31 Ağustos 2015 Pazartesi

ÇOCUKLAR GENERAL ANNE BABALAR EMİRERİ 2

* Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz... şimdi kim olursanız olun nerde olduğunuza, kimle olduğunuza, ne yaptığınıza kadar her şey biliniyor. Bu artık kul ile Allah arasında olmaktan çıktı. 
* Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.

* Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kendimizden başka kimse sorumlu değildi. Çocuktur bu, hayatı düşe kalka öğrenecektir. Sonra çocuklar orda kavga eder, orda barışırlar. Onlar için boşuna kavga edilipte başlar belaya sokulmazdı.
* Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı - çünkü hep dışarıda oynardık, aktif olarak... yorgunluktan gücümüz biterdi ne olduğunu anlayamazdık. Oyunlarımız ancak o zaman biter, evin yolunu tutardık.
* Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu. Bağışıklık sistemimiz müthiş çalışıyordu. Her mikrop vücudumuza giremez, her şey bizi öyle kolay hasta edemezdi.
* Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU.
onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca! Mevsimlik oyunlar oynardık. Çember çevirir, topaç (dandelik) yuvarlar, yakartopla taşları düşürür, uçurtma uçurmak için koşar, saklambaç oyununda bulunmamak için en akla gelmez yere saklanırdık. Tabii daha sağlıklı büyür ve obez olmazdık.

* Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk! Anne ve babalarımızın ulağı olarak haber götürüp haber getirirdik. Bir koşu bakkala gider ekmek gazete alır gelirdik. Komşuya gidip, müsaitseniz annemler size oturmaya gelecekler dememiz istenirdi bizden, bizde komşu gezmelerinin randevu düzenekliğini gönüllü yapardık. Çünkü orda ev yapımı mevsimlik içecek ve yiyecekler olurdu. İkindi üzeri nede güzel giderdi.

* Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu? Annelerimiz bizim yetişmemiz gerektiği gibi yetiştirirlerdi. Bize uygun olmayan rollere sokup beklentiler içine olmazlardı.Erkeksek erkek gibi kızsak kız gibi olmamız istenirdi. Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu. En fazla arkadaşlımıza küser, maç sonunda barışırdık.
* Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
* Özgürlüğümüz, üzüntülerimiz, başarılarımız, görevlerimiz vardı...ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.

Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık?
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik? Dirençliydik, azimliydik. Öyle kolay kolay yıkılmazdıkta ondan. İdeallerimiz, ülkülerimiz vardı bizim.

Şimdiki çocuklar büyük bir ihtimalle bizim yaşama biçimimizi sıkıcı bulacaklar. Ama onlar bilmiyorlar bizler çok güzel ve mutlu yaşadık!

Bakmayın çocukların mutsuzluğuna. Mutlu olmayı bilmiyorlar ki... nasıl bilsinler? Ne istedilerse verildi. Yok kelimesini, hayır kelimesini duymadılar. Sadece telefon şirketlerinin kazancını arttıran 10.000 sms ve facebook’la uzaktan uzağa konuştukları arkadaşlıklar, sanal dünyalar edindiler. Dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğu duygusunu kazandılar ne yazık ki.. Çocuklar general, anne-babalar emir eri oldular. Onları bu hale teknolojiyle birlikte anne baba olarak biz getirdik.



BİTTİ


Yayın Tarihi07.08.2015

ÇOCUKLAR GENERAL ANNE BABALAR EMİRERİ 1

Geçen zamanlara bakıp geçirdiğimiz değişimden korkar oldum. Teknolojik gelişmeye karşı değilim elbette, ama (biz yapmadığımız halde) ödediğimiz bedel çok büyük. İnsanlığımızdan, onurumuzdan, özgürlüğümüzden ödüyoruz ve bunun farkında değiliz. İstiklal savaşı yapmış, yerin altında kefensiz yatan kahramanların biz torunlarına kaçış yok, kıskıvrak yakalandık. Bu konuda modernliğe uyumluluk adına herkes yaptıklarından sorumlu ve suçludur. Bir moda halinde esen rüzgâra önce aç gözlü anneler, ardından modern erkek görünümlü babalar kapıldılar. Modernlik adı altında ailelerde ast üst ilişkisi kalmadı. Çocuklar general, anne-babalar emir eri oldular. Oysa (Amerikalı sinema yönetmeni ve oyucusu, son döneminde karakteristik sesiyle söylediği parçayla tekrar gündeme oturan) Orson Welles’in şu şarkısı sizce önemsiz midir? “I know what it is to be young.”

İngilizcesi şöyle:
I know what it is to be young / But you don't know what it is to be old / Someday you'll be saying the same thing.
* 
Anlamıda şöyle:
Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum / Fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin / Bir gün, sende aynı şeyleri söylüyor olacaksın.
*
Evet bir gün herkes aynı şeyleri söyler oluyor ama iş işten geçtikten sonra.. şimdide iş işten geçiyor nerdeyse, hatta büyük şehirlerde geçti bile.
Nerden bunu anlıyoruz; gençlerin tavırlarından, büyükleri makaraya sarmalarından.

İşte örnek: 
50 - 60 - 70 - 80' li yıllarda mı büyüdün? Nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

O zamanlar belki veremden ölüyorduk, ama kanser bu kadar yaygın değildi, tarım ürünleri hormonla tanışmamış, genetikleri değiştirilmemişti. Sanayi atıkları havaya, suya, toprağa karışmamıştı. Yediklerimizin, içtiklerimizin kendine özgü koku ve tatları vardı.

* Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları ve kesinlikle hava yastıkları yoktu. Ama yollarda bu kadar kalabalık değildi. Nüfusa bağlı olarak araba sayısı artmıyordu. Her meslek gibi şoförlüğünde bir saygınlığı vardı, en azından ayağa düşürülmemişti.

* Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi. Evin salonunda seyahat ediyorduk sanki. Kardeş çekişmeleri ile neşe dolardı içerisi. Şimdiki gibi her kulakta bir kulaklık, uyku getiren bir sessizlik kaplamazdı ortalığı.

* Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı. Ama bebekler anneye bakarlar, ay gibi yüzleriyle gülümserlerdi o arabalarda. Anneler çocuklarını vapura binerken denize, kaldırıma biner veya kaldırımdan inerken yola düşürmezlerdi. 40

* Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizleyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu... belki bu yüzden kolay ölüyorduk. Ama Çin yapımı ucuz işçilik ürünleri piyasaya girmemiş, bu yüzden yapay kumaşlardan ve kanserojen boyalarla boyanmış elbiseler henüz giymiyorduk.

* Kasksız bisiklete biniliyordu. En fazla bir ağaca çarpılırdı. Yollarda caddelerde arabadan çok ağaçlar vardı.

* Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliyordu... tek şartı terli olmamaktı. Suyu kimden isteseniz bedava verirdi.

* Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti. Eve dönüp akşam yemeğini yedikten sonra (kimi zaman yemeği bekleyemeden) yorgunluktan uyur, şimdiki gibi sabahlara kadar faltaşı gözlerle geceyi bitirmez, gün ışıyanca yatağa girmezdik.

* Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz... şimdi kim olursanız olun nerde olduğunuza, kimle olduğunuza, ne yaptığınıza kadar her şey biliniyor. Bu artık kul ile Allah arasında olmaktan çıktı.

* Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk. Sınıflar kalabalıktı gene, öğrenciler gene haytaydı, ama dostluk arkadaşlık çok değerliydi. Hiç kimse, eviyle okulu arasındaki 100 metreyi servis aracıyla katetmiyordu.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi05.08.2015

ENGELLİNİN YALNIZLIĞI PAYLAŞILMAZ (MI?)

Üç yıl önce yazdığım bir yazıyı bugün tekrar veriyorum. Sonunda yazıyı konu edinerek söyleyeceklerim var.
*
Büyüklerimizden duymuştum; “evlere şenlik” derler ve bir ölüm haberi verirlerdi. Bu çelişkili cümleye önceleri anlam veremezdim. Yıllar sonra ölüm haberleri dinleyen kişiye iyi dilek dileyerek verildiğini öğrendim. Evet “evlere şenlik” dün bir arkadaşımın babası öldü. Arkadaşım bir engelli. Annesini yedi yıl önce kaybetmişti. Şimdi işte arkadaşım yapayalnız kaldı. Biri kız biri erkek iki kardeşi var; iki düşman. Onu daha çok üzeceklerinden korkuyorum.

Otuz yedi yaşındaki arkadaşımı ondört yaşındayken erkek kardeşi silahla yanlışlıkla vurmuş. Ben tanıdığımda tedavi süreci bitmiş, hayata yeni durumuyla tutunmaya çalışıyordu. Çok mazbut, çok terbiyeli, eli yüzü düzgün, kibar ve birazda mahcuptu. Öyle her lafa atılmaz, sormadan pek konuşmazdı. Göreni mutlaka etkileyen bir yapısı vardı. Derneğin hepimiz kadar onunda gelişmiş birey olmasında katkısı oldu.

Annesi rahmetli üzerine titrerdi. Her türlü etkinlikte onu yalnız bırakmazdı. Allah için arkadaşım da pek mahirdi. Resim yapma yeteneği vardı. Daha sonra bunu gravüre çevirerek gravür sanatçısı olmuştu. Ama sanat yeterince kazanç sağlamıyordu. Annesinin ölümünün ardından bir sürü iş baş vurusunda bulunmuştu. Başvurular arasında Şeker Fabrikasıda vardı, sonunda ona girmeyi başardı.

Babası bir kere pazaryeri buluşmamızda oğlunun kendi parasını kazanmasına çok sevindiğini söylemişti. “O genç, parasıyla ne isterse yapsın”.. demişti.  Bir iki hafta sonrada babasının düşüp boynunu kırdığını öğrendim. Yatalak olmuştu.. babasına bir bakıcı kadın tutmak için az uğraşmadı. Devlet bu iki sakata yardım edeceğine köstek oluyordu. Bir hakimle kurduğu temasta hakim  bey “senin sorunun beni ilgilendirmez ne halin varsa gör” demişti. Gördü: bir bakıcı bulup babasına hizmet verilmesini sağlamıştı. Devlete sırtını dayamadan kendi imkânlarıyla bakıcı ücretini ödedi.  Oysa devlet engellisine, malülüne, yaşlısına kim sorarsa sahip çıkıyordu.

Yaşamdan yılmıştı. Onun için yaşamak bir mecburiyetti. Oysa kendine özgü düşüncelerle yaşam onun içinde güzel şeydi. Sonradan engelli olmak kolay şey değildir. Gezer koşarken birden bire durmak insan psikolojisinde büyük yıkımlara yol açar. Kendine güveniyle bunu aşmıştı.

Babası sakatlanıp yatağa düşmeden önce okçuluk sporuna başladı. Milli olacak düzeye kadar geldi. Ülke içinde çeşitli dereceleri var. Otomobil sürme merakını eskiden beri bilirim. Bir yarışmada geçirdiği kazayla ölen Brezilyalı ünlü yarışçı Anton Senna’yı çok beğenirdi. Tek hayali karada 250 km üstünde sürat yaptığını görmek. İsterse ölüm bu süratin ucunda olsun, fark etmezdi. Almanya’dan engellilere otomobil getirerek ticaret yapan dernek aracılığıyla tanıdığımız birinden wolksvagen passat 2 kapılı getirtip satın aldı. Daha önce ehliyet almıştı, yol tecrübesi yoktu sadece. Onu 3 günde aştı. Yurt içindeki okçuluk yarışmalarına otomobiliyle gidip gelmeye başladı. Tekerlekli sandalyesinin tekerlekleri portatif. Arabasına binerken onları çıkarıyor, tekerlek ve arabasının gövdesini katlayarak arka koltuğa koyuyor, ineceği zaman bunları teker teker çıkarıp tekerlekli sandalyeyi kuruyor öyle iniyor. Kol kasları epey güçlü. Ben onun yaptıklarını yapamam. Allah bana ayakta durma şansı vermiş, ona kol gücü.

Herkesin engelliliği farklı farklı. Hiç kimseninki aynı değil. Hatta aynı tıbbi tanımla tanınan engelliler bile birbirinden derece olarak mutlaka farklıdır. Buda halkın ilgisini çekiyor tabii. Ondan sonra gelsin sorular..

Biz engelliler çok densiz sorulara muhatap oluyoruz. Mesela bana gusül abdesti bilip bilmediğimi soranda çıkmıştı, cinsel yönümü soranda.. bir keresinde trafik kazasıyla ayağını kaybetmiş, proteziyle yürürken görseniz engelli diyemeyeceğiniz birisi yazıya konu olan arkadaşıma tuvalet durumunu sordu, sondayla idrar sorununu aştığını öğrenince işi azıttı büyük abdestide sordu. Sorarken bende ordaydım. Kulaklarıma inanamadım ve çileden çıktım. Bir insanın özeli kimi ne kadar ilgilendirmeli? “Ben şikâyet etmedikçe benim çektiklerimden size ne? Bu arkadaşımızı bu kadar rencide etmeye kimin hakkı olabilir?” dedim. Pişkince “öğrenelim yahu, günün birinde belki lazım olur” dedi. Sanki hayatlar başka hayatlara eklenebilirmiş gibi. Oysa az önce dediğim gibi “herkesin engelliliği farklı” . Aynı engelli türlerinde bile bir durum bir diğerine uymaz.

Her insan gibi engellide aşık olur. Bu arkadaşımda oldu. Hemde hiç özrü olmayan birine. Görünüşte hanımefendi kızımızda arkadaşıma aşıktı. Ben inanmadım. Ne kadar yakışıklı olursa olsun gelecek sunma ümidi olmayan biriyle yaşamak kolay iş değildir. Heyecanlar geçip duygular azaldığında gerçek ortaya çıkar. Yanılmamışım; hanımefendi küçük bir çevreden büyüyen bir kente kaçış aracı olarak arkadaşımı kullanacaktı. Bir başkası ise olayın cinsel boyutunu merak etti. Göğsünden aşağısı duymayan arkadaşıma çok lazımmış gibi ereksiyon halini sormuş. Bunu duyduğumda kan beynime çıktı. Ortalık yerde o da duysun diye yüksek sesle “şu gönüllü kurtarıcılardan kurtulsak kesin kurtuluruz da, bu kurtarıcıları nasıl kurtarmalı” dedim. O da pişkin çıktı. Toplum dayanışması diye bir şeyler geveledi durdu.

İşte bu evrelerden geçen arkadaşım şimdi yapayalnız kaldı. Bir keresinde kendisinin iş saatlerinin 8 saat görünmesine rağmen “sabah kalkıp akşam yatana kadar geçen sürede en az 15 saat oturmak zorunda kalıyorum” demişti. “Artık kalça kemiklerim şekil değiştirdi. Kalçamda çıkan yaralar zor iyileşiyor. Pazar bende, market bende. Fatura ödemeler bende. Akşama eve girdiğimde babam beni bekliyor oluyor. Evelden bana yardım eden adam gözlerimin içine bakarak gözleriyle yardım istiyor. Bir iki söz edelim diyorum bakmışsın uyku saatini geçmişsin. Hiç yardımcım yok! Bütün yükü tek başıma kaldırmaktan çok yoruldum” diye eklemişti.

Bugün (yazıyı bir gün önce yazdım, bu satırları siz okurken dün toprağa verilmiş olacak.) babasını toprağa vereceğiz. Hayat o zaman arkadaşım için dahada zor olacak. Yalnızlık zor şey çünkü. Paylaşılmaz.

*
O engelli arkadaşım geçen üç yılda kardeşleriyle barıştı. En azından kapısını açacak birileri var artık. Ama hayatın yükü tek başına omuzlarında. Çalışmaya gücü daha fazla yetmedi. Sürekli oturmaktan omuriliğe binen yükün artması, ayrıca kalçalardaki açılan yaraların geçmemesi nedeniyle işten çıktı. Babasından bağlanan SSK maaşıyla hayata tutunmaya çalışıyor. Yalnızlık derdi sürüyor tabii. Engellinin bence en büyük sorunu yalnızlıktır. Ne kadar mahir olursanız olun, ne yemekler yapmayı bilirseniz bilin, değil yemek yemek, içtiğiniz bir bardak çayın bile yalnız başına içildiğinde tadı yok. Sofralar kalabalıkla güzel.
Devlet ve toplum ne verirse versin, yalnızlık giderilmedikten sonra hayatın tadı olmaz. Yalnızlık konusu engellilerin şanssızlığıdır. Ayrıca sözü edilmesi gereken bir konudur. Yaşlılıkta binince bu normal insanla kıyaslanmayacak kadar ağır sorunlar getirir işin doğrusu.
          


Yayın Tarihi03.08.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Dört mevsim yaşardık eskiden, şimdi iki. Geçiş süreleri neredeyse yok! Mevsimler doğrudan doğruya ya yaz oluyor, yada kış. Mevsim dönemlerinde havalar eskisinden fazla ısınıyor veya soğuyor. İyi güzelde biz soğutucu klimaları niye icat ettik? Eski reklamlarda “göğü ısıtamazsınız” sloganı vardı üstelik, çok şükür henüz aklımızda, unutmadık! Öyleyse göğü klimalarla soğutamazsınız reklam filmi de çekilebilir. Çekilmez mi? Oturduğumuz yeri soğutamayız ya. Hem bizim doğamıza aykırı. Ne göğü ısıtabiliyor, nede soğutabiliyoruz madem, renklendirelim o zaman. Bu pazarı renklendirmek için Küçük İskender adlı bir şairimizi sizlere seçtim.

Her zaman ilginç yazar ve şairleri, ilginç besteci ve müzisyenlere karşı bir ilgi duymuşumdur. Sanatın her dalında “yaratıcı”, “farklı” zihniyetlere önem vermişimdir. Küçük İskender, Murathan Mungan gibi şairler benim için bu tanımlamalara uygun şairlerdir.

Bugünkü şairimizin bir çok şiirini buraya koyamıyorum. Öyle netameli şiirleri varki.. hepsini beğenmek zorunda değiliz elbette. Beğenmemekte onun şairliğine gölge düşürmez.

Neyse, şiirlerine geçmeden önce kendisini bir tanıyalım. Onun hakkındaki kısa tanıtım yazısını sunuyorum.
  
28 Mayıs 1964’te İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beş yıl okuduktan sonra ayrıldı. Bir süre de İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğrenim gördü. 1985 yılından itibaren çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlanmaya başladı. İlk ve uzun şiirleri Adam Sanat Dergisi'nin hemen her sayısında yer aldı. Temalarında alışılagelmişin kimi kez tam karşısında yer alan, polemikçi, başkaldırıcı şiiriyle sadece 1980'li yılların değil tüm Türk şiirinin en gözüpek şairi. Fazlaca karışık ve yer yer fazlaca uzun ve çoğaltımcı şiiri özgün çarpıcı başarı düzeylerine de ulaşabiliyor. Geleneksel yöntemler kullanarak yazdığı divan tarzı şiirleri, gazelleriyle de dikkat çekiyor. 

...

ARTIK KALBİM YOK

artık kalbim yok ağladığımda sana
düşündüğümde seni artık kalbim yok
seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim
atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda
istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok !
küçük bir velede verdim onu, oyuncak niyetine
fırlattım attım doyursun karnını diye bir sokak
köpeğine
suda sektirdim bir kiremit parçası gibi
ve bekledim batmasını
bekledim batmasını yanan bir gemi
nasıl ağlayarak denize dökülürse

istediğin gibi yaptım; artık kalbim yok!
artık kalbim yok baktığımda eski resimlere
özlediğimde seni
arta kalmış bir kalbim yok!
YOK!

Küçük İskender

***

AY

Yürek kemiğiyle lades tutuşuyor iki çocuk!
misafir oyuncu bir terkediş biçimi
ile ellerim vücudunun prömiyeri!

Aynı ahır adına koşan acılarımız var bizim!
amatör balıkçının leğeninde iki istavritiz seninle
ölüme beş kala ölümle canlı telefon bağlantısı kuran!

dibi senin aşkında gizlenen kırılgan bir aysberg bu tufan !

Küçük İskender

***

BİR GECE ŞAH’ESER İMPARATORU FUZULİ
BİR DELİKANLILIK YAPTI İSE BEN BUNU YAZDIM

beni bir pazar gecesi siyanürle vurun!
gölgemi bir vapurun saadetine vermişken,
zeki müren'den hicaz makamı şarkılar dinlediniz
ama dönüp arkama bakabilmeliyim kaç kişisiniz
nerden gelmişsiniz neler giymişsiniz
elimde bir demet letafet çiçeği de,

tavanı kırmızı, duvarları beyaz badanalı
bir odada bir arada bir ara olmalıyız, hatırladınız
bıçak sapı gibi gülümsememe de izin vermelisiniz
- babam bana küstü, döv onu babaanne
çıngıraklı yılanlar almıştın hani bana yaşgünümde -
gerdanımda genç kızların çılgın tortusu ve soğuk su,
oramda buramda buram buram ilkaşk kokusu,
işte ben trenleri biraz da bu yüzden severim
ne çok severim bilemezsiniz

beni bir pazar gecesi siyanürle vurun!
palyaço makyajı yapmış olayım, gülün önce
amuda da kalkayım, telde de yürüyeyim filan
size nadide karanfil kolleksiyonumu göstereyim
kayısı gülü çocuklarımı, arılarımı da,
tenezzüllerimi, biliyorum:
zeki müren'den hiç şarkı dinlemediniz
radyoda jean-sebastian bach çalıyor, bakınız
cam pervazındaki baykuşun
yok bir ayağı da

Küçük İskender

***

BUNDESLADE

bir atlıkarınca yangını sonrası
isli, sıcak kemikleri çocukların.
-- çok tanrılı yalızlıkların
son akşam yemeği sofrası -- Toy siyah!

evcil kinler evcil hırslar besle bedeninde
ve körpe dakikalarda zor cinayetlerinin
ağzını kanla sil ağzını mor yakamozla yıka!

gözlerinde ve özlemlerinde bir yabacılaşma,
(oyuncak dudaklarımız plastik anılarımız var bizim
öyle hatırlıyorum)
kör paslı testereyle budadığım yüzün
dökülüyor avuçlarıma prizmatik
dökülüyor lunaparklarıyla senden. Neden
billur bir cinayetin her yerinde seksek oynardık?
yıldırım intiharlara paratoner ayyaşlıklarımız
kiremit dil parçaları kaydırırdık tükürüklerde
ve neden ipek tülbentlere örtülürdük sebepsizce?
kimdi o karakalem resmini yapan belleklerimizin
bastırılmış kağıttan yelkenlilere?

Küçük İskender

***

DE GÜLÜM

de gülüm! De ki: ela bir günde geleceğim
istanbul darmadağın olacak, saçlarım
darmadağın. Hepsi, darmadağın!
üzülme gülüm! Toparlanacağız, birlikte,
ayağa da kalkacağız, yürüyeceğiz de gülüm
hem de çelikten toprağını dele dele hayatın!

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven!
güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikaten-ten değiştiren yüzüm!

göreceksin gülüm! Bekle!
hırslarımız, acılarımız gitgide ihanetlere
hainlere, ezilmelere alışacak..
göreceksin-sevinçten ağlayacaksın gülüm-ki
işte o vakit bana-doğrudur!-
şair olmak, seni sevmek pek çok yakışacak!

bak! şiirler var, mektuplar var, çocuklar var,
sokaklar var, kediler!
inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!
ölüm inananlar için sessizce
kara kapli kitaplardan çıkartılacak..
göreceksin gülüm! Bekle! Göreceksin!
artık hiçbir insan, hiçbir kavga ve hiçbirimiz
bu dünyada, yapayalnız, umarsız kalmayacak!

Küçük İskender

***

GAZEL

Bir sencileyin dil-ber-i ra'nâ bulunur mu
Bir bencileyin âşık-ı şeydâ bulunur mu

Uşşâk-ı belâ-keşlere âyîne ne hâcet
Sînen gibi mir'ât-ı mücellâ bulunur mu

Bir ben gibi tâ haşre kadar âşık-ı sâdık
Sultânıma ben söylemem ammâ bulunur mu

Bir iki üç ahbâb olup âh olmasa ağyâr
Âyâ o perî bir gece tenhâ bulunur mu

Bilmezsen eger kendini Leylâ'ya su'âl et
Bir sencileyin dil-ber-i ra'nâ bulunur mu

Küçük İskender

***

GECE KUKLALARI

çelişkili kuvvete dönen yapışkan bir ölü var
korkulan otobanın ortasında viraj yaratan.
bir dedektif hissiyle yaklaşırken dünyaya ay
toprak tutarken elini cetvelle çizilmiş suyun
gözlerini düşürmüş bir genç kız gibi mağrur
ve diken diken; arabanın bagajında bir ölü
var
direksiyondaki cesetle hayatı tartışan.

Küçük İskender

***

MOLEKÜL BUKETİ

el kararı bir
ruhla öperken seni
nesnenin tanrıyla atıştığı
uzun gözlere ait urlarda, bilemem
rolümüzdü bilgi;
el kararı bir
ruhla öperken seni
cismin hacimle seviştiği
ani panikatak şovlarında, bilemem
neredeydi yüzümüzdeki bitkinin kökü.

öğrendim, ki veda
ve kıymettir
ergeç birbiriyle vuruşacak olan, bilirim
renkler arasında adı onun da anılsın diye.
üstünkörü!

Küçük İskender

***

Bu pazarda sizlere seçtiğim şiirler bu kadar. Umarım benim ilginç bulduğum kadar sizde ilginç bulursunuz. Bir dahaki haftaya kadar hoşça kalın.



Yayın Tarihi02.08.2015

31 Temmuz 2015 Cuma

EKMEĞİ ÖPER GRAMAJINDANDA ÇALARIZ

Her türlü başarısızlıkta veya her türlü olumsuzlukta suçlu arar dururuz. Az okuyan toplum olduğumuz için, matematik hesapçılığı gerektiren (zaman ve kredi kullanımı dahil) kentliliği köylülükten kurtaramayışımızla birlikte bildiklerimizin azlığı, yetersizliği bizi epey yanlışa yönlendirir tabii. Suçlu aslında hep bellidir; karşımızdaki... neden hep karşımızdaki suçludur? Neden böyle bir rahatlama yolunu seçeriz düşündünüz mü? Bir işteki başarısızlığa suçlu aramak ve o suçun kendi dışındaki kişilerde olduğunu düşünmek işin en kolayıdır da ondan. Her konuda bu böyledir. Sınavda öğrenci gibiyiz; aslında biz çok çalışırız ama öğretmen hep kazık sorular sorar. Bize kesinlikle takmıştır. İş yerinde amirimiz boş yere azarlar bizi, oysa çalışma saatleri içinde biz var gücümüzle çalışıyoruz. Trafiktede durum bundan farklı değil. Bir kaza sırasında kendi hatalarımızı görmeyiz. Karşımızdaki ya sinyal vermeden yapacağını yapmıştır, yada aniden önümüze çıkmıştır. İş kazaları da bundan farksızdır. İş ve işçi güvenliği için önlemlerin yetersiz olduğunu söyleyen işçide bolca bulursunuz, önlem amacıyla güvenlik araç ve gereçlerinin kullanılmadığından şikayet eden amir veya patronuda. İşçiyi anladık araç kullanma alışkanlığı yok! Peki gerçekten kusurlu veya suçlu olan patron, suçlu olan amir yok mudur? Olmaz mı? Onlarda toplumun bir parçası olarak aynı alışkanlıklara sahipler. Hiç tertemiz olmaları mümkün mü? (Kimi zaman iş kazalarını azaltacak yada tamamen ortadan kaldıracak araç gereçleri tasarruf önlemleri adı altında almayabiliyorlar örneğin.)

İç meselelerde de böyle, dış meselelerde de... çok sabıkası olan batı hazır suçludur zaten. İsrail’de Araplarda gözümüzde suçludurlar. Bir zamanlar Rusların, bir zamanlar Yunanlıların olduğu gibi... şunu neden dikkate almıyoruz, insanız, hata yaparız. Çünkü herkes kendi varlığının telaşı içinde. Herkes kendi çıkarının acımasızlığını takınıyor. Ülkelerde insandan farklı değil. Öncelikle kendi çıkarlarını kollarlar.

Sorun batı değil sadece. İnsan denilen canlı türü doğayı değiştirdikçe kendide değişiyor, değiştiği kadar bozuluyor. Bunu yapan insan denen canlı en az üç sene yürümeyi öğrenmeye çalışıyor. Üç senede yürüyemeyen, hiçbir zaman uçamayan, oksijensiz üç dakika yaşayamayan insandan kusursuzluk bekliyoruz; olacak şey mi? Şaka mı bu demeyin, çünkü şakayla birlikte anlatılan akılda daha çok kalır diyerek bu yolu seçmedim. Gerçekler böyle, ne yaparsınız. Karıncaların yüz yılda yaptığı şehirleri ancak makinelerle yapabiliyoruz. Yaptığımız şehirlerin içinden çıkılamaz hale getiren trafiği icat edende biziz. O kadar yüzsüzüz ki kendimizi bütün canlılardan üstün görerek, her türlü hataya rağmen her şeyin en iyisini hak ettiğimizi düşünüyoruz. Tıpkı reklamlardaki gibi.

Batı ile aramızdaki ahlak farkı, ahlaksızlık farkına dönüşmekte. Üç kağıt, hırsızlık, yalancılık, kıvrak zeka konusunda giderek rakipsiz olmaktayız. İş cinayetlerini onlar soruşturup sebepleri en aza indirmeye çalışırken biz “kaza” diyerek savsaklıyoruz. Kadınlar üzerindeki sahiplik hakkının sınırsızlığıyla öldürmeyi bile hak görerek “namus davası” diyende biziz. Rüşvetin adı ne biliyor musunuz? “İş bitiricilik!” En hafif deyimiyle hediye vermekte böyle. Yoksa bugün git yarın gel müessesesi devreye girer. Sokakların, yolların, caddelerin, sinemaların sadece sağlıklı insanlar için olmadığını unutuyor, engellilere ve yaşlılara erişilemeyen ulaşılamayan çevre düzenlemesi, toplu taşıma sunuyor ve binalar yapıyoruz.

Batı, bizler gibi sitkom dizilerden başını kaldırmıyor. O kim sorarsa yarışma olan, yarışmadan başka her şeye benzeyen yarışmaları onlarda izliyor. Bir sürü soytarının ünlü olmaya yırtındığı programlarıda..

Ama toplu taşıma araçlarıyla, otogarlarda gazete kitap okuyanları görenlere sorabilirsiniz. Kadınlar öldürülse, tecavüze uğrayan çocukların cesetleri çöplükten toplansa, kadın ve çocuklara şiddeti durduracak yasa tasarısı ertelense, engellilerin erişimi ve ulaşımının sağlanmasına yönelik süre defalarca uzatılsa seçtikleri vekillere dünyayı dar ederler. O vekil o ilden seçilmeyi bırakın orda yaşamayı bile göze alamaz.

Batılılarda ekmek kutsal değil mesela. Bir dilim ekmek yere düşse öper başımıza koyarız da bir Alman bizim gibi ekmeğin gramajından çalmıyor. Biz ekmeği öper alnımıza koyar,  gramajından da çalarız.

Suçu başkasında aramayalım. Suç işlemeye müsait olunca her türlü haksızlığa uğramamız çok doğal değil mi?


Yayın Tarihi: 31.07.2015

ÖFKE VE SALDIRGANLIK 3

Bu yazı dizimizde özelde Emre Belözoğlu konu edinilmiş görünsede genelde öfke ve saldırganlık üstüne kurulmuş ırkçılığı anlatmak amacını güdüyordum. Oysa Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu Emre’nin suçunu ırkçılık suçu olarak kabul etmemişti. Maç içinde işlenmiş hakaret suçu olarak gördüğünü belirterek futbolcu Emre’ye ırkçılık suçları için verilmesi gereken 4-8 maç oynamama cezası yerine 2 maç oynamama cezası vermişti. Buna ne dersiniz bilmiyorum. Bana sorarsanız bir çok nedenle bu görüşe yönelmişlerdir. Öyle bir yönelme ki 7 kişilik ceza kurulu 4’e 3’le bu karara varıyor. Oylama sayısı bile sizce düşüncemde haklı olduğumu göstermez mi?
Neyse bu konuyu burada bırakalım. Yazarların ne dediklerine konu değişmiş olsa bile bakmaya devam ederek dizimizi bitirelim. Ahmet Hakan’da kalmıştık.

***

Bilimsel kanıtlarla desteklenmemiş, araştırma verilerine yaslanmayan bir tezim var benim.
Şudur:
Eğer bu memleketteki Afrika kökenlilerin sayısı yüzde 30’lara falan varsaydı...
-  “Pis zenci” lafı bizde de meşhur olurdu.
-  “Ku Klux Klan” türü kukuletalı madrabaz örgütlenmeleri bizde de ortaya çıkardı.
-  “Siyahlar da insandır” falan diyenlere “Zenci dostu” türü çıkışmalar bizde de alır başını giderdi.
-  Amerika’da Afrika kökenlilere yapılanların benzerleri bizde de yapılırdı.
Afrika kökenlilerin yaşamadığı bir toplumda “biz siyahları çok severiz” demek kolay.
Mesele Afrika kökenlilerin sayıca fazla olduğu bir toplumda “siyah dostu” olabilmekte...
Sirkeci taraflarında Afrika kökenli işportacıların sayısı birazcık artınca ortaya çıkan homurdanmalara bakın, ne demek istediğimi anlarsınız.
Ya da Festus Okey adlı Afrika kökenli gencin başına gelenleri bir araştırın bakalım.
“Bizde Afrika kökenlilerin sayısı fazla olsaydı neler olurdu?” konusunda elimde “bilimsel kanıt yok, araştırma verisi yok” dedim ama aslında var:
-  Mesela... Katledilen bir Ermeni yazarın ardından “hepimiz Ermeni’yiz” sloganının atılması karşısında “sizi gidi Ermeni dostları sizi” türü çıkışmalar “kanıt” sayılmaz mı?
-  Mesela... Mahallesinde başörtülü kadınları gören cicili bicili insanların, “bunların burada ne işi var” demeleri bir tür “veri” değil midir?
-  Mesela... Batı Anadolu kasabalarında en küçük bir kıvılcımın çakması halinde Kürt işçilerinin yaşadıkları mahallelerin etraflarının kuşatılması bir tür “delil” olmaz mı? 

***

Ahmet Hakan’ın soruları yanlış değil. Bu yaşa kadar gördüklerim, zaman zaman bilerek bilmeyerek içine düştüğümüz davranışlarımız bundan farklı değildi. 1980’lerde rahmetli Özal’ın Afganistan’lı göçmenleri kabul ettiğini hatırlayınız. 1989 yılında Todor Jivkov zulmünden İsveç’e, daha sonra Türkiye’ye kaçan Bulgaristan’daki soydaş göçünü hatırlayınız. Devletin göçmenleri kucaklayıcı tavrı birçok insanımızın en azından kıskançlık krizine girmesine sebep olmadı mı? Bir çatışma halinde olmasa bile bu konuda herkes daha duyarsızlaşabiliyordu.

Gelelim işin başka bir boyutuna. Onuda milliyet gazetesinden Mehmet Tezkan belirtmişti, okuyalım.  

***

Yobo’yu çıkaranlar Emre kadar ırkçı
Emre’nin suçu yok..
Suç ona o formayı giydirende.. Fenerbahçe kulübünün kapısından sokanda.. Kapının önüne koymayanda..
Suçuna ortak olanda!..
Bu kaçıncı vakası.. Sahada yaptığı hırçınlıkları, ona buna sataşmasını, küfür etmesini, kavga çıkarmasını saymıyorum.. Milli Takım’a bile ceza aldırmış adam!..
Sadece ırkçı hareketlerini söylüyorum..
Bu kaçıncı..
İngiltere’de iki kere yaptı.. Irkçılığa karşı bugünkü kadar sert önlemler olmadığı için yırttı..
Bu üçüncü..
Ağzındaki laf aynı laf; pis zenci..
Dün başkasına bugün Zokora’ya..
Zencileri insandan saymıyor, teninin rengi nedeniyle bir insana hakaret edebiliyor..
Kafası bu..
*
olayların ardından Emre’nin yaptığından daha büyük ayıp işlendi..
Basın toplantısı düzenleyen Emre’nin yanına Yobo çıkartıldı.. Emre’nin siyah tenlilere düşman olmadığı anlattırıldı..
Emre’yi kurtaracaklar ya!..
Samimi fikrim şu..
Yobo’yu Emre’nin yayına oturtup; iyi çocuktur kefilim dedirtenler Emre kadar ırkçı..  
Çünkü yaptığını onayladılar..

***

İşte dar görüşlünün günü kurtarma sevdası böyle olur. Buradan işi nasıl kendimize döndürebiliriz hesabı hiçte zeki olmayan yöntemle uygulamaya sokulur. Ne yazık ki giderek kültürsüzleştiğimiz bir ortamda bundan farklı davranış gösterilemezdi.


BİTTİ



Yayın Tarihi: 29.07.2015

ÖFKE VE SALDIRGANLIK 2

Ağzından çıkanı kulağı duymamak diye bir deyimimiz var. Öfkelerimizi tutamamak üzerine, boş boğazlık üzerine söylenmiş deyimdir bu deyim. Hayatımızın her evresinde karşılaştığımız böyle kişi veya kişiler var. Zamanımızdan örneklerle işi tehlikeli boyuta getirmemek için geçmişten ve bugün daha önemsiz duruma düşen futbolcu Emre Belözoğlu üstünden bu durumu anlatmayı seçtiğim yazı dizimize devam ediyorum.

Öfkenin abidesi baş mimarımız 1. Emre Bey kendisini eleştirenlere karşı “Türk futbolunda benim kariyerimde bir oyuncu olduğunu da düşünmüyorum. Rıdvan Dilmen dahil kimsenin, bana çantamı toplamam gerektiğini söyleyebileceğine inanmıyorum. (...)” dedi ya pişkinliğin, aymazlığın bu kadarına pes denir artık. Bununla ilgili yazdıklarımı okudunuz. Bu yazıda Emre’nin Trabzonsporlu oyuncu Didier Zokora’ya “pis zenci” demesi üzerine köşe yazarlarının yazılarına yer vereceğim.

Hıncal Uluç böyle oyuncuları denetlemeyen, aksine payeler veren yönetim ve hocalara karşı çıkmıştı. Oysa 1. Emre Bey’imiz hocaları ve yöneticileri tarafından tedavi görmesi için ilgili yerlere ve yetkili kişilere gönderilmeliydi demiş ve herkesin bu konuda sorumlu olduğunu vurgulamıştı

HINCAL ULUÇ

“Süper Final’e Fenerbahçe, Trabzon galibiyetiyle başladı ancak Emre’nin, Zokora’ya söylediği ırkçı sözler gündeme bomba gibi düştü.
Avrupa’da olsaydı Emre’nin futbol hayatı bitmişti.  Şimdi de ona Avrupa yollarının kapandığını düşünüyorum.
Fenerbahçe’nin bu sene sonunda anlaşma yapmayacağı neredeyse kesin...

Bu sene boyunca Emre diyelim; 25 maç oynadı. En az 15’inde kırmızı kart görmesi lazımdı. Emre sarı bile görmeden sahadan çıktı.
Fenerbahçe yönetimi onun ne halde olduğunu görüyor. Bu Emre’nin tek başına hakkından geleceği bir şey değil. Emre’nin psikolojik, profesyonel yardıma ihtiyacı var. Dünyada ‘öfke kontrolü’ diye bir tedavi var. Fenerbahçe yönetimi tam tersine Emre’nin arkasında durdu! Kulağını çekeceğine, tedavi ettireceğine... Sonunda bu hale getirdiler.
O lafı ettiği için Emre’nin, Zokora’dan daha üzgün olduğunu biliyorum. 

Cezayı verecekler ama ceza Emre’yi kurtarmaz. Emre’nin tedaviye ihtiyacı var.
Emre’den sorumlu olanları ben saymaya kalkarsam bitmez! Fatih Terim hocam dahil!.. Tedavisi gereken adamı milli takım kaptanı yaptı, gençlerin önüne ‘örnek’ diye koydu. ‘İşte buna benzeyin arkadaşlar, bakın bu üstün vasıfları dolayısı ile milli takım kaptanlığına layık görülmüştür.’ Türk Milli Takımı, Emre’nin arkasından çıktı!
Kızdığı anda, ‘F..king nigger’ diyebilecek bir adamı kaptan yaptık biz ve başımıza neler geldi! Milli maçlar da dahil...
Onun için federasyon da kabahatli, Fenerbahçe de kabahatli, hocaları da kabahatli, Türk spor medyası da kabahatli!..
Emre şu anda kurbanlık koyun; kesin kafasını!..”

Ahmet Hakan bizde ırkçılığın olmadığı sözüne takmıştı. Gösterdiği gerekçeler çok sağlam. Bu gerekçelere bakarsanız çok haklıydı. Bizde olmayan bir şey üstüne kesin hüküm vermek adetide vardır. Bu hükümlerin ne kadar tutarsız olduklarını söylemeye bile gerek yok!

AHMET HAKAN

“ -Pis zenci- meselesi

FUTBOLCU Emre Belözoğlu’nun Trabzonspor’un Fildişi Sahili vatandaşı futbolcusu Didier Zokora’ya -pis zenci- dediği iddia ediliyor.
Aslında İngilizce daha ağır bir ifade kullanmış ama bizim basın o ifadeyi “pis zenci”olarak yansıtmayı tercih ediyor.
Neyse... 
Emre Belözoğlu böyle bir şey yapmış mıdır?
Bilmiyorum.
“Günahı boynuna” deyip geçelim.
Ama “Türkler Afrika kökenli insanları çok sever” diye bir klişe var ya...
İşte bu klişeyi geçmeyelim.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 27.07.2015