30 Haziran 2016 Perşembe

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 15

Düşünce dünyasında gezindiğimiz “Düşünce Evreninde” yazı dizimizde bu gün algı konusuna değineceğiz. Almak, tutmak, anlamak anlamlarını içeren bu kelimenin eski karşılığı kimi zaman “şuur”, kimi zaman “idrak”tı.

Sözcüğün diğer dillerdeki karşılığı:  

ALGI
Osmanlıca: İdrak, Şuur, Teferrüs. 
Fransızca: Perception. 
Almanca: Perception, Wahrnehmung, Empfindung, Erfassung. 
İngilizce: Perception, 
İtalyanca: Percepzione

Bu sözcüğün Görünür, elle tutulur dünyayı duyular yoluyla kişi bilincine aktarılma işi olarak özet açıklaması yapılabilir.

Konuyu biraz açalım. Yanan ateşin önünde sıcaklık duyulmasıyla her görülen ateşin sıcak olduğu fikrine sahip olarak bu sıcaklığın hatırlanmasına algı diyoruz. 

1. Dilbilimine göre: Algı terimi, dilimizde de, Batı dillerinde de olduğu gibi almak kökünden türetilmiştir. Batı dillerindeki perception terimi, Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden gelir, ilkin Latinceye aynı anlamda capere sözcüğüyle geçmiştir.

2. Düşünce evrenine göre: Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen sembollerinin bilinçte gerçekleşen tasarımıdır. Nesneler duyu organlarını etkiler. Bu etki bilince aktarılır. Ne var ki algı, arı duyumlardan, ansal bir işlevi gerektirmesiyle ayrılır. Örneğin görme duyumuz, her iki gözümüzde ve çeşitli planlarda beliren iki ağaç imgesi getirir. Bu iki ağaç imgesi ansal bir işlevle tekleşir. Tekleşen bu imgeye, bellekte biriken esli algılardan gerekli olanlar da çağrışım yoluyla eklendikten sonra ağaç algısı gerçekleşmiş olur. Özellikle görme, işitme ve dokunma duyuları insanın bilincine kavram ve düşünce yapımı için algısal gereçler taşırlar. Algı işlemini tarihsel süreçte duyumcular aşırı bir savla sadece duyuların, uscular da aynı aşırılıkta başka bir savla sadece usun ürünü saymışlardır. Oysa algı duyusal-ansal bir işlevdir. Alman düşünürü Leibniz'e göre de algı, bilinçdışı bir işlevdir. Algı, gerçek anlamında, kişinin, kendisinin dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler ruhsal hareketlerle ilgili olarak, dış algı’ya karşı bir de iç algı’nın sözünü ederler. Düşünce evreninde algı terimi üç anlamda kullanılır: Algılama gücü, algı işlevi, algı olgusu.

3. Ruhbilime göre: Ruhbilimde bir deneğin belli bir süreden birbirinden ayırt edilebilen tepkiler gösterebildiği çevrenin tümüne algı alanı denir. 
Algının beyinde gerçekleştiği süreye algı süresi denir.
Algının parçaları arasındaki ilişkilerden oluşan yapıya algısal yapı denir. 
Çeşitli nesnelerin bir bütün olarak ya da bir nesnenin özelliklerine ayrılmaksızın algılanmasına algısal birlik denir. 
Duyularla gelen algısal gereçlerin bütünlenmesine ve anlamlandırılmasına algılaştırma denir. 
Ses iletiminin bozulmasından doğan sağırlığa algılama sağırlığı denir. 
Algılayarak öğrenmeye algısal öğrenme denir. 
Belli bir örneğe uygun olarak algılama eğilimine algısal kurgu, denir.

Görüldüğü gibi algı üç temel başlıkta yer alıyor. Dilbilimine göre algı, düşünce evrenine göre algı ve ruh bilimine göre algı. Bu üç temel başlığın hepsi ayrı ayrı incelenmesi gereken alt başlıklarla da başka açılımlara sahiptir. Onlardan bir kaçıda şunlar olsa gerek. Duyu, Duyum, Bilinç, Algıcılık, Algılanır, Algılanmaz, Algın, Algı Karşıklığı, Algı Işığı.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 10.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 14

“Düşünce Evreninde” yazı dizimizle düşünce dünyasının içinde gezinmeyi sürdürüyoruz. Bugünkü konumuz Akademi. Akademi bildiğimiz anlamıyla bir okul türüdür. Hz. İsa’dan önce kurulmuştur.  

Akademi, bilinen geniş tanımıyla yükseköğrenim kurumu anlamına geliyor. Günümüzde bilim, edebiyat ve sanat konularını tartışmak için bir araya gelen üyelerin oluşturduğu kurumlara da akademi denir.

Yani Akademi sadece eğitimin verildiği yer değil, aynı zamanda bir yanıyla da bilginin tartışıldığı yerdir.

Akademi adı, Atina yakınlarındaki Akademeia adlı bir zeytinlikten gelir. Bu zeytinlikte Eski Yunan düşünür Platon, matematik, doğa bilimleri ve yönetim biçimi gibi çeşitli konularda öğrencilerine ders veriyordu. Eflatun (Platon)’un MÖ 4. yüzyılda ders verdiği bu okul, tarihteki ilk akademi olarak kabul edilir.

Platon'un Akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve düşüncesini benimseyenler sürdürdüler. Akademi’ye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti. MS 529’da, Bizans İmparatoru Jüstinyen Akademi’nin çalışmalarına son verdi.

Bugün birçok ülkede akademi adını taşıyan kurum vardır. Paris'teki Fransız Akademisi (Académie Française) bunların en ünlüsüdür. Günümüzde de Fransız dili konusunda tek yetkili kurum sayılan Fransız Akademisi, 1635’te Kardinal Richelieu tarafından kurulmuştur. Bu akademinin üye sayısı tarihi boyunca hep 40 olarak kalmıştır.

ABD’deki Sinema Sanat ve Bilimleri Akademisi de dünyanın ünlü akademilerinden biridir. Bu kurum 1929’dan bu yana her yıl “Akademi Ödülleri” adı altında, sanat değeri taşıyan sinema filmlerinin yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni ve öbür yaratıcılarına ödüller verir. Ödül, “Oscar” adlı bir heykelcikle simgelendiği için Akademi Ödülü’ne Oscar Ödülü de denir.

Londra’daki Kraliyet Sanat Akademisi (1768) ile Kraliyet Müzik Akademisi (1822), İngiltere’nin en ünlü akademileridir. Gene Londra’daki Kraliyet Tiyatro Sanatı Akademisi (1904) ile bilimsel çalışmalar yapmak üzere 1662’de kurulmuş olan Kraliyet Derneği (Royal Society) de ünlü akademiler arasında sayılır.

Rusya’daki Bilimler Akademisi de yeryüzündeki saygın akademilerden biri sayılır. 1725’te Rus Çarı I. Petro tarafından Petersburg Bilimler Akademisi adıyla kurulan bu kurum, Sovyet döneminde SSCB Bilimler Akademisi adını taşıyordu.
Türkiye’de yakın zamana kadar akademi adını taşıyan birçok yükseköğretim kurumu vardı. Bunların en ünlüsü olan ve pek çok ünlü sanatçının yetiştiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, sonradan Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştü. Kentimizde kurulan ilk yüksek okulda Akademi adını taşıyordu. SDMMA olarak kısaltılan okulun tam adı “Sakarya Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi” idi.

Günümüzde akademi adını koruyan eğitim kurumları olarak yalnızca Harp Akademileri ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi ve Polis Akademisi kalmıştır. Ayrıca akademi adını taşıyan özel öğretim kurumları vardır. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ise 1993’te kurulmuştur.

“Düşünce Evreni” gördüğünüz gibi kendi okulunada sahipti. Aradan geçen zamanda tarzlar biçim değiştirince okullarda değiştiler tabii. Artık bütün bunları bünyesinde bulunduran çeşitli birimlere sahip üniversiteler ve onun alt kuruluşları fakülteler var.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 08.05.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 13

Uzun süre ahlak konusunu incelediğimiz “Düşünce Evreninde” dizi yazımızı yazmak fikri “Mum kokulu geceleriyle Amişler” yazı dizisine başlarken doğmuştu. Bugün yabancısı olduğumuz o kırsal hayatı sürdüren Amişler ilkel kabilelerden değildiler. Sadece teknolojiye karşıydılar. Dolayısıyla teknolojiye dayalı hayatı ret ederken, geleneklerle yaşamayı seçmişler, buna bağlı olarak düşünce akımlarından ve üretim biçimlerinden uzak durmuşlardı. Aramızda en az 250-300 sene fark vardı. Bu sürede neler değişmedi ki? Bu soru beni düşünce evrenini araştırmaya itti. Geçmişte bizim atalarımızında içinde olduğu bu hayat ve düşünce tarzı hangi duraklardan geçtide bugünkü anlayış doğdu. Yaşadıklarımız düne cevapsa dünün sorusu neydi? Bu yazı dizimizle böyle bir serüvene kalkıştık. Konunun uzmanları sahalarına girip ortalığı karıştırdığım için beni bağışlasın. Elbetteki onlar en doğru sonuca ulaşırlar. Ben düşünce dünyasına ilgiyi yöneltmek istiyorum o kadar.

Bu gün ilkel hayattan uzak olmamız, bize kadar uzanan zincirin her halkasının değişimi bilerek veya bilmeyerek kabul etmesine bağlıdır. İnsan olumluya veya olumsuza doğru değişirken ilgisi ve araştırıcı ruhu nedeniyle her yolun, her durağın oluşum nedenlerini incelemiş sorularına cevaplar aramış, o sorulara cevabı gene kendisi vermiştir. Bu, bir düşünce sisteminin gelişmesine, bilimsel buluşların yapılmasına yol açmıştır. Yazı dizimizde konumuz bu yüzden düşünce sistemleriydi.

Bugünkü ilk konumuz “AKILCILIK”

Bu dünyadaki bilgileri(akılcıların güvenilmez buldukları) duyu ve algılarımıza dayanarak değilde, aklımızı kullanarak elde edebileceğimizi ileri süren görüştür.
Bu dünyanın bilgisine duyu ve algılarımızı kullanmadan ulaşamayacağımızı savunan karşı görüş ise deneycilik olarak bilinir.

Dahada açarsak Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Yani sonuca bakarak “Nasıl”ı sormaktır bu. İyi veya kötü olarak varılan sonucu zaten görüyorsunuz, buraya nasıl varıldığını sormaktır tümdengelimcilik. Ayakları iyice yere bassın diye biraz daha açacak olursak her şeye daha tepeden, uzaktan bakarak sonucunu gördüğümüz şeyin nedenini sormaktır tümdengelimcilik. Akılcılığın uzak görüşlülüğünü sağlayanda budur. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile, çeşitli “önsel” yada başka deyişle “deneyden önce”lik apaçık gerçeklerin varolduğunu onaylar. Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği Matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır.


İkinci konumuz “AKIL YASALARI”

Aklın dört temel yasası vardır.

1. Özdeşlik: 
Durumlar, koşullar değişse de aynı kalma, kendi kendine eşit olma, özdeş olma.

2. Çelişmezlik: 
Bilginin tutarsızlık, çelişme taşımaması gerektiği biçimindeki temel mantık kuralı, çelişmeme durumu. Bilimsel mantığın düşünmede tutarlılığı sağlayan temel ilkelerinden biridir. Buna da “Çelişmezlik” yasası da denir.

3. Üçüncü Durumun Olanaksızlığı İlkesi: Özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerini tamamlayan akıl yürütme ilkesidir. Üçüncü halin olanaksızlığı ilkesi, bir önermenin ya doğru ya da yanlış olduğunu ifade eder. Bir yargı, doğruluk değerlerinden ancak birini (doğru ya da yanlış) taşıyabilir. 

4. Yeter Neden İlkeleri: bir şeyin var olabilmesi için yeterli sebebin olması gerektiğini öne süren mantık ilkesidir.

Akılcılık akıl yasalarından ayrı düşünülemez. Bu iki kavram birbirini tamamlayan kavramlardır. Akıl yasaları Akılcı bir tutumun belirlenmesinin yöntemidir.


DEVAM EDECEK

.
Yayın Tarihi: 06.05.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ

(Onat Kutlar 2)
Merhaba sevgili okurlar. Geçen Pazar tanıtmaya ve şiirlerinden örnekler vermeye başladığım üç bölümlük Pazar Yazısında Onat Kutlar’lı bu ikinci bölümle gene karşınızdayım. Önce kendisini tanıyalım.

“25 ocak 1936 yılında Alanya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketi Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini son yıl yarıda bıraktı, felsefe öğrenimi için Paris’e gitti. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik yaptı. 1956 yılında, a dergisinin, 1965’te ise Türk Sinematek derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve 1976 yılına kadar aynı derneğin yöneticiliğini yaptı. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim ve Yürütme Kurulu üyesiydi.
1952’de çeşitli dergilerde yer alan şiirleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, Gösteri, Hisar, İlke, Küçük Dergi gibi dergilerde şiirlerini yayımladı. Duyarlı, ayrıntılara inen, açık bir söylemle yazdığı şiirlerinde toplumsal durumlar ve konumlar öne çıkmaktaydı.
İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.”

Kısaca şairimiz böyle tanıtılmış, sıra şiirlerine geldi.

...

BULUTLU BİR GÜNDE DOĞAN ÇOCUĞA
Baban bu toprağın en delikanlı
boğasıydı bir nevruz
şenliğinde kestiler
Ne tuhaf sen
kirli yeşil eylül bulutları altında
ve aylardan temmuz
onun gelinciklerinden doğdun
Burcunda yıldız görünmüyor

Ölümün kapısını aralayan güz
çok sürmez
Yeniden vurur dallara bahar
İşte sana mavi gökyüzü
ve mavi deniz defteri
üstelik tertemiz
El koymanın tam zamanıdır ufukta
kargalar henüz görünmüyor

ONAT KUTLAR

***

İSTASYON 
Yalnızım bir kompartımanda
Bir hızar testerisinin yaz ışığı ufuk hattından
Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgâr
Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk
Onaltı bağımsız devlet büstünün
Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman
Düşündükçe koyu bir renk alıyor
Buraya uzun bir yol boyunca
Kurulu bir kumpanya çadırlarından
Tuğla harmanlarından geldim her ateşin
Çemberinde yanarak ve darağacında
Kurutarak dikişsiz gömleklerimi
Her sabah zekeriya sofralarında herkesle
Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp
Yedik açlık
Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin
Kaynağına eğilsem acı bir su
Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır
Telaki bekliyor
Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı
Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe
İsimsiz bir tortuyla kapanmış
Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz
Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim
Ateş içinde
Eylül.

Her yanımdan geçen öpüşlerinin
Islak serçelerini duymasam
Kör testereyi bile göremeyeceğim.

ONAT KUTLAR

***

SOKAK
Durmadan değişen bir kentte selvilerin
anılarıyla uğuldayan bir sokaktı
Yüksek ve külrengi yapıların tepesinde ikindi
sarı bir ışıkla vururdu pencerelerin donuk ve sessiz
krater gölcüklerine
Orada yaşlılar otururdu tozlu iğne yastıkları ve güz
sararmış martıların eğri yağmurlarıyla gelir tarardı
yüzlerinde unutulmuş sepya boşluğu
Karınlarına ölümün tohumlarını ekerdi aşağılarda
hafif bir lağım kokusuyla karışık kahve
ve anason çiçekleri satılan
küf rengi ırmakların sokağında ehliyetli kurbağalar
safa pezevenkleri ve geçmiş kaçakçıları
Arada inatçı arnavutların
durmadan yenilediği kaldırımlardan
gülleri örselenmiş kadınlar geçerdi farkedilmeyi
bekleyen erken kararmış lidya gümüşleri genç kızlar
Kanlı bayrakların yelkeniyle arada
tersane işçilerinin kadırgaları geçerdi ilkyardıma doğru
Siren sesleri Sivaslı kapıcıların granit belleğine
bulanık izler bırakırdı

Günlük işlerin bittiği saatlerde yani geceleri
sokak bir kerhane gibi işlerdi bahriye gediklileri
denizi ve o...ları aynı anda gören evlerin
duvarına arabesk bir savaşın tarihini yazarlardı: Aşk
Binliklerin mor jileti çalışırdı kapılarda titreyerek ve derin
bir yarıkla açarak feodal zamanın surlarını
sabahın eteklerine ulaşırdı

Oradan başıboş çocuklar çıkardı yaşamın çöpçüleri
doğulu çocuklar plastik ayakkapları ve kendi gövdelerindeki
ölü ana sıcaklığına sarılan kollarıyla
süpürürlerdi gecenin artıklarını
Solgun iğneleriyle ilk ışıkların dikerdi ağırbaşlı halk
kentin zarını yeniden ve gün
başlardı

Orada sevdim seni
Sokağı denize bağlayan geçitte orada
geceyi gökkuşağına bağlayan günlerin saçını hızla örerdi zaman
Sevecen sorgulu uysal yüreğin
bir çimen türküsüyle açardı soyağacının gizli bahçelerini
çılgın bir büyücüye, orada kan ırmağından
geleceğin şarabını çıkardım ve yanan günlerden altın
bir şiir çıkardım güzelliğinin kapalı yapraklarından
bozkır ortasında ırmak kuyu dibinde gökyüzü bir özgürlük
esintisi zindanların avlularından

Unutma ben yok olunca değişince kent ve bir yoksulun
o günlerden
sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince
sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak bir de çam ağacı
benim sularımla öpüşen.

ONAT KUTLAR

***

BİR ŞİİRİN GELİŞİ
İlmekler atar
günlerin yatay rüzgârlarına
bir yağmur başlangıcı gibi belirsiz.

Uzakta boşanan bir yayın, açık havada
çınlayan çekiç seslerinin ve bir omuza
yaslanmış ağlayan güzel bir yüzün
parmak uçlarıyla gelir, yaklaşır.

Nedensiz bir kıra çıkma isteği
ya da çok eski bir kitabı yeniden okumak.

Bir kazıya hazırlanır gibi, bir yolculuğa.

Bir tahliye sabahının hüznü tarayan sevinçleriyle
aşar duvarları ve gelir konar
kanatlarıyla yabancı bir kuşun.

Bir uzaklığın habercisidir demir kapılardan
çamurdan, korkulardan, bakan yüzlerinden
küçük çocukların alınlarına
yirmi yıl sonraki ölüm hükmünü
mührüyle şimdiden basan sultanın
kanlı topraklarından.

Bastırır sevgilinin tutkulu gövdesiyle
derin sularına koyu mavi bir akşamın.

Pırıltılı balıkları bilinen sözcüklerin
hızla geçerler henüz hiç bir gezginin
ulaşamadığı kaynağa doğru.

Ve bir kayadan
kırınca bir acının zincirlerini
uçmak ister yeryüzüne
bu ateş yıllarından konuğu.

Henüz yazılmamış olan şiir.

ONAT KUTLAR

***

ORAMAR
Telefon direğinde bir yeni yaprak
Yaralı, gergin bir dişi tayın yelesi
Kiraz çalgısının dalıydı sesin
Bir bahar vuruşuyla titreyen

Unutma bana ve tüm yeryüzüne
Yepyeni sevinçler vereceksin
Bir tek kiraz yesen çekirdeğini
Karnının tarlasına eken sen

Kale yollarından geçtik yıllardır
Bir düş ülkesine ulaşmak için
Bırak bütün düşlerini ırmağa
Adı senin olan yere gel hemen

ONAT KUTLAR

***

YEDİLİ TUYUĞ
Küçük ırmak sen buradan gidince
bozulur bahçeler bağlar
ve durur mu gider arabı zengi
atlayıp kişneyen atına
yerine kays gelir altına
çekerler horasanın düzünden
çöl halısı kahve rengi

Açar sen gidince padişah rüzgâr
perdelerini gün batımının
görünür nereye baksam bir çölde
iki ırmak arasının kurbanı
alinin ki selam üstüne olsun
elim yüreğine değmesin diye
aramıza koyduğu verev Zülfikar

Gün gelir zamanın çekirgeleri
geçer gövdemizin çimenlerinden
öpüşlerin şarabına bulanmış
güzelliğin bir bozguna dönüşür
gözyaşları bile sakın unutma
yol bulamaz yüreğime ve gider
kenar suyu olur bir çöl divanına

ONAT KUTLAR

***

MART İÇİN HOYRAT
Sabah erken kalktım dereler buz
Tanrı bilir ne zaman döner avcılar
Kör Süleyman gece gündüz sayıklar
Çadırı yıkılsın da bozulsun bağı
Kan izlerini sildi götürdü acı kırağı
Dolandım durdum uzun yollarda yalnız

Severim gözünü şu halime bak
Yaramı saran gümüş telli kavak

Döner durur göğün dibinde bir yabana
Kartal mı desem peşinde bir alıcı kuş
Hakkari Oramar yaylası Van gölü Muş
Genç ömrüm bir kürt kilimiydi geçti gitti
İnsan yüreği pas tutar derdi babam rahmetli
Başında bir solgun poşu ayağında çarpana

Gözünü severim bir haber salsana
Yüreğimden uçan gümüş telli turna

Uyudum uyandım bir uzun gece
Ay karanlık devir puşt hava dumanlı
Sırtımda bir hançer söğüt yaprağı
Düşte gördüm dökülmüş odamın beyaz
Kireci bahar gelmeden geçip gitmiş yaz
Kimse sormaz aç mıyım susuz mu halim nice

Gözünü severim sen söyle kiraz
Ağacından doğan gümüş telli saz

Kar üstüne açmış yaz delisiydi
Erken öttü gönlümün çapar horozu
Korkarım silerler defterden bizi
Götürür ayrılığa bir tahtadan at
Tarih dokuz yüz seksen gün yirmi üç mart
Biri hasret gömleğini bir daha giydi

Yüzünü seveyim sarayım belin
Koynumda uyan gümüş telli gelin

ONAT KUTLAR

***

CEZAYİR AĞACI
Sevgilim Cezayir beyaz bir duvar
Bir yanı akdeniz öbür yanı nar
Senin nar ağacın
benim denizim
ve duvar
Bir yasemin senin gibi Cezayir
Ve de zakkum benim gibi zehir
Aures’ten rüzgâr
senin kokunu
bana getirir
Bütün gece Kabylie berberileri
Hurma dallarından denize geçti
Ama nice yıllar
göremedim bile
senin düşlerini
Kurşun kanatlarıyla tarihin
Derin ovasında uçuyor Konstantin
Ve göğsümü bir zeytin
dalıyla okşayan
yüreğin
Bu şiiri sevgilime adadım
Hadj Ali, Benzine ve öteki dostlarım
Kanlı bir gül çizgisiyle
ayrılırken haziran
Mor perdelerle Otel Aletti
Bir ateş ağacı gibi yandı gitti
Sevgilim
ayrılık
canıma yetti

ONAT KUTLAR

***

Haftaya son kez şairimizin şiirleriyle birlikte olacağız. Herkese mutlu hafta sonları..



Yayın Tarihi: 05.06.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 12

“Düşünce Evreninde” dizimizde “ahlak” konusunu bugün bitiriyoruz. Ahlakı belirlemekte, din olgusu kadar geleneklerinde etkili olduğunu belirtmiş, “Kısaca anmak gerekirse; insanı doğru ve adaletli olmaya, muhtaçlara yardım etmeye, iyilik yapmaya, iyiliğe teşekkür etmeye, insan haklarına saygı göstermeye davet eden; adam öldürme, yalan, aldatma, bencillik, hırsızlık, zina, zulüm ve haksızlık gibi kötülüklerden uzak durmaya çağıran temel davranış biçimleridir.” Demiştik.

Geçen zaman içinde ne değişti de ahlaki erozyon diyeceğimiz sonuçla karşılaştık. Şu söz bunu açıklamaya yetmez mi? “Ey para, sen tanrı değilsin fakat tanrıdan da güçlüsün.” Çünkü cennet yaratıcıya liyakat ve yaratıcının rızasıyla kazanılan yer olmaktan çıkı, yeryüzünde alınıp satılan bir nesneye dönüştü.

Bu dönüşüm süreçlerini Hulusi Arslan’ın makalesinden alıntılarla görelim.
*
“Modernizmin kalkış noktasında bulunan göreceli değer algısı, bütün insanlığın yararını gözetecek şeklide davranmaya engel olmaktadır.
Modernizmin mantıksal örgüsü, doğrusal yönde ilerlemeyi öngörmektedir. Bu durumda sabit bir değerden bahsedilmesi doğru olmayacaktır. Nitekim Aydınlanmacı filozoflar, değer ile olguyu ayırarak, değerleri bilimsel faaliyetlerden uzak tutmak istemişler, böylece değerlere, her şart altında geçerli ilkeler olarak bakılamayacağını savunmuşlardır. Sözgelimi, Hume’a göre, değerler insanın psişik doğasından (ruhsal yapısından) kaynaklanır, dolayısıyla özneye (kişiye) bağlı olarak değişen bir özelliğe sahiptir. Ona göre, kendiliğinden saygın ya da aşağılık, kendiliğinden güzel ya da çirkin hiçbir değer yoktur; bu nitelikler, insanların duygu ve ilgilerinden, yapıları ve özyapılarından doğar.”
*
Burda araya girerek bir gerçeği vurgulamak gerek. Din adamlarımız bilimden uzak durup her türlü araştırmayı tu kaka ilan ettiği sürece İslam dininin başlangıçtaki gelişmeci ruhunu yakalaması imkânsızdır. Batının sanat ve edebiyatını incelediğinizde ayrıntıcı bir anlatımın olduğunu her şeyin bütün ayrıntılarıyla incelendiğini görürsünüz. Doğu sanat ve edebiyatı şiirden öteye gidememiştir. Şiir ne kadar eğitici şiir olursa olsun kestirmeci bir yapıya sahiptir. Tıpkı karikatür gibi. Nedenini incelemeden olguyu ve sonucu gösterir. Bizde çok dar bir çevrenin dışında anı, inceleme, bilimsel makaleye önem verilmemesi bu yüzdendir. Devlet yöneten insanların pek azı anı yazar. Bu düşünsel ve edebi çoraklığımızı göstermeye yeter. Böyle bir yapıda batıya karşı varlığını değişmeden sürdürmek imkânsızdır. Hulusi Arslan’ın makalesine dönelim.
*
“Modernizmin özündeki göreceli değer algısı, belirtildiği üzere, modern insanı, başkalarının zararına rağmen, kendi çıkarlarını öncelemekten alıkoyamamıştır.
Modernizmin seküler bir pradigmaya (din dışı anlayışa) sahip olması, modern insanı başkalarının haklarını düşünmekten alıkoymaktadır.”
*
Batının doğruluğu dürüstlüğü üstüne çok söz söylenir. Hatta “bir kelime-i şahadet getirmeleri eksik” diyenler az değil. Onlar dini öteki dünya anlayışına ittikleri için parayı öne çıkardılar. Cezai yaptırımlar paraya dayandığı ve bu cezalar sıkı denetimle uygulandığından parasızlığın, bugünkü kredi kartlarıyla da harcama limitlerinin düşmesi yeryüzü cehennemi olarak görünmesine yol açar. Bizde paracı sistem tam oturmuş değildir. Paracı sistemle cezalar çok can yakar olamamıştır. “Adamını bulma, işi ayarlama” kuralı geçerliliğini yitirmediği sürece her işi sulandırma ahlakını terk etmeyeceğimiz çok açık.  Hulusi Arslan’a dönelim.
“Din ile bilim arasında oluşan bu mesafe, sonunda dini, akıl ve bilimin dışına itmiştir.
(...)
İnancın, bilgi ve akılla ilgisinin kesilmesi, bir bakıma onu gerçeklik dışına itmektir. İnancın gerçek dışı olabileceği iması ise, şimdi ve hazır olana yönelik motivasyonu güçlendirir ve yaşamın amacını dünyevi alana yöneltir.
(...)
Bu ideal yalnızca dünyevî fayda ve hazzı elde etmeyi amaçlayan ve bu amaca ulaştıracak her türlü yolu meşru gören pragmatist bir düşünce tarzını ortay çıkarmıştır. Bu düşünce tarzı, Batı’da ete kemiğe bürünmüş bir biçimde kendisini Kapitalizm olarak dışa vurmuştur. Zira Kapitalizm aslında yüksek insani değerleri gerçekleştirmek için bir araçtan ibaret olan kazancı artık yaşamın temel amacı haline getirmiştir.

(...) nihai amacını dünyevî kazanca indirgeyen bir zihniyetle, daha çok kazanç, daha çok güç, daha çok hâkimiyet, daha çok haz uğruna, ahlâkın araçsal bir yapıya dönüşeceği söylenebilir.”
*
Eski ahlaka göre kazanç daha çok insana fayda sağlamaya yönelikken (burada feodal Hıristiyan anlayışı söz konusu değildir) kapitalizmin dayattığı kazanç büyüme, büyümek için küçüğü yutmaya yönelmiştir. Onun için birey daha çok yemeli, daha çok giymeli, daha çok gezmeli, daha çok eğlenmeli, kısaca daha fazla tüketmelidir. Daha fazla tüketirken tanrı olmayan ama tanrıdan daha güçlü gördüğü değişim aracı paraya tapmalıdır. Her ülke bu sisteme uyarlanmaktadır. Ahlakta bunun doğrultusunda ülkeden ülkeye farklılık gösterse de temel yapısı aynı olmak üzere değişmektedir. Bütün dünyaya insan hakları, demokrasi özgürlük, barış ve dolaylı olarak zenginlik ve refah vaat edilmesine rağmen savaş, terör, gelir dağılımı adaletsizliği, çevre kirliliği, açlık ve yoksulluk gibi sorunlar bu ahlakın sorgulanması gerektiğini gösteriyor bence.

Ahlak konusu burada bitti yalnız “Düşünce Evreninde” konusu sadece ahlakla sınırlı değil. Gelecek yazılarda sırasıyla ilgili konulara dilimiz döndüğünce değineceğiz.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 03.06.2016

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 11

“Düşünce Evreninde” dizimizde ahlak konusunu, geride kalan 10 bölümde bitirememiştik. Ahlakı belirlemekte, din olgusu kadar geleneklerinde etkili olduğunu belirtmiş, “Kısaca anmak gerekirse; insanı doğru ve adaletli olmaya, muhtaçlara yardım etmeye, iyilik yapmaya, iyiliğe teşekkür etmeye, insan haklarına saygı göstermeye davet eden; adam öldürme, yalan, aldatma, bencillik, hırsızlık, zina, zulüm ve haksızlık gibi kötülüklerden uzak durmaya çağıran temel davranış biçimleridir.”

Demiş ve eklemiştik:

“Bu klasik ahlaki değerlerdi. Toplumu bir arada tutmanın aracıydı. Ülkelerin içinden çıkıp olayı uluslarası boyutta geniş açıdan değerlendirilirse genel ahlak ilkelerinin (barış zamanlarında bile) çıkarların gerisinde kaldığı görülür. Çünkü çıkarlar değişkendir. Bu gün ak denene yarın kara denebilir. Bunun için değerlerde değişti. Bu değişim sonucunda insanı, canlıları önemsemenin yerini kendini abartma, hatta kendine tapınma ahlaki değer olarak yerini aldı.”

Batıda krallıklar devrilmeden önce kilisenin, yani Hıristiyan dininin köleliliği savunan, insanlığı toptan buna güdülendiren akıl ve bilime karşı, baskıcı yapısının kırıldığını ortaya koymazsak bütün çabamız boşa olur, konumuz eksik kalır. Bunun sonucunda ahlak değişmiştir. Bugün gelinen noktada ise kilise ve kralların yerini oligarklar almıştır. Onların ahlaki değerleri insanı yalnızlaştıran değerlerdir. Hemde insanın kendini en üstün yaratık görmesini, kendine tapmasını sağlayarak bunu başarmışlardır. Nasıl başardıklarını Hulusi Arslan şöyle vurguluyor:

Modernizm, Aydınlanmayla birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı dünya görüşünü; hümanizm, dünyevileşme ve demokrasi temeli üzerine yükselen bilimci, akılcı, ilerlemeci ve insan merkezci bir ideolojiyi ifade eder. Bu yeni anlayışa göre, bundan böyle bilimi, sanatı, toplumu ve siyaseti din ve ahlakın sabit değerlerine göre değil; akla, bilimsel verilere ve dünyevi faydalara göre yapılandırmak gerekir. Dolayısıyla Modernizm, insan merkezlidir; değişim ve ilerlemecidir; umulan ve beklenen uhrevi yararı değil, bu dünyada elde edilen hazırdaki yararı esas alır; hadiseleri metafizik kurallara göre değil, akla ve bilime göre çözümlemeyi benimser.”

Bu andan itibaren içinde barındırdığı iktidarın bir aile yerine halkın olduğu cumhuriyet ve kendi içinden seçilen insanlarca temsili olan demokrasi gibi bir çok olumlu özelliğe rağmen insanın doğası bozulmaya başlar. Çünkü demokrasi bütün çoğulculuğuna rağmen sermaye egemenliğinde devletin güdülendirildiği bir sistem olur çıkar. Hulusi Arslan “Ahlaki Değerler ve Modernizm” adlı makalesinde şunları yazıyor.

“Modernizmin değer algısı da bu esaslara göre şekillenmiştir. Dine dayalı ahlaki değerler yerini hümanizm, insan hakları ve demokrasi gibi seküler değerlere bırakmıştır. İnanç ile akıl arasına mesafe koyan Kant seküler (din dışı) değerlerin gelişmesinde önemli bir filozoftur. Onun ahlak kanununa göre, değerler aslında bütün insanlığın yararına olacak şekilde işlev görmelidir. Kant’ın, “ahlak kanunu” olarak bilinen “kategorik emperatifi”, insanın, yaptığı seçimlerde genel bir yasanın ilkesi olacak şekilde şümullü davranmasını öngörür. Dolayısıyla “benim için istediğimi, başkası için de istemem gerek” şeklinde ifade edilen ahlak kuralı, bütün insanların iyiliğini hedeflemelidir”

Devamında da konuyu bağlarken vardığı sonuçta haksızda sayılmaz.

“Ne var ki Kant’ın ahlak kanunu, tek başına Modern değerleri şekillendirmek için yeterli olmamıştır. Zira dünyevileşme ile birlikte, yüzünü öbür dünyadan tamamıyla bu dünyaya çeviren insan, artık mal ve servetin cazibesi altına girmiş; maddi zevkler, onu daha çok kazanıp daha çok zevk almaya, bu da başkalarının haklarına tecavüz etmeye yöneltmiştir. Başka toplumlara, elinde insan hakları ve demokrasi ile giden Batılı modern insan, kendisini gerçek anlamda motive eden çıkarların etkisinden kurtaramamıştır. Bu durumda Modernizmin değer algısını, ön tarafında insan hakları, demokrasi ve barış; arka tarafında elde edilmesi beklenen ekonomik ve siyasi çıkarların yazılı olduğu bir karta benzetmek mümkündür. Modernizmin ahlaki tutarsızlığı diyebileceğimiz bu olgunun ortaya çıkmasına sebep olan bazı karakteristik özelliklerinden bahsedebiliriz.”


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 01.06.2016

31 Mayıs 2016 Salı

DÜŞÜNCE EVRENİNDE 10

Önceki bölümde; “Ahlaki değerler için hep ortak yaşam alanının dışına çıkılmamasını ve bu alanın düzenlenmesini amaç edinir” demiş ve şöyle devam etmiştik. “Bu değerler neydi sorusu kimsenin aklına gelmez, çünkü o değerler özümsenmiş ve yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Kısaca anmak gerekirse; insanı doğru ve adaletli olmaya, muhtaçlara yardım etmeye, iyilik yapmaya, iyiliğe teşekkür etmeye, insan haklarına saygı göstermeye davet eden; adam öldürme, yalan, aldatma, bencillik, hırsızlık, zina, zulüm ve haksızlık gibi kötülüklerden uzak durmaya çağıran temel davranış biçimleridir.”

Bu klasik ahlaki değerlerdi. Toplumu bir arada tutmanın aracıydı. Ülkelerin içinden çıkıp olayı uluslarası boyutta geniş açıdan değerlendirilirse genel ahlak ilkelerinin (barış zamanlarında bile) çıkarların gerisinde kaldığı görülür. Çünkü çıkarlar değişkendir. Bu gün ak denene yarın kara denebilir. Bunun için değerlerde değişti. Bu değişim sonucunda insanı, canlıları önemsemenin yerini kendini abartma, hatta kendine tapınma ahlaki değer olarak yerini aldı.

Bugün dünyada olup biten olaylar, bu dediklerimin kanıtıdır. Bu kanıtları bize Hulusi Arslan “Ahlaki Değerler ve Modernizm” adlı makalesinde sunuyor.

“Biçimsel olarak bütün dünyaya barış, demokrasi ve insan hakları getirme hedefleriyle yapılan savaşları kışkırtan şeyin gerçekte ekonomik ve siyasi çıkarlar olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, eğer gerçekten bu yüksek insani değerlere sahip olunmuş olsaydı, dünyayı medenileştirmeye çalışan güçlerin elindeki bilgi, mal ve servet birikimi karşısında, açlık ve sağlıksız şartlardan ölen binlerce insanın olmaması gerekirdi. Yapılan araştırmalar dünyada bir yanda giderek artan zenginliğin, diğer yanda şiddetli ve geniş çaplı bir yoksulluğun yaşandığını göstermektedir. -Zengin ülkelerde 903 milyon insan toplam dünya gelirinin % 79,7’sini elinde bulundururken, küresel yoksullar grubu olarak bilinen iki milyar sekiz yüz milyon insan ise toplam dünya gelirinin % 1,2’sine sahiptir. Her gün 34.000’i beş yaşın altında çocuklar olmak üzere 50.000 insan yoksulluğa bağlı sebeplerden dolayı ölmektedir.-”

İşte asıl ahlaksızlık bu. Devamı da var. Ne yazık ki kapitalistleşme süreciyle birlikte bu ahlaksızlık bizide sarmış durumdadır. En az maliyetle en yüksek kazancı hedefleyen sermaye gözünü kırpmadan havayı ve suyu kirletmektedir. Hulusi Arslan’ın “Ahlaki Değerler ve Modernizm” adlı makalesini okumaya devam edelim.

“Öte yandan bugün dünyamızın şahit olduğu çevre felaketleri, gelir dağılımı adaletsizliği, uyuşturucu, fuhuş, şiddet, terör, insan hakları ihlalleri gibi birçok sorun bulunmaktadır. Bütün bu sorunların kaynağını nerede aramak gerekir? Şüphesiz bu soruyu değişik biçimlerde cevaplandıracaklar çıkacaktır. Fakat bu yazıda, tartışmayı Modernizm olarak bilinen dünya görüşü ve onun değer algısı üzerine yoğunlaştıracağız.

Modernizm, Aydınlanmayla birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı dünya görüşünü; hümanizm, dünyevileşme ve demokrasi temeli üzerine yükselen bilimci, akılcı, ilerlemeci ve insan merkezci bir ideolojiyi ifade eder. Bu yeni anlayışa göre, bundan böyle bilimi, sanatı, toplumu ve siyaseti din ve ahlakın sabit değerlerine göre değil; akla, bilimsel verilere ve dünyevi faydalara göre yapılandırmak gerekir. Dolayısıyla Modernizm, insan merkezlidir; değişim ve ilerlemecidir; umulan ve beklenen uhrevi yararı değil, bu dünyada elde edilen hazırdaki yararı esas alır; hadiseleri metafizik kurallara göre değil, akla ve bilime göre çözümlemeyi benimser.”


Bu andan itibaren içinde barındırdığı iktidarın bir aile yerine halkın olduğu cumhuriyet ve o halkın kendi içinden seçilen insanlarca temsili olan demokrasi gibi birçok olumlu özelliğe rağmen insanın doğası bozulmaya başlar. Çünkü demokrasi bütün çoğulculuğuna rağmen sermaye egemenliğinde devletin güdülendirildiği bir sistem olur çıkar. Hulusi Arslan’ın “Ahlaki Değerler ve Modernizm” adlı makalesiyle bu konuyu incelemeyi gelecek yazımıza bırakalım.. 



DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 30.05.2016