31 Ekim 2015 Cumartesi

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 4

Bugün dördüncü bölümünü okuduğunuz bir sonraki bölümle sona erecek “Vandalizm” yani “Yıkıcılık” konulu yazı dizimizde bireysel olarak “Vandalizm”in ruhsal-toplumsal nedenlerini inceleyeceğiz. 

Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğr.Gör.Dr. Bora Boz ve Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Yrd.Doç.Dr. Fatma Yücel Beyaztaş yaptıkları bir çalışmada “Vandalizm”i şöyle tarif ediyorlar:

“Vandalizm; bilgisizlik yüzünden ya da zevk için kamu veya sanat yapılarını büyük zararlara yol açarak yıkmak ve bu yıkımı kendi başına bir amaç durumuna getirmektir. “Kırıp geçirmek” anlamında kullanılan bu kavrama Fransız Devrimi sırasında rastlanmasına karşın daha eski zamanlardan beri görüldüğü bilinmektedir. Kavimler göçü sonrasında Barbar vandallar eski Roma ve Yunan medeniyetlerine ait sanat eserlerini tahrip edip yağmalamıştır. 1790’dan başlayarak krallığın, soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklarına ilişkin arşiv belgelerinin yakılması emredildi. Buna göre; Paris’teki heykel ve anıtlar kaldırılacak, bronzdan yapılmış olanlar top ve tüfek yapımında kullanılacak, altın olanlar eritilip külçe haline getirilecek, günlük araç ve gereçler de eritilecekti. 19. yüzyıldan başlayarak koruyucu bir sistem geliştirmeye çalışıldıysa da, vandalizm tümüyle önlenemedi. Günümüz modern kent toplumlarında da estetik ve güzel olan her şeye, ortak yaşam alanlarına saldırı olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde vandalizm de, şiddetin benzer şekli olan holiganizm gibi toplumsal güncel bir sorundur.”

Bugün “Vandalizm” görüldüğü gibi her alanda var. Teröründe uluslar arası bağlantıları ve çok değişik amaçları olsa bile bir çeşit Vandalizm sayılması gerekir. Bu durumuda hesaba katarsanız sanattan spora, siyasetten eğlenceye kadar nereye baksanız “Vandalizm”i görürsünüz. Bundan medet uman yönetici kesimi “Vandalizm”i yeşertip büyütür bile. Çünkü onlara körü körüne itaat edecek, öyle uzun boylu düşünmeyen insanlar lazım. Sporda geldiğimiz nokta bizi bu konuda başımızı ellerimiz arasına alıp uzun uzun düşünmemizi gerektiriyor.

“Vandalizm, antisosyal kişilik bozukluğu olarak tanımlanmıştır. Erkek bireylerde daha sık görülmektedir. Kadınlarda daha az rastlanmasına karşın, antisosyal kişilik bozukluğu olan genç annelerin eşlerine ve çocuklarına karşı şiddet içeren davranışlarda bulunduğu bildirilmiştir. Vandalizmin özellikle adölesan çağda ilaç, uyuşturucu ve alkolün kötüye kullanımıyla ilişkili olduğu saptanmış olup; kokain kullanan adölesanlarda % 57 oranında vandalist davranışlar görülmüştür. Özellikle sosyoekonomik düzeyi düşük okul çağındaki gençlerde sık karşılaşılmaktadır. 16 ayrı liseden 7340 öğrenci arasında yapılan bir çalışmada öğrencilerin % 5’inde vandalist davranışların gözlendiği bildirilmektedir.”

Birde buna gelir adaletsizliğini ekleyin, fotoğrafın tamamı görünmüş olur. Ülkemizde ne fütursuz cinayetler işleniyor farkındasınız değil mi? Kadın ve çocuk dövmek vak-ayı adiyeden. Dayak yiyen çocukları kurtaran anne babaları değil. Çünkü onların gözü dönmüş durumda. Hatta bu gözü dönmüşlükten hayata mevsimsiz veda eden çocuklar var. “Vandalizm”in boyutları benim gözümü korkutuyor. Estetik kaygısı, insan sevgisi ve Allah’a, onun yarattıklarına hayranlıkla harmanlanmış bir saygı kazandırılmadan üstesinden geleceğimizi düşünmüyorum. Mutlaka sanatlarla at başı gidecek inanç sistemi oluşturulmalı, inançlar sadece ibadetle sıkıştırılmamalı. Çünkü bütün bu yapılanlar dinimizce asla affı olmayan kul hakkına tecavüzdür. Bunun önlenmesi için Vandalizm bitirilmelidir.

“Vandalizme kentsel toplumlarda değişik şekillerde karşılaşılmaktadır. ABD’de yapılan bir araştırmada, vandalların ve hırsızların özellikle yaşlı nüfusa karşı saldırılarında son yıllarda artış olduğu görülmüştür. San Francisco’da demiryollarının son yıllarda vandalist saldırılarda artış olduğu bildirilmiştir. Vandalizmde organik sebepler de araştırılmıştır. Nörolojik bir rahatsızlık olan Tourette Sendromu’nda vandalist davranışlara rastlanabileceği, organik beyin hastalığı olan 75 yaşında bir erkeğin telefon sistemine vandalist davranışlarının olduğu belirtilmiştir.”

“Vandalizm”in toplumsal etkenlerle beraber tıbbi bir hastalık olduğunu yapılan araştırmalar gösteriyor. Çocukluktan itibaren kendini gösteren bu hastalık önce oyuncaklara, daha sonra küçük hayvanlara haşin davranışla gün yüzüne çıkar. Oyuncağını ve hayvanları koruma ve sevme bebeklikten başlayarak öğretilmelidir.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 05.10.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Bugün sizlere Özdemir İnceden şiirler seçtim. Önce araştırdığım kaynaklardan Özdemir İnce’yi tanıtmak istiyorum.1936 yılında Mersin’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. Gazi Eğitim Enstitüsü Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. TRT’de çevirmenlik, şube müdürlüğü, Tv metin yazarlığı ve müşavirlik yaptı. Şiir ve çevirilerinden dolayı ödüller aldı. Pek çok gazete ve dergide şiir ve yazıları yayımlandı.

...

BİR KENTİ YAŞAMAK
Bir kenti yaşamak
ona boyun eğmektir-
sözleşmesiz, anlaşmasız-,
ne derse tek tek yapacaksın,
düşünmeden, direnmeden.

Yabancıysan
ve gezgin değilsen
"bir kent yeter" diyeceksin,
"tek bir ölüm";
boğazına oturmuş olan
bir bardak su isteyen.

Boyun eğeceksin yolcu!
bir köle gibi tıpkı,
anlamak için belki,
nedir mutluluğu bir tutsağın?

ÖZDEMİR İNCE

***

BİR TARİH YORUMU
Başkaları karar veriyor senin yerine
seni bildiğini tanıdığını sananlar
seni değil sadece kendilerini savunanlar
ama ne su içmişler seninle, ne yola gitmişler,
o, diyorlar, şunu yapar bunu yapmaz
o, diyorlar şunu sever bunu sevmez
o, diyorlar, kışın hiç güneye gitmez
sıcak bölgelere göçmen kuşlar gibi;

senin ceviz ve çınara hasret göçmenliğini,
senin eller yakan hasretini anlayamayanlar.

ÖZDEMİR İNCE

***

BİR YAZ GECESİ GÜLÜMSEMESİ
-I-
Son konuk olacağım uyuyan kurşun gövdende
gözcü sudan ve terli topraktan başka
bir de yuvarlak turuncu ve asi

-II-

İki gözün olacak bakan irdeleyen yüzünde

bengi savaşcısı etin tuzun kara ekmeğin
umut aşkın yakın aşkın kin aşkın.

-III-

Ağzının ince sessizliğinde ve kara kışın
direnmesi öç alması gibi durgun etinde

yaşanacak eşit harlı günlerde
senin aşkın
benim gücüm olacak.

ÖZDEMİR İNCE

***


DÖRT DUVAR ARASINDA
Bir şeyler kapanıyordu bir yerlerde,
belki bir kapı, belki bir mezar -
ama çatı değildi - sanki bir yangın,
tavşanların, kuşların hızından anlıyordun,
ama çatı değildi kapanan,
üzerinde bir bayrak dalgalanan.

Ama çatı değildi kapanan;
biraz daha ışık, diye haykırdın,
dağlarıma ve uçurumlarıma,
hepsini gövdeme
duvarlarıma kazıyacağım.

Bir şeyler kapanıyordu bir yerlerde:
Kiminin bahtı, kiminin yüreği,
kiminin kapısı ve penceresi.
Düşündün: Her şey bütün bir sonsuzluk
ve bir dakikaydı önünde ve sonunda.

Bir dakika, o senin olan bir dakika,
yani yaşaman için sana bırakmadıkları.

ÖZDEMİR İNCE

***

DURUM
Pazar günü geçmek bilmiyor
Birden bir kavak fışkırıyor pencereden
Hızla kapıyı örtüyor bir sokak
Bir kız saatine bakıyor alanda
Gençliğim, güneşim, rüzgârım benim!
Bu çıraklık sabah akşam sürüyor.

Pazar günü geçmek bilmiyor
Toprağın alnında eriyor güneş
Sevdiğim uzakta, bir an kadar yakın
Aramızda sessizliğin amansız yasası
Aklımda denizle donatılmış kentim
Alışıyor sevgilim yaprak dökümüne.

Pazar günü geçmek bilmiyor
Nerede o ölüme yürümek öyküsü
Ölüme yürümek, bir tarla açarmış gibi,
Yürümek, genç ve mutlu, yürümek, sessizce.

Pazar günü geçmek bilmiyor
Gecenin güne değdiği yerde
Saatler geçiyor parmaklarımın arasından
Paslanmış demir renkli saatler
Taze kan kokusu yoğunlaşıyor aklımda
Bir pazar, yanmış küllenmiş bir gövde,
Bütün pazarlar gibi geçiyor
Bütün aylar, bütün yıllar gibi geçiyor.

Kentim biraz uzakta, donatılmış bir gemi.

ÖZDEMİR İNCE

***

EY OĞUL YAZICI OLURSAN
Ey oğul bir gün yazıcı olursan
gözü gözünde yüreği yüreğinde eli elinde
inancın tadını söyle ülkemin çocuklarına

Ey oğul bir gün yazıcı olursan
kuşkunun birikmenin ve beklemenin yazıcısı
sakın masal anlatma ülkemin çocuklarına

Zaman akıp gitmekte dağ taş değişmektedir
demir paslanmakta temel çürümektedir
al kalemi bildiğin en gerçek sözü yaz

İşte ateş tuğlası ağaçlar kökleri
işte ayağımızın bukağısı sırtımızdaki hançer
yazılmamış şiir isimsiz kapalı kitap

Erkeklerimiz var elmanın bir yarısı
biraz sabır biraz öfke biraz sarmaşık
sorusu sorulmamış yanıt boynu Pir Sultan

Ey oğul bir gün yazıcı olursan
sesini sev sevgini çoğalt yüreğini aç
onu güzel ölüyü anlat ülkemin çocuklarına

ÖZDEMİR İNCE

***

OT HIZI-1
Cema'atül - İfna(Yok Etme Meydanı)

V.
Hep yanımdadır benim kıblem:
Uyurgezer olduğum günlerde bile
geceleyin çatılarda dolaşırken.

Yalnız bırakmaz beni kendimle,
bir kez daha yitirince dönüş yolumu,
kuzeyi sorduğumda ağaç bedenlerine.

Dönüş yolu gerekmez, der sapkın dervişler,
bir kıblegâh yolunda Golgotha çıkanlara,
tabanlarının altında gizlidir dönüş yolu.

VI.
Masamda çilekeş karıncalar!
cerre çıkmış bir düğün alayı
ekmek kırıntıları arasında.

Bir aşk dulu bulsam aralarında,
alıp evime götürsem, avunmak için,
penceremde kedi yerine koysam.

Bir ad vermem gerekecek hallerine:
Tekir ya da Karabiber, yakışık almaz;
Ezgiler Ezgisi! desem, borçlu kalmam.

VII.
Tırnaklarımı rehin bıraktım özgürlüğe,
çöl yoluna düşerken yaşlı tırnaklarımı,
otların belleği için bir limon bahçesinde.

Afrika toprağında yaşamakta şimdi
bir başka bedenimin o ilk parçası.

Belki fala bakmakta, yılan oynatmakta,
bir kervan ararken ben Cema'atül-İfna'da.

VIII.
Ne korkunç çağrıdır arayıp kendini bulmak!
Razıyım ben ateşle suyun bir çift yıkımına,
halvet ile çözemeyeceksem tenimdeki ölümü?

Yürüdükçe, önümde arı peteği uçurumlar!
Çare yok: Kendime bir dalgıç mı olsam?

ÖZDEMİR İNCE

...

Bence ülkemizde yer alan her düşünceye saygı duymamız gerekir. Siyasi yelpazenin her kesiminden şair ve şiirlere yer vermemi bu açıdan değerlendirirseniz amacıma varmış olurum. Daha iyi bir gelecek için birbirimizi bilecek kadar dinleyelim. Hoşça kalın.



Yayın Tarihi: 04.10.2015

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 3

“Vandalizm”i yani “Yıkıcılık”ı, kısacası “Uygarlık Düşmanlığı”nı anlattığımız yazımızın 2. bölümünde Moğollarında “Vandalizm”le adlandırılması gerektiğini belirtmiştim. Bu konuda araştırma yaparken karşıma çıkan Erciyes Üniversitesi Yardımcı Doçent Doktoru Rahmi Tekin’inle aynı düşünceyi paylaştığımızı görmüş ve kitabının Moğollar bölümünden alıntılar yapmıştım. Kaldığımız yerden devam edelim.

“Celaleddin Suyuti ise, Moğolların tahribatını Buhtunnasara’nın İsrailoğulları’nı katl ve Beytu’l-Makdis’i tahribatına benzetmektedir.[4] İbni Haldun da Moğol tahribatını uzun uzun anlatarak, yapmış oldukları tahribat hakkında eserinde geniş yer vermektedir.[5]

Moğol tarihçisi Cüveyni de Buhara ve Semerkand’da ki tahribatı ve katliamı anlatırken şöyle diyor, kıyamete kadar bunların nesilleri çoğalsa dahi, eski nüfuslarının onda birine çıkamayacaktır, diye belirtmiştir.[6]”

O zamanın teknolojileri ve nüfus yoğunlukları kıyaslandığında ortaya çıkan vahşet hiçte azımsanacak boyutta değildir. Orta Asya’dan ve yakın doğudan Anadolu’ya yapılan Türk göçleri bunu açıklıkla göstermektedir. Rahmi Tekin’in satırlarından bunu da görüyoruz.

“Moğol katliamından kaçan Türk göçebeleri ile birlikte pek çok ilim ve kültür mensubunun Anadolu’ya göçmesinin şüphesiz Anadolu’da İslam medeniyetinin ilerlemesinde katkısı olmuştur. Bir çok Müslüman Türk oymağı kütleler halinde Horasan’dan, Harezm’den Anadolu’ya gelerek Anadolu’nun tahkim ve imarında büyük rol oynamışlardır. Fakat bunlara rağmen, istiladan sonra başlayan imar ve kültür faaliyetleri geniş medeniyet harabeleri yanında çok sönük ve küçük kalmıştır.”

Göçlerin Anadolu’ya katkısı mutlaka olmuştur. İkiye bölünmüş Romanın Trakya ve Anadolu’daki bölümü olan Doğu Roma, diğer adıyla Bizans her kurumuyla donmuş, değişemediği için gelişemeyen güçsüz bir devlet durumuna düşmüştü. Türk göçleri Bizans için bir yandan yaşamsal tehdit oluştururken, bir taraftan da Bizans şehirlerinin yenilenmesine yol açmıştır. Moğol istilasının böylede bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz.    

“Moğol istilasının İslam aleminde bu kadar yankılanmasına rağmen, bazı tarihçiler, Moğol tahribatının, Anadolu’ya kazandırdıkları yanında pek önemli olmadığını, dolayısıyla Moğol tahribatını kaynaklarda anlatıldığı şekliyle kabul etmemektedirler. Konuya daha değişik bir yorum tarzı getirmektedirler.[7]

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Moğol tahribatı bir çok yerde hükmünü icra etmiş ve bir çok şehri harabe haline getirmişti. Biz bunların tamamını tafsilatıyla anlatacak değiliz. Ancak elimizde bulunan kaynaklara göre, Moğollar’ın Buhara ve Semerkand’da yaptıkları tahribata kısaca değindikten sonra, Moğollar’ın Ahlat ve çevresinde yaptıkları tahribatı çeşitli yönleri ile kaydetmeye çalışacağız.

(Rahmi Tekin “Ahlat’ın Tarihi” adlı kitabı. Bu yazıdaki alıntılar o kitaptaki Moğol istilaları bölümündendir.)

Semerkand ve Buhara Maveraunnehr’in başlıca iki önemli şehirlerindendir. Buhara 4 Zilhicce 616/10 Şubat 1220’de Cengiz Han’a teslim olan ilk şehirlerdendir. Ardından Rebiülevvel 617/ Mayıs 1220’de Semerkand düştü. Bu arada Cengiz Han şehirlerin yağmalanmasına müsaade etti. Her iki şehir de yağmalanarak yangınlar çıkartıldı. Buhara’da Cuma Mescidi ile bir kaç saray haricinde, şehir baştan başa yandı. Bu şehirlerde bulunan halkın tamamı öldürüldü veya başka bir yere sürüldü. Semerkand bu ağır tahribattan sonra, yüz elli yıl harap bir vaziyette kaldı. Hatta İbni Batuta 1350 yılında Semerkand’a uğradığında harabeler arasında az miktarda ev bulabilmiştir. Semerkand’ın yeniden imarı ancak 771/1369’da gerçekleşebilmiştir.[8]

Semerkand kaynaklara göre, sarayları, köşkleri, medreseleri, türbeleri ile şehir civarında geniş sahaları kaplayan bahçeleri ve meyveleri ile ma’mur bir şehir ve o dönem için dünyanın en büyük merkezlerinden biri idi. Moğollara karşı yüz on bin kişi şehri müdafaa etti. Bunlardan yetmiş bini ölünce şehrin ileri gelen kadı ve şeyhülislâmı Moğollar’la anlaşarak kırk bin insanın kurtulmasını sağladılar. Binlerce insan kapatıldıkları ev veya camilerde diri diri yakıldılar. Moğollar istilasından önce Semerkand’da yüz bin hane mevcut iken, Moğol istilası sonrası bunun dörtte biri ancak kalabilmiştir.[9]

Şehir ve şehirleşmeye karşı olan topluluklar konar göçer topluluklardır. Bu topluluklar günlük ihtiyaçların dışında kalan her birikime, şehirli hayatı oluşturan bilgi ve kültür birikimine pek ilgi duymazlar. Kitaplarla başları hoş değildir. Her şeyi birbirlerine sözle aktararak öğrenir ve öğretirler. Böyle bir topluluğun tek derdi vardır, var olmak için savaşmak. Savaş caydırıcı unsur olarak anlatılsa bile yok etmek üzerinedir, var etmek üzerine değil. Yok ederseniz var olabilirsiniz mantığı egemenliğini sürdürürken Vandalizm’i durdurmak mümkün müdür?


DEVAM EDECEK



 Yayın Tarihi: 02.10.2015

29 Eylül 2015 Salı

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 2

Avrupa’nın uygarlığına duyduğu kin ve nefreti yakıp yıkarak gösteren Cermenlerin bir kolu olan Slavlar gibi Asya’da da Moğollar aynı biçimde yıkıcı olmuşlardır. Bundan en çok zararı tüm İslam dünyasıyla birlikte Türk İslam dünyası görmüştür. Türkler Avrupalıların Cermenlere taktığı “Vandal”  ismi gibi Moğolları kıyıcılıklarını anlatır bir isimle isimlendirmemişlerdi. Moğollar uygarlığa o kadar düşmanlardı ki, karşısına çıkanların etini dahi yerlerdi.

Moğollarla ilgili bilgileri ararken karşıma Erciyes Üniversitesi Yardımcı Doçent Doktoru Rahmi Tekin çıktı. Rahmi bey benim düşündüğüm gibi Moğolların uygarlık dünyasına, özellikle İslam uygarlığına zarar verdiğini belirtiyor. Okuduğum yazısının satırlarından alıntılarla “Vandalizm”i anlatmaya yeni örnekler verelim.

“XII. yüzyıl İslam medeniyetinin en parlak ve göz kamaştırıcı yüzyılıdır. XIII. yüzyıla gelindiğinde İslam medeniyetinin tahribi birinci derecede Moğollar’ın eliyle olmuştur. Gerçekten medeni hayatın tahribinde ve İslam Alemi’nin böyle büyük bir felakete uğramasından sonra, ilim ve medeniyetin gerilemesi için başka şart ve sebepler aramak beyhudedir.

Prof. Dr. Laszlo Rasonyi’nin Moğollar’ın tahribatı hakkında bu kısa ve veciz tesbiti oldukça yerindedir; ...o (Moğol tahribatı) manevi değerleri saklayan kitleleri imha etti. Şehirleri, medeniyet ocaklarını yaktı. İslam dünyasında Orta-Asya’nın tekrar önem kazanması bir hayli zaman aldı.[1]

Muasır düşünürler ve daha sonra gelen İslam mütefekkirleri Moğol İstilasını, İslam dünyasının başına gelebilecek en büyük felaket olarak nitelendirmişlerdir. Moğol istilasının İç-Asya, Türkistan, Harezm, Horasan, Afganistan, İran, Irak, Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Suriye’de verdikleri zayiat çeşitli kaynaklar ve görgü şahitleri ile tesbit edilmiş ve yapmış oldukları tahribat asırlar sonra da tasvir edilmiştir. Müslüman ve Hıristiyan kaynaklarının ittifak ettikleri bu zulümleri anlatmaktadırlar.”

Sözünü ettiğim düşmanının etini yemekten bu yazıda söz ediliyor.

XIII. yüzyılın ilk yarısında yaşayan el-Muaffık Abdullatif Moğol tahribatını şöyle anlatıyor:

Moğol istilası tarihleri unutturdu ve onların musibeti yer yüzünü doldurdu. Hiç bir halk şehirlerine giremeyinceye kadar onları tanımaz ve hiç bir asker onlarla karşılaşmayıncaya kadar onları bilmezdi. Moğol kadınları da çok iyi silah kullanır ve erkekler gibi savaşırlardı. Rastladıkları her eti yerlerdi. Yaptıkları katliamlarda erkek, kadın, yaşlı ve çocuk ayrımı yapmazlar tamamını siler süpürürlerdi. Onların gayesi insanlık nevini yok etmekti, yoksa gözleri malda mülkde değildi.[2]”

Malda mülkte gözü olmayan Moğolların mal ve mülk üreterek uygarlığı kuran bu insanlarda gözü var. Dolayısıyla malda ve mülkteki gözü onu yok etmek üzerinedir. Yok etmeden rahat edemez. Bu durum çağımızda değişmiştir. Artık mal mülk savaşlarla yok edilmiyor. Hatta canlı organizmaları yok eden, binaları olduğu gibi bırakan bir teknoloji bile geliştirdiler. İnsansız uygarlık özleminden başka bir şey değil tabi. İyide uygarlığı yaratan insan! O olmadan uygarlık olmaz ki!.. savaştığınız yerin yer altı varlıklarından başka yer üstü varlıklarına göz dikmekte neyle açıklanabilir? Hele hele organik bir canlının olmadığı yerde endüstriyel uygarlık, dört başı mamur bir uygarlık olur mu?

Bu konuya gene döneceğiz. Kaldığımız yerden devam edelim.

“Yine o dönemin dehşetini Sıbt İbnu’l-Cevzi, İbnu’l-Esir ve Suyuti gibi tarihçiler dehşet ve hayretle anlatmaktadırlar. Moğol istilasının dehşetine şahit olan İbnu’l-Esir, Moğolların İslam alemine tasallutlarını dünyanın en büyük hadisesi ve musibeti olarak değerlendirerek şöyle demektedir:

Zaman yaratıldığından beri böyle bir bela görülmemiştir. Öyle bir musibet ki, bütün mahlukat onlardan zarar görüyor. Onlardan zarar görenlerin başında tabi ki Müslümanlar gelmektedir. Eğer birisi çıksa ve dese ki, Kâinat yaratıldığından bu ana kadar böyle bir musibet görmemiştir, iddia etse, muhakkak ki, doğru söylemiş olur. Çünkü tarih böyle bir afeti daha kaydetmemiştir.[3]”



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 30.09.2015

VANDALİZM, YANİ YIKICILIK, YADA UYGARLIK DÜŞMANLIĞI 1

Yabancı olan her şeye hayranlığımız, bu yüzden yabancı olan ne varsa baş tacı etmemiz vazgeçemediğimiz kusurumuzdur. Bu büyük kusurumuz önemli bir davranışın adı olan “Vandalizm”i görmemize yetmemiştir. Yabancı sözcük olmasına rağmen dilimizde yer etmemiş ender sözcüklerden olan ve anlamı pek bilinmeyen “Vandalizm” bir davranış biçimidir. “Vandalizm”i nefret ve kinden kaynaklanan yıkıcılık diye tanımlayabiliriz. Bu yıkıcılığın nedeni gelişmeye, büyümeye uygarlığa karşı duyulan nefret ve kindir.

İlk olarak Cermen soyundan gelen Slavların orta ve güney Avrupa’yı istilası sırasında karşılaştıkları uygarlığa ve onun sonucu olarak şehirleşmeye karşı giriştikleri yıkımlarla kendini göstermiştir. Fransız devrimi sırasında Henri Grégoire adlı bir papaz, Cumhuriyet Ordusunun yaptığı yıkımı, 455 yılında Roma’yı yağmalayan Cermenlerin yaptığı yıkımlara benzeterek böyle nitelendirmişti.

Bunu bir kaynaktan alıntıyla pekiştirelim.

“Vandalizm, adını, Kavimler Göçü sonrasında eski Roma ve Yunan medeniyetlerinin sanat eserlerini tahrip edip yağmalayan Vandallardan alıyor. Fransız İhtilâli öncesinde Paris’teki heykel ve anıtların kaldırılarak bronzdan yapılmış olanların top ve tüfek yapımında kullanılması, altın olanların da eritilip külçe haline getirilmesi, günlük araç ve gereçlerin de eritilmesinin emredilmesiyle zirveye çıkıyor. 19. yüzyıldan başlayarak koruyucu önlemler geliştirilmeye çalışıldıysa da, “Vandalizm” tümüyle önlenemiyor.”

Bu günümüzde de kendini çeşitli biçimlerde göstermektedir. Kentlerin estetik ve güzelliğine karşı bir eylemde olabildiği gibi, eğitilmişliğe güngörmüşlüğe cehaleti öne sürmek ve onu savunmak gibide olabilmektedir. Hiç kuşkusuz toplumsal yapısı ve ekonomik düzeyi düşük insanlarda bu durum daha sık ortaya çıkmaktadır.

Belediye otobüslerinden telefon kulübelerine kadar uzanan ilk bakışta küçük şeyler olarak görünen kamu malına zarar verme alışkanlıkları aynı tip davranışın ürünüdür. Böylelikle içinde ya hiç yer alamadığı, yada ucundan şöyle bir tutunduğu sistemden bir şekilde bilerek veya bilmeyerek intikam almaktadır.

Daha başka yıkıcı tavırlarda var! Örnek olarak ses ve ışık kirliliği gösterilebilir. Araçlara böyle ilaveler yapma yasağı olmasa kim bilir akla gelmeyen daha ne uygulamalarla karşılaşırdık. Sözgelimi düğün konvoyları, ciyak ciyak bağıran kornalar, gecenin sessizliğini yırtan vahşi davul sesleri, araba ya da evlerden dışarıya taşan ‘müzik’, herkesin kullanım alanına taşan ve güvenliği hiçe sayan inşaatlar, dilden sözdiziminden estetikten yoksun hoparlör anonsları, yalnızca kamu malına değil çalıştığı işyerine ve oturduğu eve zarar vermeler az bile gelebilirdi.


“Özetlersek, tarihsel süreçte “sanat eserlerini tahrip etmekle” işe başlayan vandallar, bugün, toplumsal yaşamın her alanına sirayet etmeyi başarmış, çağdaş (yok canım, ‘uygar’ anlamında değil tabii ki, yalnızca aynı çağı paylaşmak zorunda olduğumuz...) ‘barbar’lardan ibaret.”



Bir kaynakta “Vandalizm”in kökeninin Cermen istilasından öncede Roma’da var olduğunu belirtiliyor.  Bu tür Vandalizm her dönem yönetimlerde görünüyor. Adını hiç çekinmeden Resmi Vandalizm koyabiliriz. Bu başlık altında toplanan “Vandalizm”i gördüğümüzde şaşkınlığımızı saklayamayız.

Resmi Vandalizm

Roma İmparatorluğu’nda, damnatio memoriae, yani hatıraların lanetlenmesi denilen bir uygulama vardır. Buna göre sevilmeyen birisi öldüğünde ona ait heykeller kırılır ya da kafaları koparılır, isimleri tüm kayıtlardan çıkarılır ve adları anılmaz. Örneğin Neron, tek başına imparator olduğunda, kendinden önce gelen imparatora ait tüm heykelleri yıktırtmıştır.

Hıristiyanlığın kabulünden sonra da Roma’daki çoğu heykeller ya tahrip edilmiş ya da heykellerin alınlarına haç kazınmıştır.

Eski Mısır’da da rahipler tekrar gücü ellerine geçirdiklerinde benzer uygulamalarla, kendilerinin gücünü kısıtlayan firavunun mezarını tahrip ettirmişlerdir. Ayrıca baştakilerin, tarihten çıkarmak istedikleri kişilerin yüzlerini duvar resimlerinden kazıyarak silmeleri de sık görülen bir vandallıktır.

Modern zamanlarda da devam eden resmi vandalizm, Naziler tarafından yıkılan Yahudi sembolleri, Sovyetlerin çöküşünden sonraki tahribatlar, Taliban tarafından yok edilen tarihi dev Buda heykelleri vb ile sembolleşmiştir.

Şimdiye kadar her ilerlemenin baş düşmanı olan “Vandalizm” akla gelmeyecek kılıklarda ortaya çıkıp tahribatını yapmıştır. İnsanlığın ortak değerlerini hiçe sayma eğilimi bundan sonrada son bulmayacaktır. 



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 28.09.2015

BATIYI YENMENİN FORMÜLÜ GÖÇMENLERDİR 2

Yazımıza kaldığımız yerden devam etmeden önce yarın idrak etmeye başlayacağımız kurban bayramınızı kutlamak istiyorum. Hepinize kurbanlarınızın ve dualarınızın kabul olduğu mutlu bir bayram diliyorum sevgili okurlarım. Bayram süresince gazetemiz çıkmayacağı için bu sürede buluşamayacağız. Pazartesi kısmetse gene buradayım.

*

Bir çocuk bedeni sizi ele verdi
Büyük göç harekâtı iki yüzyıldır dünyanın bütün köşelerini yağmalayan, bütün değerlerini ayaklar altına alan, bütün çatışma biçimlerini servis edenlerin kötü niyetlerini ortaya koydu, içlerindekini dışarı taşırdı.

İkiyüzlülükleri ortaya serildi. Sahte insan hakları söylemleri, değerleri test edildi. Hepsi sınıfta kaldı. Avrupa Birliği dediğimiz, dünyaya bir model olarak sunulan, elli yıldır insani değer ihraç eden yapı birkaç çocuk bedenine yenildi, pes etti.

Oysa bu coğrafyada biz her gün ölüyoruz. Çocuk bedenlerimiz sıra sıra her gün gözlerimizin önüne geliyor. Şehirlerimize duvarlar örülüyor, mahallelerimiz birbirinden ayrılıyor, bin yıldır birlikte yaşayan insanlar birbirini kırıyor. Bunların hepsinde onların parmak izleri var.

Bütün örgütlerin arkasında onların izi var. İşgallerin, iç savaşların, etnik kavgaların, bu kavgaları büyütmek için kurulan örgütlerin, cinayetlerin arkasında izleri var.

Hiçbir duvar bu dalgayı kıramaz

Yeryüzünde hiçbir güvenlik planının bu insan akınını durduramayacağını göreceksiniz. Hiçbir duvarın, hiçbir dikenli telin, hiçbir zirvenin Asya'dan, Afrika'dan kopup gelen dalgayı kıramayacağını göreceksiniz.


*
1980’lere gelirken Bertrand Russell’in üç ciltlik batı felsefesi tarihini okudum. O kitaptan bir sayfa aklımdan çıkmıyor. Yer altı kaynakları insanlığın ortak malı olduğundan söz edilerek, bunları yeryüzüne çıkaramayan ülkelerin yerine, onları insanlığın kullanımına sunmak üzere gelişmiş ülkelerin gelip çıkarmaları en doğal hakkıdır deniyordu. Böyle düşünenlere böyle cevap vermek bu ülke insanlarının hakkı.   

İbrahim Karagül’ün yazısına devam...

*

Evet, doğru, siz de esmerleşeceksiniz. Siz de dünyanın geri kalanında neler yaşandığını öğreneceksiniz. Siz de fakirliğin, yoksunluğun, kimsesiz bırakılmanın, evsiz ve vatansız kalmanın ne olduğunu bu insanlardan öğreneceksiniz.

Sizin kibriniz, küçümsemeniz, nefretiniz dünyayı bu hale getirdi. İki yüz yıldır bu coğrafyada, insan ırkının yapabileceği her kötülüğü yaptınız.

*

Afrika’da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun arkasında bekleyen akbaba resmini hafızalarımızdan silmedik, silemedik. O çocuk resmin çekiminin ardından ölmüş ve akbaba gelmiş o çocuğu parçalamaya çalışmış. O akbaba bile kuraklıktan aç kalmıştı. Akbabaların bile aç kaldığı Afrika kıtasına batılı ülkeler ne yapmıştı? Tanınmış sanatçılardan oluşan “USA For Afrika” Türkçesiyle Amerika Afrika için adlı grubu kurmuş, “We’re The World, We’re The Children”, Biz Dünyayız, Biz Çocuklarız adlı Michael Jackson bestesiyle konserler düzenleyerek elde edilen gelirle kim sorarsa Afrika’ya yardım ediyordu. Öte yandan askeri harcamaları arttırıyor, kimi ülkeler arttırmasalar bile kısmıyorlardı da. Varoluşları buna bağlıydı ve üstünlüklerini neye malolursa olsun kaybetmek istemiyorlardı tabii. 

O köşe yazısını okumaya devam edelim.

*

Bizim şehirlerimiz harabeye dönerken sizin şehirlerinizin de konforu bozulacak. Bizim insanlarımız bomba sesleri altında korku ile sabahın olmasını beklerken siz rahat uyku uyuyamayacaksınız.

İslam medeniyeti ile yüz yıldır savaşan kim?

“Hristiyan medeniyetimiz tehdit altında” diyor biri. Bu topraklar iki yüzyıldır sizin tehdidiniz altında. Bugün bile gazetecileriniz, istihbarat örgütleriniz Kandil'e kadar gidip operasyon yapıyor, terörü silahlandırıyor, onlarla birlikte oyun kuruyor, bu ülkeyi hedef alıyor. Bizim “İslam medeniyetimiz” dimdik ayakta ve biz hala korkmuyoruz. Siz “Haçlı Savaşları” ifadesini en yetkili ağızdan dile getiriyorsunuz, biz yine de paniklemiyoruz.

Bugün bile sokak terörü üzerinden bu ülkede Başbakan öldürmeye kalkanların arkasındasınız. İçeride darbe planlayanların arkasındasınız. Şehirlerimize silah yığınağının arkasındasınız.

Artık mültecilerle savaşıyorsunuz..

Siz silahla geliyorsunuz, biz sadece insan olarak, tamamen savunmasız geliyoruz. Yine siz paniktesiniz, yine siz korkudasınız. Bu yüzden siz silahsız sivillere karşı örtülü bir savaş başlattınız. Bizimle, ülkelerimizde savaştınız yetmedi, artık mültecilerle savaşır oldunuz.

Hristiyan kimliği üzerinden ötekileştirme ve ırkçı kimlikler üzerinden ayrıştırma üzerine bir güvenlik paranoyası kapladı sizi. Bu iki kimlik dışında herkes, her şey tehdit. Bu tehdidi daha Avrupa'ya yaklaşmadan, bizim sınırlarımızda yok etmek istiyorsunuz. Balkan ülkelerini kalkan yapıyor, dalganın Avrupa içlerine sızmasını engellemeye çalışıyorsunuz.

*

Balkan ülkelerinin kalkanlığı Macaristan’ın kalkanlığının yanında hiçbir şey değildi. Ne çok dövdüler zavallı umut yorgunu insanları. Ne çok biber gazına mahkum ettiler. Hastalık, açlık yetmezmiş gibi.. hele bir kameramanın kucağında kızıyla koşan adama çelmesi unutulur şey değil. Hem insanları çağırıyorlardı, hem yollarda engel çıkarıyorlardı. Yayan yapıldak onca yolu alan göçmenlere, uçak, tren, gemi verilemez miydi? Yoksa kuvvetli olan kazansın kanunu mu koymuşlardı. Eleme usulünden bunu mu anlıyorlardı yoksa.
   
*

Bu yüzden olağanüstü hal yasalarını değiştirdiniz. Göçmen yasalarını, vatandaşlık yasalarını değiştirdiniz. Irkçı, insan haklarını bir kenara atan düzenlemeler getirdiniz. İç savaş çıkarmaya ayarlı teröre karşı var gücüyle mücadele eden Türkiye'ye saldırı üstüne saldırı yaparken siz oralarda silahsız kadın ve çocuklara savaş ilan ettiniz.

Sınırları açın, göç dalgasını büyütün

Siz o kararları aldıktan sonra sahilleri kaç çocuk bedeni vurdu hesabını yaptınız mı? Türkiye, Asya ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri, sınırlarınızı açın, göç dalgasının Avrupa içlerine kadar girmesine destek verin. Dünyanın yarısına müdahale edenlerin bu mesele ile baş edemeyeceğini göreceksiniz.

Avrupa için tarihin en büyük “güvenlik tehdidi”, silahlarla değil, insani değerler üzerinden geliyor. Bu bir insanlık testi. Bırakın milyonlar o topraklara aksın. Hem insan kimliklerini sınayalım, hem de bu topraklarla uğraşacak vakitleri kalmasın! Ellerini bizim üzerimizden çeksinler…

*

İbrahim Karagül’ün yazısı burada bitiyor. Batının akıllanacağı, vicdan muhasebesi yapıp merhamete geleceği sanılmasın. Batıyı yenmenin formülü göçmenlerdir. Onlar yoğun insan dalgasının göçüne sebep oldukları için bu formülü bozmaları çok zordur.

Son söz: Dünyada her canlı türü diğer bir canlı türünün besin kaynağıdır. Bu düzen üstüne dünya dönerken, canlılar kendi türlerine zarar vermezler. Çünkü insanın dışındaki canlıların saklama, biriktirme, üretme gibi nitelikleri yok. Bu niteliklere sahip tek yaratık insan sonunda her şeyin sahipliğine soyunduğu için bu kavgalar çıkıyor. İnsanın doğa karşısındaki zayıflığından doğan nitelikleri onun kendi türüne bile canavarlaşmasının tek nedenidir.




BİTTİ


Yayın Tarihi: 23.09.2015

BATIYI YENMENİN FORMÜLÜ GÖÇMENLERDİR 1

Doğu ile batı arasındaki gelişme farklılığından söz edilirken bunun dünyayı yıkıma götürebilecek çelişkiler oluşturabileceği vurgulanıyordu. Öyle ya, batı hep doğuyu sömürmüştü. Sömürülen doğudan bir ayaklanma, bir başkaldırı olabileceği ve batıya doğru bir saldırı yapılabileceğinin tedirginliği vardı. Öyle olmadı ama doğu önce emperyalizmi kovdu, sonra gelişme yoluna koyuldu. Çin, Hindistan, Kore, Japonya bu devletlerin başında geliyordu. Daha sonra batıyı istilanın kuzey ve güney bölgelerinin gelişme farklılığının sağlayacağını söylenmeye başladı. Dünyanın güneyi de iliklerine kadar sömürülmüştü batı tarafından. Afrika hem insanı köleleştirilerek alınır satılır bir meta haline getirildi, hem yer altı servetleri acımasızca yağmalanarak batıya taşındı. Amerika kıtasının keşfinden sonra Kızılderililer bu faciayı daha önce yaşadılar, onlarında servetlerine ve topraklarına beyaz adam el koymuştu. Kızılderililerinde som altından tapınakları parçalanarak talan edilmişti. Batı altına böyle sahip oldu. Batının zenginliği kendilerinin üretkenlikleri kadar gittikleri ülkelerin yer altı servetleriyle insanlarının özgürlük ve ömürlerinin çalınmasına bağlıdır.

Sanayi toplumunun ilk aşamasında kendi yurttaşını ucuz işçilikle sömüren batı, toplumsal homurdanmayı ancak dünyayı sömürerek durdurabilmiştir. Kendi içindeki güçlü sol hareketlerin komünizmi getireceği beklenirken, hiç beklenmedik biçimde doğulu bir toplum olan Rusya’da komünist devletin kurulması Amerika dışındaki batılı devletleri korkudan sosyal devletçiliğe itti. Sosyal devletçiliğin faturasını da sömürdükleri ülkelerden çıkardılar. Bugün dünyada yapılmak isteneni geçtiğimiz Cuma günü biten “Yeni Dünya Düzeni” adlı yazı dizimizde uzun uzun anlatmıştım. O yazının ana fikri dünyadaki devlet sayısı arttırılarak ulus yada milli devletlerin ortadan kaldırılmak istendiğiydi. Milli devletler onlar için potansiyel tehlikeydi çünkü ordu besliyordu. Ordular kaynak israf ettiği ileri sürülerek gözden düşürüldü. Oysa bugün halkın kullanımına sunulan her türlü teknolojik ürün önce ordularının hizmetinde kullanılmıştı. Kendilerinin orduları teknoloji ordusu olurken tükettiği kaynağı onlara soran yok tabii. Ordular her zaman en yenilikçi, en güvenlikçi ve reformisttirler. Ordusu yok edilen ülke tüccarların eline düşmüş hancı konumuna dönüşerek gelişemez olur.

Peki batıyı nasıl dize getirebiliriz? 7 Eylül günü Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül imzalı bir yazı vardı. Sanki bu soruya cevap veriyordu. İşte o yazıdan satırlar..

*

AÇIN KAPILARI, MİLYONLAR AVRUPA’YA AKSIN!

Açın kapıları, yüzbinler Avrupa sınırlarını zorlasın.

Akdeniz kıyılarından, Anadolu'dan büyük Avrupa yürüyüşünü başlatsın. Bu dalga, Atlantik kıyılarına kadar devam etsin.

Onları Anadolu'da durdurmayın, geçişlerini kolaylaştırın, yollarını açın, yol erzaklarını verin.. Sadece insan tacirlerini engelleyin ama Türkiye onlar için kolay ve güvenli geçiş güzergâhı olsun.

Afganistan'dan, Suriye'den, Kuzey Afrika'dan, Akdeniz çevresinden, Mezopotamya'dan milyonlarca insan Avrupa başkentlerine dayansın.

Asya'dan, Afrika'dan insan seli olup kıtanın her köşesine ulaşsın.

Korkmayın, Avrupa'yı işgal etmeyeceğiz..
Ulaşsın da bu insan selinin, bu “sadece insan” olmayla sınırlı“büyük akın”ın durdurulamayacağını, sadece “Avrupalı” olarak güvende kalmanın mümkün olamayacağını, “zenginliklerinin ve silahlarının” onları koruyamayacağını, dünyanın sadece Avrupa değerlerinden ibaret olmadığını görsünler.

Onlar bizim topraklarımıza, ülkelerimize, şehirlerimize, dağlarımıza silahlarıyla gelirken sorun olmuyor da, biz oralara silahsız, sadece insan olarak gidince neden panikliyorlar!

Biz, dünyanın ezici çoğunluğu, oralara silahla, öfkeyle gitmiyoruz. Kötü niyetle gitmiyoruz, şehirleri yağmalamaya gitmiyoruz. Çete savaşları için, etnik kavgalar başlatmak için, örtülü operasyonlar yapmak için, her türlü suikast yöntemlerini kullanmak için, insanları birbirine kırdırmak için gitmiyoruz.

*
Burada araya gireceğim. Batı düşmanı değilim. Dünya herkesin vatanıdır diyebilirim. Ama illede ülkem, illede ülkem. Herkes önce ülkesini düşünür. Avrupa’nın Türkiye’yi AB’ye almamasının nedeni sahip olduğu nüfus gösterilirdi. Bilmem kaçıncı AB-Türkiye görüşmelerinde belli bir Euro ödemeyi kabul ederek insanların serbest dolaşmaması istenmişti. Tansu Çiller zamanında gümrük duvarları kaldırılmış, onların ürünleri ülkemizde serbestçe dolaşır olmuştu. Daha o zamanlardan insanımızdan ürküyorlardı.

İbrahim Karagül’ün yazısına devam edelim.

*

Biz, dünyanın geri kalanı, milyarlar, bir istila planlamıyoruz. İç savaş, sömürge için gitmiyoruz. Sadece insan olarak, onların insanlığını test etmek için gidiyoruz. Korkmasınlar, Avrupa'yı işgale gitmiyoruz.

O karar ve sahile vuran cesetler..
Onlar bizim şehirlerimizi bombalarken, onlar bizi birbirimize boğazlatırken, onlar kendi elleriyle bu büyük göç dalgasına ortam hazırlarken biz yine de sırtımızda bir çanta, ekmeksiz ve susuz olarak gidiyoruz.

Kendimizi savunacak hiçbir şeyimiz yok. Onlar için tehdit oluşturacak hiçbir şeyimiz yok.

Ama bu halde bile korkuyorlar, bu halde bile kapıları kapatmaya çalışıyorlar, bu dalgayı durdurmak için utanç verici kararlar alıyorlar, sınırlara tel örgüler çekiyorlar.

*

Bu insanlar durduk yerde batıya göç etmeye kalkışmadılar. Irak ve Suriye’den ülkemize sığınmışlardı zaten. Ne oludu da birdenbire batıya doğru göç başladı? Almanya 800 bin göçmen alacağını söyledi de ondan. Avusturya’da bir miktar göçmen alacağını belirtti, İngiltere de bu kervana 30.000 göçmen sayısıyla katıldı. Burada insani bir yaklaşım var mı dersiniz? Görünüşte evet. Kıyıya vurmuş Aylan bebeğin cesedi bu vicdanı biraz kanattı diyebilirsiniz. Televizyonlarda batı vicdanı denilerek insan haklarına vurgudan tutun, insan merkezli yapıya kadar her türlü batı değeri yüceltildi. Duyanda insanlık sadece batıya özgü sanır. Oysa batı her olayda hesap yapar. İnsanlığının bile hesabı vardır. O hesabın ardında ucuz işgücü hesabı vardır. Yaşlanan nüfuslarını bir miktar gençleştirme hesabı vardır. Yoksa batı kimsenin kaşına gözüne eyvallah demez. Dedim, batı her olayda hesap yapar dedim. Yüzyıl sonrasını hesaplarlar onlar. Hayatlarında sürprize, tesadüfe yer yoktur. Bu gözle de bakmayı ihmal etmeyin bence.

İbrahim Karagül’ün yazısını okumaya devam edelim.

*  

Sivil insanları, kadınları, çocukları durdurmak için zirve üstüne zirve yapıyorlar. Bu zirvelerle “mülteci teknelerini batırmak” dahil her türlü gayri insani kararları alabiliyorlar. Onlar karar aldıkça tekneler batırılıyor, onların kararlarından sonra Akdeniz sahillerine cesetler vuruyor. Sıkılmadan, vicdansızca bir de bu çocuk bedenler üzerinden insani söylemler üretiyorlar.

Bir çocuk bedeni sizi ele verdi
Büyük göç harekâtı iki yüzyıldır dünyanın bütün köşelerini yağmalayan, bütün değerlerini ayaklar altına alan, bütün çatışma biçimlerini servis edenlerin kötü niyetlerini ortaya koydu, içlerindekini dışarı taşırdı.

İkiyüzlülükleri ortaya serildi. Sahte insan hakları söylemleri, değerleri test edildi. Hepsi sınıfta kaldı. Avrupa Birliği dediğimiz, dünyaya bir model olarak sunulan, elli yıldır insani değer ihraç eden yapı birkaç çocuk bedenine yenildi, pes etti.

*

Bazı dönemlerin unutulmaz fotoğrafları vardır. Çoğumuz hatırlarız ve görür görmez bize o geçmişi çağrıştırır. Küçük Aylan’ın o fotoğrafıda öyle. Ne zaman görsek parçalanmış ülkelerden acı bir göçün habercisi olarak bize bu günleri çağrıştıracak.




DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 21.09.2015