31 Mart 2016 Perşembe

YEMİN VE NİYET



Bugün size bir hikâyem var. Erkek kişiliğine değinilen bir hikâye..
Konu erkek olsa da, yerine göre kadın erkek ayırmadan aynı şekilde davrandıklarını söylesek yanlış olmaz. Bu davranış çoğu zaman işi kıvırma, kurtarma, bir tehlikeyi savuşturma, bir niyeti gizleme çabasının ürünü olabiliyor. 

İşte hikâyemiz..

*

Bir gün ormancının biri, dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür.
- “Aman tanrım” diye bağırdığında bir peri belirir ve “Ne diye bağırıyorsun?” der.
Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.
Peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir.
“Baltan bu muydu ?” diye sorar.
Ormancı “hayır” diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. “Baltan bu muydu?”
Ormancı yine “hayır” diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. “Baltan bu muydu?”
Ormancı “evet” der.
Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir.
Ormancı mutlu bir şekilde evine döner.
Bir zaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı suya düşer.
Ormancı “aman tanrım” diye bağırır.
Peri yine belirir ve sorar: “Ne diye bağırıyorsun ?”
Ormancı “karım suya düştü” der.
Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte geri döner.
“Senin karın bu mu?” diye sorar.
Ormancı “evet” der.
Peri sinirlenmiştir, “Yalan söylüyorsun, gerçek bu değil” der.
Ormancı “özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim, bu sefer CatherineZeta-Jones ile geri dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin.
Oysa ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez’e evet dememin sebebi budur..”

*

Hikâyemizin kahramanı bir erkekti. Başta dediğim gibi kadın erkek fark etmez. Yerine göre kadın, yerine göre erkek durumu kurtarma çabası gösterir. Kıvrak zekâ işi olan mazeretle, işi kıvırmaya çalışmak arasında elbette fark vardır ama her ikisinin yaydığı koku aynıdır. Bu kokunun adı “Yalan”dır. Yalan ne kadar ustaca gizlenirse gizlensin kendini belli eder. Ne kadar haklı ve ne kadar geçerli bir söylenme nedeni olursa olsun mutlaka asıl amaç gizlenmiştir. Zaten yalanda bunun için yalandır. Gerçeği saptırma, gerçeği çarpıtma ve gerçeği gizleme olmak üzere söylenen söz ve yapılan davranışların hepsine dikkat ederseniz alttan alta asıl niyeti fark edersiniz. Her ne kadar allanıp pullansa, her ne kadar başkalarının yararı gözetilse bile güven sarsıcıdır. Günümüzde, hele ülkemizde böyle davranan insan o kadar çoktur ki, birbirini aldatmayana şaşırılır herhalde. Hepsinin mazereti de aynıdır yemini de. Hepsi “namerdim ki” der, az gelirse “ekmek çarpsın” yetmezse “kuran çarpsın.” İşi azıtan en alt kültür insanları “anam avradım olsun” sakızını çiğnerler. İki gözünün önüne akmasını isteyenler mi dersiniz, belasını isteyenler mi?  

İstenildiği kadar yemin edilsin, niyet önemlidir. Yemin ve niyet birbiriyle örtüşmek zorundadır. 



Yayın Tarihi: 04.03.2016

GEREKLİ OLAN GÖZLEM GÜCÜ, PARA DEĞİL

Her şey para mı?

Her şey paraymış gibi davranıyoruz. Onu kazanmak için ömür tüketiyoruz, ömür. Bir gün göçüp gideceğiz bu dünyadan. Kim bilir, belki de hayattan hiç tat almadan. Hiç anlamadan hayatı şalterler inecek, “inşaat bitti; yapı paydos” denecek bir gün.

İşte o zaman eyvah!

Gerçi her ölen pişman ölür. Yapmak isteyip yapamadıkları için değil. Yapmaması gerekenleri yaptığı için.. bunun en başında para kazanmak geliyor. Tabiat, Allahın inayetiyle bize cömert davranıyor olmasına rağmen onun üretim ve sevkiyatını elinde tutanlar bu cömertlikten uzak. Hele ülkemiz gibi küçük sermaye sahibi bol olan ülkelerde çok nadir cömert işletmeciye rastlarsınız. Buna devletide ekleyin.

İşi azdırmakta üstlerine yok!

Kıt kanat geçinmeye çalışanların halleri hiç umurlarında değildir. İşin ekonomik ve siyasi yönünü anlatmayacağım bugün.

Amacım başka!

Para ekonomisine sıkıştırılıp kalmak kötü. Bu karşılıklılık ilkesi insanı çıkarcı yapıyor. İnsan alınır satılır bir metadır, farkında değil.

Edepsizlik burada başlıyor işte.

Tembelliğe, aylaklığa övgü yapacağımı sanıyorsanız yanılırsınız. Bir filme konu olan Mandıra filozofluğuda yapmıyorum inanın.

Derdim, inasın insan olma özelliklerinin kaybolmasıdır.

İnsanın insan olma özelliklerini kazanması para ekonomisine dayanmıyor. Karşılıklılık ilkesi geçersizdir burada.

Peki nedir geçeli olan?

Hemen cevaplayalım. Allahın yalınkat yarattığı biçimiyle tabiat varlığı İNSAN OLMAK!

Onun için paraya gerek yoktur, kredi kartına hiç yoktur. Onlarla geçici, tüketilen, yok edilen şeyler alabilirsiniz. Ardınızda çöp dağları bırakırsınız.

Oysa parasız alınan ve nesilden nesile kalan şeylerde vardır.

İnsan olmak için en başta “Edep” almamız gerekir. Buna dünyanın hiçbir yerinde bir ödeme yapılmıyor.

“Gönül” almanında bir fiyatı yok!

Bu konular için gerekli olan “Öğüt”lerdir.

Siz isteyin yeterki, hevesli çok insan önünüze çıkar.

Birde yaşadıklarınızdan ve başkalarının yaşadıklarından “Örnek” ve “Ders” almanız gerekir.

Size gerekli olan gözlem gücüdür, para değil.


Yayın Tarihi: 02.03.2016

29 Şubat 2016 Pazartesi

ÖLDÜKTEN SONRA BEĞENİLMEYİ KİMSE BEKLEMEZ

İnsana ömrü boyunca akıl da verirler, izlenecek yolda çizerler. Önerilerin ardı arkası
kesilmez. Bu önerileri kötü niyetle yapanlar kadar, iyi niyetle yapanlarda vadır. Ne yazık ki
iyi niyetlilerin sesi kısıktır. Kötü niyetlilerin göbeği uzun kesildiği için sesleri gürdür. Bu
yüzden biz o iki grubu aynı kefeye koyarız. Oysa insanın teselliye ihtiyacı vardır. Teselli
kalelerini yıkmanın hiç gereği yok! Boş söz gibi görünse de “takma boş ver” diyenleri de
arada bir dinleyelim; ne kaybederiz?
Olan bize oluyor. Sonra en yakınlarımıza.. Bir nefes alsak öfkemiz geçecek. Öfke baldan
tatlıdır derler. Malum balı sevmeyen yok. Hepimiz bal yemeyi çok severiz. O zaman gelsin
köfteler, gitsin köfte.. pardon öfkeler.
Kızmak, öfkelenmek hoş bir şey değil. Sinir sistemimiz öfkeyle laçkalaşır. Kendimizi
denetleyemez duruma gelebiliriz o durumda. Çağımızın Hastalık sebeplerinin başında öfke
geliyor. Sinirsel baskı (stres denen şey) öfkeden kaynaklanır. Bunun için “değmez” diyorlar
ya bize, bu söze uyalım. Hakikatten hiçbir şey kızmaya, öfkelenmeye değmez.
Kızmayalım, takmayalım ama gamsız olacak kadar saf, yada bencil olmakta güzel bir şey
değil. Kendimizi, sevdiklerimizi unutacak kadar gamsızlık sorumluluktan kaçmaktır. Oysa
hayat sorumsuzu, kaçak güreşeni daima çöplüğe atar. İnsanların ne söylediğine bakılmaz
bilirsiniz, ama ne yaptığına, nasıl yaptığına bakmayan kalmaz. Ne söylediğine bakılmayınca
ister istemez insan suspus olur.
Suskun insan içine kapanık insandır. Ne düşünür, niyeti nedir kimse bilmez. İçine kapanık
insanın ruh dünyası, dolayısıyla kişiliği karışıktır. Kendini ifade etmeye gücü yetmez. Hep
tenhalara kaçar öyleleri.. zihnide berrak olmayabilir hatta. Bunun için susan insanda hoş
karşılanmaz. Hele ileri yaşlarda susan hayattan kopar. Bunun için suskunlar konuşturulmaya
çalışılır.
Konuşan sevilir. Elbette yerinde ve zamanında konuşanı makbuldür. Kantarın topuzunu
kaçıranları kimse dinlemez. Öylelerini kimse muhatap almaz. Nasıl alsınlar ki? Bir çuval
inciri her an berbat edebilirler. Konuşurken kantarın topuzunu kaçıranlarla keyifli sohbet,
hatta istek ve şikâyetler bile doğru dürüst yapılamaz. Oysa konuşmanın amacı iletişim
kurmaktır. Muhatap alınmayan kişiyle nasıl iletişim kurulabilir? Mümkün müdür bu? Elbette
hayır.
İletişim kurulamayanlar sadece ölüler değildir. Susanlar, konuşma adabını bilmeyenler, ruhsal
ve zihinsel bozuklukları olanlarlada sağlıklı, düzgün işleyen bir iletişim kurulamaz. İletişim
kurmak ben merkezcilikten uzak olanlarla mükemmel sonuçlar verir. Ben merkezcilerin
kendine güveni az olanları alıngan olurlar. Eğer insana değer veren biriyseniz, birini
kırmamaya özen gösteriyorsanız, alınganlarla iletişim eksikliğine hazır olmalısınız.
Şimdi bütün bu saydıklarımızı bir yerde birleştirelim.
İnsan davranışına yapılan yorumlar ve bunlara verilen tepkiler soncunda söze önem vermeme
ve toplumdan kaçma sonucunda, iletişim eksikliği doğar. İletişim kurulamayan kişinin aniden
ölmesi durumunda, ölümü o kişiye yakıştırılamaz. Ne yazık ki vakit geçtir artık.
Oysa yaşarken beğenilmeyenler, hep öğüt verilenler öldükten sonra beğenilmeyi bekleyecek
durumda bile değildirler.
Onun için gerçekçi olalım.


Yayın Tarihi29.02.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar.  Bu haftaki şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sizlere daha önce 2 kez
tanıtmış, şiirlerinden seçtiklerimi sunmuştum. Fazıl Hüsnü Dağlarca şirlerinden bir kez daha
seçim yapmış olmam “müflis tüccar eski defterleri karıştırır” sözünü aklıma getirdi. Fakat
Fazıl Hüsnü Dağlarca ne kadar sunulsa da bence bir sonraki zamanda gene sunulmaya
gebedir. Çünkü şairimiz, milli şairlerimiz içinde önemli yer tutar. Kendisini tekrar sunmanın
sevincini yaşıyorum.
Şimdi de şairimizi şöyle bir hatırlayalım derim; siz ne dersiniz?
1914 yılında İstanbul’da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi’ni ve1935’te Harp Okulu’nu bitirdi.
1950 yılında kendi isteği ile ordudan ayrıldı. 1960 yılında Basın-Yayın ve Turizm Genel
Müdürlüğü’nde, Çalışma Bakanlığı’nda İş Müfettişi olarak çalıştı. İstanbul Aksaray’da Kitap
Kitabevi’ni kurdu, yönetti. 1960-1964 yılları arasında Türkçe adlı bir dergi çıkardı. Türk Dil
Kurumu Yönetim Kurulu üyesiydi.
Yavaşlayan Ömür adlı ilk şiiri 1933’te İstanbul dergisinde çıktı. Aile, Ataç, Çağrı, Devrim,
İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe,
Yücel, Yenilik, Yön, gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı. Şiirlerinde mağara devri
insanlarından günümüz insanına dek insanın, iç ve dış dünyasını benzersiz anlatımıyla işledi.
İlk yapıtından başlayarak Türk şiirine yepyeni bir anlam, kavrayış ve ses getirmiştir.
Şiirimizin en verimli sanatçısıdır, şiirini sürekli olarak yenileyen özelliği ile Türk Şiirinin Ses
Bayrağı nitelemesine değer görüldü.
İşte övgüye değer şiirlerinden seçtiklerim.
...

AĞIR HASTA
Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip, geceleri.
Haytayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.
Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nur gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

ANKARALI HASAN
Altı kere aldılar Şehitler Tepesi'ni,
Altı kere geri aldık.
Ovalar şahidimiz,
Sonunda biz aldık.
İlle dermiş gavur,
Gülerim illesine!
Gece atar, gündüz atar, yorulmaz,
Delik delik oldu nazlı yer.
Yanaşmaz ki iki nefes sorasın,
Kimi arar, ne söyler?
Deli midir, kör müdür,
Şaşarım güllesine!
Yaralarım köyceğizi düşünür,
Kanımın boşuna akası yok.
Düşmana malum ola,
Dipçiğim yüreğimdir çarpınca, şakası yok
Ayacığıma düşmüş,
Acırım kellesine!...

Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

BİR MEMET DAHA
Topraktan mı çıktı yarı toprak bir yaratık,
Gökten mi indi yarı gök bir kartal.
Bir Memet daha var oldu o sıra,
Tepenin doruğunda kalpağı al.
Bir Memet olduğu besbelli,
Saçları başakta, gözleri çiçekte.
Elleri ayakları öylesin kocaman,
Yüzü altı Memet'in yüzüne öylesin benzemekte.
Vardı üç adımda masalcana,
Ağzı duman tüten makineliye, dev.
Kabzayı kavrar kavramaz bastı tetiğe
Fışkırdı namludan sonsuz bir alev.
Allah Allah, şaştı bütün dağlar, bütün gök,
Şaştı dost düşman.
Bu kimdir, bu kaçıncı Memet'tir,
Ölülerde dirilerde dondu kan.
Görsen efsane, görmesen efsane,
Duysan efsane.
Uzak mıdır bayraktan düşen,
Yakın mıdır ne?
Bir parıltı bir parıltı tarihten,
Tanrıca dik.
Yurdun ulusun kutsal gücü,
Bu yedinci Memet, Memetçik.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

BU ELLER MİYDİ?
Bu eller miydi masallar arasından
Rüyalara uzattığım bu eller miydi.
Arzu dolu, yaşamak dolu,
Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.
Bilyaların aydınlık dünyacıkları
Bu eller miydi hayatı o dünyaların.
Altın bir oyun gibi eserdi
Altın tüylerinden mevsimin rüzgârı.
Topraktan evler yapan bu eller miydi
Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.
El işi vazifelerin önünde
Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iyiydi.
Kaybolmuş o çizgilerden
Falcının saadet dedikleri.
O köylü çakısının kestiği yer
Söğüt dallarından düdük yaparken...
Bu eller miydi kesen mavi serçeyi
Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.
Yorganın altına saklanarak
Bu eller miydi sevmeyen geceyi.
Ayrılmış sevgili oyuncaklardan
Kırmış küçücük şişelerini.
Ve her şeyden ve her şeyden sonra
Bu eller miydi Allaha açılan !

Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

BÜYÜMEK
Büyür ağaçlar maviliklerde,
Bulutlar, aydınlıklar, uzaktan.
Büyür şehirlerin yatakları,
Mevsimlerin üstü, yaşamaktan.
Bir anne gibi genişleyen sabah aydınlığı,
Büyür kanatları yavru serçelerin.
Büyük şehirler ve şehirlerde,
Korkunç hayatı, gecelerin.
Büyür hatıralar gibi ihtiyarlar,
Yaşamayı hatırlarken.
Büyür güzellikleri, vücutları kısmetleri,
Çocuklar uyurken.
Vakit büyür habersiz,
Bir serinlik düşer her cama.
Çiftçiler bile anlamadan
Büyür topraklar daima.
...
Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

DENİZ FENERİ
Uzanmış koca burun açık denize doğru,
Lacivert ve gri gecenin değerinde.
Karanlıkla başlar bir dünya sevgisi,
Deniz feneri parlar,
Talihe aldırmadan kayalar üzerinde.
Bulutlar birleşir alaca düzlüklerde,
Çöker uzak limanlardan bir sis.
Bir sıkıntı başlar karanlığında kaderin,
Bildirir, yanınca yanınca,
Ömrün neresindesiniz, aşkın neresindesiniz?
Yüreğin mi daralıyor, yıldız ışığında,
Bırak anılar gitsin biraz daha geri.
Ruhu götürmeden vakit yürüyebilir,
Düşün nasıl durmuş sabırla yüzlerce yıl,
Hep bu benekte bu deniz feneri.
Bak deniz savaşlarına, yaşlı korsanlara,
Uçan dalgalara, uyuyan rüzgâra bakmış,
Bir tek göz kadar kara ve mavi,
Enginle boş,
Kısmetsiz balıkçılara bakmış.
Saçlarında tuz kokan, ölü kokan bir serinlik,
Yüzünde bir fırtına tadı.
Durursun yorgun, umutsuz,
Birden bir daha yanıp söner, sevinçle titrersin,
Bir şey, belki de yaşaman uzadı.
Yaslıdır dulların ölçülmez özleminde,
Güçlüdür kocaman geceleri taşır.
Delidir, konuşmaz, uyumaz,
Sonrasızlığın iyiliğini bekler, kötü günlerden,
Akıllıdır.
Sarhoş gemilerimiz sallanır sallanır,
Gömülmüş kasırgaların uykusuyla belli,
Kayalar mezarlara benzer enginlerden,
Duyulur sudan göğe kadar,
"Ölüsü kandilli."
Vakit yok olur, zamandan boşalır varlık,
Düşmez burçlardan haber.
Bir uğursuzlukla ağır ve yorgun,
Bütün insanlar bitti sanırsınız,
Deniz feneri gülümser.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

***

Bu haftada yazımızın sonuna geldik sevgili okurlar. Dilinizden şiir, kulağınızdan müzik eksik
olmasın. Güzel hafta sonları dileğiyle...


Yayın Tarihi28.02.2016

TAVŞAN KANI ÇAY 6

Bana bekle deme
Bilmez misin içmediğin çay bile
Bardakta soğur.
... 


Yazı dizimize başlarken çay kelimesinin dilimizde üç anlamı olduğunu belirtmiştim. İlki
coğrafik terimdi. İkincisi bir bitkinin kaynatılmasıyla elde edilen bir içecek adıydı. Üçüncüsü
müzikli, yiyecekli ve ana içeceği adını aldığı içecek olan parti. Bizim konumuz ikinci anlamı
üzerineydi.
Bugün çayın aslında önemli olan, ama bizim pek fark etmediğimiz nitelik ve özelliğinden bir
kaç söz söyleyerek yazı dizimizi bitiriyorum.

Çay hiçbir içecekte olmayan dört özelliğe sahiptir. İşte o özellikler:
1: Sınıfsız bir içecektir.
Ayakkabı boyacısından şirket yöneticilerine, hademesinden bakanına kadar herkesin
ortak içeceğidir. Sınıfsal ve toplumsal kaynaşmayı arttırır. Toplumsal olarak bir içecekle
eşitlenme sembolüdürde.
2: Zamansız bir içecektir.
Sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşamüzeri, yatmadan önce yani günün her
saati içilebilen tek içecektir.
3: Her türlü sohbet içeceğidir.
İş toplantısında, nişanda, düğünde, maçta, komşu gezmesinde yapılan sohbetlerin tadı ancak
çayla ortaya çıkar. Çaysız hiçbir sohbetin tadı olmaz.
4: Mekânsız bir içecektir.
Piknikte, misafirlikte, evde, iş de, uçakta, vapurda, otobüste, trende çay içilebilir.
Yalnızların, şairlerin ve yoksulların, içeceğidir. Ona öyle sıradan bir içecekmiş gibi
davrananlar, onun halkçı yanını unutanlardır. Kesilmiş bilek acısıdır rengi. Özlenmiş
sevgilidir. Askerdeki kardeştir, oğuldur ay yıldızlı al bayrağın bekçisi. Halkçı iken de
soyluluğu elden bırakmaz. Saraylarda porselenlere girer ihtişamlı kırmızısıyla.
Herkes şapkasını önüne koysun ve huşu içinde çayı düşünsün. “Ben çay sevmem, çayla aram
iyi değildir” ne demek? Delikanlılığı darmadağın eder çay sevmemezlik. Çay içmeyeni
anlamak, dinlemek kolay değildir. Bir hastalığı yoksa, herkes mutlaka çay içer. Çünkü çay
sağlık verir.  Çay sevmeyenler biz çay sevenler için önemli bir sorun olarak karşımıza çıkacak
her defasında içtenliğimizi bozacak ve yıkacaklardır.
Zamansız - mekânsız - sınıfsız bir başka içecek yoktur. Bu özellikleri onu tartışılmaz kılar.
Onu tartışmak haksızlıktır. Her haksızlıkta sevgisizliktir. Çaya yapılan veya yapılacak olan
her haksızlık veya sevgisizlik çay sevenleri derinden üzer.
Çay içmeyen adam bende kuşku uyandırır. Öyle biri şiir sevmez, hikâye bilmez, roman
okumaz. Yalnızlığın acısını kalbinde hiç duymaz. Bir müzik nağmesi onun kılını kıpırdatmaz.
Ona nasıl güveneyim? İnce belli bardakta tüten enfes buğusuyla, sıcak, demli bir çaya karanfil
katmamış ve o çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, Anadolu’nun kırılgan yağmurlarının
tadını tatmamış, kırkikindi yağmurlarıyla ıslanmamış, gökyüzünün derin mavisine
vurulmamış demektir.
Çay içmemek hiçbir akılcı açıklamaya konu olamaz. Çay içmeyen adama güvenmek mümkün
değildir dersem bana gücenmeyin. Haklı bir gerekçem var. Buraların, yani memleketimin
topraklarının ruh yıkayan kültüründen yüzyıllarca ve binlerce kilometre uzaklaşmış bir adam,
bize yabancılaşmış demektir. Yabancıları anlarız ama bize yabancılaşanları anlamakta güçlük
çekeriz. Onun için çayımızı bilen, çay içmeyi seven bu yurdun, bu toprakların has insanıdır.


BİTTİ


Yayın Tarihi26.02.2016

TAVŞAN KANI ÇAY 5



Çayın kalabalıkla arası iyidir.
Kahve yalnızlık ister.
Ben suyu koydum.
Gelirsen çay demlerim,
Gelmezsen kahve koyarım.
...


Çay kelimesinin kökeni anavatanı olan Çince’dir. Kaynaklar Çincenin her bir lehçesinin
neredeyse ayrı bir dil olduğunu, her lehçenin bir dil ailesini oluşturduğunu belirtiyorlar. Çay
kelimesinin Çincesi bu aileye bağlı 14 temel dilden biri olan Mandarin lehçesiyle Amoy
lehçesinden gelmedir. Mandarin lehçesinde çaya “Ç’a”, Amoy lehçesinde “T’e” denilir. Batı
dünyasında çayın ismi bu iki lehçeden gelmiştir. Mandarin lehçesindeki ç’a Rusçaya “çai”,
Farsçaya “ça”, Arapçaya “şay”, Türkçeye de “çay” olarak girmiştir. Avrupa dillerinde Amoy
lehçesindeki “t’e” kelimesi, İngilizcede “tea”, Fransızcada “the”, İspanyolcada “te”,
Almancada “tee” olmuştur. Çaya, Hintçede “çay” ve Japoncada da “cha” denmektedir.

Çay ortaya çıkışından binlerce yıl sonra 1559 yılında Avrupa’ya girişinin ardından, 1606
yılında kabul gördü. 1635 yılından itibaren, Hollanda ve Fransa, Avrupa’da çay tüketimine
öncülük eden ülkeler oldular. Avrupa 1650 yılında Çin’den gelen ilk demlikle tanıştı. Çay
Amerika’ya Peter Stuyvesant eliyle ulaştı. Bugünün New York’u o zamanlar Amerika’ya
yerleşen Hollandalıların şehriydi. O zamanki adı New Amsterdam’dı. O Hollandalılar,
Amerika’nın ilk çay tiryakileriydiler. Çaya bilimsel adı “Camelia sinensis” 1753 yılında
verilmiştir. 1800’lü yıllardan itibaren, Avrupa ve Amerika’da çay endüstrisinin oluşmaya
başladığı görülür.

İlk marka lipton markasıdır. Sahibide Thomas Lipton’dur. 1871 yılında ortaya çıkan dünyanın
en büyük çay üreticisi bu marka varlığını günümüzde de sürdürmektedir.
Kalın hatlarını belirtmeye çalıştığım çay önceleri üst sınıfların ulaşabildiği pahalı bir içecekti.
Ticari becerilerle geniş yığınlarında sevmesi sağlanan çay sadece sıcak içilmiyor artık. Sıcak
yaz aylarında çay satamayan Richard Blechynden , çayı soğuk halde sunmayı akıl edince
Amerika kökenli “Ice Tea” yani soğuk çay kavramı doğdu. Poşet çay 1908 yılında keşfedildi.
Bu durum çayın zaman ve mekân farkı gözetmeksizin içilmesini sağlamıştır.

Lezzetli çay içiminin 11 kuralı vardır. Onlarda şunlardır:  

1: Çay demlendikten sonra ot kokusu kalkıp (kimi bu kokuya bayılır, bana göre o çay içmeye
hazır değildir), tadının suya geçmesi için 20 dakika bekletilmeli, bir demlik çay kimilerine
göre yarım saatte, kimilerine göre 1 saatte tüketilmelidir.
2. Demliğin türü çay demlemeye artı eksi bir şey katmaz. Çayın tadı kalitesine, demlenme
zamanına ve suyun kireçsiz, yani ince olmasına bağlıdır. Az ateşte (eskilerin kül sıcaklığı
dediği ısıda) demlenmesi tercih edilmelidir.
3. Çay ince belli, sapsız cam bardakta, en üst düzeyde tadını alabilmek için şekersiz,
tatlandırıcısız, olabilirse az şekerle, yada kıtlamayla, şekerli içiliyorsa bardak az çınlatılarak
karıştırılarak, dudak payı mesafesinden ses çıkarmadan içilir.
4. Satın alınan nem geçirmez alaşımlı çay paketi, açılıp kullanılacak miktarda çay alındıktan
sonra, yine nemden korunması için ısı ve güneş ışığı görmeyecek kapalı bir kutuda
saklanması gerekir. Çay kurutulurken kiraz, ayva vb. farklı koku ve tattaki taze yapraklarla
karıştırılmamalıdır.
5. Çaya Süt eklenecekse tadını bozmaması için yağsız süt eklenmelidir. Çay sütü farklıdır,
özel olarak satılır. Limonlu çay sanıldığının aksine içine limon sıkılmış çay değildir. Çaya
limon sıkılmaz, sadece konulur. Limon sıkılmış çay hamamda içilir adı da “kant”tır. Çay
sevdalısı olur ama bağımlısı olmaz. Olursa o çay olmaz.
6. Türk pişirimi çay sallama, ipli, poşetli olmaz, çay hızlıda, ılıkta içilmez. Uzun yolculuklar
için çay neskafe gibi termosa konmaz.
7. Şekerli soğuk içecekler sınıfında satılan (Ice-Tea) buzlu çaylara, çay denmemelidir. Onlar
meşrubattırlar.
8. Satılan çayların meyvelisi, diyetlisi, kokulusu, kırmızı renkten başka renklisi olmaz.
9. Türk içimi çayın saati, özel servisi yoktur. Severek demleyenin çayı her zaman içilir.
10. Çay midenin dostudur. Yemek sonrası içilen taze çay hazmı kolaylaştırır. Fazla içilirse
demir eksikliğine yol açar.
11. Türk içimi çay; tartışılan konu ne olursa olsun ortamı yumuşatır. Anlayış ve dostlukla
konular tatlıya bağlanır. Çay; göz göze, yudum yudum içilir. Su gibi içilmez.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi24.02.2016


TAVŞAN KANI ÇAY 4



Çay...
Çay dediğimizin usulü üçtür...
Üç şeyden yapılır; çay, su ve şeker...
Üç şeyde yapılır; ateş, semaver, demlik...
Üç şeyde ikram edilir; çay tepsisi, çay tabağı, çay bardağı...
Çayın bir çok dilde karşılığı üç harftir...
Bir de çay, üç’ün olduğu yerde içilir...
Bir sen, bir seni Yaradan, bir de seni seven...
...

Yazı dizimize başlarken çay kelimesinin dilimizde üç anlamı olduğunu belirtmiştim. İlki
coğrafik terimdi. İkincisi bir bitkinin kaynatılmasıyla elde edilen bir içecek adıydı. Üçüncüsü
müzikli, yiyecekli ve ana içeceği adını aldığı içecek olan parti. Bizim konumuz ikinci anlamı
üzerineydi.

Önceki bölümde gördüğümüz gibi çay üretiminde ve tüketiminde bulunduğumuz yer az değil.
O rakamlar şöyleydi, hatırlayacaksınız; ülkemiz çay tarım alanlarının genişliği bakımından
üretici ülkeler arasında 6. sırada, kuru çay üretimi bakımından üretici ülkeler arasında 5.
sırada, yıllık kişi başına tüketim bakımından dünya ülkeleri arasında 4. sırada yer almaktadır.
Bu güzel ve sevindirici gelişme tütünde olduğu gibi yabancı ürünlerin piyasayı ele
geçirmesini engellemek, milli bilinci korumak, çay üretimi üzerinde titizlikle durmak gerekir.

İşin bu tarafını ilgililere bırakıp çayın diğer yönlerine, çayın içilme biçimlerine bakalım.

1: Çay bardağa konduktan sonra taze nane yaprağı eklenebilir.
2: İngilizlerin yaptıkları gibi çay sütle karıştırılıp içilebilir.
3: Şeker yerine bal konabilir.
4: Çaya limon katılabilir. Keyif için de, sağlık için de limonlu çay tercih edilebilir.
5: Kafkaslarda çay kara olsun diye az miktarda katran eklendiğini duymuştum.
6: İç Anadolu bölgesinde ilk gençliklerini yaşayanlar çaya leblebi katarak içerler.
7: Kimi Ardahanlılar, özellikle Göle’liler çaya ayva dilimleri katarlar.
8: İran’lılar çaya çeşitli baharatlar katıyorlar.
9: Tarçın kabuğu, karanfil ve zencefilde çaya katılabilir.
10: Çaya gül suyu da eklenebilir.
11: Çaya koku ve tat için “tomurcuk”ta denen bergamot katılabilir.
12: Moğollar çaya yağ, tuz, un veya darı, kurutulmuş kuzu eti eklerlermiş.
13: Gül suyu yerine gül yaprakları da koyulabilir.
14: Çaya soyulmuş cevizde katılabilir
15: Vanilya  yağı az miktarda atılabilir.
16: Hindistan cevizi yağını ekleyenlerde vardır.
17: Çaya acı biber eklenebilir.
18: Karabiber (öksürüğe). Sıcak çayla acı katmerleniyor dikkat!
19: Çaya Lavanta yağıda eklenebilir.

Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama çayı böylede içenler varmış anlaşılan. Onu bunu
bilmem, ben çaya hiçbir eklemeyi sevmiyorum. Çayı çay gibi içmek için sade olarak içmek
gerek. Kimse bizim gibi çay içmiyor. Bu içme oranına göre ülkemizde iki veya üç çeşit
(limonlu, tomurcuklu-bergamotlu ve sade) çay içiliyor dersek hata etmiş olmayız.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi22.02.2016