30 Nisan 2015 Perşembe

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 14

Yazı dizimizin bugünkü bölümünde İslamiyet ve hediyeleşme konusunu ele alacağım. Çeşitli kaynaklardan Hz. Peygamberin toplumsal kaynaşma ve insanlar arasında sıcak ve samimi ilişkiler kurulması için hediyeleşmeye büyük önem verdiğini öğreniyoruz. Bu arada hediyeleşmenin rüşvete dönüşerek kötü amaçla kullanılmasını önlemek amacıyla devlet yöneticilerine hediye vermenin, onlardan hediye almanın doğru olmadığını vurgulayarak uyardığını ve yöneticilerle hediyeleşmeyi yasakladığını gene bu kaynaklar belirtiyorlar.

Kaynaklara gidelim ve konumuzu irdelemeye başlayalım.

“Hediyeleşmenin önemi büyüktür. Peygamber efendimiz, insanların birbirleriyle ilgilerini kesmemesi ve irtibatlarının kopmaması için hediyeleşmeyi emreder, hediyenin, alanı sağır ve kör ettiğini bildirirdi. Yani hediye sayesinde hediye verenin kötü sözlerini duyamaz, kötü işlerini göremez olur.” 

Verilen hediyeyi almanın şart olduğunu en büyük, en güvenilir hadisçi olan Buhari’nin naklettiği peygamberimizin “Davete icabet edin, hediyeyi reddetmeyin!” hadisinden anlıyoruz

Neden reddedilmemesi gerektiğini bir başka hadisçi H.Tirmizi’nin naklettiği peygamber efendimizin şu hadisinden öğreniyoruz. “Hediye, Allahü teâlânın gönderdiği güzel bir rızıktır.” Hadisin devamında hediyenin hediyeyle karşılık bulması gerektiği belirtiliyor. “Hediyeyi kabul edin ve karşılığında daha güzelini verin!” 

Hadisçi Nesai’nin naklettiği bir hadiste bu konuyu tamamlar nitelikte. “Hediye verene, siz de hediye verin! Eğer verecek bir şey bulamaz iseniz, onun için dua edin ki hediye karşılıksız kalmasın!”

Yani nakledilen hadislerden

1: Allahın güzel bir rızık’ı olduğu için verilen hediyeyi almak,
2: Karşılığında daha güzelini vermek şart!
3: Verecek bir şey bulamayanın dua etmesi de bu yüzden şart! Başkasına edilen duada hediyeden sayılıyor.

Küçükte olsa yasa dışı işler yaptırmak için hediye adı altında rüşvet verildiğini bilmeyen yoktur. Böyle olduğu için hediye ile rüşvet birbirinin zıt kardeşleridirler. Kimilerine göre böyle yerlere boş elle gidilmez. Bunu daha da ileri götürürsek yatırlara sunulan hediyelerde Allah’la temasımızı kendimiz kuramazmışız gibi, onlar kursun diye verilen bir nevi rüşvettir.  

Eskiden büyüklerimiz ‘nereye gidilirse gidilsin, boş elle gidilmez’ derlerdi. Sadece bu hislerle verilen hediyeleri verenin böyle bir art niyeti olmadığı biliniyorsa, reddetmek uygun değildir (resmi veya tüzel kişi veya makamlara getirilmiş ve bir amaç taşıdığı düşünülen hediye alınmamalıdır. Batılı ülkelerde rüşveti önlemek amacıyla hediye gelirden sayılıp vergilendiriliyor. Eğer hediye açıklanamaz boyut ve nitelikteyse sade vatandaş, devlet memuru ayırmaksızın yargılanabiliyor. Aydın Göle).

İ. Malik’in bildirdiğine göre Hazreti Ayşe, muhtaç bir kadının hediyesini kabul etmeyince Peygamber efendimiz, “O kadın muhtaç olsa da, hediyesini kabul edip ona daha fazla bir şey vermeliydin” buyurdu. Sahabeden bir zat da, verilen hediyeyi kabul etmeyip, “Ya Resulallah, birinden bir şey alanda hayır yok buyurduğunuz için almadım” deyince, Peygamber efendimiz buyurdu ki:

“O isteyerek alınan şeylere mahsustur. İstenmeden verileni alınız!” 

Verilen hediyede bir art niyet yoksa, mutlaka almalı ve karşılığında az çok bir şey vermelidir!
Bir şey veremeyen kimse ise, hediye verene dua etmelidir! “Bunu bana falanca verdi, Allah ondan razı olsun” demelidir! Ebu Davud’un naklettiği Hadise göre Hz. Peygamber şu öğütlerde bulunmuştur:

“Kime bir iyilik yapılırsa, o iyiliği ansın! İyiliği anmak şükür olur. İyiliği gizleyen nankörlük etmiş olur.” 

DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 03.04.2015
  

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 13

Anlaşılan o ki hediye ve hediyeleşme üzerine ayırdığım bu yazı dizisi birkaç dizi daha sürecek. Benim niyetim 6 bölüm yapıp bitirmekti. Ama hiçte ummadığım kadar zengin bir konuyu irdelerken, nereye el atsam gül katmerleri gibi açıldığı için bunları yazmamak olmazdı. Edindiğim bilgileri birkaç bölüm daha sürse bile sizlerle paylaşmayı uygun buluyorum.

Şimdiye kadar ilkel kabile yaşayışlarında, İslamiyet öncesi Türklerde, Hıristiyanlık öncesi ve Hıristiyanlıkla birlikte Avrupa’daki hediyeleşme kültürlerini incelemiş, ülkeler ve dinler arası hediyeleşmenin örneklerini verirken Müslümanlığı seçtikten sonra Türklerin kurduğu son imparatorlukta da bu iç ve dış hediyeleşme adetlerini sürdürdüğünü belirtmiştim. İslamiyetle birlikte Hz. Peygamberimizin koyduğu ölçüler içinde hediyeleşmekten elbette ayrı bir bölümde söz edeceğim.

Biz bu bölümde de devletler arası ilişkilerde yöneltme, sevketme ve gütme anlamında kullandığımız, Avrupa dillerinden dilimize giren kelimeyle “strateji” belirlemek amacıyla varlık bulan hediyeleşmeler üzerinde durmaya devam edelim.

Bu konuda çeşitli dönemlerde bir çok amaç güderek hediyeler verildiğini tarihi bilgiler içinde buluyoruz. 15. ve 18. yy arasında Osmanlının Rusların açık denizlere ulaşmasını engellemek amacıyla Kafkaslarda hediye siyasetini ön planda tuttuğunu belirtebiliriz. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının İslam dünyası için bir tehdit olabileceğinin ilk defa farkına varan III. Murat olmuş, bu maksatla bölgede ileri gelen liderlerle ittifak kurmaya çalışmıştı. (Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlı Devletinin Kafkas İllerini Fethi, Ankara 1993)

Bu konuda Tarık Yalçın’ın “Osmanlı Siyasetinde Hediyeleşme” adlı yazısına göz atalım.

“Osmanlı Devleti Kafkasya ile ilişkilerinde hediye siyaseti daima önemli olmuştur. Kuruluş döneminden itibaren hediye siyasetini benimseyen Osmanlı devlet politikasının ayrılmaz temellerinden biri olmuş, hakimiyetinin sınırlarını ve sürekliliğini hediyelerle sağlamıştır. Fakat bu hediyeleri bir rüşvet olarak görmemek gereklidir. Çünkü hediye siyaseti karşılıklı çıkar ilişkisinden ziyade bölgedeki kargaşa ortamının önlenmesine yönelik olduğu Ahmet Vasıf Efendi’nin seferatnamaesinden anlaşılmaktadır.

Müslüman Kafkas toplulukları da İslam’ın lider devleti olarak gördükleri Osmanlı Devletinin desteğini kazanmak için de hediyeler göndermişlerdir. Bu hediyelerin daha ziyade sembolik düzeyde hediyeler olduğu görülmektedir. (Ahval-i Anapa Ve Çerakise, Haşim Efendi, Topkapı Müzesi kütüphanesi)

18. yüzyılda Osmanlı Devleti, Kafkasya’daki Rus tehlikesini önlemek ve Abaza, Çerkez, Çeçen direnişçilerin desteğini almak için hediye politikasını Panislavizme karşı bir kalkan olarak sürdürmüştür. Ferah Ali Paşa, Soğucak muhafızlığına atanarak, Kafkasya topluluklarının liderlerine nakdi ve silah yardımı yapılmıştır. Rusya 18. yüzyılın sonlarında Kırım dışında kafkasya’da hediye politikası yüzünden etkinlik sağlayamamıştır.
Osmanlı Devleti bu hediye politikasını İslami esaslara dayandırarak “celb-i kulub” yani kalplerin kazanılması olarak değerlendirmiş, Şeyhülislam’dan alınan fetva ile uygulanmıştır.
Yine Anapa kadısına İstanbul’dan gönderilen bir hükümden anladığımıza göre isyan ve kargaşaya tevessül etmeyen halkında ödüllendirilmesine yönelik ferman gönderildiğini görüyoruz. Kafkasya’da Rusya’nın yanında yer almayan Müslüman halkalara ramazan ve Kurban bayramlarında yardım gönderilerek sadece kabile liderlerinin değil halkında kalpleri kazanılmak istenmiştir.

Osmanlı halifesi ilk cihat ilanını Ruslara karşı yapmıştır.

Osmanlı Devleti’nde padişahların cihat ilan ettiği bilinmekle birlikte halifelik makamını kullanmadıkları bilinirdi. Osmanlı padişahı I. Abdülhamit vefat etmeden önce halife ünvanını kullanarak cihat ilan etmiştir. Abaza ve Çerkezlerin Rusya ile yapılacak savaşa katılmaları için hediye gönderilmiş fakat Abaza ve Çerkez liderler, halifenin çağrısına uymuşlar ve hediyeyi kabul etmemişlerdir. (Evamir-i Aliyye, 12 Şubat 1789)

Rusya’da Osmanlı’nın bu politikalarına karşı boş durmamış Kazakların desteğini sağlamak için, onlarda hediye politikasını yürütmüşlerdir. (Christoph Witzenrath, Cossack and Russian Empire, London). Kazaklar dışında diğer Müslüman topluluklar hediye politikasını benimsememişler, Osmanlı’nın yanında olmayı ya da bağımsız kalmayı tercih etmişlerdir.”

Gördüğünüz gibi hediye bir yeri elde tutmak, elde tutulan yerde iç karışıklık çıkarılmaması gibi durumlarda dahil olmak üzere, devlet veya din farkı güdülerek ortak düşmana karşı ittifak kurmak gibi düşüncelerlede verilebiliyor.



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 01.04.15

31 Mart 2015 Salı

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 34

            Kış bu yıl geldi mi bilmiyorum. Havalar bir soğuyor, bir ısınıyor. Oysa bütün soğuklara rağmen siyaset dünyamız fokur fokur kaynıyor. Bu gün siyaseti boş verdiğimiz bir gün. Can sıkmanın gereği yok! Biz, siyasetle değil, sevdalarla ısıtalım dünyayı. Yüreğimizden taşan sevda yüzümüze tebessüm olarak yansır. Murathan Mungan’ın  dediği gibi tebessüm bulaşıcıdır. Onun için ilk olmaktan tek korkmayacağınız şey tebessüm olsun. Olabildiğince herkese bulaştırın ki gülen yüzler ülkesi olalım.

            Ben bunu derken şiirler kederden dem vuruyor. Şair gamlı baykuştur, kusuruna bakmayın. Demirin tavında dövülmesi gibi söz çilede dövülür ve şiir olur.  Bu yüzden şairin suçu yok! Geçen haftalarda Y.K.Karaosmanoğlu’nun “Yaban” adlı romanından hem esinlenerek hem yaptığım intihallerle yazdığım son şiirle başlıyorum bu haftada. Gene şiirleri bölmemek için sözle araya girmeyeceğim.

….   ….    ….    ….

Ah ne hazindi hikâyemiz
İki at çekerdi arabamızı
Yorulunca atlar yokuşta
Biz arabayı da çekerdik, atları da
Zayıftı atlar, kalça kemikleri gözümüze batardı
Yara bere içindeydiler üstelik
Bu yüzden sinek bulutu gezerdi üstlerinde
İnsanlar tavuk irisi
İçlerinden çıkıp birisi
İnsan olduklarını ispatlamak için
Yorulurdu dil dökmekten
Gene de söyleyemezdi insan olduklarını
Nerde öldüklerini asla bilemezdi

Aydın Göle
22.03.2002


***   ***   ***


Yıldızlar isyanın habercisi
Parmak kaldırdık hayata
Görmediler kalakaldık
Görmediler yıldızlarla ayaklandık
Sevdayı yaşamak için doyasıya
Anarşist çocuklardık
Son kıyıya vardık ki nihilizm
Bizim
Yapacak çok şeyimiz kalmadı
Cam kırıklarında yürüdük
Ateşlere bastık yalınayak, geldik
Yumuşak halılarda duyulmuyor ayak sesleri
Biz taşta yürüdük deltalara doğru
Deltalarda ırmaklar gibi kalabalıkta yutulduk
Futbol, şarkı, dans gözlerimizde mil
Sevdaları, sevdaları yaşamak doyasıya
Jiletler atılıyor yüzümüze
Yüzümüz paramparça
Paramparça yüreğimiz

Aydın Göle
22.03.2002

***   ***   ***

106
Bu gece
Sessizce
Yüzecek boşlukta ay
Tehdit ederek çıkacak
Eğri kama gibi ince
Yüreğime ilk darbesi inince
İflah olmam imkânsız
Sen nem olup gözlerime binince
Söz geçer mi kalbe
Aşk bilince hâkim olunca

Aydın Göle
29.03.2002


***   ***   ***


107
Şaheserim
İmbat olup gecelerine eserim
Benden vazgeçtiysen şayet
Bileklerimi keserim
Sensiz haram olsun dünya
Ecel gelmeden vakitsiz
Sen gel sevgilim

Aydın Göle
14.08.2001


***   ***   ***


108
Bir sevdanın bitişini gördüm
Sanki kendimi toprağa gömdüm
Karıncaydım karşısında kaderin
Onlar kadar bende öldüm
Yıldızdım gökyüzünde söndüm
Karıncaydım karşısında kaderin
Ömrün çarşısında en derin kederin
Silinmez çizgisi, durur aynalarda

Aydın Göle
16.08.2002

***   ***   ***

109
Issızlığın içinde yapayalnızım
Şarkılarım tükendi kırıldı sazım
Acı bir sessizlik kulaklarımda
Dokunmayın bana, bana bakmayın
Zifiri karanlığım yeter, ışık yakmayın
Zamansız bir eylül sarkmış ağustosuma
Leylaklar ve leylekler gidiyor pürtelaş yazı götürüp
Issızlığın içinde yapayalnızım
Senle olmak varken neden sensizim
Kavuşmak bana yoksa yasak mıdır


Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

110
Seni görmeye geldim gözüm yok
Senle sohbete geldim sözüm yok
Zarfın içinden al beni
Seni tutacak elim yok

Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

111
Sultanım
Seni dile getirebilir mi her tanım
Canım
Ben dilini kaybetmiş ozanım
Anlatamam seni sana
Atan yüreğimin, bu duyduğun ses
Esen rüzgâr değil, ateş gibi nefes
Benim nefesim.
Uzak dur kavurur seni
Çekmekten hasretini
Volkan oldu patlayacak
Karşısında bulunmaz dayanacak
Bu yürek durursa ancak
Bu ateş söner

Aydın Göle
21.08.2002

***   ***   ***

112
Bir tanem
Gönderdiğim şiirlerimi okumadın mı
Onlarda ellerim vardı dokunmadın mı
Güneş saklıydı avuçlarımda
Kolye diye takman için ak gerdanına
Sana getirdim yitik ülkelerden
Giderken dudaklarını aldım senden habersiz
Kederlerime gül gibi açan dudaklarını
Karanlık gece içimde sessiz
Yokluğunu büyütüyor
Kocaman ağız gibi beni içine almış yutuyor
Mütemadiyen hiçliğe karılıyorum
Gözyaşlarımla gölgene sarılıyorum
Her hücrene kadar dağılıyorum
Ölsem yeridir ölemiyorum
Bu sevdayla ansızın
Oda olacak sonunda bir gün

Aydın Göle
23.08.2002

***   ***   ***

113
Sabahın ilk ışıkları gibi
Kalbime doğdun
Akşamın son ışıkları gibi
Ufkuma batma
(Yar nerde olursan ol
bensiz yatma
mezarda bile.)

Aydın Göle
23.08.2002/28.02.2014

***   ***   ***

114
Ben
Yalnızlığıma gidiyorum
O
Köşede beni bekliyor

Aydın Göle
23.08.2002

***   ***   ***

Bu haftada beraberliğimizin sonuna geldik. Sizlerle bir şeyleri paylaşmak bana büyük bir keyif veriyor. Umarım o keyfi sizlere de ulaştırabiliyorumdur. Haftaya buluşmak dileğiyle mutlu pazarlar.


02.02.2014

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 12

Yine aynı yıl Cihan Şah, Osmanlı padişahının hediyelerine karşılık armağanlar göndermişti. Bunlar arasında, bir elmaslı sorguç ve hançer ile, o zamanlar, toplam değeri üç yüz bin kuruş olarak tahmin edilen kıymetli hediyeler yer alıyordu.

1656’da Hind hükümdarına elçi olarak gönderilen Muizade Efendi ile yollanmış hediyeler arasında, yekpare büyük zümrütlü bir sorgucun yanı sıra, altın ve mücevherlerle süslü koşumlarıyla beraber, dört küheylân vardı.

1657’de İstanbul’a gelen İran elçisi ile gönderilen hediyeler arasında ise, altın ve mücevherle süslü olağanüstü koşumlara sahip iki küheylân da bulunuyordu.

1657’de, yine IV. Mehmed’e İran şahı tarafından, birçok armağanın yanı sıra, birkaç katar deve ile bir büyük fil gelmişti.

1665’te Avusturya ile yapılan antlaşmadan sonra, Viyana’ya Kara Mehmet Ağa büyükelçi tayin edilince, Avusturya hükümdarına sunulmak üzere yanında götürdüğü hediyeler şunlar olmuştu:

Bir murassa sorguç, bir direkli çadır, yirmi seccade, beş acem halısı, yüz sarık, kırk hil’at, bir okka amber, on iki at, koşumları özel olarak yapılmış ve çok kıymetli iki at.

1682’de yine IV. Mehmed’e, Moskova elçisi vasıtasıyla, birçok hediyenin yanı sıra, tam 1.198 samur kürkü sunulmuştu.

II. Mustafa padişah olduğunda (1695), İran şahı tarafından cülûs tebriki nedeniyle gelen elçinin yanındaki hediyeler, birkaç katar deve yükü idi.

Bunlara karşılık olarak da, İstanbul’dan İran şahına, altın zincirli ve elmas, yakut, zümrüt ile bezeli koşumları olan birkaç safkan at; zümrüt ve elmaslarla işlenmiş özel bir topuz, altın ve mücevher bezeli bir hançer, elmaslı bir sorguç…

Gelelim Osmanlı’nın Tanzimat sonrası dönemlerine... Kırım Savaşı’nın ardından, 1856’daki Paris Kongresi nedeniyle, Fransız devleti kongre delegelerine son derece kıymetli hediyeler verir.

Osmanlı’nın kendini Avrupa’ya kabul edilmiş gören Bâbıâli yönetimi de, bu tür jestlerin gerisinde kalmak istemez: Kongrenin başkanı Valefski’nin eşine Bâbıâli yüz yirmi bin kuruş kıymetinde bir gerdanlık hediye eder.

Fransa ikinci delegesi ile Fransız Dışişleri müsteşarının ve kongre başkâtibinin eşlerine de, yine Bâbıâli tarafından, beşer bin kuruş değerinde gerdanlıklar verilir.

Avusturya Dışişleri Bakanı ile Fransa büyükelçisinin eşlerine, yine aynı vesileyle, yüzer bin kuruşluk gerdanlıklar hediye edilirken, İstanbul’daki Avusturya elçisinin eşine de, beş bin kuruşluk bir gerdanlık verilir…

Sultan Abdülaziz döneminin (1860-1876) ilginç bir hediye öyküsü de, padişahın Avrupa gezi sırasında yaşanır. Abdülaziz Fransa’da, III. Napolyon’un eşi İmparatoriçe Eugénie’ye, Saray’ın kuyumcubaşı Hoca Bogos’a yaptırılmış pırlantalı bir gerdanlık hediye eder. Bu gerdanlığın o günkü değeri, yedi yüz elli bin kuruş olarak hesaplanır.

II. Abdülhamid döneminin dillere destan bir hediyesi de İngiliz büyükelçisi Lord Canning’in eşine padişahın ihsan ettiği murassa altın bilezik ile çiçek buketi biçimindeki iğnedir. Bunların o günkü toplam değerinin yüz bin kuruş civarında olduğu rivayet edilir.”




DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 30.03.15

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bu gün sizlere şiirlerinden seçtiklerimle Afşar Timuçin’i beğenilerinize sunacağım. Şairimiz 1939’da Manisa’nın Akhisar ilçesinde dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim görürken 1967’de Kanada’ya gitti. Montreal üniversitesinin felsefe bölümünden mezun oldu. Yurda dönüşünde Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Fransızca okutmanlığına başladı. Aynı üniversite de doktorasını verdi. 1992’de profesörlüğe yükseldi. İstanbul’da aynı zamanda sahibi olduğu Kavram Yayınları’nın ve üç aylık Felsefe Dergisinin (ilk sayı Ekim-Aralık 1977) yönetmenliğini yaptı. Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuarı’nda öğretim üyesi. Yazı alanında adını 1956’da Vatan gazetesinde yayınlanan “Heykel” adlı öyküsüyle duyurdu. Şiirleri ve yazıları Yelken, Ataç, Papirüs, Yeni Edebiyat, Varlık, Soyut, Yeni Ufuklar, Milliyet Sanat, Yazko Edebiyat gibi dergilerde yayınlandı. Toplumcu dünya görüşüne bağlı, öz ve biçim bakımından bütünleşmiş bir şiir anlayışı geliştirmeye çalıştı. “Tahir ile Zühre”, “Leyla ile Mecnun”, “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber”, “Güllü ile Hamza” isimli halk öykülerini destan biçiminde yeniden yazarak 1969’da “Destanlar” ismiyle kitaplaştırdı. Felsefeyle ilgili kitaplarının yanı sıra öykü ve deneme kitapları da yayınladı.

Şiirde yalınlıktan, açıklıktan, anlaşılırlıktan yanadır Afşar Timuçin. Anlamsız dizeler bulamazsınız onda. İmgeleri somuttur. Bütün esinini yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden, kendini ‘başka’ kılan ayrıntılardan alır. Başka bir deyişle, yaşamdan şiir sağmaktadır. Kolay, basit gibi görünen, bir çırpıda söylenilmiş izlenimi veren, gerçekte yoğun bir çabanın ürünü olan bütünlüklü şiirlerdir.

...

Akşam Serüvenleri

Bir seferden döneriz seninle bazı akşamlar
Gün bulutları açık mora boyadıktan az sonra
Bile bile karanlığın bizi kalın örtülerle örteceğini
Son ışıklara dalarız koşa koşa gene de
Sürgününüm, izini sürerim her yerde seve seve
Alacakaranlıkta hem özlemlin hem öksüzün olmak için
Kapanmaya hazırımdır kat kat kendi üstüme

Yağmurdan, güneşten, poyrazdan, uzun yollardan
Biz şimdi gurbetimize çıkıyoruz, vakit tamam
Çanlarla, türkülerle, davullarla ayrılmak uzak bize
Yüzüme vuran sıcaklığınla çocuk dudaklarınla
Sen giderken, ellerimde ellerinden ayrılmanın öfkesi
Varlığında yeniden kurulur eksiksiz bir sıla

Seni her düşünmemde benzersiz bir yurt özlemi
Bana düşen, gelişini aralıksız beklemek
Beklerken bakışında eriyip gitmek yavaşça
Beklerken sonsuz bir ormanı yürümek saçlarında

Afşar Timuçin

***

Akşam Türküleri

Beyaz bir gün üstüme kapanıyor
Yeşilini süze süze ormanların
Ah deniz dipleri neredesiniz
Derin deniz dipleri
Gözleri kadar güzel sevdalımın
Uzayan gölgelere uzanıyorum
Üstümde hırçın bir mavi
Yeni bir zamana başlar gibiyim
Batan günün ölgün kırmızısında
Usulca koyuluyor akşam türküleri
Gün bir koşuda dağıldı gitti
İnsan, olursa olsun diyemiyor
Dokunduğum ne varsa kayıyor ellerimden
Ben, bir şey olmamış gibi
Ölümsüz bir tutkuya davranıyorum
Nasıl olsa geceye daha çok var
Yasalarına sıkı sıkıya bağlı güneş
Ufka doğru süzülüyor olsa da
Her sevince yeniden başlıyorum

Afşar Timuçin

***

Akşamda çocuk Sezgileri

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Bu dalgalar arasında gidip gelişim
Bilge ve güngörmüş martılarla
Benim işim sevinç, aşk bana göre
Hele gün başladı mı sancılanmaya
Başıma gelenlerin hemen hepsi
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Ölü resimleri gibi solgun yüzler karşısında
Duyarsız kalışım, hatta inatla susuşum
Boş tutkuların, anlamsız korkuların
Kirli yağmur suları gibi biriktiği
Akşamlardan güle oynaya geçişim
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

İyileşmez çocukluğum yüzündendir
Dağların ve denizlerin durmadan devinişi
Beni çağırması bütün uzakların
Birdenbire rüzgârlarla uzaylara açılışım
Her şeyimin birden maviye kesmesi
İyileşmez çocukluğum yüzündendir

Afşar Timuçin

***

Ağacın ikindi Türküsü

Açıklara çıkalım boğulmamak için
Günün kuytu yerleri şimdi harap
İçimizde bir ezgi inceden inceye
Bizi kendimize bağlarken akşam olur
Karanlığı gümüş rengine boyar mehtap

Oturup uzun uzun konuşsaydık
Sevişmek nasıl olsa gene olur, iyi kötü
Bir ıhlamur sıcaklığı yayılırken odamıza
Herşeyi ince ince düşünseydik
Ölümü, kırgınlığı, inceliği en başta
Bütün eksiklerimize gülüp geçerek

Belki de boşa geçti onca zaman
Bu da bir tür geçip gitme duygusudur
Ne güzel olurdu yeniden başlasak
Ne yapsan en başa dönülemiyor
Ne yapıp yapıp dalı unutmalı
Rüzgârla yere düşen sarı yaprak

Afşar Timuçin

***

Beklerken

Sevdiğimin kulaklarımda sesi
Bembeyaz bir gül demeti
Kim bilir kaç yüzyılın gülşeninden

Duvar gibi kalınlaşırken bekleyişler
Birden bütün katılığın dağılması
Ve sesini duyuşum bir yerlerden
Kim bilir kaç yüzyılın gülşeninden

Ağır bir duyguyla bir arada
Onsuz da olunur gibi gelirken bana
Gittikçe basan sis artan duman
Ve kilitlenmesi zaman zaman
İçimde bir ağırlığın aşk adına

Nasılsın nereden çıktın
Gerçekten bana mı geldin
Sen miydin o olmasa da olur gibi görünen
Şimdi yosun gözlerin gözlerimde
Binbir türlü rüzgârla rüzgârlanır
Kim bilir kaç dünyanın denizinden.

Afşar Timuçin

***

Bilgelerin ölüm Türküsü

Ölümün üstüne sünger çekin
Yaşayandan başkası bilmez yaşadığını
Ölümü zambaklarla süslemeyin
Giden aldı götürdü yanlışını

Geriye umut kalmış gibi
Acıyı anılarla beslemeyin
Vazoya dün koyduğunuz çiçeği
Kısaca herşeyiyle astığınız gerçeği
Ölü resimleriyle süslemeyin

Yalnızlığa o kadar gücenmeyin
Saplanmayın bilgi kitaplarına
Çaresiz kalanı da anlayın
Sıradan sevinçleri küçük duyarlıkları
Akşamcılıkları hoş karşılayın

Sakın ölüme geç kalmayın
Kızmayın çanları erken çalana
Ölü evlerinde toplanmayın
Hele yaşadıysanız hiç korkmayın
Ölüm el sürmez yaşayana

Afşar Timuçin

***


Bir Akşamda çocukların Türküsü

Baba, nisan yağmurları bir panayır türküsüdür
Birazdan güneş açınca verecekler oyuncaklarımızı
Baba, savaş olmasın; savaş çıkarsa
Kirletirler göklerimizi, yırtarlar uçurtmalarımızı
Baba, savaş patlarsa en çok bize kızacaklar
Ağabeylerimiz kıracak, çelimsiz bacaklarımızı
Bilyalarımızı ezecek tanklar, düşlerimizi dövecek toplar
Çamurlara bulayacaklar nisan yağmurlarımızı
Güneşlerimizi ve aylarımızı söndürecekler
Kendi çocuklarına götürecekler belki de portakallarımızı
Baba onlar da çocuktur, onlar da kuş dili bilir
Kuş, dalı gözünden anlar; dal, kuşu tüyünden tanır
Rüzgârlardan rüzgârlara yıkım gelmez hiçbir zaman
O çocuklar o portakalları ölür de yemez

Afşar Timuçin

***

Bir çocukluk Türküsü

Çocuk olmak sana iyi gidiyor
Hep bu sularda, bu bulutlarla oyna
Hep üstünü ıslat, hep kirlet ellerini
Ayakkabın iki günde delinsin
Bir rüzgâr kesinliği gibi geç sokaklardan
Eskidikçe eskiyor sevinç de, kaygı da
Gözünden sakın sevincini
Kaygılarını iyi koru
Sakla şimdi oyuncak sandığında
Dağda kümelenen karı, güne sızan acıyı
Beni unuturken sakın öldürme
Yüreğime işlediğin yedi renk sancıyı
Hep böyle çocuk ol incecik saçlarınla
Gözlerin hep denizlere benzesin
Çaresizliğin bile güzel olsun
Güzel olmak çok yaraşıyor sana

Afşar Timuçin

***

Bir Sevgi Türküsü

Akşam soğan kavrulan evlerde
Yoksul bir çorbayı ateşe koymadan önce
Son geleni bekler gibi seni beklemek
Bir yudum alır gibi bir kadeh buzlu rakıdan
Çocuk annesine güvenir gibi
Sonu belirsiz bir yolculuğa çıkar gibi
Hiçbir şey olmuyormuş gibi sevmek seni

Hiçbir yalanda, hiçbir kandırmada payı olmamak
Hiçbir kaygının peşinde küçültmemek kendini
Bir yaz sabahında balkondan nasıl bakarsa
Dışarıya salınmamış çocuklar
Biraz özlemle ve biraz sevinçle
Nasıl bakarsa o çocuklar sokağa
Senin yolunu hiç yılmadan gözlemek
Benim için ölümsüzlükle birdir

Hep yüzünde kalmalı bu gülüş
Bu seni çağlara direnecek bir yontuya
Döndüren bu sevinç pırıltısı hep kalmalı yüzünde
Hep bu kadar büyük ve bu kadar güzel olmalısın
Bu kadar ölümsüz ve bu kadar olağan

Afşar Timuçin

***

Haftaya Afşar Timuçin’in şiirlerini sunmaya devam edeceğim. Şimdilik bana ayrılan yeri aşmamak için şiirlere ara veriyorum. İnsanın edeplisi (edep, varlık sınırını bilmek anlamını taşır) makbul bilirsiniz. Edepsizliği yakıştıramayız ârımıza. Şimdilik bana müsaade…

Akşam Serüvenleri 2

Yağmurdan, güneşten, poyrazdan, uzun yollardan
Biz şimdi gurbetimize çıkıyoruz, vakit tamam
Çanlarla, türkülerle, davullarla ayrılmak uzak bize
Yüzüme vuran sıcaklığınla çocuk dudaklarınla
Sen giderken, ellerimde ellerinden ayrılmanın öfkesi
Varlığında yeniden kurulur eksiksiz bir sıla


Akşam Serüvenleri 3

Seni her düşünmemde benzersiz bir yurt özlemi
Bana düşen, gelişini aralıksız beklemek
Beklerken bakışında eriyip gitmek yavaşça
Beklerken sonsuz bir ormanı yürümek saçlarında

Afşar Timuçin



Yayın Tarihi29.03.15

HEDİYE VE HEDİYELEŞME 11

Bu bölüme kadar çeşitli hediyeleşme türlerini gördük. İslamiyet öncesinde dünyada ve biz Türklerde üretime ve paylaşmaya dayalı toplumun göstergesi olarak gelişen hediyeleşmenin daha sonra ticarileştiğini, bunun ardından tıpkı ticari ilişkiler gibi toplumsal ilişkiler içine girerek mecburilik, ardından karşılıklılık kazandığını söyleyebiliriz.

Hıristiyanlığın yaygınlaştığı dönemde hediyeleşmenin rüşvete yol açtığı düşünülerek yasaklandığını, fakat hediyeleşmenin daha sonra bütün özellikleriyle sızarak Hıristiyanlığa da yerleştiğini söyleye biliriz. Buna örnek veren yazımızın geçen bölümünü şöyle bitirmiştim.

“Hediye verme geleneğinin Batı dünyasındaki serüvenine göz atarken, Roma’nın ilk kralları döneminde bu anlayışın toplumda yayıldığını söylemiştik… Ama şu da bir gerçek ki, hediye ve armağan kavramının tarihçesi, sadece Roma ya da Ortaçağ ve sonrası Avrupa’sının kralları arasında değil, Doğu dünyasının şahları, padişahları ve sultanları arasında da kendine ilginç öyküler bulur.

Bu öyküler arasında, dillere destan olmuş hediye serüvenleri vardır. Örneğin bir Bizans imparatorunun Kurtuba kenti hâkimine gönderdiği kıymetli bir kitabın yanına, bir de çevirmen eklemesi ya da Harun Reşid’in Büyük Karl’a gönderdiği saat, bu tür hediye öykülerinin arasında, en çok öne çıkanlardır.”

Bugün kaldığımız yerden devam edelim ve adsız kaynağa tekrar dönelim.

“Osmanlı tarihine bakarsak, imparatorluk döneminde, yakın yada uzak, ilişkide bulunulan ülkelere gönderilmekte olan hediyelerin değerinin, 17. Yüzyıl’da dikkat çekici bir artış gösterdiğini söylemek mümkündür.

Ama elbette, bu armağanlara karşılık, ilişkide bulunulan ülkelerin hükümdarları da, İstanbul’a kendi hediyelerini gönderirlerdi…

Bu hediyeleşmelerde, armağanların cinsi, bize bugün, o dönemin kıymet ve zenginlik ölçüleri konusunda da fikirler verebilir…

1639’da, Hint hükümdarı Hurrem Şah’ın İstanbul’a gelen elçisi IV. Murad’a, o dönemin kuruş hesabıyla, yüz elli bin kuruşluk bir mücevherli kemer ve fil kulağından yapılıp üzerine gergedan postu kaplanmış bir kalkan sunmuştu.

1641’de Dersaadet’e gelen İran elçisi Sultan I. İbrahim’e, birçok kıymetli hediyenin yanı sıra, mükemmel birkaç küheylân ve pek çok ipek halı getirmişti.

1644’te gelip Saray’a kabul edilen Nemse elçisinin I. İbrahim’e sunduğu hediyeler arasında ise, en çok dikkati çeken, gümüşten yapılmış ve özel bir mekanizmayla hareket ettirilen bir şadırvandı.

Nemse elçisinin getirdiği hediyeler arasında, altın kakmalı 30 gümüş sahan, bir sini ve bir leğen-ibrik de göze çarpıyordu.

1653’te IV. Mehmet (Avcı) tarafından Hint hükümdarı Cihan Şah’a gönderilen hediyeler arasında, yirmi kadar cariye, zümrüt kabzalı bir hançer, pek mükemmel ve kıymetli bir at takımı yer alıyordu. Bu arada, Cihan Şah’ın elçisine de, altı bin altın, bir kürk ve bir at verilmişti.



DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi27.03.15

SAYIN ZEKİ TOÇOĞLUNA VE ULAŞIM DAİRE BAŞKANLIĞINA                                                                                                                AÇIK TEŞEKKÜR






Teşekkür; yapılan bir iş, gösterilen çaba yada nezaketten ötürü duyulan minnetin, memnuniyetin, mutluluğun sözlü ifadesidir. Arapça bir kelime olan teşekkürün aslı şükürdür. Çeşitli sembolik ifadelerlede teşekkür edilebilir. Elini kalbine götürme, başını hafifçe eğme gibi. Bir çok dilde lafzı farklı olsada söyleniş amacının aynı olduğunu söyleyebiliriz. Kimi dillerde de teşekkür kelimesinin olmadığını gördüm. O dillerde de dolaylı anlatımlarla teşekkür ediliyordu. Kısaca teşekkür maddi temeli olsun olmasın, yürekten duyulan güzel duygunun dile gelmesidir. Arapça “şükran” deyin isterseniz, dilerseniz Farsça “müteşekkirem”, yada İngilizce “thank”, veya Fransızca “mercier”, Rusça “spasiba”, fark etmez. Hepsi sonuçta bir memnuniyetten doğan mutluluğu karşı tarafa iletir.

Bugün bu yazıyı kaleme alış sebebim var elbette.  

Şimdi yerinde olmayan eski Türkiye Sakatlar Derneği Adapazarı Şubesi’nin de bulunduğu Sakarbaba Caddesinde giderek yoğunlaşan trafik, akşam saatlerinde her iki yönde içinden çıkılamaz derecede kalabalıklaştı. Nedeni adını andığım eski dernek şubesinin bitişiğinde Yunus (eski Yimpaş) Market, karşısında da Essen Marketin açılması kadar, bu yolun çevre yolundan itibaren Ahmet Yesevi Caddesi, Sedat Kirtetepe Caddesi, Yeni Bosna Caddesi, Sakarbaba Caddesi, Türbe Caddesi ve bir çok bağlantı ile birleşerek D100 yoluna bağlanmasıdır. Trafiğin bu yüzden var olan kalabalığına sürücülerin işaret ve rampalara dikkat göstermemelerinin yanı sıra araçların süratli seyri eklendiğinde karşıya geçmekte adeta ömür tükettiğimizi söyleyebiliriz. Kalabalık trafik yüzünden, biz engelliler kadar yaşlılarda karşıya geçmekte zorlanmaktaydılar.

Engellilerle yaşlı yayaların karşıya geçmeleri için konulmuş olan engelli rampalarının bulunduğu Yunus Marketle Essen Marketin önündeki yaya işaretlerinden karşıya geçmek amacıyla, bas geç (trafik ışıkları) konulması için ilk önce Merkez Belediyesi Trafik Zabıtasına sosyal sorumluluk bilinciyle ben ve merkez meclis üyesi Selim Özen arkadaşımla bir dilekçe yazarak şikâyet ve dileğimizi belirtmiştik.

Yetmedi, bunun üzerine merkez belediyesi meclis üyesi Selim Özen arkadaşım Belediyece hazırlanan şikâyet pusulalarına şikâyet ve önerileri olanlara yani bizlere, izleyeceğimiz yolu görmek, bunları ilgili dairelere iletmek amacıyla yazmalarını istedi. Önce verdiğim dilekçeden pek farklı olmayan bir yazıyla pusulayı kendisine verdim. Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Daire başkanlığı buraya bir kasis gerektiği yargısına vardı. Aradan geçen dört ayın sonunda kasisin 18 mart 2015’te yapıldığını gördük.

Ana arterlerde veya kalabalık yollarda en azından (hiç uygarlık görüntüsü değil ama) bir kasis mutlaka yapılmalı, tabiî ki en güzeli basgeç konulmalıdır.

Sakarbaba Caddesinde karşılıklı olarak yer alan Yunus Market ve Essen Marketin bulunduğu noktaya kasis yapmalarından dolayı Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Zeki Toçoğlu’na ve Ulaşım Daire Başkanlığına çok TEŞEKKÜR ediyoruz.


Yayın Tarihi26.03.15