31 Aralık 2015 Perşembe

BİR SERGİ VE ŞÖLENİN ARDINDAN ve TEŞEKKÜR


Geçtiğimiz hafta içinde Ömer Alikılıç kardeşimin sloganıyla “Perşembeden Pazara, Agora”da, yani AGORA AVM’DE idik. Ne yaptık diye sorarsanız, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü nedeniyle biz engellilerin çeşitli türden eserleriyle karma sergi düzenledik. Bununla ilgili 2 Aralık günü bu köşede siz değerli okurlarımı sergiye ve düzenlenen şölene davet etmiştim. İlgi gösteren tüm dost, akraba ve aynı şehirde birlikte olmaktan mutluluk duyduğumuz hemşerilerimize çok teşekkür ederiz.

Bu aşamaya öyle kolay gelinmedi tabi. Aramızda kah facebook messenger ile, kah telefonla birbirimizi arayarak bir ön görüşme yaptık. Hepimiz engelliyiz, ha deyince bir yerde buluşmamız öyle kolay değil. Şu teknolojinin gözünü seveyim. Bir çok yönden götürüsü olsa bile getiriside hayatımızı kolaylaştırıyor doğrusu. Artık yer, mekân, zaman önemli değil. Postacıyada kıymetli evrak dışında ihtiyaç yok! Bu yolla önce kendimize bir isim koyduk. Çeşitli adlar üzerinde düşünürken Ömer Alikılıç “Bedenini Hiçe Sayan Yürekler” adını alalım dedi. Söylenmesi zor bir ad olur bunu kısaltalım dedim ve ortaya BEHİSAY çıktı. Talha Cavga’da “Organik İnsanlar” adının organik üretimle üretilen besinlerin şeklini hatırlatarak bedenimizin eğri büğrülüğünün doğal olduğunun vurgulanacağını belirtmek istemişti. Bütün bunların ışığında BEHİSAY adının yanına “Organik İnsanlar”ı dönüştürerek “Organik Duygu ve Düşünce sergisi” adını koymuş olduk. Yola koyulabilirdik artık.

Sonraki aşamalarda bana arkadaşlarım kadar Selen Aydınberk hanım çok yardımcı oldu. Her aradığımda yüreğimizi ısıtan sıcak tebessümüyle bizlere bir gün değil dört gün yer verebileceklerini söyledi. Umduğumuzun üstünde bir zamana sahip olduk böylece. O zamanın içine birde şölen ekleyelim dedik, kabul edildi.

Sergimizi 03.12.2015 Perşembe günü saat 14.00’te açılış konuşmamla başlattık. İkinci gün sergi ile geçti. Üçüncü gün saat 17.15’te Gamze Koçer hanım bizi AGORA AVM’nin son katında bulunan kafeteryalar bölümünün Bursa Kebap Salonunda ağırladı. 18.00’de sergimizin içine şölenimizi kattık. Müzisyenler Derneği Başkanı Sefer Beyenal’ın sunuculuğunu üstlendiği ve konukların ilgisini çok renkli sunumuyla bir an olsun düşürmediği  
şölende ilk olarak Talha Cavga konuklarımıza hoş geldiniz dedi. “Engellilere duyarlılık gösterilmekten kaçıldığı, bu yüzden asansörlerde çok beklediğini” hatırlatarak konuya dikkat çekti. Ardından şöleni “Medeni toplumlarda engellilere sağlanan ayrılacakların lüks sayılamaması için engelli bireyle sağlığı yerinde olanların “hemhal’” olması gerektiğini vurgulayarak yaptığım açış konuşmasıyla başlattık. Mağaza müdürü Uğur Bülent Sertçelik’te engellilerin daima yanında olacaklarını belirterek tüm katılımcı ve konuklara teşekkür etti.

Görme Engelli Sude Naz Usuk ve Büşra Budak işaret diline çevirerek Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir kıssasını anlattı. Görme Engelli Nazlı Deniz Tantan kendi şiirini okurken Nazlı Tutku Kalfa işaret diline çevirdi. Görme Engelli Ecrin Eslem Köse kendi yazdığı ilahiyi Havva Cimşir işaret diline çevirdi.

Bizim kendi minik, yüreği ve sesi dev Ses Sanatçımız İbrahim Kaya, ünlü adıyla İBOCAN ve Sakarya Üniversitesi Devlet Konservatuarı Mezunu Fatma Baba şarkılarıyla konuklarımıza zevkli dakikalar yaşattılar.  Mustafa Alikılıç; Ömer Alıkılıç’ın yazdığı “Yorgunum Baba” ve Talha Cavga’nın yazdığı “Şairin Yanındayım Ben”i okudu. Ben kendi yazdığım “Kesitlerle Ben”şirimi, Murat Beyaz’da kendi yazdığı ‘Sonun Başı’ adlı şiirini okuduk.

Sergimizin 4. ve son günü Pazar gününe de Tango Dans Gösterisini eklediler. Sonunda AGORA AVM’DEN Unutulmaz anılarla ayrıldık.

TEŞEKKÜR

Biz BEHİSAY “Organik Duygu ve Düşünce Grubu” olarak öncelikle
AGORA AVM Mağaza müdürü Uğur Bülent Sertçelik beyefendiye...
Pazarlama ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Selen Aydınberk hanımefendiye...
Odak Grup AŞ’den Gamze Koçer hanımefendiye...

Renkli sunumuyla gecemizi yöneten Sefer Beyenal beyefendiye...
Solistler Fatma Baba hanımefendiye...
İbrahim Kaya namıdeğer İBOCAN kardeşimize...

Müzisyenler gitarist Özgür Öztürk beyefendiye...
Saksçı Türker Ergün beyefendiye...

Görme Engelli kızımız Ecrin Eslem Köse ve işaret dilcisi Havva Cimşir hanımefendiye; Görme Engelli Nazlı Deniz Tantan kızımız ve işaret dilcisi Nazlı Tutku Kalfa hanımefendiye; Görme Engelli Sude Naz Usuk kızımız ve işaret dilcisi Büşra Budak hanımefendiye...

En içten duygularla ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUZ.



Yayın Tarihi: 09.12.2015

AYAK KABI YANİ AYAKKABI Ayak ve Ayakkabı Üstüne Söylenmiş Özlü Sözler 3


Yazımızın bugünkü bölümünde Can Yücel’in Aşkı Ayakkabı ile ilişkilendirmesine yer vereceğim. Meğer ayakkabı ile aşk arasında ne çok benzerlik varmış, tahmin edemezsiniz. Araya hiç girmeden hayatınızın çok önemli bir evresine değinen Can Yücel’le sizi baş başa bırakacağım. Böyle büyük söz ustasının sözlerinin arasına girmek hadsizlik olurdu. Okuyunca bana hak vereceksiniz.

***

Aşk ve Ayakkabı
Bedenin yükünü ayaklar taşır, ruhun yükünü yürekler.
Bütün ağırlığınızı ve yorgunluğunuzu kaldıran ayaklarınız için rahatlığı ve şıklığı bir arada barındıran ayakkabıyı seçersiniz.
İçinizin acılarını sıkıntılarını, kırgınlıklarını ve hayallerini yüklenen yüreğiniz için de huzur verici ve “güzel” bir aşk ararsınız.
Zaten aşklar da ayakkabılar gibidir...
Bazıları çamur yağmur, toz, toprak, kar buz gibi her türlü “kötu hava” koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak “yamulur” ilk yağmurlu havada “altı açılır” veya güzel havalarda bile “iki günde bozulup” gider.
Aşkları da ayakkabılar kadar “itinayla” seçmezseniz, tıpkı ayağınızda olduğu gibi yüreğinizde NASIR oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını beğendiğiniz için “zamanla açılır” diyen satıcıya inanarak alırsanız, zaman içinde ayak kemiklerinizde “deformasyon” başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel beğeniye kapılıp “zamanla düzelir” diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların “çarpıldığını” görebilirsiniz.
Aşık olabileceğiniz insan türü, tıpkı ayakkabılar kadar değişik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız “renktedir”....
Aşkı bir çeşit serüven olarak “spor” gibi yasayanlar, aynen “spor ayakkabı” gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler “klasik ayakkabı” gibi muhafazakâr çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
“Bez” ayakkabılar gibi kısa omurlu “tatil aşkları” ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
“Marka” ayakkabı alır gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna “tutulan” aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten “yağmur çizmesi” edinir gibi mantık süzgecinden geçirip “işe yarar” biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki, psikolojik testlerde “zaafı” olup evine sayısız çeşitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda “değişik” türde aşklara da zaafı olduğu söylenir.
Evet, aşk “ayakkabıdır” Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp “hor” kullandığınız zaman kolayca eskittiğiniz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede “eskitirsiniz”.
Ve nasıl ki “delik” bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca “bir miktar” ömrünü uzatmış olursanız; “delik” bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da “asla eskisi gibi olmayacaktır”!



DEVAM EDECEK




Yayın Tarihi: 07.12.2015

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ



Merhaba sevgili okurlarım. Bu yıl bol yağışlı bir bahar geçiriyoruz. Umarım bereketi bol olur; meyve ve sebzeye doyarız. Geçen hafta yazımızın sonunda bu haftada Ahmet Oktay’ın şiirlerine yer vermeye devam edeceğimi duyurmuştum. Geçen hafta Ahmet Oktay’ı sizlere tanıtmıştım. Şairimizi bu bölümde de bir kere daha tanıtmam gerektiğini düşünüyorum. Geçen haftaki tanıtım bölümünü olduğu gibi aktarıyorum.

“1933 yılında Ankara’da doğdu. Yazmaya ortaokul sıralarında başladı. İlk şiiri, 1949-1950 yılları arasında Gerçek dergisinde yayımlandı. Öğrenimini lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı.
Ahmet Oktay, 1950’li yıllarda Mavi Hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı dergide yazıları ve şiirleriyle etkin bir rol oynadı. 1961 yılında Yeni İstanbul gazetesinin Ankara bürosunda ‘parlamento muhabiri’ olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982’de TRT’den emekli oldu. Bir süre daha Milliyet gazetesi’nde çalışmaya devam eden Ahmet Oktay, 1993 yılında görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazmaya verdi.
Başlangıçta yazdığı şiirlerle Ahmed Arif şiirinden etkilendiği izlenimini verirken, 1960’lardan sonra toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni’ye doğru yöneldi. Şiirlerinde destansı bir söyleyiş kullandı, zengin sözcük dağarcığı ile kendini hemen belli eden bir tarzla şiirler yazdı.
Şiir kitaplarından özellikle Yol Üstündeki Semender (1987) Behçet Necatigil Şiir Ödülü almasınında ötesinde içerdiği şiir isimleriyle de önem kazanmıştır. Her bir şiirinde intihar etmiş bir şairi şiire dönüştürmüş ve o şairin biçemiyle kendi biçeminin karışımı enfes bir biçem ortaya koymuştur. Türkiye’de birçok şiirsever bu şiir kitabı nedeniyle gizli kalmış Türk ve yabancı şairleri farklı yanlarıyla öğrenebilmiştir.”

...

BEŞ KURUŞA AŞK ŞARKILARI

Bir yalnızlık büyütürdüm saksıda
kalandı çok eski günlerden
bir bana yetsin, hıncımı arttırsın
aşkımı pekiştirsin diye sevince.
Günüydü, gelip durdu hüznümün önünde
gidilmemiş bir saklı deniz sandım.

Kıpırdamazdı yapraklar geceyle
tüketirdi çiçeği, kuşu sevdiremeyen konyak
bana neydi gülmeler, şarkılar
otobüs durakları, alandaki kalabalık
geldi durdu, alana merhaba dedim.

Bir göz bozgundur yerine göre
vururdu pencereme rüzgâr,
ben hep öyle bir gözdüm
çığlığını kendine saklayan.
Düş kurmazdım, beklemezdim şurda burda,
çiçek demetleri, bisikletler geçmezdi
apansız geliverdi sokağıma.

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
Hıncım bana kalsın diyorum
çünki ben bu kenti kendimde büyüttüm
bir barbarın vahşi ateşiyle,
çünki yapılarının taşında onulmazlığım
çünki şarkılar kanımın bedeli.

En sevdiğim kelimeler gibisin
örneğin öfke gibi
hani bir zamanlar
dağda ve sokakta açan.
Örneğin umut gibi
günde, gecede yitip durduğumuz
zeytin dalını dal eden.
Örneğin aşk gibi
denizlerin üzerinde yürüten.
Örneğin kavga gibi
yüreğimi sıkı, saçlarımı kara tutan
kayaları yumuşatan kavga gibi.

Denizler benim kadar kıpırdayamaz
bak şimdi parklardayım
bir çocuğun menevişli gözlerinde.
Hüzünleri bırakmanın günü
günü çığlığı olmak dünyanın,
hüznümü iki kat ediyor ama
gecede alnıma dayalı alnın.

AHMET OKTAY

***

BEŞİR FUAT

-Enis Batur'a-

Gün doldu: Kendime bir aksisedayım
Ürktüm hep hayalâttan. Aklım
bana açıkla: Yırtılan
zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde
buruşturuyordu validem. Kapatılmış
ve leyli bakışlı mecnune. Ömrüm
şimdiden “bir devr-i hüzün”
ve kapkara matem: Dizdizeyim
dalgın hayaletinle. Ufku
sen misin seyreyleyen
Darüşşifa'nın o tozlu
penceresinden, ben mi? Vehimler
ve cinnet korkusu
bana mirasın. Ölü oğul da
küçük, çıplak ayaklarıyla
geziniyor sofada, çatının
içindeki rüzgâr gibi.

Ey hafıza! Kanıyor
Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:
Koridorlarında usulca açan
o Cizvit mektebinin “Gecede
yazmayı mutad edindim”
daha o zamandan. Sırdır
çünkü yazı: Candan doğar
ve ayan ettikten sonra
sır olur

Nemsin benim
öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım
gibi mi büyüttüm seni kalbimde?
Sözüm sana yine de: Kimi gerçek
daha derin düşten. Düşler de
geleceğe gönderir ve Yitik Söz
dirilir okurun dilinde.
Yaşamım! Doğrusun
yanlış olduğun kadar. Bir diken
gibisin içimde.

Ah! Gülün yok.
Doğ karanlığın devâsa
rahminden de
okurum hisset beni:
“İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:
Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde
cildin altına klorit kokain şırınga
edip buranın hissini iptal ettikten
sonra orasını yarıp şiryanı keserek
seyelân-ı dem tevlidiyle terk-i hayat
edeceğim”

Zevcem! Kim kimin uçurumu?
Her ağuş, ne yapsak

bir serzeniş aslında. Metresim!
Kucaklaştık ama daha bir kez
buluşmadık. Tecilin
dolmasını bekledim ben.

Suret-İ Varaka
“Ameliyatımı icra ettim. Hiç
bir ağrı duymadım. Kan aksın
diye hiddetle kolumu kaldırdım”

Ki “kâğıt dahi kanla mülemma”

AHMET OKTAY


***

BİR PORTRE İÇİN TASLAK

Gece bir geyik bahçesidir bazan
ürkek, korkulu, nefes nefese,
çünki hep birileri gelecektir
hep birilerine gidecektir
düşlerin ve şarapların üstüne.
İşte düş de, şarap da bozgunda,
tatsızdır camın önündeki deniz
süzülen martılardan ne çıkar?
Geldiler gürültüleriyle
beşli, onlu bir can sıkıntısı.

Hiç kıpırdamaz, hiç anlamaz
çünki biz demek ben değiliz
kuşun nasıl uçtuğunu bilmeyiz
bir yeşilin ne olduğunu da.
Bir geceye mi çıkıldı? Onlar da var
yürekleri ve elleri nasırlı,
kimseler bir şey anlatmıyor
çiçeğe, suya, göğe ait
nasılsa bir aradalar.

Saatler ölümle bitişik ama bilinmez
işte gidiyorlar mı? Gitsinler
bardak ve sokak onun olur böylece.
Bozulmuş estamp bir gökyüzüydü
bazı adamlarla daralan.
Böylece kalkar engel
bir duyudur oturduğu yerde artık
çocuklarla çocuk olan.
Çıkarır salar mavi kuşları
kendi göğüne kendindeki ormandan.

Demek gittiler. İyi öyleyse
duyabilir saatlerle ölümü,
isterse eşkıya bir aşkla süsler
bazan da acılarla onu.

İskelede bir vapur vardır, o güzel
iki kişi yeter dünyayı anlamaya,
birinin ağlamasıdır herkesin ağlaması
tutar yüzünü elleriyle siler.

Ne olur geyikleri bahçede bırakın
ne anlatabilir çoklar çoklara?
İşte bir cam parçası, bir çakıl
hadi gidip biraz yalnız kalın.
Elbette kavgamız yine kavga
elbette aşkımız yine aşk.
Bakın, konyaklar içiliyor
hüzünden yapılıyor denizler
ama hadi, yalnız kalın.

Bir çocuk mu ağlıyor? Duydu
çünki bütün çocuklar ondan geçer
kırık oyuncakları, kirli yüzleriyle
Kamburunu çıkartır, usulca yürür
en iyi böyle duyulur gece.
Gece çoğaltılmış bir umudur
sessiz vapurlarla, kısık ışıklarla,
adamlar bir şey arar içkilerden
kadınlar bekler yünleri ve hüzünleriyle.

O da bir kadındır sıkıntılar yapan
renkli kağıtlar ve elişleriyle.
Elbette büyütür bir gökyüzünü
el sallar gece otobüslerine,
bir gazete alır, bir cümle yazar
çünki herkes korkar yalnızlıktan
ve her yerde bir intihar vardır.

Kendiyle yenilir her hüzün
bırakın geyikleri bahçesinde,
birlikte söyleyelim teklerden koro
‘her yerdeki intiharları durduralım
her biçimdeki intiharları durduralım’

Ama hadi, yalnız kalın.

AHMET OKTAY

***

BÜTÜN ERKEKLER ÖLÜR

Çünkü gök sıkıntıyla ağar
rüzgâr buruşur, bir yaprak düşer
ve kaçıyordur solgun mavilikte
maviler ve al geyikler.
İşte altın ve kara akıntılar:
analar, yitirilmiş resimlik
yoksulluk, o korkunç kadın.
Susun, tümünün anıldığı gündür
kara yağmur ve ebem kuşağı
usulca bütün erkekler ölür.

Kıpırdamasın insandan gelen sesler
kamyonlar devrilir dağ yolunda.
Rehincide kalan bir gümüş saat
emanetçide unutulan bavul
geçip giden gök taşlarıdır
havadan ve selüloit mavilikten.
Ey mermeri bozuk yalnızlık
sanki kutsal bir avdır suskuda
ve bir yakut parıltısıdır artık.

Çünkü gök kanla ağıyordur
soluk soluğa atan bir damar
kalbinde hırçın denizin
ve toprağın nabzında
unutulmak gibi bir şahdamar.
Ürperir aynı rüzgârla
darağacı, çarmıh ve çiçek
sussun yatakların fısıltısı
avuçlarda parıldayan kehribar:
ekmekli, zincirli ve başları eğik
kadınların erkekleri geçiyordur.
Ve üzgün deltası kısacık ömürlerin
bir albüm, bir şarkı, bir çocuk.

Hangi doldurulmuş hüznün yakutu
çocukluk defterlerince soluk
ki savaş alanlarında parıldar
bütün koruluklardır ay ışığı
ey ulaşılmayan dayanak aşklar
elleri kanatan kesici ağıt.
Hep unutuştur akılda kalan
sıçrayan, yenilen ve ölen geyikler
derdin eksilmediği kalem ve kağıt.
Kısa ve kesin bir sözdür erkekler
İspanya’da “Non Pasaran”
kızaran kilise çanları
katedrallere çöken gölgelik
İtalya’da “Mamma Mia”
işte avuçların dünyayı duyduğu kayalar
sarkık bir bıyık Meksika'da, “Viva”
Nehirler kurur, susar aşk
ve en katı sözdür erkekler
kıraç ve yoksul Anadolu’da.

Büyük ve yeniktir erkekler
söz dinlemez serüvenci çocuk
su şırıltısında sayıklayan hasta
ve deli bir sevgilidir sabaha kadar
bulgulu, korkunç ve utançla.
Yararsız bütün leylak ağaçları
hiç bilmiyor erkekler
doğan ve ölen çocukların hüznünü
çünkü daha önceden ölürler.

Çünkü gök ağıyordur kanla
hep yenik yıldızlar vardır
anı defteri, kum saati, savaş alanı
bir yüz
işte o kandır.

Ey ışığını dağıtan kristal
ölümsüzlük, ele geçirilmeyen gömü
ayışığı denizle kendini sürdürür
işte her şey geçip gitmede
usulca bütün erkekler ölür

AHMET OKTAY

***

Bu haftalıkta bu kadar sevgili okurlarım. Hayatınıza bir küçücük tat bıraktığımı umarak hepinize iyi pazarlar diliyorum. 



Yayın Tarihi: 06.12.2015

AYAK KABI YANİ AYAKKABI Ayak ve Ayakkabı Üstüne Söylenmiş Özlü Sözler 2


Bazı insanların hayatımıza girmeleri ile çıkmaları bir olur. Bazıları ise uzun bir süre kalır ve yüreğimizde ayak izlerimizi bırakır. Ve biz de hiçbir zaman aynı kişi kalmayız.
Bu üç cümlenin son cümlesi bana Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı romanını hatırlattı. O roman  “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” sözleriyle başlıyordu. Bunu bütün hayatımıza indirgememiz mümkün. Biriyle tanıştığımızda, bir işe girdiğimizde, bir geziye çıktığımızda, bir evlilik vb. yaptığımızda hayatımız değişir. Bütün bunların izlerini taşırız. Kimi olaylar ve kişiler hiç iz bırakmadan hayatımızdan çıkarlar. Ama iz bırakanlardan sonra biz eski biz değilizdir. Kendinizi bir tartında bakın, dediklerime hak vereceksiniz.  

Sizden birinizin ayakkabı bağı koptuğu zaman, bunu düzeltmedikçe, diğer ayakkabıyla yürümesin. Hz. Muhammed
Peygamberimizin bu sözünden ne anladığınızı sorsam vereceğiniz cevabı biliyorum. Bende o cevabı vereceğim çünkü. Bozuk bir şeyin verdiği aksaklığı düzgün işleyen yada işleten diğer şey düzeltemez değil mi? Söylenen sözlerin mutlak bir akıl süzgecinden geçtiğini unutmadan yaklaşalım her söze. Konu ayakkabı üstüne söylenen sözler olunca çok görünür bir aksaklık çıkar ortaya. Düşünsenize, bir ayakkabınızın bağı kopuk! Diğer ayakkabınızın bağı sağlam olsa ne çıkar. Her adımda bağı kopuk olan ayağınıza bol gelecek ve ayağınızdan çıkacaktır. Ayakkabının topuğu çıksa aynı şekilde güç bir durum ortaya çıkar, hemde karşıdan gülünç bir görüntü oluşur. Bütün bu durumlarda yürümenin tadı kalır mı?

At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur.
Şu sözün güzelliğine bakar mısınız? Atın zarafetiyle söz ustalığının bileşimini bu kadar güzel anlatan bir söz duymadım şimdiye kadar. At zarif bir canlı olduğu kadar hızlıdırda. Motorlu taşıtlar öncesinde az faydalanmadık onlardan. Hangi alanlarda kullanmadık ki? Savaştan tutunda, tarla sürmeye, taşımacılığa, ulaştırmacılığa, postacılığa kadar…  ozanı kelimelerin ustası, sihirbazı olarak nitelendirmek yanlış olmaz herhalde. Ayrıca çabuk düşünüp uygulayabilme hızına sahip olmakta gerekir. Sözcükleri seçerken bunların olması şart! Başka türlü ozan olunmaz ki... şimdi ikisini birlikte düşünüp bir hayal kurar mısınız? Nasıl? Haklıymışım değil mi?

Başsız ayakların, yolu bitmez.
Ayaklar başı taşır, bir yerden bir yere götürür; eller de bir baş için çalışır, üretir. Yani ne ayaklar ne eller başsız iş yapamazlar. Bu sözle toplumsal yapı içinde yönlendiricilerin önemi ortaya çıkıyor. Siyasetten spora, ekip işi bütün alanlarda bir yönlendiricinin olması gerektiğine inanırız. Öyledirde.. yönlendiren bir kişi olmazsa her kafadan bir ses çıkar. Her ses kendi fikrini uygulamaya girişince bir kargaşadır uzar, gider.  

Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm, ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar.
İnsanlar daima bulduklarından fazlasını, bulunduğu yerin daha yükseğini ister. Babamın bir sözü vardı. “Devamlı yukarıya bak! Ama ara sıra aşağı bakmayı unutma! Çünkü geldiğin yeri unutursan insanlara iyilik değil kötülük yaparsın, çünkü kötü durumda olanlar, iyi durumda olanlardan daha çoktur” derdi. Bir musibet bizi yola getirmeden, bir ibretle silkinmeden önce yüreğimizin acıyabileceğini hatırlamak bizi vicdan sahibi insan kılar.

Bir ayakkabıcı; başka bir şey yapmasını bilmediği için, iyi ayakkabı yapar.
İnsan bölündüğü oran kadar başarısız olur. Bir işin ustalıkla yapılabilmesi o iş konusunun dışında düşünmemek ve işlememekle bağlantılıdır. Eskilerin “Bir koltuğa üç karpuz sığdırmak” olarak nitelendirdiği değişik işleri yapanlar tek işin uzmanı gibi uzmanlaşamazlar. Her konuda bilgileri olur ama o bilgiler derinlik katan, çözümcü, işin niteliğine işleyen bilgi olamaz. İlle bir yerde eksik kalabilir. Bunun tersi olamaz mı? Çok ender olsa bile birçok konuda ürün veren insanlar yok mu? Elbette var! Mesela dünyanın kabul ettiği İtalyan ressam, heykeltıraş, mimar, şair, birçok bilimsel buluş ve icatlar yapan dilimizdeki bilinen adla söylersek; “Mişelancelo.” Dünya tarihinde bilinmeyen böyle kaç insan vardır kim bilir? Sözün başına dönersek ustalık ve uzmanlık ancak sadece bir konuya bağlı olmakla mümkündür.   


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 04.12.2015
 

3-6 ARALIK ARASINDA AGORA AVM’DEKİ SERGİ VE ŞÖLENİMİZE BEKLERİZ



Yarın 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Biz BEHİSAY grubu olarak engelli Adapazarı Belediyesi engelli Meclis Üyesi Selim Özen’in gayretleriyle AGORA AVM’nin katkılarıyla dört gün sürecek düz yazı, şiir, karakalem, karikatür, fotoğraf ve gravürlerden oluşan bir sergi ve 3. gün 18.00-20.00 arası bir şölenle halkımıza merhaba demek istiyoruz. Biz engellilerden merhaba bu, ama buruk değil, umutsuz değil, kırgın değil. Sabırla üreten ve sabırla bekleyenlerin sihirli, büyüleyici olmasını dilediğimiz, özürlü olmayan sizlerin üzerinde iz bırakmasını istediğimiz merhabası bu.

Biliyor musunuz Mısırın güneyinde Luksor kenti var. Lüks deyimi dünya dillerine oradan geçmiştir. Çünkü antik çağlarda o kentte üretilen her ürün sadece krallara kraliçelere üretilirmiş.

Medeni kelimesininde Medine kentinden geldiğini belirtelim. Şehirli demektir. Şehirli hayata uyum göstermiş ince kişilik sahibine medeni, dilimizdeki anlamıyla uygar diyoruz.

Giderek gelişen, teknoloji ile alet kullanmanın ve bilginin krallardan halka indiği günümüzde insanlık medeniyet ölçüsünü geliştirerek genişletmiş; lüksün tanımını değiştirmiş, sadece ihtiyaç dışı ve kullanılmasada eksikliği duyulmayacak eşyayla sınırlı bırakmıştır. Dolayısıyla tavır ve tutumlar medeniyetler için lüks değildir. Engelli hakları da bu tavır ve tutumun içinde yer almakta artık.

Engelli haklarını sayıp dökerek sizi yormak istemiyorum. Kısaca söylemek gerekirse medeni dünyada engelli hakları artık lüks değildir.

Lüks olmadığını eserleriyle karşınıza çıkan arkadaşlarımın üretkenliklerini, sanatçı duyarlılıklarını görünce fark edeceksiniz. Hiçbirimiz herhangi bir yeteneğe sahip olmayabilirdik. Bizler genede aynı haklardan yararlanacaktık. Bir beceri ve yeteneğe sahip olmayan engellilerin engelli haklarına sahip olduğu gibi.. Bizler engelli dünyasının bir adım öne çıkmış üyeleri olarak tüm engellilerin sesiyiz. İşte sesi olmanın verdiği sorumlulukla 3 aralık dünya engelliler gününde dört gün sürecek bu etkinliği düzenledik.

Öyle uzun uzun sakatlık tanımı ve sakatlığın nedenlerine girmeye niyetli değilim. Kısaca sakatlıklar dört ayrı başlık altında toplanır.

1: Yürüme engelli
2: İşitme engelli, buna bağlı olarak konuşma engelli 
3: Görme engelli
4: Zihinsel engelli

Bedensel eksiklikle oluşan her sakatlık kendi içinde birkaç bölüme daha ayrılabilirler. Kimileri bedensel eksiklik olmasına rağmen nerdeyse sakatlık tanımında önemsiz görünürler. İkişer tane bulunan organlarımızdan göz, kulak, kol, bacaktan birini kaybetmiş olmak gibi.. oysa onların hiç biri diğerinin yedeği değildir. Her biri diğeriyle birlikte güçlüdür. Tek göz perspektiften, yani derinlik ve mesafe ölçüsünden yoksundur. Tek kol güçsüzdür, tek bacakla uzun süre çekirge gibi zıplayarak yürünülmez. Tek kulağın yön duygusu daha azdır.

Engellilik, engelli olan kişiler üzerinde büyük açlıklar, buna bağlı olarak bitmez istek, emel ve özlemler yarattığı için geç yaşta oluşan engellilikte kişilik bozulmasına, çocuklukta oluşan engellilikte kişiliğin oturmamasına yol açmaktadır. Hele engellilerin toplum içinde hor görüldüğü, alay konusu olduğu eski dönemlerde bu yıkım derecesine varabiliyordu. Toplumsal gelişimimizle birlikte eğitim seviyesinin yükselmesi, engellilerinde kaynaştırmalı eğitim sayesinde toplumla birlikte olması kişilik sorununun giderek azalmasını sağlamıştır.

Gelin o meşhur (Türkçe olmadığı için sevemediğim) İngilizce kelimeyle “empati” yapalım. Yani eskilerin sözüyle (ki bu deyimi daha çok seviyorum) karşımızdakiyle “hemhal” olalım.
Belki canımızı acıtacak, ama hemhal olmadan karşımızdakinin acısını, sevincini, kaygısını, tasasını anlayamayız.
Spastik engelli, konuşamayan şair ve yazar kardeşim Ömer Alikılıç 01.12.2015’te yani dün yayınlanan “Perşembeden Pazara Agora” başlıklı köşe yazısında bu konuda şu satırlarla seslendi bize:  

“Hiçbir insan, yaşamadığı hayatın ne zorluklarını tam anlayabilir, ne çaresizliklerini, nede hayatın her şeye rağmen verdiği güzellikleri net bir şekilde algılayabilir.”
(…)
“Evet teselli edilmek, insanın hayatında dertleşebildiği ailesi ve dostları olması, gerçekten secdeye kapanıp, delice şükür edilecek bir değer. Ancak yaşanılan her hayat, hissedilen her duygu insanın kendisine aittir. Kimse kimseyi tam olarak asla ama asla anlayamaz.”

(…)
Ateşe dokununca ateşin yakacağını dünyada yaşayan her insan çok iyi bilir. Bu iki kere ikinin dört olduğunu bilmek kadar basit mesele. Ateş yakar mı, evet ateş yakar. Fakat ateşin acısını sadece ama sadece ateşte yanan bilir.”

Ömer’in dedikleri doğru değil mi?

Şimdi size soruyorum:

*Siz hiç tekerlikli sandalyede oturup, bir topun, bir kelebeğin ardından gittiniz mi, yada bir şeyinizi çalan hırsızın peşinden koşmayı denediniz mi? Koşamayıp, elleriniz koynunuzda naçar, seyirci kaldınız mı? (Adana’da annesinin verdiği 10 tl ile yoğurt almaya giderken soyulan engelli çocuğumuzun iki hafta önceki haberini televizyonlarda izlemişsinizdir)

*Siz hiç gözlerinizi bağlayıp annenizi-babanızı, sevgilinizi, oğlunuzu, kızınızı görmeyi denediniz mi? Karanlık sizi korkutur mu yoksa? Karanlıkta kulaklarınız her sese daha mı duyarlı olur? Karanlıkta ellerinizle mi aranırsınız. Görme engellisiniz üstüne üstlük kollarınızda yok, etrafı nasıl kolaçan edebilirsiniz? 

*Siz hiç konuşamayıp şarkılar söylemek istediniz mi? Kelimeleri söyleyemiyor olabilirsiniz. Yüreğinizden dökülen duygu seli hançerenizden, dilinizden hüzünlü veya sevinçli sese dönüşmez mi?

*Siz hiç duymayıp bir deniz kenarında martıların sesini dinlemek istediniz mi? Duyduğunuz sesleri hiç duyamadığınızı bir hayal edin. Kalabalıklar içinde yalnızlıkları yaşarsınız. Duyduğunuz o seslerin ruhunuzu yıkadığını, sizi sakinleştirdiğini fark edeceksiniz. Sevdiğiniz bir müzik parçası sizi kaç yüzyıl geriye götürebilir, ne sevinçler ekler sevincinize neşeli bir melodi, ne ilahi tatlar alırsınız Allaha yakarışları duyunca bir ilahide.

*Siz zihinsel engellilere zihinsel engelli demek yerine, geri zekâlı, yada deli demeyi mi tercih
ediyorsunuz? Oysa onlarda hayatı seviyorlar. Hayata katılmak için ne kadar istekliler baksanıza... sadece geç öğreniyorlar onlar. Ama en içten sevgiler, en çıkarsız sevgiler onlarda. Çünkü onlar çıkar hesaplarının ne demek olduğunu bilmiyorlar. Şimdi kendinize şöyle diyebilir misiniz? “Ben sevgi engelliyim, ne kadar seversem seveyim, hesap yapmadığım konu, hesap yapmadığım gün yok çünkü.”

*Siz hiç engelli bir yakınınıza, arkadaşınıza baktınız, ilgilendiniz, ona yardımcı oldunuz mu?
Siz hiç küçük bir çocuğu tekerlikli sandalyesinden kucaklayarak alıp belediye otobüsüne bindiniz mi? Bir gün bu çocuğun taşınamaz olacağı ne kadar aklınıza geldi? Hele başka türlü hastalıklarla karşılaştıklarında çabalarınızın yetmediğini gördünüz mü? Öyle ya sağlık var hastalık var! Bizde mide, kalp, böbrek hastası olabilir, yada kansere yakalanabiliriz. Ya sürekli bir engelliye bakmak zorunda olanlar ne yapsın? Hayatın birçok getirisinden fedakârca vazgeçenler... onlarda bizimle birlikte engelli oluyorlar. Onların özel hayatları olamıyor. Tatilide yok bu işin 7/24 ömür boyu.

Sıkıldınız mı anlattıklarımdan? Bunalttım sizi biliyorum.
Ama bunları bilin istedim. Bilin ki yaşamımızı kolaylaştırmamız konusunda bizlere imkânlar sağlanabilsin.

Bu özel günlerin böyle konuları hatırlatmamıza faydası var. Aslında yılsonu maliyenin şirketlerin muhasebe kayıtlarını kontrol etmesi gibi engellilerin engelinin kaldırılması konusunda ne durumda olunduğunun her yıl incelendiği bir kurulun olması şart! Eksik gedik ancak o zaman görülür ve giderilir.

Selim Özen kardeşimin girişimlerine duyarsız kalmayarak bizlere bugünleri hazırlayıp sunma imkânı veren müdür yardımcısı Uğur Bülent Sertçelik ve Selen Ayberk’in şahıslarında AGORA AVM’ye çok teşekkür ediyoruz. 

Yarın, yani 3 aralık Perşembe günü saat 14.00’teki sergimizin açılışında ve Cumartesi günü saat 18.00-20.00 arası düzenlenecek şölende AGORA AVM’de sizi aramızda görmek biz çok mutlu edecektir. Sergimiz Pazar günü 18’de sona erecektir.

Bekleriz efendim. 


Yayın Tarihi: 02.12.2015

30 Kasım 2015 Pazartesi

AYAK KABI YANİ AYAKKABI



Ayak ve Ayakkabı Üstüne Söylenmiş Özlü Sözler 1



Tarihsel süreçte ayakkabının gelişimini anlattığımız 9 bölümün ardından sıra ayak ve ayakkabı üstüne söylenmiş sözlere geldi. Her bir söze ciltler dolusu kitap yazılabilecek tek cümlelik bu sözler bir felsefe, bir hayat dersidir.

İşte ilk örnek:

“Aczini ayaklar altına alan insan, yükselir.”
Ne demektir bu? Yerine göre böbürlenmekten gelen “büyüklük, güçlülük”, yerine göre kendine yetememe duygusuyla düşülen “zayıflık, düşkünlük” duygusunu yenen değer kazanır demek değil midir bu söz? Gerçekten herkes duygularının esiri olmasa çok daha anlaşılır olabilir. Bizi zayıflığa iten yerine göre oluşan duyguları zaman üstüne taşıyamamaktır. İnsanı sevimsizleştiren zaman içinde donmak ve duygularının dışına çıkamamaktır.

İkinci örnekte şöyle:

“Ben kendi ayakkabımın, vurduğu yeri bilirim.”
Herkes hatasını kusurunu bilir. Bilmeyen kesinlikle aklını kullanamıyor, yerli yerinde düşünemiyordur. Eğer böyleyse bir eksiklik var demektir ki bu affedilebilir, görünür veya görünmez engelliliğe girer. Birde sessiz kalıp, ortada hiçbir şey olmamış gibi işi pişkinliğe vuranlar vardır. Onları affetmek çok zordur. Erdemli kişi hatasını bilen ve özür dileyebilen kişidir.
Bunun yanı sıra hatayı yanlış yerde aramakta vardır. Yaptığı işle ilgili olarak yeterli bilgiye sahip olan hatanın nerde olduğunu bilir. Ona bir işaret yeter.
Birde analizci yöntemler uygulayanlar vardır ki bunlar çözümcüdürler. Her türlü toplumsal soruna çare bulabildikleri için bulundukları yerlerde sözleri geçer. Ünleri çözüm örnekleriyle bulundukları yerleri bile aşar.

Geldik üçüncü örneğe..

“Çıplak ayaklı olmak, ayaksız olmaktan çok daha iyidir.”
Çoğumuz gerçeği görmeyiz. Olması gereken diye düşünülenleri aşırı beklenti haline getirir olanı gözden kaçırırız. Bu bizi belki görece olarak ileri götürür ama gerçeklerden de uzaklaştırır. Olanın değerini bilmek pek işimize gelmez. Ya olandan olmak varsa ne yaparız diye düşünen kaç kişi çıkar? Eğer düşünmemişlerdenseniz, böyle bir durumda yeni hayata uyum sağlamakta zorlanırsınız demek zorundayım inanın.

Dördüncü örneğe gelince...

“Tavus kuşuna haddini bildiren, ayaklarıdır.”
Bu söz doğrudan doğruya böbürlenmeyle ilgili bir sözdür. İlk örnekle farkı; güzelliğe sahip olanın bir kusurunun da olduğunun hatırlatılmasıdır. Hiçbir canlı “evren”in gücünde değildir. Hiçbir canlı “evren” eskilerin deyimiyle kâinat kadar güzelde değildir. İlle bir kusuru, bir noksanı vardır. Tavus kuşu örneği bizlere bunu hatırlatıyor. İyi ki vardır, insan bu kusura sahip olmasaydı bu kadar gelişemezdi.

Sıra beşinci örneğe geldi.

“Cesurun ayakları dayanmak, korkağın ayakları kaçmak için yaratılmıştır.”
Dikkat ederseniz kararlı, istekli, vazgeçmeyen insanlar her türlü tehlikeyi göze alır. Öyle kolay kolay yapılması gerekeni yapmaktan geri durmazlar. Biz bunlara “cesur” yada “gözü pek” diyoruz. Onlar bir anıt gibi dururlar ve geleceğe yön vererek anıtsal işler başarırlar. Bunun tersi işten korkmak, yarını görememek, geleceği yönlendirememektir. Böyle bir insan en kısa zamanda, en kolay yoldan ortamı terk eder. Onların ayakları ancak bu işe yarar.   

Altıncı örneğe bakın.

“Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi mokasen’inin içine bak.”
Ayakkabı içindeki kimi ayaklar terler ve kokar. Hele hava almayan ayakkabılarda bu durum yazın daha çok olur. İnsan kendi kokusunu pek duymaz, duysa da iğrenmez. Konu ayak olunca kendi ayak kokusunu bile duyar. Çünkü ayak kokusu dayanılır koku değildir. Çürümüş ceset gibi kokar nedense.. bu Kızılderili sözü “hata, kusur aramadan önce kendi kusurlarını gör” diyor. “Sende de kokmak gibi bir özelliğe sahip ayaklar varken başkasının kusuruna neden bakarsın?” Biraz argo olacak ama bizde öyle kişilere “Bırak bu ayakları” diyelim ve yazımızı Cuma günü kaldığımız yerden sürdürelim. Çarşamba günü 3 Aralık Dünya Engelliler Günü için bir duyuru yazım olacak çünkü.


DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 30.11.2015 

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ


Merhaba sevgili okurlarım. Bugün tek şiir kitabı olan şair ve yazar Cevdet Kudret Solok’la Ahmet Oktay’ın şiirlerini seçtim. Cevdet kudret’in az sayıdaki şiirlerinden bulduğum 3 şiiri sizlere sunacağım. Her zamanki gibi şiirlerden önce şairlerimizi tanıyalım.   

Edebiyatımızda Yedi Meşaleciler olarak bilinen bir akımı başlatan edebiyat topluluğunun kurucuları arasında yer alan Türk edebiyatçı ve edebiyat tarihçisi, tam adı Cevdet Kudret Solok olan, en çok Cevdet Kudret adı ile tanınan şair ve yazarımız 7 Şubat 1907 tarihinde İstanbul’da doğdu..

1. Dünya Savaşı sırasında babası öldü. Annesi Cevdet Kudret’i babasız büyüttü. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Kayseri ve Ankara’da edebiyat öğretmenliği yaptı. Türk Ansiklopedisinde, Türk Dil Kurumunda, Bilgi Yayınevinde çalıştı. 1952’den itibaren başlarda takma adlarla (Abdurrahman Nisari, Suat Hisarcı gibi), daha sonra kendi adıyla edebiyat ders kitapları yazdı. Öğretim görevlisi olarak girdiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulundan emekli oldu.
Şairimiz hakkındaki bir tanıtım yazısında şunlar yazılmış:

“Yalnız bireyin dünyasındaki buruk, içedönük, karamsar ve kırgın duygularını yansıtan şiirler yazdı.

1928’de Birinci Perde adlı tek şiir kitabını yayınladı. Oyun, hikâye, roman türlerinde de eserler verdi. Oyunlarında bireylerin psikolojik saplantılarını işledi. Daha sonraki yıllarda edebiyat ve tiyatro tarihine ilişkin incelemeler yaptı, yazınsal sorunlara ilişkin eleştirel denemeler yazdı. 1945’de hazırladığı Türk Hikâye ve Roman Antolojisi’ni daha sonra Türk Edebiyatı’nda Hikâye ve Roman adıyla genişletti.

Karagöz adlı eserinde 35 karagöz oyununu tarihçeleri ve hikâyeleri ile beraber topladı.

1973’te çıkan Ortaoyunu ile Türk Dil Kurumu Ödülü’nü, son deneme kitabı Kalemin Ucu ile 1991 Sedat Simavi Edebiyat Büyük Ödülü’nü aldı. Şair ve yazar Cevdet Kudret 1992’de yaşamını yitirdi.”

Şimdi sıra Cevdet Kudret şiirlerine geldi. 

...

DİLEK

Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bütün bunlar benim öz malım olsa.

Masam, mürekkebim, etajerim,
Penceresinde benim perdelerim,
Etajerinde kitaplarım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın
Bu kadın karım olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,
Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

***

GECE YARISI

Dizilir ince ince, alnına bir soğuk ter!
Gâvur mahallesidir evimin yukarısı,
Rüzgârın salladığı bir çan durmadan öter.

Bu ses aynı şekilde uzayacak yarın da!
Bazan bir ışık gezer, tamam gece yarısı,
Karşıdaki bir evin pencere camlarında...

Şimdi gözyaşlarımla karanlığı delerim;
Bana hatırlatıyor uzun uzun her akşam
Simsiyah servileri bembeyaz perdelerim!

Korkudan büzülürüm usulca bir kenara;
Yatmak için yerimden azıcık kımıldasam,
Gölgem bir hırsız gibi tırmanır duvara.

***

ON ÖLÜM ŞARKISI

VII

Rüzgâr değmez oldu artık yüzüme,
Gün ışığı kapıma boş yere gelir;
Kötü bir düş gibi dolar gözüme,
Bu toprak bana dağ, size tepedir!
Toprak yukarda, gül, aşağıda yılan!
Elimde kelepçe, gözümde burgu!
Toprak, kemiğimden etimi soyan
Hırsız, kanlı katil, kefen soyucu!
Bütün uzuvlarım bana darılmış,
Kulağım unutmuş artık sesimi;
Hepsi ayrı ayrı hayale dalmış,
Bu omuz, bu ayak bu el benim mi?
Girdiğim çukurdan iki facia:
Burda karınca dev, insan noktadır;
Toprağın altında bir zaman daha,
Tırnaklar ve saçlar uzamaktadır!
Ölüler, ölüler, koşun imdada!
Ölüler, sizin en yoksulunuzum!
Ölüler, koşun ki öbür dünyada
Topraktan bir sema ile mahpusum!
Yağmur çisil çisil üstüme yağar.
Tabiat kardeşim yasıma ortak;
Şehrin üzerinde uçan bulutlar
Serviler ucunda sallanan bayrak!

***

Şimdide Ahmet Oktay’ı tanıyalım. İkinci şairimiz hakkında bulduğum bilgileri olduğu gibi aktarıyorum.

“1933 yılında Ankara’da doğdu. Yazmaya ortaokul sıralarında başladı. İlk şiiri, 1949-1950 yılları arasında Gerçek dergisinde yayımlandı. Öğrenimini lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı.
Ahmet Oktay, 1950’li yıllarda Mavi Hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı dergide yazıları ve şiirleriyle etkin bir rol oynadı. 1961 yılında Yeni İstanbul gazetesinin Ankara bürosunda ‘parlamento muhabiri’ olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazetelerde ve TRT Haber Merkezi’nde muhabirlik, haber müdürlüğü yaptıktan sonra 1982’de TRT’den emekli oldu. Bir süre daha Milliyet gazetesinde çalışmaya devam eden Ahmet Oktay, 1993 yılında görevinden ayrılarak kendini tümüyle yazmaya verdi.
Başlangıçta yazdığı şiirlerle Ahmed Arif şiirinden etkilendiği izlenimini verirken, 1960’lardan sonra toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni’ye doğru yöneldi. Şiirlerinde destansı bir söyleyiş kullandı, zengin sözcük dağarcığı ile kendini hemen belli eden bir tarzla şiirler yazdı.
Şiir kitaplarından özellikle Yol Üstündeki Semender (1987) Behçet Necatigil Şiir Ödülü almasınında ötesinde içerdiği şiir isimleriyle de önem kazanmıştır. Her bir şiirinde intihar etmiş bir şairi şiire dönüştürmüş ve o şairin biçemiyle kendi biçeminin karışımı enfes bir biçem ortaya koymuştur. Türkiye’de birçok şiir sever bu şiir kitabı nedeniyle gizli kalmış Türk ve yabancı şairleri farklı yanlarıyla öğrenebilmiştir.”

İçeriğindeki tadı almanızı umarak şairimizin şiirlerine geçiyorum.

...

ACI

Usandım taş basması günler yaşamaktan
yalnızlığımı büyütüyorum korkunç
yani bağırmak sana sulardan.

Her gün yeniden ölmek
elinden karanlık adamların
yalanla, ekmekle, silahla.

Üstümüze bakarken çağlar
her çocuk başı okşadığımız
suçlu bizmişiz gibi
büyüyor avcumuzda.

Gözlerinde bile
deniz dibi gözlerinde ölüler
askerler ve gemiciler halinde.

İhtiyar yüreği toprağın
buğdayı, elma’sı
korkuda.
Suskunluğum, utancım büyük
sıkıntım kara.
Gel dağıt mavini
kör kuyular uykuma.

***

ANI

Yazdı gözlerimi yumduğumda, öğle sonrası;
dayımdı dutu silkeleyen, çarşafın dört ucunda
Dört kadın; herhalde komşu kızları;
dedem de su çekiyordu kuyudan,
Hamidiye’nin güvertesindeydi sanki,
oysa abdest alacaktı birazdan.

Ah! Sonsuz biçimler veren bize
Bellek ve Zaman.

***

ANNELER GÜNÜYMÜŞ

Panjurları dövdü tüm gece yağmur,
şafakla açtım: dupduruydu gök.
Çektim içime güllerin kokusunu,
çoktan kesilmişti karşı koruluk
yine de bekledim bülbül sesini.

Kim bildi ki sözlerin imlemini?
Gözaltında olduğumuz koğuşta,
Son firarda da enselenen Mansur
şöyle demişti sıtma nöbetinde:
‘nerde benim eski nefti kaputum?’

Unutmam, Haziran’dan gün almıştık,
ürkmüştüm güllerin curnatasından:
sözleşmiştim okuldaşım Mehmet’le;
sancır yüreğim hala, tutuklanmış
bana ‘Cemiyetin Asılları’nı
verdikten az sonra Gençlik Parkı’nda.

Bugün ‘Anneler Günü’ymüş. Yıl olmuş
şuramda pıhtılaşan yara. Bir gül
aldım, zifiri çingene kızından;
savurdum komşu köşkün terk edilmiş
bahçesine. ‘Yeşert’ dedim her yeri.

***
  
BALKON..

Yağmur çiseliyor!
Akıp gitsin üstümdeki küf!
Yakam bağrım fora.
Üç duble votkanın beklentisindeyim; dört şiddetinde bir deprem!
‘Mal ve can kaybı: dokuz gökdelen çökmesi ve üç kalp krizi’.
Gündelik nefretin maliyetini kurtarmasa da fena değil.

Yine de güneşlik bir yer istiyorum.
Yeşillik bir yer.
Herkes Kır’a sığındı.
Kent’i bana, benim gibilere bıraktılar:
Pisliğim, Çukurum! Hayalin ve Güzelliğin rahmi!
Dört yanına yayıldım.
Yatıyorum bütün mezarlarında.

Benim gezinti alanım iki küçük saksı.
Yetiyor bu gümrah arazi:
Balkon, bahçe ve kabir:
üst kattaki dul her sabah ve akşamüstü
sularken çiçeklerini beni de suluyor çünkü.

***

BENGİ İZ

Bir kahkahayla silkindim
dalıp gittiğim mektuptan;
yaşam hep böyle uyarır bizi,
katıksız neşeye dönüşür
altuni bir sesle
en derin kederler;
mutlu bir düşteymiş gibi
zamanın dibinden gülümser,
artık yanaklarından öpemeyeceğimiz
sevgili yüzler.

Budur odaya süzülen mehtabın,
kurumuş eski çeşmenin
açıklayıp durduğu bilgelik ve giz

Sevinç de olgunlaştırır kalbi
acı ve ayrılık gibi;
süzülüp dibe çökeldikçe anılar
anlarız ki
çürüme ve tohum süreçtirler.

Yine de yetmez zaman
gecenin ve kitapların söylediğini çözmeye,
kaç kent, kaç aşk terk edilmiştir;
sinmiştir ölümler
satırlara bir koku gibi;
hep bir şeyler kalmıştır geride
asla unutmak istemediğimiz

Yüzyıllar içre konuşur farklı Yazılar,
solar, yıpranır meşin ve parşömen
bellekte kalır o bengi iz.

***

Haftayada Ahmet Oktay’la birlikte olmak dileğiyle, gözünüzden renkler, kulaklarınızdan sesler eksik olmasın. Sağlıklı çevik ayaklarla pür neşe mayıs’a yürüyün. O mayıs ki içinde destanımız başlar, kurtuluşumuz.. her mayıs, 19 mayıstır. İyi pazarlar sevgili okurlarım.

 

Yayın Tarihi: 29.11.2015