31 Ocak 2016 Pazar

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ







Merhaba sevgili okurlar. Ocak ayı bir girdi, pir girdi. Bizimde içinde bulunduğumuz dünyanın kuzey yarım küresinde bu zamanlar kışa gireriz girmesine de, bu yıl paldır küldür girdik sanki. Ege, Akdeniz bölgeleri iç ve kuzey bölgeleri gibi bir kış görmez. Marmara’ysa diğer bölgelere göre daha ılımandır. Gelgelelim bu haftalarda donduk. Bu kış bir an önce bitse de rahata ersek. Çok soğuklarıda, aşırı sıcaklarıda pek sevmiyorum. Genede yaz kıştan iyidir. Kış masraflıdır, fakir fukaranın en zorlandığı zamandır kış. Hayvanlarıda unutmayalım. Zavallılar  soğuklarda yiyecek bir lokma bulamazlar.

Sizler için şair Adem Özbay’ı ve onun yazdığı şiirleri seçtim. Her şaire yaptığımız gibi önce kendisini biraz tanıyalım.

Yayıncılık konusunda çok ilginç fikirlere sahip olduğu belirtilen Adem Özbay, Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde 12.04.1976 yılında doğdu. 1994 yılında ODTÜ tarih bölümünü, 1997 yılında da  İstanbul Üniversitesi  felsefe bölümünü bitirdi. Endülüs dergisini yönetti. Şiirlerini “Kayıp Tayfanın Günlüğü” ile “Hayal Libaslı Akşam” adlarını verdiği kitaplarda toplayan Adem Özbay “Vuslat” dergisini yöneticiliğiyle Akis Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini yapıyor. 

İlk çıkan kitabı “Muhafazakâr Çapkınlar”dır. Ayşe Arman kitabın yazarıyla pazar röportajı yapınca kitap bir anda patladı. O zaman “Yeni Çizgi” neredeyse tek dağıtımcı firmaydı. Adem Özbay, kitabının dağıtımını onlara vermedi. Aracıları kullanarak kitabın dağıtım hakkını kendisinden aldılar.

Yayınevini kurmadan bir iki ay önce “Saraydaki Mesih” adlı kitabını başka bir yayınevinden çıkardı. Kitabın tanıtımı için yeni açtığı yayınevinde kına gecesi düzenledi.

...

ADAK YAPTIĞIM HÜZNÜM

Yad elden yanıma çağırdım seni
Gelmek istiyorsun bırakmıyorlar
Rüyada, mektupta albümde seni
Bulmak istiyorlar bırakmıyorlar

Umutlar hayaldir acılar gerçek
Çileye mahkûmsun, kim ne bilecek
Ya bir kuru selam, ya bir top çiçek
Salmak istiyorsun, bırakmıyorlar.

Otuz yıl ağladın hep yana yana
Yeter, yazık diyen olmadı sana
Vefasız dostluğa kalleş zamana
Gülmek istiyorsun bırakmıyorlar

Çalış derler, ayak bağlı el bağlı
Konuş derler, dudak bağlı, dil bağlı
Kalk git derler, kapı bağlı,yol bağlı
Kalmak istiyorsun bırakmıyorlar

Aydınlık ararsın her gün her yerde
Çekerler önüne yedi kat perde
Zulüm kimden gelir, adalet nerde?
Bilmek istiyorsun, bırakmıyorlar

Yıllar boyu uykuların bölündü
Uçacakken kanatların yolundu
Hayat hakkın vardı elden alındı
Ölmek istiyorsun bırakmıyorlar.

Adem Özbay

***

AĞLAMA MAKAMI

yaralıyım, peşimsıra düş avcıları
harcım değil ki, ellerini bırakayım.
Bozkır vadilerde etimi kemirdiler
öptüğün güneş renkli dağlarda
hala ben
ağlama makamındayım.

Hırçın kuşların yüküdür, ellerin yorgunluğu
toprağımı itirazsız çağırıyorum
gözlerime üşüşen güvercin sürüsüyle.

Usul usul açılır ellerin
kıyısında gölgemi kaybettiğim denizlerime
çığlığımı kaçırıyor yüreğinden uğurladığın gemi
haylaz ergenliğimle
ellerinden ümid sağıyorum.

Adem Özbay

***

DERVİŞ TÜRKÜSÜ

Şimdi adım yok mezar taşımda
rüzgâr savurdu harflerimi
utandım da gelen geçenden
toprakla kapladım bedenimi.

Adem Özbay

***

ELİFTEN YALNIZLIK

I.
Sende olduğumun itirafıdır bu sözler
şeffaf bir gölde ağa tutulan balık
gözleriyle bana çaresizliğimi söyler
karanlık sıvalı bir kadın endamı ile
okyanusa açıldığım gemim batık

II:
dalgalarda azılı bir yara gibi azmaktayım
kıyıya vurmasamda kim demiş sulardayım
yurdunda yan yatmış ay ışığıyla
eliften yalnızlık çalmaktayım

III.
Okyanusa bakan bir kalede oynaşır kraliçe
ekşi sözleri yankılayan burçlar
gelişimi haber verdikçe aşıkları gülmekte
erken geldiğimden habersiz olmamalılar
şişe hainlik etmediyse.

Adem Özbay

***

HAYAL LİBASLI AKŞAM

Her bakışında bir kuş konar
o dilsiz çiğ damlasına
ve sarhoş bir duman
huruç eder güneşten sana
hüzün buluttan iner ve yığılır
hayal libaslı akşamlara
ki akşam
bir yansımadır müphem sularda

ve akşam
güllerden ateş yakan sağır
bir uyku olup bana sırnaşır
işte o zaman ben
çıkarım aşkın burçlarına
bir ok çekip kıskançlık sadağımdan
kahkahayla fırlatırım sana
ve tutunarak öfkenin eteğine
çıktım sanırım gizemli patikaya

ne zaman ki
kristal bir vazonun kırılışı gibi
kaybolunca sarhoşluğun ayak izleri
ve zaman süt verince
ak kanatlarıyla emekleyen bebeğe
ağlamak denilen bir orduyla çarpıştım.

Adem Özbay
  
***

KOMA

Aynalara küsen adam ben değilim
damıtırken yüzüme hüzün mevsimini

suçluyum
bir sarı benizli mumyadan
içli bir müderris dersi dilememeliydim
verdiğim ruşen müjdenin
kalabalıklara uzandığını
beş haneli evimizi aydınlatan devin
gözlerinin
aşk denizinin kıyısından çalındığını bilmeliydim

Suçlarımın eksildiğini söylemesin hiç kimse
ve kimse bilmesin benim
ne denli ağlamaklı olduğumu
saçlarını okşadığım her çocuktan
bir tebessüm çaldığımı
bilmesin anneler

o ahenkli ölçüyü sinesinde barındıran
intikam günü gelince
kullardan değil, günahlarımdan değil
korkum
bir çığlığın efkârına not düştüğümde
sessiz kalmayı yeğleyen aynalardan.

Adem Özbay

***

KISIR BAHŞİŞ

Bilgiç bir günışığı anlattı seni bana
öldüğünde başlarmış canlılığın
eğilişi gibi bir ceylanın suya
bir imparator diz çökermiş saltanatında
gökyüzüyle kabaran bir ezgi olurmuşsun
her doğduğunda gümüş ayaklar
sedef eller bulurmuşsun
kutsal bir sarhoşluk verirmiş
ölümsüzlük ezgilerin
ve uyurmuşsun
ağrıyan yanına yaslanıp da ruhunun

senden önce de gözlerim vardı ama tutumlu
göremezdim görmeyi ve bir karış ırmak gibi
bir zar atışına bağlamıştım her şeyi
tut ki erguvar bir odunun son neferiyim
ben ki tanrının en uzun ömürlü kulu
iki buçuk can gibiyim

açtım dikkatin vanalarını sonuna kadar
senin kilit vurduğun kabuğun içinde
yaktım geçmişini obur bir kibritle
lüzumsuz artık kürek çekmek yarınlara
ruhlara tüneyip
kısır bahşişler dağıtmak kullara

gölgeler tutun nefesinizi
kulak verin beni çizen sanatkâra.

Adem Özbay

*** 

ÖLÜNÜN KAVALI

Cambazına çelme takan ip
bir idamlığa söyler sırrını
ve denizin yelelerini yalayan ölü
ne çok arar
adını söyleyecek bir mezartaşı

ve rüzgârdır ölünün
mezarlıkta kavalı.

Adem Özbay
  
*** 

PİJAMASIZ AHTAPOT

Karada yaşayan tek ahtapottu
dedemin ağaçtan yatağı
ısırgan kollarını doladıkça pijamaya
saniyelerin kanını kurutan akrep
kabarır dururdu duvarda

evin önünde azraili korkutan lamba
bilmezdi gecenin gölgesi olmayacağını
kıtlık yıllarından kalma alışkanlık
siyaha inat ışığını salmazdı
tek lamba ve musluk bakışırdı
her gece yarısı

mezarlık korkusuna uyuyamayan çocuk
bulurdu dedeyi ağlama makamında
her gece yarısı
lambaya inat duvarda dolaşan
sakallı gölgeyle.

Adem Özbay
  
*** 

SAÇLARININ KOKUSU

Lotusa benzer saçlarının kokusu
içime çektikçe tüm fenerlerim söner
gözlerin narin bir bakışla
donmuş güneşimin tüm buzlarını çözer
mesut aşıklar yakalanınca tek bir bakışına
aşıklığına kara bir isyan eder

bilinmez gergef gergef ördüğün bu ağa
neden sadece uyanık aşıklar düşer

denizci türkülerinde duyulur saçlarının kokusu
dalgaların kıyıya vurmaları sendendir
sen varken bitmez dağdan dağa rüzgârın kokusu
gökyüzünün avare kuşları senin eserindir
tanrının yeryüzüne saldığı sis
seni benden saklamak için midir

rahibeleri anladım isa aşkına
peki sendeki bu tazelik nedendir

solgun denizlere renk veren saçlarının kokusu
gölgesinde saklar, gökkuşağının kayıp rengini
cezirde sana koşar, okyanus sularının buğusu
sana hasetlerindendir
eliflerin yalnız duruşu

gel salalım çılgınca heryere,
saçlarının kokusunu
baharlar hiç eskimesin yeryüzünde.
  
Adem Özbay

*** 

Hafta sonu tatili dediğimiz, çalışma işgünlerine verilen bir günlük bu dinlenme molasının beden ve ruh sağlığınızı arttırması dileğiyle... Mutlu kalın!



Yayın Tarihi: 31.01.2016

SERVETİ GÖRMEK VEYA GÖRMEK SERVETİ

Bir bilge sizden evladınızın elinin bir parmağını istese, hatta o parmak için bir kese altın vereceğini söylese, bilgenin bilgeliği gözünüzde kalmaz; bilgeyi sözle yaralamaya çalışır, söz yetmezse fiziki saldırıda bulunur, hiçbirini yapamazsanız umutla yanına gittiğiniz adamın söylendiği gibi bir bilge olmadığını düşünür, deli olduğu yargısına varırsınız. Acaba öylemidir?

İnsanlar duyduklarıyla yargıya varırlar fakat söylenen sözün doğruluğu konusunda içlerinde bir kuşkuyu daima taşırlar. İnsanların en kolay yargıya vardıkları şey gördükleri üstünedir. Peki her gördüğümüz doğrumudur? Ölçülebilir şeylerle bunu doğrulatma yollarımız var. Ya ölçülemeyenlere ne demeli?

Kavramlar böyle şeylerdir. Bunları ölçecek alet henüz keşfedilemedi. Sevgi gibi, acımak gibi, dostluk gibi, kardeşlik gibi, ışık gibi, inanmak gibi... bunların ardına dilerseniz başka pek çok kavramı daha dizebilirsiniz.

Görünür şeyler görecelidir; bakışa göre değişir. Onun için yanıltıcı olma ihtimali vardır. 
Örnek: Gece gökyüzüne baktığımızda bir sürü yıldız görürüz. Gündüz baktığımızda hiç birini göremeyiz. Gündüz gökyüzüne baktığımızda yıldızlar yok olur mu? Elbette bunun cevabı bellidir. Cevabı belli olan şeyin başka sorusu olamaz mı? Şöyle sorsak yanlış olmaz: Gündüz de yok olmayan yıldızları göstermeyen nedir? Cevabı gayet basittir. Dünyanın bizim bulunduğumuz tarafı güneşe dönük zamanına gündüz diyoruz ya, işte o zaman güneşten gelen ışığın yıldızdan gelen ışıktan fazla olması nedeniyle yıldızları göremeyiz. Bu işin bir tarafı, birde bunun başka bir yönü daha var. Gece bakıp gördüğümüz her yıldız baktığımız anda baktığımız yerde midir? Evren sürekli hareket halinde olduğundan cevabı hayırdır değil mi? Ama unutmayın o evrenin parçası olarak yer küremizde hareket halindedir, cevabımızda evet olmalıdır doğal olarak. Gene yanılırız. Çünkü gördüğümüz yıldızın hareket hızıyla bize uzaklığı da önemlidir. Baktığımız yıldızla aramızdaki mesafe, ışığının bize gelme hızıyla çarpılarak düşünülecek olursa o yıldızın gördüğümüz anda sönmüş olma ihtimali de yüksektir. Şimdi gördüğünüze inanma konusunda ne diyebilirsiniz? Düşünün maddenin durumundan söz ettim sadece. Göremediğimiz kızıl ötesi, morötesi (ultraviole), lazer gibi başka dalga boylarıda var. Kavramlar söz konusu bile değildi. İşin içinden çıkın çıkabilirseniz.

Onun için diyorum ki, duyduklarınız kadar gördüklerinizde sizi yanıltabilir. Gördüklerinizin sizi yanıltmaması için sonucu önceden anlayabilmek gerekir. Bunu kavramayan bilgeyi suçlar.    

Bu konuyla ilgili bir hikâyemiz var. Buyurun okuyun.

*

Yaşlı, cömert bilgeye bir kadın kucağında bebeğiyle yardım istemeye gitmiş.
- Şehrin en fakiri benim!. demiş. Yardım edebilir misiniz bana?
Yaşlı Bilge, kadının bebeğinin ipekimsi yanaklarını öpüp okşadıktan sonra:
- Fakirsin demek!. Yalnız ben karşılıksız yardım hiç yapmadım!. Yardım istemekte ısrarcıysan, senden çocuğunun parmağını istiyorum.. ücretini ödeyeceğim..

Yardım isteyen kadın, önce bilgenin deli olduğunu düşünmüş. “Yada, en iyi ihtimalle kötü bir şaka yapıyor.” Demiş kendi kendine.

Yaşlı ve cömert bilge isteğinde ciddîymiş.
Bir kese altın uzatarak kadına:
- Ayak parmağı bile olur!. demiş. Cerrah olduğum için, korkma acı çektirmem yavruna. Bedenindeki kanının donduğunu hisseden kadın oradan kaçmayı aklından geçirirken, yaşlı bilge:
- Olmazsa tek tırnağını sökeyim! Diyerek isteğini sürdürmüş. Hem yenisi çıkar, bebeğin bir kaybı olmamış olur.
Kadın artık “deli meli değil, bu düpedüz ruh hastası” diyerek düşündüğü yaşlı bilgeden korkmaya başlamış. Sonunda sabrı tükenmiş. Kapıyı çarpıp ordan kaçarcasına teleşla uzaklaşmaya çalışırken yaşlı bilge kadının arkasından:
- Nasıl fakirsin sen anlamadım!. diye bağırmış. Bir kese altına kucağındaki bebeğin bir parça tırnağını vermiyorsun!
Yanındaki adamına dönmüş:
- Elindeki hazineyi fark edip gördü galiba. Demiş.

*

Görmek neymiş meğer... biri doğrudan veya dolaylı göstermeden, kimilerinin bunu görmesi imkânsızdır. Gelin şimdi gördüklerinize güvenin güvenebilirseniz. Yardım isteyen kadın açısından bakarsanız bilge ruh hastasıdır. Her şeyi tepeden izleyen biri olarak siz bilge için “gerçeği kadına yaşatarak gösteren adam” dersiniz. Neye bakarsanız bakın, onu görmeniz için tek açıdan bakmayın. Bazen ona yaklaşın, bazen uzaklaşın. Bazen tepeden, bazen alttan, ama mutlaka her yönden bakın. Kıyas yapılacak benzeri veya başka bir şey varsa kıyaslayın. Görme ancak o zaman gerçekleşir. Bu bile yetmeyebilir, çünkü değer vermenizde gerekir. O kadar boş şeylerle uğraşır, sürekli en olumsuz düşüncelerle boğuşuruz ki, olan zenginliklerimizi görmeyiz, göremeyiz. Oysa onlara sürekli bakıyoruz, devamlı onlarlayız. Elimizdekilere değer vermiyoruz, bütün suçumuz bu. Değer versek bizde görmeye başlarız. Sağlık, eş, evlat, ana-baba, kardeş, dost ve arkadaşların değerini bilmeden onları görmemiz mümkün değil!   



Yayın Tarihi: 29.01.2016

SAYILAR +SAYILAR= TOPLAMI

Sayılarla ne çok şey anlatılır değil mi? Peki sayılar neyle anlatılır? Rakamlarla. Rakam nedir sorusuna sayı cevabını mı vereceğiz? Tabi ki hayır (bugün güzel Türkçe konuştuğunu sanan herkesin dil tiklerine sahip olması gibi şımarık, hoppa ve cahil kızların “tabi ki de” tikini yazacaktım; kulak kötüye de alışıyor)! Çünkü rakam sayıların yazılmasını sağlayan sembollerdir. Sayma, ölçme, tartma vb. işlerin sonunda bulunan birimlerin kaç sorusunu sorduran cevap olarakta adet, miktar olduğunu belirten bildirinin söze dökülmüşüdür. Sayılar en iyi soyutlama, modelleme biçimidir. Bugün yazımızda farklı bir rakam sistemi kullanmak istiyorum. Ben rakam olarak yazacağım; rakama nokta çift nokta veya virgül koymadığım için siz onu madde başlığı olarak değil, cümlenin başı olarak ayırmadan okursanız amacıma ulaşırım. Sonunda varılacak toplamı birlikte göreceğiz.

1 an sizi aklından çıkarmayan kimdir diye sormaya gerek var mıdır? Bence vardır. Herkesin cevabı aynı olmayacaktır tahmin ederim. Eşini söyleyenleri kıskanmak gerek. Bu zamanda böyle aşkı sevgiyi bulan perendeler mi atsın, el açıp dualar mı etsin? Meşrebine göre bir şeyler yapsın işte.

2 gözünü üzerinizden ayırmayan düşmanlarınız mı, alacaklılarınız mıdır? Bu zamanda kimseyle arayı bozmamalı, kimseye borç takmamalı. Herkes burnundan soluyor baksanıza. Acısını sizden çıkarmasın..

3 gün ayrı kalamayan iş ortağınız mıdır? Yada siz ona güvenemiyor musunuz? Ne yapıyor? Yalnız kalınca her şey arapsaçına mı dönüyor?

4 bir yanınızı sevgiyle saran çocuklarınız mı? Hele küçüklerse kapıyı çaldığınızda sizin geldiğinizi mi anlıyorlar? Ne güzel şeydir, onların bacaklarınıza sarılmaları, dünyaya değer doğrusu.

5 dakikada bir arayan sevgiliniz mi, nişanlınız mı, yoksa mızmız karınız mı? Hiçbiri çekilmez  bu durumda bilirim

6’nı üstüne getirdiğini toparlar mı yoksa o daha çok mu ortalığı birbirine katar? Aman cinayet çıkmasın. Biraz ordan uzaklaşmakta fayda var, söylemedi demeyin.

7’mi yemedi mi düşünüp siz gelene kadar açlıktan biten mi var? Acıyın canım, öylesine aşık birini bulmuşsunuz; bu kadar gezip tozulur mu?

8’de size sıcacık sofra kurmaya bayılan kadını bekletmek hainliktir. Gelemeyecekseniz telefon edin bari. Boşuna beklemesin. Gerçekten çok şanslısınız sizi bekleyen biri var! Kolay bulunur şey değil bu haberiniz var mı?

9 ay sabretti sizi taşıdı, gittiği yere götürdü, ne yerse sizede yedirdi, ne içerse sizede içirdi, siz ona arkanızı dönün olacak şey mi? Ah o kadınlar.. şu erkeklerden hep çeken çileli kadınlar.

10 parmağında on marifet varsa kadında o sizi adam eder. Haylazda olsanız, tembelde olsanız sizin yüzünü daima ak çıkarır. Hala tembellik ediyorsanız yüzsüzlük ediyorsunuz ama..

11’de telaşlanıp sizi arıyor mu? Bu ne eğlence böyle? Hem siz yalnız eğlenmeyi mi seviyorsunuz? Haftada bir iki günü anlarım, ama bu ne böyle, her gece her gece..

12’den sonra evde olmazsanız uyumayan tek kadın vardır.

Bütün bu saydıklarımı da yaşayan tek kadın;

Bütün sayıların toplamı,

Anadır ANA.

(1- Bir) an sizi aklından çıkarmaz, (2- İki) gözünü üzerinizden ayırmaz, (3- Üç) gün sizden ayrı kalamaz, (4- Dört) yanınızı sevgisiyle kuşatır, (5- Beş) dakikada bir sizi arar en küçük müşkülünüzde, (6- Altı)’nı üstüne getirdiğiniz her şeyi o yüksünmeden toplar, (7- Yedi) mi, yemedi mi diye aç kalacağınızı sadece o düşünür, (8- Sekiz)de sıcacık yemeklerle sofrada sizi bekler, (9- Dokuz) ay öf demeden sizi karnında taşımıştır, (10- On) parmağında on marifet vardır, (11- On bir)de telaşla sizi aramaya başlar gecenin bu vakti hala dışarıdaysanız, (12 On iki)de de eve varmadıysanız uyumayan sadece annenizdir. İşte sayıların toplamı bir anneye çıkıyor, sadece anneye..

Onlar bizler için gözlerini kırpmadan ömürlerini adarlar, yada adamışlardır.


Allah aramızdan ayrılmış annelerimize cennetini mekan etsin, yaşayan annelerimize sağlıklı uzun ömür versin. Benim annemde böyle bir anne. Yaşı Ve yaşım kaç olursa olsun hala anne. Annelik hiç bitmez ki... 


Yayın Tarihi: 27.01.2016

İNSAN BİLİNMEZ DENKLEMDİR

İnsanoğlu hem kolay anlaşılır, hem hiç anlaşılmaz yanları nedeniyle garip varlıktır. Birini çözdüm derken bir başkası yeni bir soru ve yeni bir sorun olarak karşımıza çıkar. Böyle böyle yeryüzünde 7,5 milyar insan var. Her biri ayrı bir evren.. öyle çok uzağa gitmeye gerek yok; kendimize bakmamız yeter. Kendine şaşmayan insan var mıdır? Yıllarca aynı çizgide kalabilen kaç kişidir?

Asıl karakterde değişim uzun sürelidir. İnsan davranışlarındaysa birkaç nesildir belki de. Değişmeyen bir şey varsa insanın doğa karşısında ki zayıflığıdır. Bugün insanı uzaya taşıyan merak güdüsü kadar zayıf oluşudur. İnsan zayıf olmasaydı alet icat edip, icadını geliştiremezdi. İlk aleti de bıçağıdır. Kendinden güçlü canlılarla ancak bıçağıyla başa çıkabilmiştir. Kimi zaman canını korurken, kimi zaman karnını doyururken bıçağını kullanmıştır.

Sonra ateşi, sonra tekeri bulunca bu çağa gelinmiştir. İşte ilk konformist insan bıçak icat eden insandır. Konforun sözlük anlamı ihtiyaç duyulan şeyi el altında, yanı başında bulmaktır. Her bulduğu yeni bir ihtiyacı doğurunca teknolojik gelişme hız kazanarak bugüne kadar gelmiştir. Bıçağı icat eden ilk insanoğluna sorulsaydı buradan nerelere kadar gideceğini kendisi bile bilemezdi.

On binlerce yıldır var olduğu söylenen insanlığın bu gelişmesi şaşırtıcıdır ama insanlık serüveni içinde son dönemlerinin hızı hariç son derece yavaş ve bir o kadarda çilelidir. Onca terin, onca gözyaşının eseriyle gelen insanlık vardığı noktadan aynı çileleri olmasada başkalaşan sorunlarla ama aynı kaygılarla aynı derecede ter ve göz yaşıyla ileriye, geleceğe gidiyor.

Örnek gerekirse eski üretim biçimlerine bağlı olarak devlet biçimlerine bakmak yeterlidir. Eski üretim biçimleri önceleri tarıma dayalıydı. Devlet vatandaşlarını dış tehlikelere karşı koruyan, kendine memur yetiştirecek kadar eğitim veren, sağlık, yaşlılık konusunda güvencesi olmayan bir örgütlenme yapısına sahipti. Krallıklardan cumhuriyete geçişle birlikte yönetim erki geniş kitlelere ulaşmış, devlet zorunlu biçim değişikliğine gitmişti.

İnsanlık için mi, tek bir insan için mi, yoksa belli bir zümre için mi olduğu konusunda her türlü söze açık yeni yapılaşmayla birlikte (ihtiyaçlar yaratılıp bireyin farkına varması imkânsız yeni tip esaretin oluşturulduğunu kentleşme örneklerine, yiyecek içeceğe, giyim kuşama, araç ve eşya kullanımından seyahat örneklerine kadar tek tipliliğe gidişi görmemek için kör olmak gerek) insanın rahatının arttırıldığını söylemek mümkün.

Uzaktan kumandalı televizyonlar, klimalar, araç kapıları; sesle açılan tuşsuz telefonlar, kendi kendine açılan kolsuz ve sürmeli bina kapıları, kendi kendini ısıtan konutlar, yemeği saati gelince pişiren fırınlar...

Eskiden bir kente uzaktan bakıldığında yaz kış ocaklarında tüten dumandan o evde yemek yapıldığı, kışsa o evin sıcak olduğu anlaşılırdı. Şimdi kentler duygusuz taş duvarlarıdır. Işıl ışıl kentler göz kamaştırır ama duygudan uzaktır artık. O ışıklar kimseyi ısıtmaz. Şairin kenti kuşlarla birlikte bir bilinmeze gitti. George Orwell’in 1984 romanındaki gibi insanların beyinleri de kalpleri de kendisinin değildir artık. Bunun için aşkları tenle karıştırıyorlar. Bir sevişmeyle aşk biter mi? Kadını ve erkeği çiçekten çiçeğe konmayı hem ruhsal, hem bedensel sağlık olarak algılıyorsa aşk zaten bitmiştir.

İnsan kendi eserinin kurbanı mı olacaktır yoksa?
   

Yayın Tarihi: 25.01.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar.

Bugün ünlü halk ozanı Dadaloğlu’na ve onun şiirlerine yer vereceğim. Armut dibine düşer misali halk ozanı Aşık Musa’nın oğlu olan Dadaloğlu’nun asıl adı Veli’dir. Nerde ve hangi tarihte doğduğu bilinmiyor. Adana, Kozan, Erzin ve Payas dolaylarında yurtlanan Avşar Türkmenleri’ndendir. Avşar beylerinden Alioğlu Dede Bey, Mistik Bey ve Kozanoğlu Ahmed beylerin yanında kâtiplik ve imamlık yaptı. Osmanlı Devleti Toroslardaki Türkmen göçerlerini zorla köylere yerleştirmeye kalkınca Avşar aşireti Osmanlı devletine başkaldırdı. Sivas dolaylarında oturmaya mecbur edilen aşiretinin ayaklanmasını destekleyen şiirler yazdı. Ömrünün sonuna doğru Sivas’tan Çukurova’ya döndüğü, göçebelikte dolaştığı dağlara çekilip öldüğü halk efsanelerinden biridir. Bu konular yer yer şiirlerinden anlaşılır.

Bugün Kozan’da yaşayan Kozanoğulları ailesinin soyu Dadaloğlu’ndan gelmektedir.

Dadaloğlu Şiirlerinde tabiat, aşk, yi­ğitlik ve kahramanlık temasını işler. Hepsinde Toros ve Çukuro­va’lı aşiretlerin hayatını, Osmanlı’yla kapışmalarını ve ardından gelen  yenilgiyi, iskâna mecbur edilişlerini ve bunun acılarını anlatır.

Yalın ve içten bir halk Türkçesiyle  Koşma, destan, semai ve varsağı söyledi. Fakat asıl kişiliğini türkülerinde gösterdi. Çağdaşı olan âşıklarda bulunan divan şiirinin etkisi Dadaloğlu’nda hiç yoktur.
Cönklerden, dergilerden ve halk ağzından derlenen şiirlerinin sayısı yüz civarındadır.

...

HER SABAH SEYRAN GEZERKEN

Her sabah, her sabah seyran gezerken
Iras geldim selvi boylu fidana
Top top olmuş kirpikleri bölünmüş
Hoş benzettim samur kaşlar kemana

Al yanağın elmas m’ola kar m’ola
Çapraz vurmuş düğmeleri dar m’ola
Acep mislin şu cihanda var m’ola
İnsem gitsem Hindistan’a Yemen’e

Eliftir kirpiği İra’dır kaşı
Bu güzellik sana Mevla bağışı
Arasam cihanda bulunmaz eşi
Hiç mislin gelmemiş devr-i zamana

Dadal’oğlum der de, hûbların hası
Ferhat’ın Şirin’i Mecnun’un Leyla’sı
Aklım eğlencesi gönlüm yaylası
Bir yel esti başımdaki dumana

Dadaloğlu

***

ILGIT ILGIT SEHER YELİ ESİYOR

Ilgıt, ılgıt seher yeli esiyor
Gâvur dağlarının başı dumanlı.
Gönül binmiş aşk atına aşıyor
Bire beyler cünunluğun zamanı mı?

Aşağıdan iskân evi gelince
Sararıp da gül benzimiz solunca
Malım mülküm seyfi gözlüm kalınca
Kaypak Osmanlılar size aman mı?

Aşağıdan iskân evi geliyor
Bezirgânlar koç yiğide gülüyor
Kitabın dediği günler oluyor
Yoksa devir döndü âhir zaman mı?

Aşağıda akça çığın ötünce
Katar başı mayaların sökünce
Şahlan ferman Türkmen ili göçünce
Daha da hey Osmanlı'ya aman mı?

Dadaloğlu'm sevdası var başımda
Gündüz hayalimde, gece düşümde
Alışkan tüfekle dağlar başında
Azrail'den başkasına aman mı? 

Dadaloğlu

***

KALKTI GÖÇ EYLEDİ AVŞAR ELLERİ

Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız Kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir

Dadaloğlu’m bir gün kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir 

Dadaloğlu

***

KOŞMA

Çıktım yücesine seyran eyledim
Cebel önü çayır çimen görünür.
Bir firkat geldi ki coştum ağladım
Al yeşil bahçeli Kaman görünür.

Şaştım hey Allah’ım ben de pek şaştım
Devrettim Akdağ’ı Bozok’a düştüm
Yozgat’ın üstünde bir ateş seçtim
Yanar oylum oylum duman görünür.

Biter Kırşehir’in gülleri biter
Çığrışır dalında bülbüller öter
Ufacık güzeller hep yeni yeter
Güzelin kaşında keman görünür.

Gönül arzuladı Niğde’yi, Boru
Gün günden artmakta yiğidin zârı
Çifte bedestanlı koca Kayseri
Erciyes karşısında yaman görünür.

Dadaloğlu’m da der zatından zatı
Çekin eyerleyin gökçe kır atı
Göçmek değil bizim ilin muradı
Ak yâre gitmemiz güman görünür. 

Dadaloğlu

***

SANA DERİM HASAN KALESİ

Sana derim Hasan Kalesi sana
Alt yanında döğüş oldu, yön oldu
Yiğit olan yiğit çıktı meydana
Koç yiğitler arap ata bin oldu.

Akşamki gördüğüm şu kara düşler
Hesaba gelmedi kesilen başlar
Eyerlen atımı küçük kardaşlar
Hünkâr tarafından bize gel oldu.

Akşamınan ikindinin arası
Aldı beni şu düşmanın yarası
Ecel geldi ölmemizin sırası
Ağladı el-oba gözü kan oldu,

Dadaloğlu’m der ki belim büküldü
Gözümün cevheri yere döküldü
Üçyüz atlı ile cenge çıkıldı
Yüzü geldi iki yüzü dön oldu. 

Dadaloğlu

***

YEDİ İKLİM DÖRT KÖŞEYİ DOLANDIM

Yedi iklim dört köşeyi dolandım
Meğer dünya her tarafta bir imiş
Ben dünyayi Al’Osman’ın sanırdım
Meğer dünya yüz sultanlık yer imiş

İrili ufaklı insan (...) oldu
Onlar doğdu geçinmesi güç oldu
Altı Arap atı şahbaz nic’oldu
Mamur sandım yalan dünya çürümüş

Okuduğun tutmaz oldu alimler
Kalktı da adalet arttı zulümler
Terlemeden mal kazanan zalimler
Can verirken soluması zor imiş

Kulak verdim dört köşeyi dinledim
Meğer gıybetimi eden coğ imiş
Çok yaşayıp mihnet ile ölmeden
Az yaşayıp dem sürmesi yeğ imiş

Dadaloğlu’m der ki sözüm vasiyet
Benim sözümü dinleyene nasihat
Besmelesiz kazanılan (...) evlat
O da dünyada ziyankâr imiş 

Dadaloğlu

***

YİNE TUTTU GAVUR DAĞ’IN BORANI

Yine tuttu Gâvur Dağ’ın boranı
Hançer vurup açarlardı yaramı
Sana derim Mıstık Paşa ereni
İçindeki bunca beyler nic’oldu

Sabahaca kandilleri yanardı
Soytarılar fırıl fırıl dönerdi
Ha deyince beşyüz atlı binerdi
Sana inip konan beyler nic’oldu

Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı şu insan n’eyler
Bir yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimd’en sonra yaşaması güç oldu 

Dadaloğlu

***

YÜCE DAĞ BAŞINDA KAMBER TAY OLUR

Yüce dağ başında Kamber tay olur
Korkarım ki emeklerim zay’olur
Sevda sevda derler üç beş ay olur
Bizim sevda senesini doldurur

Arkını yaptım da suyu akmıyor
Kahpe felek hiç yüzüme bakmıyor
Çok yuva bekledim cücük çıkmıyor
Boş yuva bekleyen yoz kuşa döndüm

Şu felekle bir oyuncak oynadım
Oynadım da oyunumda yenildim
Farzını kıldım sünnetinde yanıldım
Beş vakit namazı kılmışa döndüm

Der Dadaloğlum da nedip n’etmeli
Sözlerimi birem birem tutmalı
Mirasçıya kalacak malı n’etmeli
Üç beş oğlan olmadıktan gerü 

Dadaloğlu

***

Soğuk havalarda insan büzüşüp bir kenarda kıvrılmaya hazırdır. Böyle bir durumda yazmakta zor. Sizlerle yazma isteğim beni yazmaktan alıkoyan zorluğu aşıyor. Böyle itici bir güçle bu satırları yazdım. Fakat her yazı gibi bu da burada bitiyor.

Hepinize mutlu hafta sonları...



Yayın Tarihi: 24.01.2016

DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE GAZETE 4

Gazete tarihini incelediğimizde ilk gazetelerin bir-iki yüz adet basıldığını, teknoloji ile basım ve dağıtım imkânlarının gelişip artmasıyla gazetelerin baskı sayısı milyonu geçtiğini, 20. yüzyılla birlikte amaçladığı okuyucu kitlesine ulaşabildiğini görürüz. Yazı dizimizin geçen bölümünde gazete tarihini incelerken ülkemiz gazeteciliğinde müvezziliğin, gezgin satıcılığın yerini söz ederken bu konudaki izlenimimde “Ben çocukluğumdan, İstanbul’a gittiğimizde yoğurtçular, sütçüler, zerzevatçılar (İstanbul’da sebzecilere zerzevatçı derlerdi) ve daha pek çok unuttuğum satıcılarla birlikte gazete satıcılarınında seslendiklerini bilirim.” Demiştim. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
*
Bizim burada sokağa çıkma yasağı uygulanan nüfus sayımı sırasında, bazende Pazar günleri gazete satıcısı geçerdi. Bugün Adnan Menderes caddesi üzerinde Elit Otelinin olduğu köşede eskiden bakkal vardı. Hatırladığım kadarıyla 1960-1970 arasında o bakkalı işleten Nurettin adında eski gelme Boşnaklardan bir ağabeyimizdi. O yerin adı hala bakkallar durağıdır. O Nurettin ağabey daha sonra ailevi sebeplerle bakkalı kapattı, gazete satıcısı oldu. Eski Bakkalı gazeteci dükkânına dönüştürdü. Bir süre sonra işi müvezziliğe yani gezici satıcılığa çevirdi. 1976-82 arası ondan her gün gazete alırdım. Bazen ruhsal durumu elvermez gazeteleri ertesi gün dağıtırdı. Bir gün öncenin gazetesiyle o günün gazetesini birlikte aldığımda olmuştur. Zamanla bu gazete satışı iki üç gün gecikince daimi müşterisini kaybetti.

Yeterince özele indik, artık konumuza dönelim.
*
Cumhuriyet döneminde gazete dağıtıcılığını iki bölüme ayırabiliriz. İlki; gazetelerin kendi imkânlarıyla, buldukları kişiler aracılığıyla gazete dağıttıkları örgütsüz dönemdir. Bu bölüm 1959 yılında bitmiştir. İkincisi ise dağıtım şirketlerinin kurulduğu örgütlü dönemdir. Bu dönemde gazete dağıtımı kitleselleşmiş daha çok okuyucuya erişmek mümkün olmuştur. Ülkemizde giderek artan kara ve demir yollarının gazete dağıtımına katkısı çoktur. 1946’da başlayan çok partili sistemle kentleşme ve okur yazar oranı arttı. Gazete satışları bundan da olumlu yönden etkilendi. O döneme kadar sadece büyük şehirlerde bulunan “Gazete Bayiliğine, yani aracı kuruluşlara diğer şehirlerde de ihtiyaç vardı.

1957 yılında siyasal hayat hareketlenince gazete sayısı arttı. Bu artışın ardından “Kitle Gazeteleri” doğunca ulusal dağıtımın yapılması zorunlu duruma gelmiştir. Bunun üzerine gazeteler aldıkları kararla ortaklaşa bir dağıtım şirkete kurdular. İlk dağıtım şirketi GAMEDA (Gazete Dağıtım Ltd. Şti) 4 Eylül 1959 yılında Tercüman, Milliyet, Cumhuriyet, Yeni Sabah ve Dünya gazeteleri ile Hayat mecmuasını çıkaran Tifdruk Matbaacılık ortaklığı ile kurulmuştur.
  
1975 yılına kadar varlıklarını sürdüren “Madrabaz” adıyla anılan İstanbul bayilerinin sayısı 23’ü bulmuştu. Dağıtım şirketleri, İstanbul içinde kendilerine bağlı yaygın bir bayilik örgütü kurarak gazetelerin dağıtımını bu örgüt kanalıyla yapmaya başladılar. Bu değişimle birlikte kendiliğinden gelişmiş olan eski sistem, yerini, bayilik bölge sınırlarının belirlendiği ve bayilerin kurumsallaştığı bugünkü bayilik sistemine bıraktı.


SON


Yayın Tarihi: 22.01.2016


DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE GAZETE 3


Gazete tarihini incelediğimizde ilk gazetelerin bir-iki yüz adet basıldığını, teknoloji ile basım ve dağıtım imkânlarının gelişip artmasıyla gazetelerin baskı sayısı milyonu geçtiğini, 20. yüzyılla birlikte amaçladığı okuyucu kitlesine ulaşabildiğini görürüz. Yazı dizimizle gazete tarihini incelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.

*Berliner veya Midi: 470 mm x 315 mm: Bu boyda gazeteleri genellikle Avrupa’da görmekteyiz. Fransız Le Monde, İtalyan La Stampa bu boyda basılan gazetelerdir. İnternet ve TV yayıncılığı karşısında kan kaybı durmayan önemli oranda reklam gelirleri azalırken baskı giderleri artan ünlü büyük boy gazeteler orta boyutta yayınlanmaya başlamıştır. 12 Eylül 2005 tarihinde ünlü İngiliz gazetesi The Guardian orta boyuta geçmiştir. Belçika’dan De Standaard ve İsviçre’den Fluck gibi ciddi içerikli gazetelerin satış kayıplarına bağlı gider sorununu çözmek amacıyla küçük (tabloid) boyuta geçerek başarılı olmaları ülkemizde de tartışılmış hatta Radikal gazetesinin bu boyda yayımlanması gündemimize konu olmuştur.

* Bütüncül (Kompakt), gazete endüstrisinde kullanılan broadsheet kalitesindeki baskının, küçük boyutta basılmasıyla ortaya çıkan gazete boyutudur. The Times gazetesi bu boyutta yayın hayatını sürdürüyor.

Gazete çeşitlerinden sonra sırada Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de gazete tarihi var.

Hatırlarsanız ilk Türkçe gazetenin “Vekdyi-i Mirsiye” adıyla Kahire’de 1828 yılında yayınlandığını belirtmiştim. Kahire Mısır’ın ezeli başkenti, o dönem Osmanlı’nın eyalet merkezi durumundaydı. İstanbul’da değilde Arap nüfuslu bu şehirde ilk Türkçe gazetenin çıkmış olması şaşırtıcı. Kahire’den 3 yıl sonra 1831’de İstanbul’da çıkan ilk gazete devlet gazetesi olan Takvim-i Vekaî’dir. 1840 yılında Ceride-i Havadis, Devletin gazetesinden 29 yıl sonra 21 Ekim 1860 yılında özel sektöre ait ilk Türkçe gazete olan “Tercüman-ı Ahval” yayın hayatına başlamışlardır. Devletin güdümündeki Takvim-i Vekaî, yalnızca devlet büyüklerine, bilim adamlarına, yüksek rütbeli memurlara, taşradaki yöneticilere ve elçiliklere gönderilmek üzere 250 adet basılırken, Ceride-i Havadis ve Tercüman-ı Ahval’de gazete baskı sayısı birkaç bine ulaşmıştır.

İlk gazete dağıtıcılığı 1862’de başlar. Dağıtıcılar o dönemde çıkan gazetelerin ücretli çalışanlarından oluşuyordu. Bunlar gazeteleri belli yerlere götürüp bırakıyor, okuyucular buralardan gazeteleri alıyorlardı.

21. yüzyıldan geriye gazete yayıncılığımıza baktığımızda 19. yüzyılın ilk yarısına ulaştığımızı gördük. O dönemden bu güne gazete yayıncılığı haberleşme konusunda daima önemli rol oynamıştır. O zamanki şartlar altında bütün ülkeye yayılamayan, genellikle İstanbul’da yayınlanan gazeteler, ancak yakın çevredeki belli sayıda okuyucuya ulaşabiliyordu.

Eski adıyla müvezzilik olan gazete gezici (seyyar) satıcılığı İstanbul’da ilk gazetenin çıkışından 37 yıl sonra 1878 yılında oldukça ilerlemişti. Gazete satan kimse, kolunun altına aldığı ve bir iple omuzunda taşıdığı gazete veya gazeteleri, “yazıyor, yazıyor, .....” diyerek sokaklarda satmaya çalışmıştır. Türk basınında bu şekilde gazete satıcılığı1980’lere kadar ulaşmıştır.
*
Yazımızın bu bölümünde izninizle çocukluk zamanlarıma anılarla yolculuk yapmak istiyorum.

Ben çocukluğumdan, İstanbul’a gittiğimizde yoğurtçular, sütçüler, zerzevatçılar (İstanbul’da sebzecilere zerzevatçı derlerdi) ve daha pek çok unuttuğum satıcılarla birlikte gazete satıcılarınında seslendiklerini bilirim.




DEVAM EDECEK





Yayın Tarihi: 18.01.16