. kız sıyah elbıselı olan sana cok benzıyor (galiba bu hanım öze değil, şekle bakanlardan)
Zübeyde G. eger öyle bi dost bulursanız sımsıkı sarılın ona
Ünsal Y. nerde bu dönemde öyle dostluklar bulursam sarılalım koymayalım
Sevinç K. GERÇEKTEN ÇOK DOOĞRU AMA NEERDEEEEEEEE.............
Ismail Ç. belki birgün çıkar karşımıza bu kadar karamsar olmayın lütfen. mutlaka iyiler vardır hayatta.
Erol ve Zulfiye M. ne kadar kotu bir zamanda yasiyoruz .hic kimsenin iyiliye inanci kalmamis .ama inanin gercek dostluklar hala var:)))
Ressam Hidayet. Harika bir söz.

Herkesin, hatta tüm bu yazıyı okuyan ve okumayanların aynı özlem içinde olduklarını söyleyebiliriz. Bu gerçeği oluşturan nedenler bilinse de kimse değiştirmeye niyetli değil.
O özdeyişin altına yazdıklarımla bunun bir yönünü anlatmaya çalıştım.

Cevap yazım şöyleydi:

Aşırı bireyselleşmenin acı faturası olarak bugün kimse kimseyi sevmiyor. Tek sevdiğimiz kendimiziz. Oysa insan herkesi sevmek zorundadır. Dinende bu böyle, gelenek ve ahlâkende. Çünkü insan toplumsal varlıktır. Aslan yelesini düzelttirmeye berber aramaz. Ama insan saçına kendisi biçim veremez. Aslan kasap aramaz, zürefa bahçevan, maymun manav, tavşan fırın.. köylü bu saydıklarımdan bir kaçını yapabilse de insanın ihtiyaçları diğer canlılardan çok çeşitli ve çok farklı olduğu için bunlara ve bunlarla uğraşan insalarla birlikte olmaya mecburdur. Şehirli insansa bunlar olmasa aç kalır. Buna rağmen insan en büyük, en güçlü olduğu masalına inanır. İnsanlar inanmasa bu masalı anlatan reklam şirketleri gelişmez, üretici firmalar ihtiyaç fazlası ürün üretemez, fabrikalar veya ofisler (internet vasıtasıyla şimdi her yer ofis) insan öğütmezdi. Birkaç tür hariç bütün canlılar ortak yaşar, ama insan ortaklıktan kaçar. Neden? Kendimizden gayrısına önem vermeyiz de ondan. Eskiden bu ülke yoklukla boğuşurken komşu komşuya yardıma koşardı. Şimdi yoksulluğu kırdıkya, bir ölçüde standartlar yükselince kimse kimseyi tanımaz oldu (eski alman sosyal demokrat lideri Oskar Lafonten’in bir sözüdür; “yoksulluk paylaşılır, zenginlik paylaşılmaz). Sevgiyi yaşatalım derim. Sevgiyi yaşatmanın şartı insanları beğenmez eleştirilerden vaz geçmek, insanın kötü yanları yerine iyi taraflarını konuşmaktır. İyi yanlarını konuşursak her insanı iyi görürüz. Sonra kendimizden kurtulmak çok gerekli. Kendini çok önemseyen kendinden kurtulamayandır. Bakın öyleleri övünmeyi ve dövünmeyi çok sever. Bu insanlardan kurulu bir toplum dostluğu yaşatamaz ve geliştiremez.


OYSA DOSTLUK ESKİMEYEN BİR KAFTANDIR. GİYENİ GÜZELLEŞTİRİR.
  


Yayın Tarihi: 19.01.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlarım. Geçen hafta sizlere Orhan Veli Kanık’ı başka şiirleriyle de olsa ikinci kez sunmuştum. Okuyanlar hatırlayacaktır, şiirlerinden söz ederken, kurucusu oldukları “Birinci Yeni” akımının diğer iki şairi; Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat’ın adını anmıştım. Bu hafta “Birinci Yeni”nin bu ünlü iki şairinden Melih Cevdet Anday’ın şiirlerine yer vereceğim. Bu şiirler 1940-50 yılları şiirleridir. Okurken bu gün geldiğimiz noktayı göstermesi açısından da bence önemli şiirlerdir. Tıpkı Orhan Veli’nin şiirleri gibi, sade bir dille yazılmış şiirlerdir. Beğeneceğinizi umuyorum. 

...

ATATÜRK'ÜN BİR SAATI VARDI
Atatürk'ün bir sözü vardı
Yediveren bir gül gibi açardı
Atatürk'ün bir atı vardı
Etilerden beri yaşardı
Atatürk'ün bir resmİ vardı
Buğday tarlası gibi ağardı
Atatürk'ün bir saatı vardı
Durmadı

***

FALTAŞI
Havada kuş yok
Yaprak kıpırdamıyor
Deniz bir kalıp olmuş
Boşandı boşanacak
Çın çın ötüyor sessizlik
Gerilmiş kolum bacağım
Faltaşı gibi bekliyorum
Tıkanacağım.

Melih Cevdet ANDAY

***

FOTOĞRAF
Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.
Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.

Melih Cevdet ANDAY

***

GÜNEŞTE
Çünkü saatler dardır, her şeyi almaz
Güneşte çözülür ve kayarlar bir yana.
Mısırlar güçlükle büyürken yağmursuzluk
Kaygılandırır dilsiz bahçıvanı.
Sessiz kuşlar, bir keçi, ağır iğde ağaçları.
Bir araba geçti incelmiş yoldan
El salladı biri, belki tanıdık,
Belki değil, süreksizliğin eşanlamı.
Ve denizin yorgun çağındaydı çocuklar
Çığlıkları titretir balkondaki sarmaşığı,
Çünkü dardır saatler, sığmaz biraraya
Dalgınlık, deniz ve sardunya.
Rüzgâr alıp götürdü balıkçı teknelerini
Uzaktaki kılıçlara, ki bilemeyiz
Hangi derinlikte dölleyerek denizi
Gidiyorlar öyle ağırbaşlı, doğuya.

Ve ocaktan çorbanın kokusu geldi demin
Burun deliğine kedinin ve köpeğin.
Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül
Donmuş kalmışlar tek başlarına.
Duvarda bir resim, resimde kalabalık
Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman.
Breughel nasıl da toplamış bunca
Ortaklığı ve uyumu biraraya,
Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz.
Güneşte her şey çözülür gider bir yana.

Melih Cevdet ANDAY 

***

HER GECE BÖYLE DEĞİLİM
Benim de öyle akşamlarım vardır.
Kapıdan girince anama sarıldığım,
Çocuklara karamela ve çekirdek getirdiğim,
Meyhaneye uğramadan çakır keyif,
Düşmanım yok,
Gündeliğim cebimde,
Küfretmeden
Öyle tasasız döndüğüm akşamlar..
Benim de öyle akşamlarım vardır.
Her gece böyle değilim.

Melih Cevdet ANDAY

*** 

HİROŞİMA
Büyükbabam, babam, ben
Küçük oğlan, kız, damat...
Gelişimiz teker tekerdi
Gidişimiz cümbür cemaat.

Melih Cevdet ANDAY

***

MEDENİYET
Şu haline bak da utan
Ne okuma bilirsin ne sayı
Ne üstünde var ne başında
Ne midende ne kursağında
Bari gel de görgünü arttır
Medeniyet öğren ayı.
Yemek masası nedir, peçete nedir,
Çatal bıçak nedir gör!
Giymek şart değil ya,
Ayakkabı gör, gömlek gör,
İngiliz kumaşı gör, naylon çorap gör,
Jartiyer bile görsen faydası var.
Tarak deyip de geçme
Saçını tara da gör
Kafan nasıl işlemeye başlar.
Kanalizasyon gördün mü sen hiç?
Gel de kanalizasyon gör,
Yemek şart değil ya,
Döner kebap gör, su böreği gör,
Ekmek gör be ekmek,
Ne görsen faydası var!

Melih Cevdet ANDAY

***

Sırada gene kendi şiirlerim var. Şair Hasan Hüseyin’in dediği gibi “Uzun eski sevda satıcısıyım sevda satarım/Sevda satar aç yatarım çağlar üstüne.”

...

86
Hazanı bahar gözüyle
seyretmek mümkün olmasa bile,
ölümü hayat bilmek gerek yar.
Tek boyuta sıkışıp kalmamak için
ölümü hayat bilmek gerek.
Aşkla aşkınlaşmak hayattan,
ölümü oyun saymaktır.
Ölümü ve oyunu
hayat bilmek gerek canım
hayat bilmek!..

Aydın Göle
16 eylül 2003

***

87
Yaşamak çingenenin şarkısıdır
Söylenir söylenir doyulmaz
Ağlarken de gülmek karışır gözyaşlarımıza
Tutunmadan bir dala düşersin kanlı sulara
Her düşeni ırmaklar taşıdı denizlere
Yaşamak çingenenin şarkısıdır
Söylenir söylenir doyulmaz
Şarkılarla bağlar bizi kendine çapkın

Aydın Göle
16 eylül 2003

***

88
Ay gördüm gülümsüyordu
Gülümsemesi kalbimi yordu
Cananı gördüm sırılsıklam hüzün
Omuzlarında ağırlığı güzün
Sonraki durakta mutluluk bekliyordu
Bilmiyordu

Aydın Göle
14 ekim 2003

***

89
Odanın içinden dışarısı bahar
Çıkmak gelir içimden kırlara
Dışarıdayken içerisi sıcak ve davetkâr
Soğuk sonbahar akşamlarında
Yalnızım ya, içim buz
Isıtacak yer yok, ocak yok

Aydın Göle
16 eylül 2003

***

90
Yapışkan hüzünler
Ve sarı kehribar üzümler ayı
Eylülü vurdum alnından
Yarası kanamıyor
Kalleş motifler gergeflerde adımı haykırıyor
Sevdanın hatırına eylülü öldüren benim
Ellerimi kelepçelere
Boynumu ilmeklere uzattım
Sevda olmayacaksa hayat mecburiyet
Ben hiçbir şeye mecbur değilim

Aydın Göle
16 eylül 2003

***

Bugünlükte bu kadar sevgili okurlar. Haftaya tekrar buluşamayacağız, iki haftalık bir geziye çıkacağım. Döndükten sonra kısmet olursa gene birlikte oluruz. Şimdilik hoş ve hoşça kalın. Hepinize mutlu hafta sonu tatilleri dilerim.


Yayın Tarihi: 18.01.2015

PAYLAŞMA İNSANIN İNSANİLEŞMESİDİR

Adam iki minik kızını ve güzel karısını almış, otomobille bir geziye çıkmıştı. Küçük bir geziydi bu. Akşama eve döneceklerdi. Hava şurup gibiydi. Her hastalığa iyi gelirdi böyle havalar. Sağlıklı olanı da daha zinde, daha mutlu ederdi. Hele birde gezideyseniz, değmeyin keyfinize. Geçtikleri her yerin ayrı bir güzelliği vardı. Çocukların, gördükleri hayvanlar ilgisini çekiyordu. Sanki bir hayvanat bahçesinde geziyorlardı. Bir yerden bir koç çıkıyor, bir yerden bir tavuk,  bir yerden hindi, ördek, tavşan, bir yerden minik kuzucuklar, keçiler. Bazen de boğalar inekler.. bir yerde manda bile görmüşlerdi de şaşırmışlardı. Adam kızlarına kamyon olmadan önce mandalar yük arabalarını çekerdi diye anlatınca kızların hayal dünyası kim bilir neleri çağrıştırırdı ki, şaşkınlıktan gözleri büyürdü.

Bu küçük gezide adam durdukları her yerde yiyecekleri bir şeyler alıp otomobilde bunları kızlarına verirken uzanan minik ele “kardeşinle paylaş” derdi. Böyle yaparsa paylaşmayı öğrenirler diye düşünüyordu. Bugünde öyle olmuştu. Aldığı yiyeceklerin hepsini minik kızların paylaşması için tek tek veriyordu. Yiyecekleri alan minikler aldıkları şeyi kendi ağızlarına atmadan önce yarı yarıya paylaşıyorlardı. Gördüklerini de paylaşıyorlardı. Biri otomobilin camında gördüğü, bir çitin üzerine çıkmış var gücüyle üürüleyen horozu diğerine göstermeden duramıyordu. Diğeri de annesiyle koşarken gördüğü bir minik tayı heyecanla kardeşine gösteriyordu. Hele köy yollarında otomobilleriyle birlikte koşan ve kendilerine havlayan köpekleri görünce ne heyecanlanıyorlardı. Heyecanlı ve korkmuş anlarında birbirleriyle dayanışmalarını anlatmak imkânsızdı. Ama sevinçli halleri de görülmeye değerdi.
O zamanlarda kuş cıvıltılarıyla dolardı otomobilin içi. Adam iki kızı ve güzel hanımıyla çok mutluydu. Onların varlığıyla dünya telaşından uzaklaşır başka bir dünyanın insanı olurdu.

Bugünde bilmedikleri yerlere gelmişlerdi, geçtikleri her yer onlara daha çekici görünüyordu. Bir ara sağa ve sola ayrılan bir yola geldiler. Nereye sapacaklarına karar veremiyorlardı. Adam sola sapma düşüncesindeydi, karısı sağa sapmayı öneriyordu. Sonunda adam kendi bildiğini okudu ve sola saptı. Karısı bunun üzerine somurttu, ve yüzünü otomobil camından içeriye hiç çevirmedi. Gerçi o somurtmuş haliyle yolda ne görüyorduysa artık..

Otomobilin içini sessizlik kaplamıştı. Çocukların sesini en güzel bestelere değişmezdi adam. Onun için radyo bile açmaz, bir müzik parçası çalmazdı. Sessizlik canını sıkmaya başlamıştı. Elini tam radyonun düğmesine değdirmişti ki, kızının kopardığı kocaman bir çikolata parçasını annesine verirken “anneciğim bunu babamla paylaş” dediğini duydu. Gözlerinin hafifçe yandığını hissetti. Yaşları akıtsa herkes görecekti. Kendini tuttu. Karısının gülümseyen yüzle verdiği o çikolata parçasından bir parçayı aldı. Büyük bir keyifle ağzında erite erite yedi.

***

Kimi insanlar doğuşundan itibaren paylaşmayı sever. Kimi ölene kadar kimseyle hiçbir şeyini paylaşmaz. Paylaşımcı insanın barışçı, sevgi dolu olduğunu görüyoruz. Paylaşımcı insan kendini dert etmez kendiyle barışık insandır. Başkalarını mutlu etmek kendisinin mutlu olmasına yeter. Ölene kadar kimseyle bir şey paylaşamayan iç hesaplaşmasını bitiremeyen, ürkek ve korkak insandır. Onların kimilerindeki azametli dik duruş, kendilerinden emin halleri, yani dış görünüşleri herkesi yanıltabilir. Oysa o kadar yalnız bir dünyada yaşarlar ki kendileri bile farkında değillerdir. 

Anne-baba burada çok iyi bir eğitici olmak zorunda. Ya sözle, ya davranışla, yada oyunla çocuklarını her konuda olduğu gibi bu konuda da eğitmelidirler. Bu devlet eliyle değil anne eliyle kazanılabilir.

Paylaşmak büyük bir meziyettir dostlar. İnsanlar paylaştıkça büyürler, paylaştıkça insanileşirler. Sahibini bilmediğim bu minik hikâyede bunu göstermiyor mu?



Yayın Tarihi: 16.01.2015