31 Ocak 2014 Cuma

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 31

Merhaba sevgili okurlar. Gene Pazar ve gene şiirlerimle karşınızdayım. Bu satırları okur ve umarım şiirleri beğenirsiniz. İlk şiir babamın bir özdeyişinden esinlendiğim bir şiirdir. Babam “İnsanda, eşyada eskir.” derdi ve eklerdi: “İnsanın evinde eski; sadece ana-babası olabilir. Eşya daima yeni olmalı. Çünkü ikisi de eski olursa orda hayat taze olmaz.” Ben buna Yeşilaycı olmama rağmen “iki eski şey çok makbuldür; biri şarap, biri dostluk” özdeyişini de  eklemek istiyorum. Çünkü şarap yıllandıkça, dostluk eskidikçe güzelleşir.

Yeni bir güne eskiyen zamana inat genç gönülle ulaşmak kim istemez? İyimser bir bakışa sahip olmadan da kimse genç bir gönüle sahip olamaz. Beden yaşlanır ama gönül öyle kolay yaşlanmaz. Gönlü yaşlandıran hevesleri bitiren gamdır. Ne demişler eskiler, “demiri nem insanı gam bitirir.” Madem öyle gençliğin sırrı elimizde. Genç kalmak çok zor olmasa gerek.

99
Zaman eskisin
Eşya eskisin
Sen hep yeni kal

Bacadaki duman gibi
Çaydanlığın demi gibi
İnce ince tüt göğüme

Ürkek korkak bakarım
Sensiz yağmurdan korkarım
Usulcacık tut elimi

Zaman eskisin
Eşya eskisin
Sen hep yeni kal

Aydın Göle
03.03.2002

***   ***   ***

Gecenin içinde bir güzel müzik, gökte yakut taşları gibi parlayan yıldızlar ve gönülde bir sevgili varsa yaşamak ne harikadır.. başka ne istenir ki? Bir ömür boyu yaşanan böyle günler çok azdır.  

100
Sevdiğim sözler
Sevdiğim şarkılar gibi geceler
Çıkar gelir adınla
Varsın doğmasın gün
Varsın güneş küssün bana
Sen varsın ya

Aydın Göle
03.03.2002

***   ***   ***

Herkes kendi hayatının başrol oyuncusudur. Sevdiği de ikinci başrolü oynar. Böyle sinemasal kurguyla sevgiliye “bu akşam seni düşünerek, seni yaşayarak, sensiz sarhoş olacağım” diyorum. Sevda böyle bir şeydir işte. Neden sevgilinin kendisinden daha çok hayaliyle yaşarız? Çünkü hayaliyle sevgiliyi gönlümüze göre biçimlendirmek kolaydır da ondan.

101
Sen filmimin baş kadın oyuncusu
Sen durakların ilk ve sonuncusu
Her durağında başka mevsimler var
Saçlarımda kar
İçimde bahar
Mevsiminin sarhoşuyum
Bu yüzden filmim kapalı gişe
Bu yüzden mey dolu şişe
Bitecek sabaha kadar

Aydın Göle
06.03.2002

***   ***   ***

Sevgiliye iyi geceler dilemek için yazılmış bir şiir. Bu küçücük şiir umulmadık bir etkiye ulaşmıştı.

102
Sevginin kucağında bebek gibi
Gecenin kucağında melek gibi
Mutlu mesut uyu sevdiğim

Aydın Göle
10.03.2002

***   ***   ***

Öyle kendinizi paralamanıza gerek yok! En akla gelmedik sürprizlerle sevdiğinizin başını döndürmek istersiniz ama ne yapacağınızı bilemez, bulamazsınız. Oysa sevgiliye vereceğimiz en değerli hediye kalbimizdir. Kalbi sevgilide olan başka hediyeleri kendiliğinden alır zaten değil mi?

103
Yıldız toplayacaktım gökyüzünden
Denizden istiridye
Gökyüzü bulutluydu, Denizse dalgalı
Ben yorgun ve dermansızdım
Verilecek bir kalbim var
Alır mısın tereddütsüz

Aydın Göle
12.03.2002

***   ***   ***

Değişim heyecan vericidir. Hele hele yalnızlıktan kurtulmak öyle heyecan vericidir ki, sesinize ses katılacak ve biri sizi dinleyecek bir düşünsenize.. çünkü yalnızlık cehennemdir. Orda yanarken su veren olmaz. Elinizi bir el tutarsa kuruyan dudaklarınızı görecektir. Size vereceği bir bardak su umuda ve mutluluğa verilmiş sudur.

Bir şeyler değişse
Değişse bir şeyler
Cehennemden kurtulsam
Yalnızlığımdan kaçsam
Yanarken ateşten bir damla
Bir damla su verilse dudaklarıma
Elimi sıksa elin
Bir umut saçsa yüreğime
Son saate yetişse adalet
İpten alsa beni
Bir şeyler değişse
Değişse bir şeyler
Henüz baş başa konuşamadık
Bir dakika kalamadık baş başa
Sen orda öyle duruyorsun
Ben sana akıyorum nehir olup
Bir şeyler değişmeli
Değişmeli bir şeyler

Aydın Göle
12.03.2002

***   ***   ***

Bu günde şiirlerimle sizlere konuk oldum. Bana katlandığınız için çok teşekkür ederim. Gelecek hafta Pazar günü gene şiirlerimle karşınızda olmak dileğiyle. Hepinize iyi pazarlar.


Eti dile gelmişti
Başımı döndürdü şarkıları
Dili söylemese de
Başımı döndürdü bakışları

Aydın Göle
12.03.2002

Yayın Tarihi: 12.01.2014



ENGELLİLER VE SPOR 3

Amacı engelli sporlarını tanıtmak olan, iki gündür okuduğunuz yazı dizimizi 3. bölümle bitiriyorum. Engelli dünyasına dikkatleri çekip, engelli ve spor konusunun birlikte pek düşünülmediği ülkemizde bir dizi yazımızla ön bilgiyi oluşturmayı başardığımızı umuyorum.

Kaldığımız yerden tanıtımımıza devam edelim.

VOLEYBOL

Bu oyunun uluslar arası komitelerce belirlenmiş çok uzun mevzuatlarıyla sizleri sıkmak istemiyorum. Genel olarak Engelli Voleybolü dendiğinde akla gelenleri aktarmayı yeğledim.

1: Amputasyonlar (uzuvların her hangi bir yerinden kesilmiş olması)
2: Hareket sistemine ait engeller: Bacaklarda ve kollarda felç olma hali, eklem ankilozları (hareket açıklığı kaybı), bacak boyu kısalığı, omurga eğriliği (skolyoz), cücelik, endoprotezler, Multipl Skleroz (MS), Polio, Serebral Palsi.

Bu saydığımız engelli guruplarına girenler oturarak voleybol oynarlar.

TEKERLEKLİ SANDALYE BASKETBOLU

Tekerlekli sandalye basketbolu engelli sporları içindeki lokomotif branştır. AncakAmerika ve İngiltere gibi bazı ülkelerde engelsiz atletlerin de tekerlekli sandalye kullanma şartıyla katılıp oynayabildiği karışık takımlar da mevcuttur. Basketbol'un, temel kurallara uyarak, engelliler için uyarlanmış halidir. Maçlarda standart büyüklükteki bir basketbol sahası ve standart yükseklikte potalar kullanılır. Kurallarda bazı ufak değişikler vardır. Örneğin basketboldaki hatalı yürüme yerine, burada bir atlet topu sektirmeden veya elinden çıkarmadan tekerlekli sandalyenin çemberini arka arkaya 3 kez ittirdiğinde hatalı sürüş ihlali yapmış olur. Tekerlekli sandalye basketbolu dünya genelinde kayda değer bir ilgi ve rekabet alanıdır. Paralimpik Oyunlarında yer almaktadır. 2008 Pekin Olimpiyatlarında Avustralya eski Şampiyon Kanadayı yenerek altın madalyayı almıştır. Uluslararası Tekerlekli Sandalye Basketbolu Federasyonu (IWBF) dünya genelinde bu sporun düzenleyicisi ve yöneticisidir. Türkiye'de tekerlekli sandalye basketbolu [değiştir]Türkiye'de de Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonunun düzenlediği Süper lig, 1. Lig ve 2. lig'den oluşan 3 ligde lig organizasyonu yapılmaktadır. Takımların yolluk ve harcırahları Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu tarafından karşılanmakta ve engellilerin spor yapması teşvik edilmektedir. Tekerlekli Sandalye Basketbolu A Milli Takımı Avrupa'nın ilk sekiz takımı içinde yer almakta olup, Genç Milli Takımı 2008'de Avrupa 2.liği kazanma başarısını yakalamıştır. Bayan Milli Takımı da yeni kurulmuş olup Avrupa'da 6 takım arasında mücadele etmektedir.  

TEKERLEKLİ SANDALYE TENİS

Tekerlekli Sandalye Tenis branşında sporcu sınıflandırması yoktur.
Sporcuların tekerlekli sandalye üzerinde yaptığı bu spor dalının normal tenisten tek farkı topu 2 defa yere sektirme hakkına sahip olmasıdır. Tekler ve çiftler olarak 2 set üzerinde oynanır ve 2 - 0 galip olan kişi maçı kazanmış olur.Sporcuların kullanmış oldukları sandalyeler tekerlekli sandalye basketbolunda kullanılan sandalyeler ile aynı olup sadece ön korumaları yoktur.
Tekerlekli sandalye tenisi ülkemizde yeni tanınmaya başlanmış bir spor dalı olmasına rağmen hızla ilerleme kaydetmiş sporcularımız yurt içinde ve yurt dışındaki çeşitli müsabakalara katılarak önemli dereceler elde etmişlerdir.

YELKEN

1996 Atlanta Paralimpik oyunlarında gösteri sporu olan yelken,2000 Sydney Paralimpik Oyunların da madalyalı bir spor olarak kabul edilmektedir. Bu oyunlarda kullanılan yatlar mavnalı olup aynı anda yarışır. Puanlama yatların yarış bitirme durumlarına göre hesaplanır. Uluslar arası yelken federasyonu, engelli yatçılar federasyonunu 1991’de üye olarak tanıdı ve ilk resmi Dünya Engelliler Şampiyonasını düzenledi(IFDS)
Türkiye ‘de ise engelli yelken sporu 8 Mayıs 2007’de (ISAF)’a üye olarak başladı. Federasyon eski Başkanımız Demirhan Şerefhan, branş sorumlusu Selma Öğütcen ve İYK başkanı Erol Türkmen diğer alt kurul üyelerimizin de desteği ile çalışmalar hazırlanmıştır.. Çalışmalar sonunda Uluslar arası hakemlerimizden Ahmet Mostar ‘in de organizasyon yardımı ile 1-10 Haziran ‘da Yunanistan ‘da düzenlenen Dünya Engelli Şampiyonasına katıldık. 9 ülke ve 22 sporcunun katıldığı 2007 Volos şampiyonasında tekne kiralayarak yarıştık.13.olarak ülkemize, derece ve madalya kazandırarak döndük. Bu şampiyonaya İstanbul Yelken Kulübünden katılan hem antrenör hem de sporcumuz olan Murat Etler ‘in de katıldığı ilk engelli yarışıydı.
Bu şampiyonadan edindiğimiz tecrübeler ışığında bundan sonraki yarışmalara kendi teknelerimizde katılmamız gerektiğini öğretti. Sebebine gelince ilk 10 sırada yarışmayı bitiren ülkeler kendi tekneleri ile katılmışlardır.(Challenger)

5–12 Temmuz 2008 tarihinde Portekiz’de düzenlenen Seth Cascais Worlds 2008 Şampiyonasına da katılmayı başararak ve 28 tekne 11 ülkede 14.olarak başarı belgemizi alarak döndük.(Hallenger)

YÜZME

Yüzme sporu Engellilerin en önemli rehabilitasyon araçlarından bir tanesidir. Bu nedenle de Dünyada yüzme sporu Engelliler için en büyük ilgi alanlarından birisidir. Her Engellinin rahatça yapabildiği spor dalıdır.
Bedensel Engelliler de yüzme yaş guruplarına göre değil, Engel durumlarına göre yüzülmektedir. Bedensel Engelliler yüzmede 10 kategori vardır. Bu kategoriler: 

            S 1- S 2- S 3- S 4- S 5-S 6-S 7- S 8- S 9- S 10

(S 1 En ağır engelli      -      S 10 En hafif engelli)

S Serbest-Sırtüstü-Kelebek
SB Kurbağalama
SM Karışık
S gurupları aşağıda belirtilen mesafelerde ve stillerde yüzerler.  

***   ***   ***

Buraya kadar gördüklerimizle Engelli Dünyasının spor dallarını tanımış olduk. Engellilerde normal bireyler gibi hayatın her evresinde yer alarak sağlık ve kişiliklerini geliştirebilir. Spor bu açıdan bakıldığında bütün bunları sağladığı gibi, toplumsal bir kişiliğe sahip olmamızı da sağlar. Nazım Hikmet’in şiirindeki mısra gibi “bir ağaç gibi tek ve hür/bir orman gibi kardeşçesine” yaşamamızın imkânını bizlere spor sunar.

Bütün çabamız daha yaşanabilir bir dünya için değil mi? Öyleyse spora mutlaka önem verelim.


BİTTİ


Yayın Tarihi: 10.01.2014

ENGELLİLER VE SPOR 2

Engelli sporu hakkında yazmaya bugünde devam ediyorum sevgili okurlar. Tanıdıkça ve öğrendikçe bu spor dallarını daha çok seveceğinizi, ilgi göstereceğinizi umuyorum.

BEDENSEL ENGELLİLER ve BADMİNTON

Badmintonda resmi yarışmalar kapalı alanlarda oynanır. Bu arada rekreasyon amaçlı ve plajlarda da yarışmalar özel şartlarda yapılabilmektedir. Ayakta oynanan Bedensel Engelli Badminton müsabakalarında, Badminton kortu 13.40 m uzunluğundadır. Genişlik teklerde 5.18 metre çiftlerde ise 6,10 m.dir. Teklerde servis atış alanı çiftlerdekinden daha uzundur ve arka dip çizgiye kadar gider. Sahayı iki eşit parçaya ayıran filenin yüksekliği 155 cm dir. Ağ gözenekleri 15 mm20 mm kadardır. Filenin takıldığı direkler, oyun alanı içine dış sınır çizgilerinin üzerine dikilmelidir. Oyun alanı çizgileri beyaz veya sarı renklerle belirgin olarak çizilmelidir. Kalınlığı 4 cm olan bu çizgiler oyun oynanan alanının içinde sayılır.
Tekerlekli Sandalye ve boyu 1.20 m. altında olan cüceler Badminton müsabakalarında tekler müsabakaları yarım kortta oynanır. Ve, servis çizgisi ile file arası, müsabakanın her anında oyuna dahil değildir.

BİLEK GÜREŞİ

Beraberliği olmayan tek spor diyebiliriz. Bilek güreşi; iki rakibin bilek güreşi masası denilen masanın üzerinde belli zaman süresi olmadan ve faul yapmadan (engellilerde oturarak) hakem gözetiminde rakibin elinin dış yüzeyini bilek güreşi masasının üst yanlarında bulunan pete değdirmek  suretiyle rakibi yıkmasıdır.

Bedensel Engelliler Bilek Güreşi müsabakaları oturarak,
Bayanlarda: 60 kg. ve artı 60 kg
Erkeklerde:  60 kg. 75 kg. 90. kg +90 kg  yapılmaktadır.

HALTER
Halter bildiğiniz gibi ağırlık kaldırma sporudur. En fazla kiloyu kaldıran müsabakayı kazanır. Bedensel Engelli Halterde (Powerlifting) hareket 1 tanedir. BencPress ismiyle anılır. Bu harekette sporcunun olması gereken ölçüleri Uluslararası Paralimpik Komitesinin koyduğu (Engelli Olimpiyatları Komitesi) kurallar ışığında belirlenir.

Engelli Sporcu Sehpa üzerine yatarak yukarıda askıda duran kiloyu yardımcılar vasıtasıyla kaldırararak kiloyu göğsüne kadar indirip, tekrar askı pozisyonuna getirmesi sonucu yapılan bir harekettir.

Bu sporun sıkletleri şunlardır:
Bayanlarda: 40,44,48,53;57,63,67,74,75,+75 kg
Erkeklerde: 48,52,56,63,70,75,84,95,100,+100 kg

MASA TENİSİ

Sporcuların daha adil bir şekilde yarışmalarını sağlamak için engel durumlarına göre sınıflandırmaları yapılır. Erkeklerde ve bayanlarda olmak üzere (1-5) tekerlekli sandalyede yarışabilir ve ayakta olmak üzere (6-10) iki şekilde sınıflandırılırlar. Klasına göre belgelendirilirler.

Türkiye Bedensel Engelliler Masa Tenisi branşı ITTF (Uluslar arası Masa Tenisi Federasyonu) ve IPC (Uluslar arası Paralimpik Komite) kurallarına göre uygulanır.

OKÇULUK

Bedensel engelli okçuluğunda genel olarak 3 sınıf (ARST, ARW1, ARW2) bulunmaktadır. Bunlar; tekerlekli sandalyedeki tetraplajik okçuların veya benzer bedensel engele sahip okçuların yarıştığı ARW1 sınıfı, tekerlekli sandalyedeki paraplejik veya benzer bedensel engele sahip okçuların yarıştığı ARW2 sınıfı ve ayakta ya da sandalyede ok atan okçuların yarıştığı ARST sınıflarıdır.

Bu sınıflardan ayrı olarak görme engelli okçular da son iki Dünya Şampiyonasında (2005,2007) deneme amaçlı yarışmaktadırlar. Sporcuların engel durumlarının birbirlerine avantaj veya dezavantaj sağlamamasını temin etmek amacıyla oluşturulan bu sınıflar daha adil yarışma koşulları sağlamaktadır. (Türkiye'de sınıflandırma süreci Uzman Fizyoterapist Figen Özkan tarafından yapılmaktadır ancak bir okçunun uluslar arası bir yarışmaya katılabilmesi için en az 3 uluslar arası sınıflandırma uzmanından oluşan bir komite tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu sebeple Uluslar arası Paralimpik Komitesinin (IPC) düzenlediği yarışmalardan önce okçuların sınıflandırılması bizzat IPC tarafından gerçekleştirilmektedir.) Engelli bir okçu, ilk olarak sınıflandırıldıktan sonra kullanmakta olduğu yay grubuna göre yarışma kategorisi belirlenir.
Okçulukta klasik yaylar ve makaralı yaylar olmak üzere 2 farklı yay sistemi bulunmaktadır. Dolayısıyla sınıflandırılması tamamlanan bir okçu, yarışmada seçmiş olduğu yay sistemine göre ilgili kategoride yarışır. Gerek Avrupa, Dünya Şampiyonalarında gerekse Paralimpik Oyunlarında sınıflandırmaları ve seçmiş oldukları yay sistemine göre yarışan okçular Dünya sıralaması ve Paralimpik Oyun kotalarında da ilgili sınıflarında değerlendirilirler. Hâlihazırda yapılmakta olan bütün bu sınıflandırma faaliyetleri sporda eşitlik unsurunu sağlamayı hedeflemektedir.
Bedensel Engelli okçular 2 çeşit yarışmaya katılmaktadırlar.
1: Kapalı salon şampiyonaları (18 metreye 60 ok atılmaktadır. Elemeler 18 metrede yapılır.)
2: Açık alan şampiyonaları


DEVAM EDECEK 


Yayın Tarihi08.01.2014

ENGELLİLER VE SPOR 1

Her insanın sağlıklı ömür sürmesi iki yönden sağlıklı olmasına bağlıdır.

1: Ruhsal olarak
2: Bedensel olarak

Bildiğiniz gibi sağlık her işin başında gelir. Bunun için ruhsal ve bedensel yönden sağlığımızı korumamız ve hatta daha üst seviyelere çıkarmamız gerekir. Peki bu nasıl olur? Hemen  cevabını verelim:

Ruhsal sağlık, bilgi ve inançla beslenerek sağlanır. İnancın doğru olması bilgiyle harmanlanmasına bağlıdır. Böylelikle doğru düşünen ve inandıklarıyla doğru karar veren
bireyler oluruz.

Bedensel sağlıkta, düzenli ve yeterli beslenmekle mümkündür. Düzenli ve yeterli beslenme kadar önemli bir şey daha var:  Düzenli ve ritmik hareket. Biz bunlara spor diyoruz. Hem besin yoluyla alınan enerjinin yakılması, hem eklem ve kasların rahat çalışması  için spor gereklidir. Ayrıca spor sosyal etkinlikler içinde kitleleri kaynaştıran önemli bir araçtır. Spor yapanların yardımlaşmaları, spor sahasındaki rekabeti sahada bırakıp dışarıda sıkı dostluklar kurmaları, bizlere bunu gösterir.

Sözün burasında yeri gelmişken bir etkinlikten söz edeyim. Amatör Sporlar Federasyonları ile 14 martta yapılan seçimle yönetim listesi olduğu gibi seçilen Sadettin Yılmaz başkanlığındaki TSD Sakarya Şubesinin düzenleyeceği ve 10 -16 mayıs tarihleri arasında sakatlar haftası nedeniyle gerçekleştirilmesi düşünülen spor etkinliklerini Sakarya Ortopedik Özürlüler Derneği de destekliyor. Bundan sonrada  yapılacak her türlü etkinlikte bizimle birlikte olacaklarını duyuruyorlar.

Bütün engelli derneklerinin bu konuya sıcak bakmalarını bekliyoruz. Farklı engelli guruplarının sözcüleri olsakta hepimiz genelinde aynı dünyanın, yani engelli dünyasının sözcüleriyiz. Bu dünyanın sadece kullandığı araçları değişik olabilir. Amaç, içinde yaşadığımız şartları kolaylaştırarak engellilerin mutluluğunu sağlamaktır.

Artık Sakarya’da engelliler kapalı kapıların ardında konuşulacak konu olmaktan bu etkinliklerle kurtulacak, direk konuyu üreten olacaktır. İnanıyorum, bu sporcular arasında şampiyonlarda çıkacaktır.



Engelli sporları şu dallardan oluşur:

Ampute futbol
Atıcılık
Atletizm
Badminton
Bilek güreşi
Halter
Masa tenisi
Okçuluk
Oturarak voleybol
TS Basketbol
TS Tenis
Yelken
Yüzme

Bu spor dallarını ilgili yerlerden aldığım kısa bilgilerle görelim.


AMPUTE FUTBOL NEDİR?

Kişinin kol, bacak, ayak veya elinin tümünün veya bir kısmının olmaması durumuna amputasyon denir. Ampute futbol bir bacağı olmayan sporcuların kanedyen kullanarak oynadıkları bir futbol türüdür. Dünyada yaygın bir şekilde oynanmakta olup, düzenli olarak Avrupa ve Dünya Şampiyonaları organize edilmektedir. Ampute futbolun aynı zamanda paralimpik (engelli olimpiyatları) oyunlarına katılabilmesi için çalışmalar  sürdürülmektedir. 

ATICILIK BRANŞI TANIMI
Atıcılık sporu Paralimpik ve Olimpik bir branştır.Atıcılık branşı iki ana disiplin ( Tabanca - Tüfek )ve 3 ayrı mesafeden ( 10m-25m-50m-) düzenlenen yarışmalarla yapılır.10m. Müsabakaları 0.177 cal.çapında havalı tabanca ile kapalı ve açık poligonlarda yapılır.
25m. Müsabakaları 0.22cal.çapında spor tabancalar ile kapalı ve açık poligonlarda yapılır.
50m.Müsabakaları 0.22cal.çapında tabanca ve tüfekle açık poligonlarda yapılır.

***   ***  

İki yazı daha bu konuyu anlatacağım. Yani bu yazının devamı var. Sizlerde göreceksiniz, engellilerde sözü edilen sporları yapabilir. Ülkemizde de bazı engelli spor dallarında müsabakalar yapılmakta hatta lig maçları düzenlenmektedir.


DEVAM EDECEK

06.01.2014

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 30

            Merhaba sevgili okurlar. Gene bir Pazar gününde, yazdığım şiirlerle sizlerin huzurunda olmak istiyorum. İlk şiir bütün babaların doğan erkek çocukları için duygularını anlattığı bir şiir. Ben yeğenlerimde bu duyguları tattım. Şimdi kocaman oldular. İlk göz ağrım bu yıl yirmi yaşına girecek, yani o bir küçük hanım. İkincisi 15 yaşında, o da bir beyefendi olma yolunda. Gitar çalıyor, basketbol oynuyor. Eğer karakteri bozulmazsa yetenekleri onu önemli yerlere getirecektir buna inanıyorum.

93
Sarılırdın iştahla memeye
Sanki beni de yutacaktın
Bıraksam birden koşup oynayacaktın
Melekler güzeli oğlum

Sabırsızdın ve niyetliydin büyümeye
Gün geldi başladın yürümeye
Gözlerim dolardı doyamazdım seyretmeye
Kulaklarımda doğduğundaki o ilk ağlayışın
Ne kadar sevindim bilemezsin
Bugün ağlasan öyle
Dökülse bir damla göz yaşın
Yıkarım dünyayı gözümü kırpmadan bilir misin
Melekler güzeli oğlum

Çoğu geceler seni sallardım dizlerimde
Beni uyuturdun sen uyumazdın
Sonra konuşmayı öğrendin yarım yarım
Çince mi konuşurdun, çözemezdim
Gözlerimden yaşlar gelirdi beni çok güldürürdün
Biraz üşüsen, hastalansan beni bin defa öldürürdün
Melekler güzeli oğlum

Şimdi delikanlı oldun terleyecek bıyıkların
Bir elinde basket topu, bir elinde gitarın
Patlayan flaşlara poz verir gibisin aydınlık yüzle
Büyük adam olacaksın eminim yarın
Ama unutma oğlum
Aklın kadar kalbinde büyük olsun
Seversen yücelirsin herkesi, kimseyi ayırmadan
Melekler güzeli oğlum

Doyamıyorum seni seyretmeye
Hem seyretmeye, hem seninle övünmeye
İyi ki doğdun can parçam bebeğim
Seni ben ölürsem bile seveceğim
Melekler güzeli oğlum

Doğum günün kutlu olsun yavrum
Ben olmasam da mutlu üfle, sönsün pastandaki mum
Hayatımdaki tek umudum seni mutlu görmektir.
Melekler güzeli oğlum.

Aydın Göle
11.02.2002

***   ***   ***

            Afyon Dinar ve Sandıklı’da  olan yıkıcı bir depremin ardından bu şiiri yazdım. Onlar bizim depremimizde halk olarak koşmuşlar, yiyecek ve giyecek neleri varsa arabalarına yüklemiş, fermuarlı naylon kaplar içinde de sular getirmişlerdi. Bu yardımseverlik gözlerimi yaşartmıştı. Şiir sadece depremi anlatmıyor. O sıralarda deprem yardımları ile gelen yabancı yardımlara Fransızlar misyonerlik teşkilatlarını eklemişti. Daha sonra bu misyonerlik teşkilatlarının bununla sınırlı olmadığını, Güney Koreli Hıristiyan bir papazın Karadeniz bölgemizde de misyonerlik faaliyetlerinde bulunduğunu haber ve açık oturumlardan öğrenmiştim. Orda amaç bir Rum-Pontus imparatorluğunu tekrar kurmaktı. Sonuç olarak bu şiirle zayıflığınızdan, felaketlerinizden faydalanan çok olur, bunu aşmak için çalışmalı ve üretmeliyiz demek istemiştim.

94
İçime fenalıklar geliyor
Şimdi düşerim şuracığa
Bu dinmek bilmeyen yağmurlar
Bu soğuk bu ayaz
Bu fay üstüne kurulan evler
Sultan dağında donan bebekler
Bu durmayan sarsıntıları
Bırakın gereksiz ayrıntıları
Kore’den gelen misyonerler
Rum Pontus’un torunları
Çözümsüz açık oturumlar
Beynimi uyuşturdular
Çalışıp üretmeye kurmak lazım saatleri
Sınırsız yaşamak için sevgileri.
İçime fenalıklar geliyor.

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***
            Göçmenlerin mezarları bir yerde olmaz. Benim dedemin mezarı Makedonya’nın Ohri kentinde. Babaannemin Ankara’da, bir amcamın Almanya’da, bir amcamın Hollanda’da, babamın ise kentimizde.. bu beni bir an için çok duygulandırdı. Gerçi biz, Üsküp doğumlu ünlü şairimiz Yahya Kemal’in dediği gibi ölüleriyle yaşayan bir milletiz. Onlar her zaman kalbimizde.

95
Seni zor buldum
kolay kaybetmek istemem
Senle ölürümde sensiz yaşamak istemem
Boşuna hiç uğraşma
bir yere gitmek istemem
Gurbet ellerde bir yalnız mezar istemem
Ben ölürsem
gelip başımda dua okuman için
Toprağımı gözyaşınla sulaman için
Bu şehre gömün beni

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***

            Herkes zengin olmak hayalini kurar. En büyük zenginlik önce ruh ve beden sağlığıdır. Sonra onurlu yaşamak.. bunlar mutlu olmanın olmazsa olmaz şartları. Diğerleri araçtır. Araç kullanma ustalığımız mutluluk oranını belirleyici değil midir sizce de? 

96
Kazanamadım
Lotodan, piyangodan, trilyonlar
Çalışarak ne beş on kuruş
Ne bir övgü, nede paye
Yaşamaktan gaye
Seni bir su damlası kadar
Mutlu etmektir canım
Sana canım vermektir
Kazandığım bir onurlu başım var
Karlı dağlar gibi
dimdiktir omuzlarımın üstünde
Ak ağaçtan bir kiriş
İbrişimden bir ilmek
Fazla uzun olmasın boyum bir karış
Darağacında as beni
Seni mutlu edemezsem

Aydın Göle
12.02.2002

***   ***   ***

            Bu şiirin yazılış hikâyesi yok. Ama hatırlattığı bir hikâye var. Bu şiiri her okuduğumda aklıma ilk çizdiğim harita geliyor. Daha doğrusu çizemediğim harita..
Ablası babamın teyze oğluyla evli olan komşu kızı arkadaşım Asime haritaya benim çizmeyi unuttuğumu söyleyerek garip bir yaratık gibi duran bir çizim daha eklemişti.  Öğretmenim haritayı kimseye gösterme demişti. Bende göstermedim. Daha sonra çok özenerek harita yaptığımda “bunu da sen mi yaptın” demişti. Aradan seneler geçti, bir gün Asime arkadaşımın eklediği garip yaratıklı haritayı buldum. Ondan sonra gerçeği gördüm. Meğer ben Türkiye haritasına Marmara denizi ve boğazlarını çizmemişim. Asime arkadaşım o garip yaratık dediğim Marmara denizi ve boğazları nerdeyse Ankara’nın üstüne kondurmuştu. İstanbul boğazının denizle bağlantısı vardı. Çanakkale boğazı batı Anadolu içinde kaybolan bir ırmak gibi duruyordu. Öğretmenimin sonra çizdiğim haritayı benim çizdiğime inanmadığını anlamış oldum. Bugün buna çok gülüyorum.

Coğrafya derslerini çok severdim
Çok severdim haritaları
Her ülke ezberimde hala
Başkentlerinde dolaştım dersem inanmayın isterseniz
Everest’in zirvesinde kulaklarımda tıkandı
Hiçbir ses yoktu, sessizlikle ruhum yıkandı
Mariana çukurunda uzay karanlığı
Kutuplarda ihtiyar kadınlardı penguenler
Balta girmemiş orman mı kaldı, kaldı mı yılanlar, çıyanlar
Coğrafya derslerini çok severdim
Çok severdim haritaları
Haritalardan yaptığım saz uçurtmaları
Onlarla kuşlara selam yollardım
Yıldırımlar toplardım sevdaya yanmak için

Aydın Göle
13.02.2002

***   ***   ***

            Okuyacağınız şiirle bu hafta da yazımın sonuna gelmiş olduk. Gelecek Pazar tekrar birlikte olmak ümit ve dileğiyle hoşça kalın.

97
Kolay mı unutmak, unut desende
Biter mi sevdam, söner mi ışık
Aklım almıyor, aklım çok karışık
Daha bitmedi şarkımız
yeni başlamıştık söylemeye
Hazır değilim ne ayrılmaya, ne ölmeye

Aydın Göle
28.02.2002

Yayın Tarihi: 05.01.2014

KÜFRÜN KÖKENİ VE SAMİMİYET İŞARETİ KÜFÜR

Küfür, bildiğiniz gibi konuşma dilinde aşağılama amacı taşıyan simgesel sözcüklerdir. Toplumun tartışılması sakıncalı konularını hedef alanları da vardır. Bunlar dinsel ve cinsel olarak sınıflandırılabilir. Dinsel küfür ilahiyatçılara göre, gerçeği örtmektir, yani; Allah’ı inkârdır. Bu kök kelimeden türeyen kâfirde gerçeği örtendir, yani; Allah’ı inkâr edendir.

Daha çok kadın cinselliğine saldırı sözcüklerinden oluşan küfür, eşcinsel simgelerde taşır. Sınıf, kültür ve gelir farkı olmaksızın her kesimden insan sıkıştığı anda çıkış yolu olarak küfrü görür. Saldırıya ve haksızlığa uğrayan kişiler için savunma ve terapi aracıdır. Bu yönüyle zayıflığın işaretidir. Güçlüler küfür etmez mi derseniz, kavga seyredin görürsünüz derim.

Peki küfür nasıl doğmuş biliyor musunuz? Ben bilmiyordum, araştırdım, çıkan sonuçlar ilgimi çekti.

Efsanelerin hüküm sürdüğü çağlarda ad-sözcüklerinde iz sürdüğümüz zaman, evrensel tek heceli sözcükler ya da onlardan türeyenler, bizi kadın cinsel kimliğinin çok abartıldığı ve koyun, keçi, ineğin totem sayıldığı tarih öncesinde başlayan, toprağın ekilmeye başlandığı dönemde (neolitik çağda) doruğa çıkan, yazılı belgelerde izler bırakan, o çok uzun döneme götürür. O dönem erkek cinselliğinin aşağılandığını belirtmek mümkün. Erkek cinsini aşağılama kadına tapmaya, kadının da kendisine tapmasına yol açmıştı. Yazılı tabletlere göre kadının kendi ritmine göre gök cisimlerini hareket ettirdiğine, evreni yönettiğine inanılıyordu.

Aradan geçen binyıllar sonra abartılan kadın cinselliğinin yerini abartılan erkek cinselliği aldı. Savaşlarda eklenince kadın egemenliği kırıldı. Böylelikle geçmişten intikam alınırcasına kadın cinselliğine tahakkümü simgeleyen sözlerden oluşan küfür doğdu. Artık kadın cinselliği, kadın aklı her alanda denetlenmekte ve aşağılanmaktaydı.

Binlerce yıl süren kadın yanılgısından sonra, binlerce yıl süren erkek yanılgısı... Tarihte bunlardan daha uzun süren bir yanılgı örneği var mı, bilmiyorum.

Neden küfürde 'ana' imgesine, avrat/eş imgesinden daha çok yer verilir? Bence bunun nedeni insanı şekillendirenin ana oluşudur. Eş çok sonra ortaya çıkar ve kolay vazgeçilendir. Ana tektir ve öyle kolay vazgeçilmez. İnsanlar kızdığı kişinin şahsında onun için anaya küfreder.

Erkeklerin genlerinde, insanlığın çocukluk çağından kalma, ulu-anaya ilişkin olumsuz anılar mı var? Küfürde kadın cinsel kimliğine duyulan düşmanca tavır neden? Yukarda andığımız sebepler unutulmasın. Fakat şuda unutulmasın, kadın erkek çekişmesi giderek kadınlar lehine gelişmektedir. Yabancı filmlerde duyduğumuz yeni küfürler yakın bir geleceğin işaretidir.

Küfrün kökenini öğrendikten sonra gelelim küfrün samimiyeti arttırdığı iddiasına:
Abdullah Yılmaz bu konuda bayağı iddialı. Bende iddiasına katılıyorum. Özellikle gençler arasında küfürlü konuşmak samimiyet ve dürüstlüğün göstergesi kabul ediliyor. Bütün alt kültürlerde bir tür yemindir de. Bunların neler olduğunu sormayın. Neler olduğunu düşünürseniz bulursunuz. Etrafınızda her gün örneklerini görüyorsunuz zaten.
Neyse, gelelim yazarın iddialarına. 
“Rotterdam Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre insanlar, içinde küfür geçen konuşmalara ya da yazılara daha çok inanıyorlarmış. Araştırmada bir suçlunun içinde küfür dolu bir ifadesi ile küfürden arındırılmış ifadesi öğrencilere dağıtılmış, küfürlü ifade daha inandırıcı ve akla yatkın bulunmuş. Uzmanlara göre bunun nedeni küfürlü konuşan birinin daha içten konuştuğuna ve işin içine duygularını da kattığına inanıldığı için küfürlü konuşan kişiyle daha kolay ve sağlam bağ kurulabiliyormuş. (Ne dersiniz, sizce de öylemidir? A.G)
Köylü kısmının imlâ kılavuzu küfürdür. Meselâ virgül kullanılması gerektiğinde küfür sözcükleri kullanılır. Nokta için ise eylem belirten sözcükleri uygun düşüyor. Ancak söz, uzun sürecek olursa ve illâ noktalı virgül gerekirse dilek belirtir küfürlü bir sözcük yeterli oluyor. Ayraç gerekirse ‘sözüm yabana’, ünlem için de ‘Ananın adı’  gibi sözcükler, imlâ kılavuzunda kullanılan önemli işaretler için yeterli olduğundan inandırıcı da oluyor.”
Yazar küfür ve samimiyet konusunda şunları ekliyor: “Köyün birine gitmiştik bir kaç kişi yıllar öncesi.  Önümüzden giren 4-5 kişilik bir gurup onlardan önce girip oturan ve arkadaşları olan bir guruba “Oraya mı ottunuz len, (sıradan kelimeler gibi sıradanlaşmış küfürler.. burada yayınlanamaz.) hadi (gene akan su gibi, akan küfürler) bizde şu bızalığa oturalım”.. (Yeni doğmuş ineğin yavrusunun sürekli süt emmemesi ve öttürmemesi (ishal) için etrafı çevrili bir yere kapanır. Bu yere de Buzağılık dendiğinden, etrafı çevrili seçkinler için ayrılan yer kastediliyor).. Bu durumda küfürlü yaklaşım, samimi (!) bir davranış biçimi olduğundan ayıp sayılmaz, böyle konuşanın da dışlanması  söz konusu olamaz..
Köylük yerde karı-koca arasında didişme hiç eksik olmaz. Özellikle de erkeklerin ağzından küfür eksik olmadığı içindir. Temsil kümese girmemekte direnen tavuğa “ (küfürler...) tavuğu, yakalarsam (küfürler...) çakarım kendini tencerede bulursun” diye gürültü koparan adama karısından yanıt gecikmez; “(küfürcükler...) ermiyesice de (küfürcükler...) gidesicenin adamı..” Adam daha da sinirlenir “Senin (küfürler...), benim gafamın tasını attırma!” .. Kadın biraz sinmiş gibi görünse de altta kalmaz “Kökünden gopsun inşallah!”der.  Sonra biraz düşününce bedduasının tutmasından korkarak tövbe getirip günah çıkarır..
Küfür olayı elbette sadece kırsal kesimde değil, kentlerde de alabildiğince gidiyor. Bizim mahallede Çingene kadınları eskiden çok kavga ederlerdi. Bir keresinde çocukların kavgası yüzünden birbirine giren kadınlar ihaleyi kocalarına çıkartıyorlardı. Kadının biri diğerine; “Akşam kocam gelsin de seni…, or..u gacı” deyip üstünlük sağladığını düşünürken, karşıdaki kadın; “gelsin de karı görsün karı garibim” dedi. Doğrusu  şapka çıkarılacak, muhatabını  oturtan bir laf etmişti.
Belki diyeceksiniz ki ulus olarak sadece biz mi küfürlü konuşuyoruz. Hayır. İngilizce konuşan ülkeleri bilemem ama Almanca ve Slav kökenli dillere mensup ülkelerin küfürlerini iyi bilirim. Özellikle Slav kökenli ülkeler. Bu konuda bizi iki defa katlarlar. Onlarda erkekler tamam da, kadınlar – kızlar da erkek gibi küfrederler. Siyasetçiler bile televizyonlarda çatır-çatır küfrederler konuşurlarken. Birkaç yıl önce Makedonya’da “Cafana” dedikleri alkollü içeceklerin de satıldığı bir cafede otururken içeriye çingene bir kadın girmişti dilenmek için. Mıy mıy mıy’lı sesiyle para isterken cafede bulunan yaklaşık 30 kişinin aynı anda kafalarını kadına çevirip koro halinde küfrettiklerini duyduğumda donup kalmıştım.
Bosna’da bir konferansa gitmiştim. İçeride yaklaşık 150 kişi vardı, ancak yaklaşık elli kadarı erkek kalanı genç kız ve kadınlardı. Ancak kadınlar kendi aralarında konuşuyor, gülüşmeler oluyordu zaman zaman. Sanki altın günü veya konken partisi yapan kadınların bulunduğu evdeki gibi rahattılar. Konuşmacı  hem konuşuyor, hem gürültü yapan kadınları gözlüyordu. Bir ara konuşmayı bırakıp ayağa kalktı ve kendi dillerinde “Bir daha gülün ve konuşun hepinizin (küfürler...), sizi dışarı atarım” deyince tek bir ses çıkmadı ve konuşmacı konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
Bu, küfürlü konuşmanın inandırıcı oluşuna güzel bir örnektir.”
Yazarın sözlerine katılmamak mümkün değil.
Arkadaşlarınız arasında sakız çiğner gibi her lafın arasında küfreden hiç yok mu? Yemin ederkende, kızarkende, severkende, yalvarırkende küfredenleri bir düşünün. O küfürler sadece küfür değil onlar için, bir kendini anlatım tarzıdır. Yüklenen anlamlara dikkat edin, nasıl vurgulu olduğunu görürsünüz.

Yayın Tarihi: 03.01.2014

ÇOCUKLARIMIZA ÇOCUKLUĞUMUZU VERELİM

Zamanı parçalayıp adlandırarak geçmişi kayıt altına almaya başladığımızın serüvenimiz çok eskidir. En eski zaman ölçme aracı ışığı kendi önünde tutup arkasına ışıksız bırakarak gölgenin oluşmasına neden olan nesnedir. Buradan çeşitli kum saatine geçene kadar daha kim bilir neler zamanı ölçme aracı olmuştur. Şimdi burada zamanı keşfedişimizle ilgili ayrıntıya girmek niyetinde değilim. Önemli olan zamanın farkına varıp onu ölçümlememizdir. Bir saniyeden yıllara kadar, geçen zaman parçalarını ölçen her yarde kullanabileceğimiz aletlerimiz de var artık. Yalnız her şeyin bir döngü olduğunu kabul ettiğimiz için bir yerden sonra her şeye yeniden başlıyoruz. İşte böyle bir sistemin ürünüdür takvim. Gene o döngülerden biri olan yeni bir yıla girmiş olduk. Ne çocukluklar, ne gençlikler, ne yaşlılıklar yaşadık sevinçli, hüzünlü veya kederli, bizden öncekiler gibi.. ve yine bundan sonra insanlığın yaşayacağı gibi... yeni yılın ülkemize ve dünyaya huzur getirmesini dileyelim.

Çocukluk dönemi bütün yetişkinlerin burnunu sızlatan dönemdir. Dertsiz tasasız, ekmek elden su gölden yıllardır o yıllar. Bizim çocukluğumuz ülkemizin yeni yeni sanayileştiği yıllara rastladı. Kolera yok edilememişti, verem can almaya devam ediyordu. Nazım Hikmet, yıllar sonra Ömer Zülfü Livaneli’nin besteleyerek kitlelere öğrettiği “Hoş geldin bebek” adlı şiirini o yılların şartlarında yazmıştı.

Çocukluk işte. Dünya kocaman biz küçücüktük. Saz uçurtmalarımızla, şeytan uçurtmalarımızla gökleri doldurur, bir yay ve bir okla tarihte kalmış nice destansı isimler gibi gökleri delerdik. Her masalın iyi yürekli kahramanı bizdik. Kötüler bizden korkardı. Dünyayı düzeltmeye gelmiştik zaten. Bunun için büyüyünce ne olacağımız sorulduğunda ya asker, ya polis olacağımızı söylerdik. Onlardan sonra aklımıza gelen meslek doktorluktu. O zaman üretimin değerini bilmiyorduk. Her ürün kendiliğinden oluyordu. Biz öyle sanıyorduk.

Ah ne güzeldi o çocukluk yılları. Güneş her sabah daha parlak doğardı, yağmurlar daha bereketli yağardı. Kışın soba başında kedimizle kardeş kardeş uyurduk. Kestaneler soba üstünde sabırsızdı, biz sabırsızdık, ellerimiz yanardı tutamazdık, yemeye doyamazdık. Karlar beyaz kelebeklerdi sanki, yağarken. Baharda kuşların sesleri ne kadarda şendi. Erik ve Kiraz vazgeçilmez iki arkadaştı. Ya çilekler? Bizi, yemeye kokularıyla davet ederlerdi. Kavunlarda öyle.

Biz Adapazarılı çocuklar olarak kavun konusunda çok şanslıydık. Bizim Pamukova kavunlarımızı o yıllarda bilmeyen yoktu. Şerbetli, tahrik edici kokusuyla zor beğenenleri bile baştan çıkarır, mest ederdi.

Benim bir Ahmet ağabeyim vardı. Eskiler hatırlayacaktır; namı meşhur Amigo Ahmet. En eski Sakarya Sporlu ve benim gibi Beşiktaşlıydı rahmetli Ahmet ağabeyim. 1967 Sakarya depreminde evinin önünde kurduğu barakayı daha sonra bir manava dönüştürmüş, sattığı Pamukova kavunlarıyla Kamer sokağımız misler gibi kokmuştu. O zamanlar sokağımızın bir adı vardı. 50 yıl bu adla gururlanmıştık. Hatta sokağımızın adıyla futbol takımımız bile kurulmuştu. Kimler yoktu ki o takım da? Mahallemizin onurlu, terbiyeli, efendi, harika futbol oynayan gençlerinin başında kulüp başkanı olarak Ahmet ağabeyim vardı. (Bu adı il meclislerinde bulunan bir takım beyler bir gün ortadan canları istedi diye kaldırdılar. Ne gerekçe gösterirlerse göstersinler yaptıkları şeyi içime sindiremiyorum.  Şimdi sokağımızın adı yok! Çocukluğumuzu koparıp almak istediler hatıralarımızdan. Şehirler sokak adlarıyla kişilik taşır, bu beyler bilmezler mi? 50 yılı nasıl çöpe attılar hala anlamış değilim. Ama hakkımı helal etmiyorum onlara. Öbür dünyada yakalarına yapışacağım. Onlardan çocukluk anılarımın geçtiği o muhteşem ismin hesabını soracağım. Sokaklara isim yerine numara vermek kişilik silmektir, yok saymaktır, olacak şey mi bu? Bu hatadan dönecek belediye başkanı kim olursa onun ellerini öpeceğim. Benim mevki sahibine yaltaklanma huyum yok, fakat bunu o kadar istiyorum ki.. kişisel tarihimizin bir simgesi olarak bütün sokak sakinleri ve benim için bu konu çok önemli.)

Sokak adımızın değiştirilmesi canımı çok sıkıyor. Bu konuyu andıkça kendimi öksüz ve yetim bir çocuk gibi hissediyorum. Gene aynı hislere kapılarak konudan uzaklaştım. Beni hoş görün.

Çocukluk kendini saklama gereği duyulmayan çağdır da. Sevgimizi, sevgisizliğimizi, öfkemizi, sevincimizi, korkumuzu göstermekten çekinmezdik. Arkadaşlarımızla kavgasız gün olmazdı. Ama o küçücük dünyanın özelliğinden olsa gerek, uzun boylu kinlerimiz olmazdı. Bizi bir şey en fazla on dakika üzebilirdi. On birinci dakikada her şeyi unutur hayata yeniden başlardık.

İlk okula başlama heyecanı unutulmaz asla. Okul arkadaşlıkları da her yad edişle iç çekmelere neden olur. Öğretmenlerimiz ikinci ana babalarımızdı. Aynı sınıfta olan arkadaşlarımızı “yarın öğretmene söylerim” diyerek korkuturduk. Bu yolla oyunda kaybettiğimiz misketlerimizi geri alırdık. Oyunlarda mızıkçı arkadaşlarımızı da böyle uyarırdık. Ama gerçeği söylemek gerek, hepimiz biraz mızıkçıydık.

Mızıkçılığımız evde de devam ederdi. Anne babamızın istediği şeyi yapacağımızı söylerdik, yapmazdık. Bin mazeret hemen hazırdı. Hem uyumayı istemezdik, hem akşam yemeğinden sonra hemen uyurduk. Bütün gün o kadar enerji harcadıktan sonra olacağı bu değimli? Bunu bilmezdik. Ertesi sabah hayata kalkar kalkmaz kaldığımız yerden başlardık. Enerji yüklenmiş olarak aynı oyunları aynı şamatalarla tekrar oynardık. Kaçımız o zamanlar hayatı böyle öğrendiğimizi bilebilirdi?

O zamanlarda çocuklar bu kadar değerli değillerdi. Şüphesiz ana babalar çocuklarını seviyorlardı. Ama aynı sofrada çocuklarla yemek yemeyen çok aile vardı. Bir misafir gelmişse çocuklar, ya önce yada herkesten sonra yemek yerlerdi. Birde bizim geleceğimiz konusunda bize bir şey sorulmazdı. En iyisini ebeveynlerimiz bilirdi. Bize kabul etmek kalıyordu. Eş seçerken bile fikri alınmayan çok olmuştu.

Şimdi durum tersine döndü. Artık çocuğa göre gün ayarlanıyor. Evvelden kar kışta bile yürüyerek okula giden biz çocukların çocukları, torunları servislerle okula gider oldular. Çocukların üzülmemesi için evlerinde oyuncakçı dükkanından daha çok oyuncak olan evler  var şimdi. Artık uçurtma uçuran kalmadı. Göklerde uçurtmalar gibi kuş sürüleri de görünmüyor artık. Çocuk sesleri de eskisi gibi sokakları doldurmuyor. Şimdinin çocukları bu yüzden büyüdüklerinde neyi hatırlayacaklar? İnsan öğüten eğitim sistemini mi? Yarış atı gibi sınavdan sınava koşmalarını mı? Kendileri için anayasa yapanlar çocuklar için hiçbir şey yapmıyorlar.

Bizlerin büyük bir görev edinmesi gerek. Çocuklarımıza çocukluğumuzu verelim.


Yayın Tarihi01.01.2014