31 Mayıs 2016 Salı

MUM KOKULU GECELERİYLE AMİŞLER 4

Amişler, Amerika gibi dünyanın en gelişmiş ülkesinde 17. yy gelenekleriyle en az 300 yıl öncesinin hayatını seçmiş ve hiç değişmemiş bir halktır. Bu halk köy meydanında bulunan bir telefon dışında kesinlikle bu çağa ait başka tek bir araç kullanmıyorlar. 21. yy insanına oldukça garip gelebilecek yaşam tarzıyla daima ilgi odağı olmuşlardır. Onlara yaşam tarzlarının nedenini sorarsanız, “gelişmenin masumiyeti öldürmemesi için” diyeceklerdir. Haksızlar mı? Bence haksız sayılmazlar. Her şeyin paraya dönüştüğü yeni liberalizmin kanatlarındaki kapitalizmle satılmayan neyimiz kaldı? İnançlar, hizmetler, ürünler, ne varsa hepsi alınıp satılıyor. Ülkeler bile alınıp satılıyor artık. Amişleri konu edindiğimiz yazı dizimizin önceki bölümünü Amiş kadınlarını anlatarak bitirmiştik. Bugünkü son bölüme Amiş erkeklerini anlatarak başlayalım.

*
Amiş erkekleri

Amiş erkekleri son derece çalışkan ve ailesine bağlı insanlardır. Tarım ve marangozluk işlerinde oldukça iyi çalışırlar ve ailelerinin geçiminden sorumludurlar.

Tıpkı kadınları gibi son derece sade yaşayan Amiş erkekleri, genelde koyu renkli uzun ve gösterişsiz pardösüye benzer giysiler giyerler. Pardösü benzeri kıyafetlerinin içine giydikleri gömlekleri daima yakasızdır. Dört mevsim fötr şapka takarlar. Yaz aylarında hasır şapka kullanan Amiş erkekleri, Kış aylarında koyu ve düz renk şapkalar kullanırlar. Kesinlikle bıyık bırakmazlar. Ancak evlendiklerinde bıyıksız sakal bırakarak evli olduklarını belirtirler.

Amişlerde evlilik ve aile oldukça önemlidir. 18-20 yaşlarına gelen erkekler evlenme çağına gelmiş kabul edilir ve beğendikleri kızlarla gizlice görüşerek eşlerini seçerler. Evlilik için birinci şart bir Amiş kızını seçmektir. İkinci şartsa her iki ailenin de onayını almaktır. Uygun görülen bir evlilik söz konusu olduğunda hasat mevsimi olması sebebiyle Kasım ayı beklenir ve son derece sade bir törenle gençler evlendirilir. Çiftler, ilk evlendikleri yıllarda aileleriyle yaşarlar. Sahip oldukları çocukların sayısı artınca imc usulü toplanan paralarla kendileri için inşa edilen yeni evlerine geçerler. Amişlerde birçok iş cemaatten toplanan paralarla ve elbirliğiyle yapılır.

*
Gelişmiş devlet anlayışının olmadığı toplumların tipik davranışları Amişlerde de görülüyor. Buraya kadar anlattıklarımız bunun göstergesi. Yardımlaşma, toplu hareket etme, sadelik, doğal hayata uyum bu toplumların vazgeçilmez öğeleridir. Bunun tersi bir davranış bir halkın yok olma sürecini açar. Hayatı sürdürebilmek, yeni nesilleri geleceğe hazırlamak için başka bir yol yoktur. Bugün özlemini çektiğimiz sıkı insan ilişkileri böyle toplumlarda bir zorunluluktur.

Sırada Amiş çocukları var.

*
Amiş çocukları

Çocuklar neslin ve inanışın devamı için son derece önemlidir. İyi birer Amiş olarak yetiştirilmeleri için her türlü imkân sağlanmaya çalışılır. Amiş köylerinden birine yaklaştığımda benim için en güzel manzara, yanlarında sopa ve benzer malzemelerle kendi oyunlarını kurarak bir arada oynayan çocuklardı. Ellerinde son teknoloji oyun makineleriyle tüm günlerini geçiren yaşıtlarının yanında onlar, doğanın ortasında tozun toprağın içinde gerçekten çocuktular.

Amişler’i modern toplumlardan ayıran en önemli özellikleri ise eğitim konusundaki kati tutumları. Lise eğitimi almanın dünyevi zevk ve hırslara sürükleyeceğine inanan Amişler, sadece 8 yıllık bir eğitimin yeterli olduğuna inanıyorlar. Bu 8 yılı da kendi kiliseleri tarafından işletilen okuma-yazmanın yanında İncil derslerinin ağırlıklı olarak verildiği okullarda alıyorlar. ABD kanunlarına aykırı olan bu durum, 1972 yılında Amiş çocuklarının 8 yıllık eğitimin ardından okulu bırakmamaları ve eğitimlerine devam etmeleri için bir dava açılmasına sebep olmuş. Mahkeme dini özgürlüğe aykırı olacağını düşündüğünden kararı Amişler lehine vermiş ve 8 yıldan fazla okumak istemeyenlerin eğitimini sonlandırmalarına izin verilmiş. Buna rağmen bazı modernist Amişler, çocuklarının okumalarından yana oldukları için ait oldukları topluluktan herhangi bir baskı görmeden çocuklarını okula göndermeye devam etmişler.

Kendi aralarında ve ibadetleri esnasında Almancanın bir lehçesini konuşan Amişler, bu dili çocuklarına da muhakkak öğretiyorlar. Örf ve adetlerine son derece bağlı yetişen bu çocuklar izole yaşamları içinde son derece mutlu görünüyor ve nesillerinin devamını garantiliyorlar.


Bu yazıyı fazla uzatmamak için pek araya girmedim. Çocukluktan eğitime, ordan inanç ve üretime kadar uzanan yolda bütün bu davranışlardan geçmiş bir birey olarak modernitenin getirdiği birçok kolaylık ve rahatlığın yanı sıra götürdüğü birçok değerin olduğunu söyleyebilirim. Zaman zaman bunu hatırladığımızda da geçmişe özlem demek olan Fransızca kelimeyle nostalji yapmış oluyoruz. En yaygın nostaljimiz ise mum ışığında sevgiliyle baş başa yenen bir akşam yemeğidir. Oysa Amişler mum kokulu gecelere hala sahipler.
  

SON



Yayın Tarihi: 02.05.2016

30 Nisan 2016 Cumartesi

MUM KOKULU GECELERİYLE AMİŞLER 3

Amişler, Amerika gibi dünyanın en gelişmiş ülkesinde 17. yy gelenekleriyle en az 300 yıl öncesinin hayatını seçmiş ve hiç değişmemiş bir halktır. Bu halk köy meydanında bulunan bir telefon dışında kesinlikle bu çağa ait başka tek bir araç kullanmıyorlar. 21. yy insanına oldukça garip gelebilecek yaşam tarzıyla daima ilgi odağı olmuşlardır. Onlara yaşam tarzlarının nedenini sorarsanız, “gelişmenin masumiyeti öldürmemesi için” diyeceklerdir. Haksızlar mı? Bence haksız sayılmazlar. Her şeyin paraya dönüştüğü yeni liberalizmin kanatlarındaki kapitalizmle satılmayan neyimiz kaldı? İnançlar, hizmetler, ürünler, ne varsa hepsi alınıp satılıyor. Ülkeler bile alınıp satılıyor artık. Amişleri konu edindiğimiz yazı dizimize devam ediyoruz.

İncil’de yer aldığına inandıkları ilkeler gereği fotoğraf çektirmek istemeyen Amişler, insan yüzünün resmedilmesinden de hoşlanmazlar. Bu sebeple onları ziyaret edecek olursanız, fotoğraflarının çekildiğinin fark etmemeleri için özenli davranılması gerekir. Son derece kibar ve hoşgörülü insanlar olan Amişler, resimlerinin çekildiğini fark ettiklerinde arkalarını dönerek ama fotoğrafı çekenleri kırmadan bundan hoşlanmadıklarını belirtirler. Bu inançlarından dolayı çocukların oyuncak bebeklerinde de yüz figürü yoktur. Sadece erkek bebeklere yüz çizerler bu da oldukça nadir görülür. 

*

Bu davranış sizede tanıdık bir davranış olarak gelmedi mi? Yakın zamana kadar bizde de aynı davranış vardı. İslamiyet putperestliği yıktığı için, putperestliğe yol açar düşüncesiyle heykel ve resim gibi sanatlardan uzak durmuştur. Bu duruş gündelik hayata bile yansımıştır. İbadetlerin kesinlikle hat sanatı ve duvar süslemelerinin dışında hiçbir figür içermeyen mekanlarda yapılması bundandı. Allaha şirk koşma korkusu İslam toplumlarını minyatür resimleri hariç, soyut sanatlara yöneltti. İnsan figürlerinin olduğu bir esere zor rastlanırdı eskiden.

Devam edelim

*

Günlük yaşamları nasıl?

Amişler’in yaşam koşullarını incelemek için kadınlar, erkekler ve çocuklar olmak üzere gruplara ayırmak gerektiğini düşünüyorum.

Amiş kadınları

Amiş kadınlarının topluluk içindeki en önemli görevleri, eşlerine hizmet etmek ve çocuklarını iyi yetiştirmektir. Son derece sade giyinmeyi tercih eden kadınlar, genelde tek parça düz ve koyu renkte dikilmiş elbiseler giyerler. Saçlarını hiç kestirmezler ve topuz yaparak başlarının arkasında toplarlar. Kendilerine özgü bir çeşit boneyle saçlarını kapayan Amiş kadınlarının başlıklarının rengi, evlenene kadar siyah evlendikten sonra ise beyazdır. Doğal güzelliklerine hiç müdahale etmeyen bu sade kadınlar, mücevher takmadıkları gibi makyaj da yapmazlar. En büyük süsleri saçlarına taktıkları çiçeklerden ibarettir. Süslenmeyi neredeyse günah sayan Amiş kadınları, dünyevi arzulara kapılmamak için günümüz şartlarında son derece zor olan bu tarzı, çocukluklarından beri benimsediklerinden kolaylıkla taşırlar.

Günlük yaşamlarında her ailede sayıları 7-8’i bulan çocuklarıyla ilgilenerek vakit geçiriyor olsalar da zaman zaman tarla işlerinde eşlerine yardım ederler. Boş vakitlerinde 40 parça olarak bilinen farklı desendeki kumaş parçalarının birleşmesiyle oluşan örtü ve tekstil ürünleri yaparlar. Bazı Amiş kadınları bu el emeklerini satışa da sunarak aile bütçelerine de katkıda bulunurlar. Boş vakit geçirmenin günah sayıldığı inançları gereği sürekli bir şeylerle meşgul olurlar.

*

Yardımlaşma kültürüyle gelen toplumların tipik davranışlarını gördüğümüz Amişlerin erkeklerini anlatmayı gelecek bölüme bırakalım. Orda da şaşıracağınız pek çok özellikler bulacaksınız. Amişleri ilkez bir televizyon programında gördüğümde bende çok şaşırmıştım.


DEVAM EDECEK 


Yayın Tarihi: 29.04.2016

MUM KOKULU GECELERİYLE AMİŞLER 2

Amerika gibi dünyanın en gelişmiş bir ülkesinde 17. yy gelenekleriyle en az 300 yıl geride kalan bir halk var. Köy meydanında bulunan bir telefon dışında kesinlikle bu çağa ait başka tek bir araç kullanmayan bu halk 21. yy insanına oldukça garip gelebilir. Oysa onlar gelişmenin masumiyeti öldüreceğini savunuyorlar. Haksızda sayılmazlar hani. Her şeyin paraya dönüştüğü yeni liberalizmin kanatlarındaki kapitalizmle satılmayan neyimiz kaldı? İnançlar, hizmetler, ürünler, ne varsa hepsi alınıp satılıyor. Ülkeler bile alınıp satılıyor artık. Böyle bir dünyada bozulmadan kalan bir şey bulamazsınız. Buna tepki olarak 1960’larda çeşitli tarikatlar doğmuştu. Elinde kuru bir dal, üstünde nerdeyse sıradan bir çuval elbiseyle hazreti İsa’yı andıran insanlar türemişti. Bütün inanmış Hıristiyanlara kıyametin yakın olduğunu söyleyerek keşişliği öneriyorlardı. Avrupayı terk ederek Amerika’ya gelen Amişlerse bu konuda çok daha eskiydiler. Modern dünyayla hiç ilgilenmediler. Bugünde Amişleri anlatmaya devam ediyoruz.

*

Hayatları boyunca paylarına düşen rızıklarının Tanrı tarafından adaletli bir biçimde dağıtıldığına, herkesin hakkı olanı zaten alacağına inandıklarından kimsenin malına göz dikmeden huzurlu bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Savaşmayı reddettikleri için kesinlikle askere gitmiyor, dünyevi kaygılar taşıdığından siyaset ve devlet işleriyle de ilgilenmiyorlar.

Amişler, tarım ve marangozlukla ilgilenerek geçimlerini sağlıyorlar. Günümüz koşullarında son derece ilkel sayılabilecek yöntemlerle yetiştirdikleri %100 organik sebze ve meyveler, satışa çıkarıldıkları pazarların en gözde tezgâhlarını süslüyor. İnançları gereği hiçbir malı hak ettiğinden pahalıya satmayan Amişler, Pazar fiyatlarının yanında oldukça ucuz kalan etiketlerle ürünlerini aracılara satıyorlar. Bu sebeple alış ve satış arasındaki yüksek fark aracıların cebine kâr olarak giriyor. Tereyağı, peynir ve reçel gibi temel gıdalarını da kendileri üreterek bir kısmını yine aracılara satıyorlar.

Teknolojinin en önemli nimetlerinden biri olan arabaları da kullanmayı reddettiklerinden günlük ihtiyaçlarını at arabalarıyla hallediyorlar. ABD hükümetinin ve eyalet valisinin kendilerine sunduğu imkânlar arasında at arabalarını güvenli bir şekilde kullanabilecekleri özel şeritler de var.

Günlük yaşamlarında yazılı olmayan bir kurallar zincirini takip eden Amişler, her Pazar kilisede toplanarak toplu halde yaptıkları ibadetlerinin ardından sırası gelen Amiş’in evinde yemek yiyerek birbirlerini ağırlıyorlar.

İnançları gereği vergi vermeyi reddeden Amişler, sık sık vergi memurlarının baskılarına maruz kalıyorlarsa a da özgür bırakılmalarını savunan Amerikalıların baskıları sonucu hiçbir zaman vergi mükellefiyeti altına alınamamışlar. Devlete ödedikleri tek para, sahip oldukları evler için belirlenen emlak vergisi ve ürettikleri tarım ürünlerinin satışı sebebiyle belediyece alınan vergiden ibarettir.

Dışarıdan kendilerine katılmak isteyenler olursa bu kişilere bir süre aralarına alarak deneme süresi veren Amişler, bu sürenin sonunda aralarına katılmak isteyen "yabancıyı" ihtiyarlardan oluşan bir heyetin karşısına çıkararak test edilmelerini isterler. Amiş olmak isteyen "yabancı" gerekli aşamaları geçmeyi başarırsa kabul edilir ve ancak o zaman aralarında yaşamaya başlayabilir.

Yalnızca acil durumlarda kullanılmak üzere köy meydanında bir adet telefon bulunduran Amişler, gerçekten gerekmedikçe bu telefonu asla kullanmazlar. Genelde doktora gitmekten hoşlanmayan bu sıra dışı topluluk, üyelerinden biri hasta olacak olursa kendi yöntemleriyle tedavi etmeyi tercih ediyorlar. Ancak kendi müdahalelerini aşan bir durum söz konusuysa, hastalarını hastaneye götürüyorlar. Herhangi bir sağlık sigortası yaptırmayan Amişler, hastane masraflarını yine aralarında topladıkları paralarla karşılayarak birbirlerine daima destek oluyorlar.

DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 27.04.2016

MUM KOKULU GECELERİYLE AMİŞLER 1

Amişleri şimdiye kadar hiç duymayanlar, bilmeyenler yazının başlığına bakarak ne dediğimi büyük ihtimalle anlamayacaklardır. Amerika gibi en gelişmiş bir ülkede 17. yy gelenekleriyle en az 300 yıl geride kalan bir halktan söz ediyorum. Köy meydanında bulunan bir telefon dışında, ki onunda hangi amaçla kullanıldığını göreceksiniz, kesinlikle bu çağa ait başka tek bir araç kullanmayan bu halk 21. yy insanına oldukça garip gelebilir. Oysa onlar gelişmenin masumiyeti öldüreceğini savunuyorlar. Haksızda sayılmazlar hani. Her şeyin paraya dönüştüğü yeni liberalizmin kanatlarındaki kapitalizmle satılmayan neyimiz kaldı? İnançlar, hizmetler, ürünler, ne varsa hepsi alınıp satılıyor. İnsana takılan prangaların sayısı her geçen gün artarken bize bütün bunlar özgürlük olarak anlatılıyor. Günün birinde eskinin halkalı kölesi olduğumuzu fark ettiğimizde iş işten geçmiş olacak ne yazık ki. İşte Amişler zamanı adeta durdurarak bunu önlemiş durumdalar.

Amişleri bir kez olsun televizyonda izleyenler onları mutlaka görmek isterler. Öyle ya; uygarlığın ortasında mum ışığıyla gecelerini aydınlatan insanlar bunlar, merak edilmez mi?

İnancın bütün bir hayata egemen olmasını savunan ve bu şekilde yaşamaya çalışan Hıristiyan bir halk Amişler. Değişime direnmenin inançlarının gereği olarak görüyorlar. Değişimin beraberinde bozulmayı getirdiğini düşünüyorlar çünkü. Bozulmanın imanı sarstığını belirtiyorlar.

Peki kimdir bu Amişler, nerde yaşarlar ve nüfusları ne kadardır?

Sorunun cevabını şöyle verebiliriz.

Günümüzde sayılarının 170 bin civarında olduğu tahmin edilen Amişler, -çoğunlukla- ABD’nin Pensilvanya Eyaleti’nde yaşayan inançlarına son derece bağlı bir Hıristiyan mezhebinin üyeleridirler. Amişler kavminin ilk ortaya çıkışı bundan yüzyıllar öncesine dayanır. 16. Yüzyılın başlarında Memnucular olarak isimlendirilen Amişler, İsviçre’de hızla yayılmaya başlayan reform hareketleri sırasında doğar doğmaz vaftiz olmayı reddeden gruplar arasında ortaya çıkmıştır. Yeniden Taktis olarak isimlendirilen bu inanışa göre, insanlar kendi dinlerini seçecek yaşa ve olgunluğa geldiklerinde Hıristiyan olmayı kendileri seçerek o yaşta vaftiz edilmelidirler. Amişler, ilk olarak bu hareketin öncülerinden olan Katolik mezhebi papazı Mennu Simon’a uyarak bir araya gelmişler ve Mennucular olarak anılmaya başlamışlar.

Dönemi için oldukça farklı görünen bu grubun hızla büyümeye başlamasının ardından Katolik grupların Mennucular’a olan tepkileri artarak devam etmiş ve en sonunda yüzlerce Mennucu’nun öldürülmesiyle sonuçlanan bir katliama dönüşmeye başlamış.

Hayatta kalmanın zorlaşmaya başladığı o günlerde Mennucular arasında da bölünmeler başlayarak toplamda üç farklı grup ortaya çıkmış. Bu gruplardan biri olan Amişler, Jacob Amman önderliğinde temelde Yeniden Tastikçiler’den uzaklaşmadan teknolojiyi kullanma şekli başta olmak üzere farklı kuralları barındıran yeni bir topluluk olarak yollarına devam etmişler. Mennucular’dan ayrılan en tutucu kavim halen Amişlerdir.
Amişler, Avrupa’da gördükleri baskı dayanılmaz boyutlara gelince tüm varlıklarını satarak Yeni Dünya’ya (ABD) göç etmeye karar vermişler. ABD’ye vardıklarında, Pennsilvanya’nın dönem valisi William Penn tarafından son derece iyi karşılanan Amişler, işlemeleri için kendilerine toprak tahsis edilmesinin ardından yeni hayatlarına kolayca adapte olmuş ve bu kıtada huzur içinde yaşamaya başlamışlar.

Amişlerin inançlarının temelini, “Dağdaki Vaaz”da belirtilen kurallar oluşturur. Dağdaki Vaaz, İncil’de yazılı bulunan Hz. İsa’nın dini ve ahlaki kuralları sıraladığı vaazıdır. Temel hayat felsefeleri asla savaşmamak olan bu naif insanlar, kendilerini alçakgönüllü ve sadık olarak tanımlıyorlar. Gerçek Hıristiyanlığın Hz. İsa gibi yaşamak olduğuna olan inançları, elektrik başta olmak üzere teknolojinin tüm imkânlarını reddetmelerinin asıl sebebi. Teknolojinin dünyayı sevdireceğine, dünyayı sevmenin de kötülük yapmalarına sebep olacağına inanıyorlar.

DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 25.04.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

Merhaba sevgili okurlar. Güzelim baharın ortasındayız. Doğa iyiden iyiye yeşil örtüye sahip artık. Güneş parlıyorsa bahardan dolayı parlıyor. Bu günlerde içimizi bir neşe sarıyorsa biraz da bahardan dolayı sarıyor. Güneş hem yeryüzünü, hem içimizi ısıtıyor. Fakirinde zengininde tek eşitlendiği mevsim bahar aylarıdır. Ne ısınmak için bir yakacak gerekir, nede serinlemek için soğutuculara gerek var. İki kesim doğa şartlarından bedava faydalanırlar çünkü.

Bu haftaki şairimizi sizlere tanıtmak isterdim. Ne yazık ki kendisi hakkında en ufak bir bilgiye ulaşamadım. Bu haftaki şairimizin şiirleriyle yetineceğiz. Beğeneceğinizi umuyor ve sizleri şiirlerle baş başa bırakıyorum.

...

AĞITLARIMIZI GİZLEDİK 
Ağıtlarımızı perçemlenmiş
dişlerimiz arasına gizledik.

Sarışın bir bedenin
pamuk tenine dokunurken
Ağlamadık, sızlamadık...

Gün olur dedik,
Zemheri ayını bekledik,

Siftah ederken
Ölümün sıcak nefesini ensemizde
Çıkardık
Zulamızdaki kızılcık şerbetini.
Savurduk suratlarına.

Ağıtlarımızı gün batımından
gün doğumuna birer birer söyledik.

Abdülvasi Köse

***

BİZ KAÇ KİŞİYDİK VE ÖLDÜK
Güneş saklanınca dağların ardına,
Günah melekleri çıkar sokaklara.
“İmparator” un çirkin köleleri
Ellerinde adisyon fişleriyle
Sıralanır loş masa önlerine..

Bir kuşun kanadında geçtik akdenizi
Altın sarısı kumlarını, kan kızıl koylarını,
Ve bir sevda türküsünü anımsadık.
İlk ışıkları vurunca akçadenize,
Dalgalar dinginleşir,
Şavkı vurur, aydınlanır odalar.
“Köleler” yataklarda yorgun
Çeker tespihini ya sabır makamında.

Benzer yaşam öykülerini anlatır,
Uzak diyarlarda maviş gözlü bebeler
Analara emanettir.
Ve yüreklerinde “bir gün mutlaka”
Sevgisiz, insansız, ihanetsiz yaşamlar..
Gerçekleşirse özlem,
Çırpınır bir daha Karadeniz.
Anlatılan masallar kalır dillerde.

Hani sıcaklar bastırır,yaz gelir,
Hani yürekler sevdaya palazlanır,
Hani iki yürek buluşur ya,
Eller kenetlenir, bedenler tümleşir..

Apansız fırtınalar kopar.
Dolunayda kan yükselir damarlarda.
Astımlı hasta gibi soluklar,
Zorlar göğsünün kafesini,
Anlatılar karadenizden
Akdenize uzanır,
Bir kuşun kanadından
Seyreylenir yaşamlar..

II.
Günahlar güneşle çekilir odalara.
İmparator “malibu” içerken meksikalı
Sapkın “yalnız kurtlar” dörtçekerlilerde
Taşır kanatsız melekleri,
gecenin en yalnız saatlerine.

Yüreğimizdeki sevdayı anlatırız.
Tanıdık, dişi bedenlere.
Tüm çekim eklerinin di’li geçmiş zamanını.
Bırakır bir kenara,
Ağıdımızı haykırırız.
Ey hüzün git artık,
Kuzeyli dilberlerle günah vaktidir
Sonra;
Tutkulu bedenlerde giyinik “geyşalar”
Karadenizin kuzeyini anlatır.
Dilleri dillerimize yabancı.
Ey kanadı kırık,
Yeleleri sapkın ayrılıklar
İhaneti dostluğa çanak tutanlar
Karadeniz, Akdeniz çırpınıyor
Kanatlarında seyreylerken yoz dağları
Gözlerim pınar olur, kan akar “çıkartmada”

Mor salkımlı dağları dolaşırız,
Figüran rollerde sarışın bedenler
Unutturmak eyleminin başlangıcı
Ve Beşparmak’ta yok olan umutlarım.
Ben ah çekerken, bir daha, bir daha ah..
Salkım olur, saçaklanır zakkumlu ağaççıklar.
Bir güzelin katli vacip fetvası savrulur manastırdan.

III.
Biz acıları tadarken bedenlerimizle,
Uzak diyarlardan seslenir ağıdımız.
Memet dayı’ya verdiğimiz ant,
Gözlerimizde şavkılanır.

Unutma;
Sözümüz namusumuzdur.
Sen rahat uyudukça toprağında
Andımız ve adımızdır arda kalan.

IV.
Biz üç kişiydik.
Ben, sen ve o.
Sen’i ihanet denizine gönderdim.
Ben, temmuza hükümlü.
O; gözleri (bakmaya doyamadığım),
Elleri (öylesine güzel, anlamlı) ve ruhuyla,
Bedenimde gizlidir.
Biz üç kişiydik.
Ben, infazım hazır "kaç ay kaldı ki,
Sen, yaşanmamış birkaç gün.
O; şimdi bedenimde onulmaz yaradır ,
Masum ve gizemli.

V.
Öyküler başladığı gibi bitmez.
Başlanan rol aktörleri de etkilerse,
Senaryolar değiştirebilir.
Şimdi ‘yaşam’ bölümünün finali çekilecek.
Kamera hazır.
Motor, başla komutu.
Gözlerimde hüznün bulutları gezinir.
Film biter.
Dağbaşları bulutlanır.

Yazılmamış öyküler,
Daha yaşanmamıştır bilesiniz.
Yaşanırsa sevinçler,
Acıdır ve hüzündür bilir misiniz?

Biz kaç kişiydik, öldük.
Bir sen kaldın geride,
Birde senli anılarımla ben.

08.06.1999
kırıkhan

Abdülvasi Köse

***

SEVMEYİ ÖĞRENİYORUM ANNE
Sevmeyi ilk annemle öğrendim.
O; beyaz yüzlü, güzeller güzeli kadından.
Seveceksin, her şeyi der,
Sevmenin anlamını, yüceliğini
Anlatırdı kırık kelimelerle.

Sevmeyi hala öğreniyorum.
Kuşları, böcekleri, çirkinlikleri,
-hamam böceklerini bile,,,
Birtek ikiyüzlü
Dostlları,
İhaneti,
Ve yalanı sevemedim.,
Bağışla beni anne.
Kurşunlayanı sevdim,
Dağlarda yaşayanları sevdim .
Dostluğa ihaneti sevemedim anne.

Bağışla beni anne.
Sevmeyi sen öğrettin
Bir bir yapıyorum dediklerini,
Sevmeyi daha çok seviyorum anne.
İhanetler olmasa, dostluklar bozulmasa,
Ne çok seveceğim daha anne.

Sevmeyi daha da çok sevdim anne.
Sen ne dedinse yaptım.
Birtek kalleşliği,
Hainleri,
Arkadan bıçaklamaları sevmedim.
Bağışla beni anne.
Seninle sevmeyi özledim.

06.06.99

Abdülvasi Köse

***

PAZAR GÜNÜNÜ HİÇ SEVMEM
“İlhami Vardiya”

Amik’ta ağustos ayları cehennemdir.
Sıcağın kemikleri erittiği saatte
Güneşi renklerine hapsetmiş arabada
ceketine sarılmış, sigara içiyor. 

“Agabek” diyor;
Çako dayinin
Ahıska günlerinden kalma hüznüyle. 
“Agabek;
Ben hiç sevmedim pazar gününü
Mapusane yadigarıdır bana.”

Ve biçkin delikanlılık günlerini
Ve keskin devrimci yanılgılarını
Ve Mapuseneyi anlattı İlhami Usta...

Cehennem sıcağında
Üşüyen adam,
derin bir oh çekiyor
Sigaranın tadına varıp.

Anlatır hüznün
ve yalnızlığın
ve üşümenin öyküsünü...

Mapusanelerde pazar günü

yalnızlıktır,
hüzündür,
gözyaşıdır.

Mapusanede en sıcak güneş
üşütür körpe, biçkin bedenleri.

Ve ben yıllardır
sıcak bölgelere hasretim.
Üşüyorum.
Sıcak Akdeniz koylarını düşlüyorum.

Ne gelen olur pazar günleri,
ne giden olur mahkemelere,
umutlar ertelenmiştir.
kimi yanık türküler okur,

Ben şiire sarıldım,
Ustaların şiirlerine
Yalnızlık buzdağıdır bedenlerimizin,

şimdi üşüyorsak,
Pazar günlerindendir “Agabek”

Abdülvasi Köse

***

Bugünkü şiir köşemizinde sonuna geldik. Hepinize iyi bir hafta sonu diliyorum. Haftaya görüşmek umuduyla..



Yayın Tarihi: 24.04.2016

ÇIPLAK AYAKLI ÇOCUKLAR, HEİDİ VE GELİŞMİŞ BATI 5

Dünyanın daha çok özgürleşmeye doğru gittiğini söylemek isterdim. Bunun için canla başla çalışan bir kesim var. Ama buna direnen kesim daha kalabalık. Bu yazı dizimizde dünya olarak ne evrelerden geçtiğimizi gördük. İnsanlık tarihi acılarla doludur. Bu acılara egemen kesimler sebep olmuştur. Yerelden başlayarak uluslar arası ilişkilere kadar uzayan bir silsile izleyen bu egemenlik yarışı sağladığı gelişmeden daha fazla insan öğütmüştür. Uygarlıkta gelinen düzeyde teknoloji kullanımı önemli gösterge kabul ediliyor. Oysa insanlığın mutluluğu için sadece gelişmiş teknolojilerin kullanılması yetmez. İnsanlık onuru ve insanın mutluluğu her türlü teknolojinin üstünde olmalıdır. Gelişmiş batılı ülkeler bunun için mücadele eder görünürler ama baş dertleri ürettiklerini satabilmektir. Geçen bölümlerde de  “Batı yaptıklarını hep itiraf eder. Yapacaklarından da geri durmaz.” demiş ve devam etmiştim. “Günah çıkarma metodu onların bütün davranışlarına hakim olmuştur. Sanatlarına yansıması bu yüzdendir. Yalnız bu davranışın eleştiri mekanizmasını oluşturması bakımından iyi bir tarafıda vardır. Sanatta bir eleştiri mekanizmasıdır zaten. 

Yazımızın son bölümüyle Sevim Akyürek’in satırlarına devam edelim.

Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.
Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.

Sevim Akyürek yazısını şu dört kelimeyle özetliyor. “Dövüldüler, aşağılandılar, tecavüze uğradılar.” Devamında Avrupa’nın göbeğinde parçalanmış ailelerin çocuklarının dramlarını görüyoruz.

Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.
Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.
Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.
Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:
“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”
“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”
“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”
“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”

Bu yazı dizisini, hele Sevim Akyürek’in bu satırlarını okuduktan sonra Heidi çizgi filmini izleseniz eskisi gibi izleyebilir misiniz? Yüzüklerin Efendisi, Avatar vs.vs. filmlerininde ana amacı masalsı bir dünya sunmak değildir. Tıpkı Heidi çizgi filminin amacının o olmadığı gibi. 


SON



Yayın Tarihi: 22.04.2016

ÇIPLAK AYAKLI ÇOCUKLAR, HEİDİ VE GELİŞMİŞ BATI 4

Ne acılar yaşadı bu insanlık. Tarihin içinde hor görüldü, aşağılandı, eziyet çekti, işkence gördü. Kim tarafından? Gene türdeşi tarafından tabii. Aralarında fiziki hiçbir farklılık olmamasına rağmen yaratılan dil farkı, din farkı, statü farkı gibi yapay farklılıklarla bir taraf diğer tarafı ezmiştir. Dünyanın daha çok özgürleşmeye doğru gittiğini söylemek isterdim. Bunun için canla başla çalışan bir kesim var. Ama buna direnen kesim daha kalabalık. Dünyada ve bölgemizdeki savaşlara, savaş sonrası kaderine bırakılan toplumlara bakın. Daha büyük bir kargaşa ortamı doğduğu görülüyor. Japonya’ya atılan atom bombasıyla 100 bin kişi ölmüştü. Irak ve Suriye’de 1991’den beri süren savaş ve kargaşadan 5 milyon insan öldü. Çocukların durumuysa içler acısı.

Batı yaptıklarını hep itiraf eder. Yapacaklarından da geri durmaz. Günah çıkarma metodu onların bütün davranışlarına hakim olmuştur. Sanatlarına yansıması bu yüzdendir. Yalnız bu davranışın eleştiri mekanizmasını oluşturması bakımından iyi bir tarafıda vardır. Sanatta bir eleştiri mekanizmasıdır zaten. Sevim Akyürek’in satırlarına devam edelim.

*

“Onun ‘evlilik dışı çocuk’ olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin ‘karanlık bir dönemine’ tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.
Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!”

Hangi çocuk böyle bir çileli hayatı hak eder? Hangi çocuk kendine büyük veya küçük gelen eşyaları kullanmak zorundadır? Hiç biri değil mi? Onlar insanlığın yarınıdırlar. Bütün çabamız geleceği bırakacağımız bu çocukları iyi yetiştirmek, iyi beslemek, iyi eğitmek içindir. Onların saf, tertemiz, günahsız oluşları bütün iyi şeyleri hak etmelerine yeterde artar bile. “Bu dünya sabilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor” dememiz buna vurgudur. Sabi yani günahsız, çocuk.. sanatın çocuklarla ilgilenmesi, hele böyle ezilenlerin yanında durması, kaçınılmaz olgudur. Çünkü sanatında altında saflık, masumiyet, temiz duygu vardır. İlgilenmese olmaz zaten. İlgilenmezse o toplum duyarlılığını yitirmiştir. Dönelim Sevim Akyürek’in satırlarına..

*

Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.
103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 20.04.2016