31 Aralık 2013 Salı

BİZE BİN YILLIK KOALİSYON GEREK

Hükümetler seçim sonrasında ülke şartlarına göre hizmet etmek, iş ve çalışma şartlarına uygun şartlar oluşturmak için kurulur. Bu uygun şartları halka hizmet için yaparken ortaya çıkan masrafları vergiler yoluyla karşılanır. Bu her parti için değişmez kuraldır. Revizyon yapabilir, ama ihtilâl asla yapamaz. Ne hikmetse ülkemizde tek başına iktidar olan parti ve liderleri ülkeyi işin içinden çıkılamaz duruma getirmişlerdir. Bu konuda örnek gösterebileceğimiz çok liderimiz var Allah’a şükür. Öncelikle parti içi emir komuta zinciriyle adlarındaki tüm demokratlıklarına rağmen demokrat olamadıkları için (burada eski bir lider diğerlerinden biraz ayrılır, çünkü partisinde parti içi demokrasinin göstergesi olarak delegeli önseçim sistemi vardı) bu liderler, her dediklerinin padişah buyruğu gibi kabul görmesini ve ağızlarından çıkan her dilek ve isteğin kanunların üstünde olmasını isterler. Son zamanların deyimiyle “karizmatik”, öz Türkçeyle “büyüleyici” liderler çağını dünya epey gerilerde bıraktı. Ortadoğulu oluşumuzdan mıdır nedir, büyüleyici lider olma vasfı bizde halâ hüküm sürüyor. Oysa iktidar olmak bir ekip işi olmalıdır. “Benim kurtulmam, beni kurtaracaklardan kurtulmamla mümkün olacaktır” diyen seçmen olmadığı için bir liderin ardına düşüp her seferinde hüsrana uğramamız boşuna değildir.

Sözü şuraya getirmek istiyorum:

İktidarların yakınmayla karışık kavgalarına bakmayın. Ortada dolanan kavgalar bazen gücü paylaşamamaktan doğarken, bazende bilinmesi istenmeyen gerçekleri saklayarak dikkatleri asıl konudan uzaklaştırmak için çıkarılır.  Bunun için ortalık toz duman olabilir.

A partisi ile B partisi arasında tarz ve yöntem farkından başka derin fark yoktur. Uzlaşmaz çelişkilerle dolu bir fark olursa ülke ve dünya sistemi (buna globalleşen, Türkçesiyle küreselleşen dünya sistemi diyebiliriz) o partiyi yaşatmaz.

Çok partili hükümetlerin işi yavaştan almaları ve bazı konularda anlaşamama gibi durumların çıkması nedeniyle herkesin “Bir partinin tek başına iktidarı istikrar getirir” düşüncesinde olması doğaldır. En azından ülkemiz için söyleyecek olursak yaşananlar öyle söylemiyor.

Bizim demokrasi anlayışımız trafiğimiz kadardır. Trafikte herkes kral, herkes en iyi araba kullandığı iddiasında. Onun için şoförler en önde yer almaya çalışırlar, onun için en hızlı giderler. Oysa sürat felâket getirir. Bu yüzden ülkemizin geleceği için artık bin yıl çok partili hükümetler kurulmalıdır. Bu zorunlu olarak bir ortak paydada buluşmayı sağlayacaktır. Kısacası bize bin yıllık koalisyon gerek.

Yayın Tarihi: 11.12.2013 


VE KAVGA BÖYLE BAŞLADI

Bugünkü yazıyı bir ara Avustralya’ya yerleşmek amacıyla giden, ama kalabalıklaşma ile teknolojik gelişmenin neden olduğu insanlığın yalnızlaşma ve yabancılaşması konularıyla kısa sürede geri dönen Karsan Soğutmanın sahibi, Rahmi Oskay arkadaşımın yolladığı fıkralara ayırdım. 24 yıl önce kendisinin kurduğu ve elektro bağlama çaldığı Gurup Hoş Sada’da Necat Orak davul, Ergun Yılgın vurmalı çalgılar, Recai Şenyurt ritim gitar çalıyorlardı, bende bas-klavye çaldım. Solistimiz Birol Adıyaman’dı. O dönemler için Orhan Gencebay’ın plak kayıtları hariç, sadece Sakarya’da değil Türkiye’de bile ilktik. Bas, ritim gitar org ve bateri eşliğinde kimse elektro bağlama çalmıyordu. Biz ilk pop arabesk denen tarzı çıkarmıştık. Baterist Necat, gitarist Recai, ve ben çok sesli müziğin takipçisiydik. Elektro bağlamada Rahmi ve solist Birol Adıyaman çok harikaydılar. 1986-1987 yıllarında 2 yıl beraberce müzik yapmak mutluluğunu yaşadım. Daha sonra onlar iş hayatına atılıp müziği bıraktılar. Benim ise müzik tek işim oldu.   

* * *
  
Ve kavga böyle başladı...

Cumartesi sabahı, sakin sakin giyindim, kahvaltımı ettim,  köpeği kapıp sessizce garaja geçtim.. Kayığı arabanın üzerine atıp, şelaleye doğru yola çıktıydım ki, baktım fırtına çıktı çıkacak..., garaja geri döndüm, radyoyu açtım, hava durumu, havanın gün boyu böyle gideceğini söylüyor.... Eve geri döndüm, yavaşça soyunup, yatağa süzüldüm.. Uyumakta olan karımın vücuduna arkadan sarılıp, arzu dolu, kulağına fısıldadım,

“Dışarıda hava berbat”...
10 yıllık sevgili karım mırıldandı:
 “Salak kocam bu havada balığa gitti, inanabiliyor musun?”

Ve kavga böyle başladı...


* * *

Bir adamla bir kadın, bebekler gibi uyumakta. Sabahın üçünde, birden dışarıdan bir gürültü
geldi. Kadın, panik içinde yataktan fırlayıp adama doğru bağırdı:
  
“Aman Tanrım! Bu kocam galiba!”

Adam da yataktan fırladı, korku içinde ve çıplak, kendini camdan attı, yere yapıştı. Dikenli çalının arasından koşabildiğince hızlı arabasına koştu. Birden aydı, geri dönüp yatak odasına girdi ve karısına :

“Deliii !!! Senin kocan benim!!!” diye bağırdı.

“Yok yaa ne kaçtın öyleyse?”

Ve kavga böyle başladı.......

* * *

Kadın çıplak, yatak odasındaki aynadan kendine baktı. Gördüğünden pek memnun kalmamıştı ki, kocasına dönüp;

“Korkunç görünüyorum; yaşlı, şişman ve çirkinim!!” dedi ve devam etti:

“Hadi bana biraz iltifat et, buna ihtiyacım var!!.”

Kocanın cevabı:  “Gözlerin iyi görüyormuş!!.”

Ve kavga başladı......

* * *

Karımı restorana götürdüydüm.... Garson, her nasılsa, önce benim siparişimi aldı.

“Ben ızgara bonfile alacağım, az orta pişmiş lütfen.”
“Deli danadan korkmaz mısınız?” dedi.
“Cık, dedim o kendi siparişini kendi verir!.”

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Mezunlar yemeğinde karımla masadayız. Yandaki masada, sarhoş, elindeki kadehi çevirip duran kadına bakakalmışım.
Karım sordu:
“Onu tanıyor musun?”
“Evet,” dedim, “Eski flörtüm. Duydum ki yıllar önce ayrıldığımızda içmeye başlamış, o
zamandan beri kendisini ayık gören yokmuş”

“Hadi canım!” dedi karım, “amma uzun kutlamış!!”

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Oturmuş TV de kanallar arası zaplarken, yanıma oturan karım sordu:

“Ne varmış bakiim TV'de?”
“Toz.” dedim,

Ve kavga böyle başladı...

* * *

Karım, yaklaşmakta olan yıldönümümüz için çaktırmadan ayak yapıyordu ..

“Üç saniyede hızla 0 dan, 100’e çıkabilen bir nesne istiyorum” dedi.
Bir baskül aldım ona!.

İşte kavga böyle başladı...

* * *

Kavga etmeye ne çok nedenimiz var! Şu sıralar ülkemiz kaynayan kazan gibi. Siyasi kavgalara ekonomik sıkıntıları koyarsanız intiharların sebebini anlarsınız. İktidarlar bu yapıyı düzelteceğine ikbal peşinde olanlara hizmet etmekten ve ihtilal yapmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Bu fıkralarla niyetim olan biteni unutturmak değil, kavga sebeplerinin nasıl kolay sebepler olduğunu göstermek.. birazda gülümseyerek olaylara böyle bakar mısınız?

Yayın Tarihi09.12.2013 
   

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 26

2013 son ayının ikinci Pazar yazısıyla gene şiirlerimle sizlerle birlikte olmanın sevincini taşıyorum sevgili okurlar.

Yaklaşık altı aydır bu köşede yazıyorum. O günden bu güne bir kere olsun estetik düşünceden uzaklaşmadım. Sanatla hiç ilgisi olmayan bir konuda yazsam bile estetik kaygıyı hep taşırım. Çünkü içeriği ne olursa olsun düz bir yazı da sanattır. Sadece estetikten yoksun ve zarafeti olmayan bir şey sanat değeri taşımaz. Geldiğimiz noktada, “Estetik ve Zarafet Görece Bir Kavram mı?” tartışmasını başlatmamak için konuyu burada kapatıyorum, çünkü bu yazının konusu değil. 

Umarım, ülkemiz ve dünya için, önümüzdeki yıl güzel bir yıl olur. Umarım ülkemizin yarınlarının temelleri bu günden başlayarak sağlam atılır. Umarım insanlık ve biz refah ve bolluk yüklü yarınlara ve ondan ötesi, mutlu geleceğe ulaşırız. 

Bu gün şiirlerin arasına pek girmeyeceğim. On dört şiirimi beğeninize sunuyorum.

***   ***   ***

53
Yorgun şileptim yılların yükünden
Sevginden bir damla payıma düştü 
                 çıkınca hayat denen yekünden
O da senli  zamandan çaldıklarım
Dudağında olsun dudaklarım
Bir gece getirdim sana mavi yıldızlı
Sar geceyi bedenine, 
                   gizle kendini kem gözlerden
Sadece bana sakla gözlerini
Sümbül kokulu 
                   yataklar serdim 
                      gözlerin için
Sümbül sümbül uyu yarim

Aydın Göle
31.08.2001
….

54
Seni kazanmak için
Seni senden çalacağım
Hırsızım ben evet, evet sevgi hırsızı
Yüreğime kelepçe vurulur mu
Kaç yıl yatılır zindanlarda

Aydın Göle
01.09.2001
….

55
Bin çiçek patladı ateşin içinden geçerek
Su yürüdü yer altından, 
                             görünmeden, 
                                        dal uçlarına dek 
Harladı yaşamın ateşi binlerce davulla
Oryantal dans ve sen 
                     Likya’dan 
                     Frigya’dan 
                     Mezopotamya’dan 
                             gelmiş gibisiniz


Aydın Göle
03.09.2001
….

56
Aşkın mısın her kaygısından dünyanın
İçinde misin dışında mı, 
                                 gördüğün rüyanın
Tadına bak ağaçta sallanan elmanın
Biraz cesaret, 
                    kör gözüne 
                         parmağını sok yaşamın

Aydın Göle
08.09.2001
….

57
Deniz aynı deniz. Yine aynıydı martılar
O ağır bungunlukta Üsküdar
Denize kaçmış çocuk mudur kız kulesi
Seviyorum seni İstanbul
Sende saklı yarimin gölgesi

Aydın Göle
08.09.2001
....

58
Bulutlar mı yere indi
Sen mi bulutlara ulaştın
Sevdanın rengi ümit pembesi
Senin rengin kırmızısı heyecanın
Kırmızıyla pembe arasındasın

Aydın Göle
15.09.2001
….

59
Çok rüzgâr essede
Çok sular aksa da köprülerin altından
Kıyametler kopsa da fark etmez
Benim içimde her gün kopuyor kıyamet
Aşkta ümit ve korku varmış

Aydın Göle
17.09.2001
….

60
Ümit karamsarlığı
Şefkat zulmü
Hoşgörü şüpheyi
Yenerse
Sevgi doğar
Güneş gibi bir sevgi
Karlı dağların ardından

Aydın Göle
19.09.2001
….

61
Sevgi anadır bin memeli
Bin memesinden beslenir
Ümit, şefkat, hoşgörü, sevinç ve neşe
Çünkü onlar çocuklarıdır sevginin
Ne sancılarla doğurmuştur 
                              hepsini bilseniz


Aydın Göle
02.10.2001
….

62
Eğimlerde durmaz
Düzlüklerde birikmez
Soğukta donar
Kaynayınca buhar olur uçar
Nedir diye sorsalar
Eminim
Su derdiniz hepiniz
Lakin bilin, yanıldınız
Sevgidir sevgi
Hiçbir kaba girmez de
Bir küçücük kalbe sığar

Aydın Göle
02.10.2001
….

63
Sevginin ateşiyle eriyip buhar oldum
Şimdi gökyüzünde seni arayan bulutum
Yağmur yağdığını görürsen bir gün
Demek ki muradıma ermişim
Demek ki seni bulmuşum 

Aydın Göle
02.10.2001
….

64
Dudaklarında tebessüm
Gözlerinde sevinç
Dilinde dua olsam
Adımı değiştirir Bahtiyar koyardım

Aydın Göle
02.10.2001
….

65
Sana aşık
Senin karasularında gezen
Aşkından sarhoş balığım 
Ne yaptığımı sorma bana
Ne yaptığımı biliyor muyum?

Aydın Göle
02.10.2001
….

66
Yıldızları söndürdüm geldim
Rüzgarları tembihledim 
hoyrat esmeyecekler
Yağmurlardan söz aldım 
çisil çisil yağsınlar diye
Biz sarılıp birbirimize geceyi dinleyelim
Gözlerimiz acıyana kadar 
                           birbirimize bakalım
Işıkları değil ha, 
                   sigaraları yakalım, 
                                      yoruldukça


Aydın Göle
04.10.2001

***   ***   ***

NOT:

53’ten 56’ya kadar olan numaralı şiirleri de kısa mesajla yollamıştım. Bu dönem şiirleri uzaktaki sevgiliye yazılmıştı. 

57. şiir uzaktaki sevgilinin çok dikkatini çekmiş ve çok duygulanmıştı. Bazen küçücük bir söz veya bir şiir her şeyden daha etkili olabiliyor. Bu şiirde öyle oldu.

O uzaktaki sevgiliye 58. şiirle sevdanın ona kattığı rengi, 
59. şiirle sevdada ümit ve korkunun iç içeliği, 
60. şiirde şüphe ve karamsarlığı yok eden ümit ve hoş görüyle sevdanın doğduğu, 
61. şiirde sevdanın bin memeli anne olarak insanı insan yapan duyguları büyüttüğünü,
62. şiirde sevdanın suyla benzerliğini ama su gibi her kalıba değil bir kalbe dolduğunu, 
63. şiirle sevdanın ateşiyle buhar olup bulutlara karıştığımı, sevgiliyi bulursam yağacağımı, 
64. şiirle sevgilinin gülüşünden duasına kadar var olabilirsem adımı değiştireceğimi, 
65. şiirde sevdaya tutulanın ne yaptığını bilmeyen sarhoş balık olduğunu
66. şiirde sevdanın atmosferi için doğadan yardım istediğimi, her yorgunluğumuzu bir sigara içimliği dinlenmeyle atma isteğimi anlatmaya çalıştım. Umarım kusurlarımı hoş görür, şiirlerimi beğenirsiniz.

Hepinize iyi pazarlar sevgili okurlar. 



YORGUN MAYIS KISRAKLARI


Son günlerde büyük boyutlu bir kitap elimden düşmüyor. Kitabı okumaya başladığımda öyle rahat okuyamayacağımı fark ettim. 565 sayfa ve büyük boyutlu oluşu elde tutmayı zorlaştırıyor. Birde bir sayfası iki sayfa kadar olduğu için sayfalar ağır ilerliyor. Sözün kısası oldukça hacimli bir kitap.

Ben bir kitabın ilk yüz sayfasını sürüklenerek okurum. Sonradan kitaba ısınır ve sonunu nasıl getirdiğime şaşarım. Bu kitapta öyle oldu. Bu satırları yazdığımda kitabın son 60 sayfası kalmıştı.

Kitabın adını yazının başlığına koydum. Kitabın adı sanki bir şiirin bir mısrası gibi, o kadar güzel ve o kadar çekici. Yazarı Anaptan milletvekili seçilmiş olan Yılmaz Karakoyunlu.

Kitabın tanıtımını yapan yazılardan birkaç alıntıyı sizlere sunayım.

"Adnan Bey'in sesinde gençliğinin hayıflanmış hatıralarına dönmek isteyen arzulu özleyiş vardı. Bahar sabahlarında kısrakları ovaya salan kâhyanın cakalı yürüyüşünü hep hayranlıkla hissetmiş, bu kısrakların sırtında sınırsızlığın hazzını duymak istemişti. Beyaz kısrağın taze bir kız gibi ovada salındığını gözlerinin önüne getirdi. Bu kısrağın gözlerinde mor bakışlı şafakların billûr kâselerini gördüğünü söylerdi. 

            Kısrakların zorla ahırlara konuluşunu hala içime sindirebilmiş değilim. Hürriyete susamış yelelerin nasıl savrulduğu gözlerimin önünden hiç gitmedi. Hürriyet tutkunluğumun ilk heyecanını o ovalarda şahlanan yorgun mayısın kısraklarından almıştım." 

            Yılmaz Karakoyunlu Yorgun Mayıs Kısrakları'nda Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından 1960'a kadar uzanan bir dönemi romanlaştırmış. Olaylar gerçek... Karakayonlu'nun kıvrak anlatımıyla kaleme aldığı hüzünler, acılar, sevinçler de gerçek... Ya aşklar, aşklar da gerçek... Nazım Hikmet'in, Yahya Kemal'in, Adnan Menderes'in aşkları... Ve gerçek olan iki şey daha var: mahpusluklar ve idamlar...

            Başka bir tanıtımda kitap ve yazardan şöyle söz ediliyordu.


            Yılmaz Karakoyunlu’nun bu son romanını koyu bir hüznün lezzetiyle okuyacaksınız. Karakoyunlu, bu defa Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve o yılların önemli kişilerinin hayatlarına ışık tutuyor. Her gün can alan verem hastalığının, bitimsiz savaşların, yoksulluk ve yoksunluğun dehşetini içimize salarken, Çakırbeyli Adnan’ın, Üsküplü Yahya Kemal’in, Selanikli Celile ile oğlu Nâzım’ın, Berin’in, Ayhan’ın, Piraye’nin öykülerini olanca açıklığıyla dile getiriyor. Özel yaşamların henüz kamuya mal olmadığı zamanların siyasetle sarmalanmış büyük aşklarıyla gözlerimizi kamaştırıyor. 
Bütün insanî zaaflarıyla "Gazi Hazretleri"ni, "başvekil"i, "cumhurbaşkanı"nı
anlatırken onların nezdinde genç Cumhuriyet’in geniş bir panoramasını da çiziyor. Bugün hâlâ tartışılan “o yıllar”ın en önemli şahsiyetlerini o çok özel koşullarında değerlendiriyor. "Yorgun Mayıs Kısrakları"nın her bölümüne genç şair Nâzım Hikmet ile üstat Yahya Kemal’in şiirleri eşlik ediyor; Çakırbeyli Çiftliği’nin özgürlük simgesi yorgun mayıs atları, kızıla boyalı bir fonda, dörtnala mahşere koşuyor.     

Bu kitap sadece aşk ve macera kitabı değildir. Demokrasi tarihimiz içinde önemli bir yer tutan 1950-1960 yılları arasında iktidar olan bir siyaset ve siyasetçinin tarihide vardır. Demokrasi mücadelesi tarihimizi Demokrat Partisinin 14 Mayıs 1950 yılında iktidar olmasıyla başlatırlar. Oysa bizde çok partili hayat meşrutiyetle başlamıştır. O tarihten bu yana demokrasi mücadelesi bir iktidar olma mücadelesine, tek adamlığa yönelmiş, bu yüzden demokrasimiz her dönemde yara almıştır. Geçmişten günümüze kadar uzanan çizgide pek büyük bir fark yoktur. Ne yazık ki halkta da kurtarıcı olarak tek lider arama arayışı değişmemiştir.

Kitapta sözü edilen aşklar başka bir yazının konusu olabilecek kadar yer tutar. Şu kadarını belirteyim. Rahmetli Menderes sevincini de kederini de yaşadığı aşklarla unutmaya çalışmış. Bu arada Devlet Operasının ünlü Sopranosu Ayhan Aydan’ı, Çok Sesli Çağdaş Türk Müziğinin önemli bestecisi eşi Hasan Ferit Alnar’dan, kız babasından kızını ister gibi istemesi bana çok itici geldi.

Romanın sözü edilecek çok konusu var. Burada hepsine yer vermem sayfanın boyutlarını aşar. Mutlaka incelenmesi gereken bir kitap. Bu romanı keyifle okursunuz inanın. Siyasi  ve edebi dünyamızın çok önemli kişilerinin çok yerinde belirlemelerine tanık olacaksınız.  

Yayın Tarihi: 06.12.2013 
  

G7 VE DÜNYA EKONOMİK KRİZİ

Bugün 15.02.2010 Şubatında yazdığım gazetedeki yazıma yer verecek ve bugüne değineceğim.

***

G7’nin ne demek olduğunu kaçımızın bildiğini merak ederim. Oysa ne çok duyarız bu sözü. “G7” en gelişmiş yedi ülkeyi simgeler. Bu ülkeler şunlardır. 

1: Amerika
2: Kanada
3: İtalya
4: Japonya
5: Fransa
6: Almanya
7: İngiltere

G7 Gurubu gördüğünüz bu sanayileşmiş ülkeler tarafından ekonomi-politikalarının düzenlenmesi ve uygulanması amacıyla 1975 yılında kurulmuştur. İlk zirvede yükselen petrol fiyatlarının dünya ekonomisini vurduğu konusunda fikir birliğine varıp, yoğun işsizliği önlemek, petrol üreten ülkelerin petrolden elde ettikleri gelirlerini düşürerek güçlenmesine izin vermemeyi amaç edindi. Bunun için Amerika, doları altın standardından çıkararak değerini düşürdü. Böylelikle petrolden dolar kazanan ülkelerin zenginleşip tehdit olması önlendi.

ABD başkanı Bill Clinton’un Denver zirvesini Sekizler Zirvesi olarak belirlemek suretiyle Rusya’nın resmen katılımını tanımaya yönelik girişimine rağmen, Rusya henüz G-7’nin tam üyesi olarak düşünülmemekte ve tüm zirve toplantılarına katılmamaktadır.

G-7, büyük boyutlara ulaşan ekonomik gücünün verdiği üstünlükle uluslararası finansal ve ticari kurumları doğrudan etkilemektedir.

G-7 liderlerince alınan kararlar; Dünya Bankası, IMF, OECD, DTÖ ve NATO gibi uluslararası kuruluşların politikalarının yönlendirilmesinde son derece önemli rol oynamaktadır. G-7’nin bu kuruluşlar gibi devamlı personeli, merkezi, faaliyetlerini yürütmek için belirlenmiş kuralları ve resmi veya yasal gücü olmamasına rağmen bu sayılan kuruluşlar üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu etki G-7’nin ekonomik gücünün büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. 1999 yılında 7 üye ülkenin toplam 19,7 trilyon dolar olan GSYİH’ları dünya ülkeleri toplam GSYİH’sının yüzde 65’ini oluşturmaktaydı. Ayrıca, ABD, Fransa, İngiltere gibi G-7 ülkelerinin pek çoğu da uluslararası ilişkilerde stratejik öneme sahip ülkeler olarak genel kabul görmüşlerdir.

Bugün gelinen noktada dünya ekonomik krizi nedeniyle G7 adını daha sık duymaya başladık. Mali sektör krizi olarak çıkan bu kriz üretim sektörünü de vurarak dünyanın bu ekonomik krizden çıkışını zora soktu. İşte şimdi buna çareler arıyorlar.

Daha önce yazdığım iki yazıda bu konuya kısa olarak değinmiş, İzlanda, Portekiz ve İspanya’da yoksulluğun arttığını, bazı yoksulların yiyecek ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları için yerel yönetimlerden yardım talep ettiklerini, Yunanistan’ın ise resmen iflasın eşiğinde olduğunu belirtmiştim. İşte o Yunanistan’ın (bizden banka bile satın almışlardı, düşünsenize) kendisi dışındaki ülkeler battığını kabul ediyorlar.

Aşağıda okuyacağınız biraz uzun bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.

*

Avrupa’da Yunanistan’la başlayıp İspanya ve Portekiz’le devam eden borç ve açık sorunu G7’nin gündemine girdi. Toplantıda ‘canlandırıcı teşviklerin devamında’ mutabık kalındı
G7 ülkelerinin maliye bakanları ve merkez bankası yetkilileri dünya borsalarının gerilemesinde büyük rol oynayan bütçe açığı haberlerini ve alınacak önlemleri görüşmek üzere Kanada’da bir araya geldi. Toplantının gündemini başta Yunanistan olmak üzere Avrupa ülkelerinin yükselen borç ve bütçe açıkları üzerindeki endişelerin artmasıyla yeniden güçlenen kriz dalgası oluşturdu.
Alman Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, son günlerdeki panik dalgasıyla ilgili olarak, “Kriz henüz aşılmadı. Doğru çıkış stratejisini bulmaya çalışıyoruz. Bütçe açığı olan yalnızca Avrupa değil”  dedi. Japon Maliye Bakanı Naoto Kan da küresel finans piyasalarındaki dalgalanmayı “en büyük sorun” olarak nitelendirdi. Toplantıyı yöneten Kanadalı Maliye Bakanı Jim Flaherty ise, “Bütçe seviyeleriyle ilgili endişe büyük. Teşviklere gerek kalmadığında, krizden çıkışımız mümkün demektir” diyerek, “canlandırmanın devam etmesiyle” ilgili anlaşmaya vardıklarını vurguladı.
AB’nin en yüksek bütçe açığı ve borcuna sahip olan Yunanistan, yatırımcıları dışarıdan destek almadan toparlanacağına ilişkin ikna etmeye çalışırken, borç maliyetleri İspanya ve Portekiz için de artıyor.

IMF Başkan Yardımcısı John Lipsky toplantıda finansal düzenlemeyle ilgili “temel prensiplerde anlaşmaya varıldığını” açıkladı. İngiltere, banka yöneticilerinin primlerine yüzde 50’lik bir vergi koyma kararı alırken, Fransa da aynı kararı uygulamayı düşünüyor. ABD ise yeni bir banka vergisi ve büyük bankaların risk alma kapasitelerini sınırlama kararı aldı.
Bütçe açıklarının “yıpratıcı” olduğuna değinen ABD Hazine Sekreteri Timothy Geithner, büyümenin öncelikli olduğunun altını çizdi. Geithner, ayrıca IMF’nin deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan Haiti’nin borçlarını silmeyi planladıklarını da söyledi.


İspanya: İspanya hükümeti yeni bir İşçi Reform tasarısını parlamentoya sundu. Zapatero, gençler arasında yüzde 20 ile 40 arasında değişen yüksek işsiziliği önlemeye öncelik verecek.
                                                                                                                                              İrlanda: İspanya’dan sonra Euro bölgesinde işsizlik oranının en yüksek olduğu İrlanda’da son 15 yılın en yüksek işsizlik rakamları açıklandı. İstatistik Bürosu’nun açıkladığı verilere göre ocak ayında işsizlik oranı yüzde 12.7’ye çıktı.
                                                                                                                                         Almanya: Almanya Başbakanı Angela Merkel, gelecek hafta Brüksel’de toplanacak Avrupa Komisyonu toplantısında Avrupa’da ekonomik büyümenin yeni bir tanıma ihtiyacı olduğunu açıkladı. AB’nin ortak bir ekonomi stratejisine sahip olması gerektiğini söyleyen Angela Merkel, “21. yüzyılda “büyüme” ifadesini yeniden tanımlamayı öğrenmeliyiz” dedi.
                                                                                                                                                            Fransa: Dunkerque’te üç hafta önce kapanan Total petrol fabrikasında sendikalar, 17 Şubat’ta grev başlatmaya hazırlanıyor.
                                                                                                                                             İtalya: Fiat’ın Sicilya’daki fabrikasını kapatma planını protesto eden işçiler, geçen hafta iş bırakma eylemi başlattı. İtalya’daki 80 bin çalışanın iş durdurma eylemine katılması bekleniyor.
*

Bu alıntıladığım haberlerde okuduklarınızın dışında birkaç söz etmek gerekse ne denilebilir? Dünya ekonomik krizi bitmiyor, aksine küçük ülkelerde derinleşiyor demek mümkün. Ama hayır dünya ekonomik merkezi kaydı. Artık Avrupa merkez değil. Dünya ekonomik merkezi Çin’e ve Hindistan’a kaymıştır. Amerika olmadan Avrupa artık yaşayamaz. Öyle ki dolar bile alâyı valâ ile doğan euro karşısında kesin bir zafer kazanmak üzeredir. Çünkü Avrupa batık ülkelerin euroya kötü etkide bulunduğunu, bu yüzden euro’dan vaz geçilebileceğinin sinyalini verdi.

Bir başka konuda bilançolar. Devlet ve özel sektör kurum ve kuruluşlarının bilanço yapmaları Yunanistan örneğindeki gibi yetmeyebilir. Artık aile bilançoları da yapılmalıdır deniyor. Yani artık aile harcamaları devlet borçlanmalarıyla örtüşür denilmek isteniyor. Aileler  gelecek yıllarını bu günden yerlerse sadece kendilerini değil ülkeyi de zora sokarlar görüşü yakında dillendirilecek. Kredi kartlarının yanlış kullanılmasının teşvikinden sonra durdurulması söz konusu olmazsa durum gerçekten korkutucu boyut alacaktır.

Yıllarca SGK primlerini ödemeyenlerin hükümetlerce affedilmeleri karşısında ödeyenlerin (af buyurun) enayi konumuna düşmeleri gibi, kredi kartıyla hesapsızca borçlanarak geleceğini yatıranların (elbette yeni düzenlemeler yapılmalı, elbette şartlar düzeltilmeli)  affedilmesi durumunda da kıt kanaat geçindikleri halde borçlanmayanlar gene (afedersiniz ama) enayi durumuna düşeceklerdir. Nedeni de bu küresel kriz ortamında sadece borçluları bağlamadığı içindir. Gelirler görece paylaşılırken riskler ve kayıplar herkese pay edilir çünkü.

****

Geçmişten günümüze geldiğimizde başbakanın kredi kartlarını kullanmada varılan aşırılığa dikkatleri çekmesi boşuna değildir. 2007’den beri büyük devletler küçük devletlerin doğrudan dış borcunu yükseltmek yerine, dolaylı dış borcunu gene küçük devletlerin vatandaşlarını tüketimi pompalamak yoluyla borçlandırmayı seçmiştir. Şimdi böylesi bir tuzakla karşı karşıyayız. Sonumuz Yunanistan’a benzemesin. Üretmeden tüketmenin sonunda iflasa yol açtığına ilişkin en iyi örnektir çünkü.

Karikatürist kardeşim Coşkun Göle’nin çizdiği bir karikatürdeki gibi çöp bidonu bile çöpe atılırsa bunun sorumlusunu aramak boş bir uğraş olur. Gidiş o gidiştir.


Yayın Tarihi: 04.12.2013

SARI ÖKÜZ

Bugün Bertold Brecht’in yazdığı bir hikayeyi sizlere sunuyorum.10 Şubat 1898 Augsburg’da doğan, 14 Ağustos 1956 Berlin’de ölen yazarın asıl adı Eugen Berthold Friedrich Brecht’tir.  20.yüzyılın en etkili Alman şairi, oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olarak nitelendirilir. Eserleri uluslararası alanda da saygı ile kabul görmüş ve ödüllendirilmiştir.  "Epik Tiyatro’nun” kurucusudur.

O kendisinden önceki tiyatro ve edebi görüşleri değiştirerek eğlence aracı olmaktan çıkarmış, izleyiciyi direk oyuncu konumuna yükselterek, dram ve trajedilerdeki duygulanımlar yerine neden sonuç ilişkisini sorgulamayı koymuştur.

Aşağıdaki hikâye buna güzel bir örnektir.


****

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.”Yahu” demişler, “kim sorarsa kralız, bu gidişle açlıktan öleceğiz.... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük...Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor, ee balık yakalayacak halimiz de yok...” 

Bir tanesi “En iyisi, ÖKÜZLERE SALDIRALIM” demiş, “iri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!”

Öneri kabul edilmiş. Çünkü görünüşe göre öneri akla yatkın öneriymiş. Hiç zaman geçirmemişler. Hemen  saldırmışlar!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış. Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer. Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, düşmanlarını püskürtüyorlarmış. Aslanlar aç biilaç, “Ne yapsak, ne yapsak?” diye uzun süre düşünmüşler. İçlerinden biri
“Tilkiye danışalım” demiş. “Tilki bizden akıllıdır bilirsiniz” diye eklemiş.

Tilkiye gitmişler, tilki “kolay” demiş. 
“Beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim...”

Kabul etmişler. Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş. 

“Saygı değer öküzler” demiş. “Aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama Şu aranızdaki SARI ÖKÜZ var ya, sarı öküz, işte sorun o… Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü kurtulun kardeşim. Sonrada huzur içinde yaşayın!”

Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla, verivermişler sarı öküzü...  Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün....Tilki gene gelmiş.

“Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz” demiş ve eklemiş: “Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!”

Öküz heyeti düşünmüş, “otlağın selameti için”  teslim etmiş benekli öküzü..Üç gün, dört gün... Artık tilki hep gelir olmuş.

KUYRUĞU UZUN OLANI...
BURNU BEYAZ OLANI...
TOMBUL OLANI...

Tek tek alıp, gitmiş. Otlak seyrelmiş. Aslanlar semirmiş.

Bir gün... Tilki gelmemiş! Gerek kalmamış çünkü. İstediklerini almaya artık Aslanlar kendileri gelmiş.
“Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, sakın direnmeyin gücünüz hiç yok. Yaşadığınız kadarını kâr sayın” demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalan öküzler. “Keşke en başta yaptığımız hatayı yapmayıp sarı öküzü vermeseydik.”  demişler ama iş işten geçmiş.

****


İş işten geçmeden doğru karar vermek ne kadar gerekli görüyorsunuz. Doğru kararlar vermek, doğru bilgi donanmakla mümkündür. Bu bile yetmeyebilir. Önceden birikmiş tecrübenin de olması gerekir. Bilgi ve tecrübe ise kolay edinilir bir şey değildir.


Yayın Tarihi: 02.12.2013

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ 25

         Bugünkü ilk şiirle sizlere merhaba demek istiyorum sevgili okurlar. Simgesel anlatımla, halka önerilen ve ekonomik yaptırımla dayatılan hayatın bir eleştirisini yapmaya çalıştım. Görsel ve yazılı basının buna bağlı olarak halk beğenisini zevksizlik düzeyine indirmeye çalışarak kişiyi düşünemez yargılayamaz hale getirdiğini de ikinci tema olarak işledim. Takdir sizin, beğenilerinize bırakıyorum.
….    ….    ….

Şarabın 
Esrik kelimeleri ağzında
Zaman haritasına seni imliyorum
Kendimi unutuyorum bu ölü havada
Zamanı yitiriyorum
Bugünü emdim, posasını çıkardım
Başka günler sırada
Dönemeçlerde, 
               kabuslar kadar, rüyalarda var
Söylenen sözlere inanma, umut bağlama
Haberlerde 
     “kemerleri sıkın az kaldı” 
                        diyen spikerlere
Uçak olsa inerdi, 
              kuşlarda kalamazdı havada
Sen kemerleri sıktıkça 
               krizler daha çok yükseliyor
Kişi başına düşen milli gelirden 
              kırk iki dansöz düştü payına
Şalını giy, zilini tak parmaklarına
Endülüs’ten
Kudüs’ten
İspanya’dan
Pandispanyadan müzikle 
                      döne döne rakset
Şarabın;
Esrik kelimeleri ağzında
Bugünü emdim, posasını çıkardım
Başka günler sırada
Zaman haritasına seni imliyorum

Aydın Göle
09.07.2001

***   ***   ***

         Sevdiğinizle konuşurken sesinde bir kırılganlık bulursanız üzülmez misiniz? Daha önceki numaralı şiirlerde de belirtmiştim hatırlarsanız, adı olmayan, numaralı kısa şiirler kısa mesajla yolladığım şiirlerdi. Bu üzüntümü bu şiiri yollayarak belirtmiştim.  
….    ….    ….

44
Sesin durgundu telefonda 
                 konuşurken demin
Saklama söyle ne var
Tunç olsa erir ateşiyle öfkemin
Seni üzen kim, ey yar

Aydın Göle
09.07.2001

***   ***   ***

         Yaş kemale erip sevgi yolunuzun üstünde bir çiçek gibi önünüze çıkarsa neler düşüneceğinizi tahmin ediyorum. Evet yüreğiniz mabet sessizliğiyle aşkı kabul eder ve onu kendiniz için hapseder, ama fark eder misiniz acaba? Kendinizde aşka mahpus olur ve içinden çıkamazsınız. Olsun! Ne fark eder? Hiçlikten kurtuldunuz ya, buna değer.  
….    ….    ….

45
Kayan yıldızdı gençliğimiz,
Bugün düne cevaptı hiçliğimiz,
O koskoca hiçliğin içinde biz.
Bir yürek kadar mabettir aşk,
Kendimizi hapsettiğimiz.

Aydın Göle
11.07.2001

***   ***   ***

         Sevgisiz geçen zamanlarda insan kendine acımaktan başka ne yapar? Tembel tembel gerinir, nerdeyse hiç hareket etmek istemez. Gözlerinde yaşam sevinci de kalmaz. Artık var olduğu bile şüphelidir.
….    ….    ….

46
Yaşlı ve tembel buluttum
Bahçelere yağmayı unuttum
Bu yüzden kurudu çiçeklerim
Gerçek değil soyuttum
Aşkı dizlerimde uyuttum
Bir kederi taşır göz bebeklerim

Aydın Göle
11.07.2001

***   ***   ***

         Yalnızlığı severim, ama yapayalnızlığı sevmem. Hep korktuğum böyle bir durumdur. Sevdiklerinin olduğunu bilmesi, dağ başında yada deniz ortasında olsa da insana güven verir. Yalnızlığa bir ihtar çekmeyi beni unutanı arayıp unutmamasını sağlamakla çok yaparım. 
….    ….    ….

47
Unutuldum, arayan yok, 
                           yalnızım bu köşede
Mevsimsiz yaprak dökmüş, 
                                  gölgesiz meşede
Yalnızlığa çekilmiş ihtardır.
Unuttuğunu unutan beni, 
                                   o mahzun yardır.

Aydın Göle
21.07.2001

***   ***   ***
         Unuttuğunuz bir duygu olmuşsa sevda, anlamını kaybetmiş kelime kalabalığına dönmüşse hayat, karanlıklar içinde kaybolmuş olmaktan beter durumdasınız demektir. Bir gün o karanlığın içinde ışık benim için birden bire yandı. Ben trafoyu yüklenmiş gezer oldum ondan sonra. Ondan sonra, durun durabilirseniz. Sevdanın gücü böyle bir şey işte..
….    ….    ….

48
Duygularımı uyutmuştum çoktandır
Sen gelince o derin uykudan uyandı
Aşka yürek, yemyeşil bir vatandır
Karanlık kenttim, ışıklarım şimdi yandı
Işıklar yandı, ben yandım, sen görmedin
Kimse görmedi tüten dumanımı
Bir sevda sardı baştan aşağı beni

Aydın Göle
24.07.2001

***   ***   ***

         Bir sevda ölüleri kıskandırabilir mi? Mercan rengi sevda olursa kıskandırır. İşte öyle bir sevdaydı içimdeki. Ben sevdam için ölmek istemedim. O çok alışılmış bir şey. Ölüler kalksınlardı. Görseler bu sevdayı, ölmek istemeyeceklerine emindim. Zaten yaşarken sevmedikleri için pişman ölmüşlerdi.. dirilerek ellerine hazır bir fırsat daha geçmişken sevmeden ölünürmü?
….    ….    ….

Şakaklarım tutuşmuştu, yanıyordu
Bu aşka kalbim nasıl dayanıyordu
Salı akşamıydı, yazdı, sıcaktı
Bir kibrit çaksanız hava yanacaktı
Şakaklarım gibi o da 
                        durmadan terliyordu
Çünkü aşkımı itiraf etmiştim 
                              önce kendime, sonra sana
Sonrada sen itiraf etmiştin 
                                 çünkü beni sevdiğini.
Mehtap şahitti, mağrurdu, 
                          aşkımız kadar parlaktı o gece
Aldanmıyorduk, 
                          yok hayır aldanmıyorduk
Ömrümüzün 
                      en güzel rüyasını yaşıyorduk
Ne cömertsin ey talih
Biz yıllarca hep senden korktuk
O gece bize güldün ana şefkatiyle
Tumturaklı sözleri aştık
Aşkı yaşıyorduk nefes nefese
Mutluluk sağanağından sırılsıklamdık
Vücudumuzu sardı mavi bir elektrik
Birbirimizden habersiz 
                                  yıllarca bekleştik
Öttür borunu İsrafil
Kalksın mezarlarından pişman ölüler
Mercan rengi sevdamızı görsünler
Ölebilirlerse sonra bir daha ölsünler

Aydın Göle
27.08.2001


Görüşmek ümit ve dileğiyle sevgiler içinde sevgiyle kalın sevgili okurlar.


Yayın Tarih01.12.2013