30 Nisan 2016 Cumartesi

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 6


Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen’in seçme sözlerine yer verip o sözleri kendimce yorumladığım veya açtığım yazı dizimizi bugün bitiriyoruz.

-Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakârlık yapma.
Dost kazanmak öyle hemen olacak şey değildir. İki tarafın birbirini gönülden sevmesi, birbirine güvenebilmesi gerekir. Hatta bunların üstüne ikiz kardeş gibi birbirini hissetmeyi de eklemeli. Böyle bir dostluk hayata anlam ve derinlik katar. Hiçbir güçlük önünüzde duramaz. Tabii buna değen insanı bulursanız. Buna değmeyen insan için paralanmaya hiç gerek yok! Öylesi kendinize eziyet etmektir. Birde bu çılgın bireyleşme çağında insanı kollarıyla ahtapot gibi saran yalnızlık dostluk kurmayı mümkün kılmaz. Gene de dostu olana ne mutlu.

-İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil.
Kaç yaşında olursanız olun hayatın doldur boşalt mantığına sahip olduğunu anlamadıysanız, çok şey kaçırmışsınız demektir. Hayatınızda hala çocukluktaki dar çevreden gelen kaç kişi var? İlköğretim zamanından bugün sorulsa kaç kişiyi hatırlarsınız? Lise arkadaşlarınızla, askerlik arkadaşlarınızla ortak belirlediğiniz bir zamanda senede bir gün buluşuyor musunuz? Daha pek çok şeyle de gösterilebilir; hayatımızın her döneminde pek çok insanla tanışır, birlikte olur, kimilerini zaman elimizden alır, kimilerini kendimiz hayatımızdan çıkarırız. Kimileride kendileri hayatımızdan çıkar gider. Hayatımızdan çıkıp gidenlere acı bile olsa güle güle demesini bilmeliyiz. Ağlayıp sızlama yerine kazandığımız birçok insanın farkına varalım yeter.    

-Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.
Eskiler çok güzel sözlere sahipti. Her söz bir hayat felsefesi içerirdi. Nede olsa yaşanmış onca hayat tecrübesinin imbikten geçmiş sözleriydi onlar. “Olgun başaklar boynun eğer” bunlardan biridir. Gerçektende başaklar doldukça ağırlıktan yer çekimi kanunu gereği sapı aşağı çeker. Boş başakları çeken bir ağırlık olmadığı için diktir. Değer verdiklerimiz dik başaklar gibi boş olursa bize karşı övünme fırsatı yakalarlar. Bu övünme canımızı yakacak şekilde olabilir. Babam vefat etmişti. İstanbul’dan kardeşim geldi, bir akrabamızla birlikte cenaze hazırlıkları yapıldı. Akrabamızın iş bitiriciliği yok! Sadece arkadaşlık etti. O bile yeter o anda. Aradan bir zaman geçtikten sonra akrabamız olan annesi anneme oğlu olmasa cenaze işlerinin aksayacağını söylemiş. Ama inanın oğlunun tek dahli bile yok. Sadece refakatçı. Ona verilen değere bakın ardından gelen övünmeye bakın. Böyle övünmeye fırsat vermemek gerekir gerçektende. 

-İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.
Bu sözün başka türlü söylenen biçimi de var. “Alamayacağın şeyi isteme” derler. Alamayacağı şeyi istememek onurlu olmayı gerektirir. Onurlu olan ihtiyaçlarını sınırsız tutmaz. En azla yetinmeyi bilmeden onurlu olunamaz. Bir şeyi alıyorsanız karşılığında bir şeyi vermek zorunda kalabilirsiniz. Bu kişiliğinizden taviz vermeye gelmesin. Kişilikten dolaylı veya doğrudan taviz vermek duygu sömürüsüyle olur. Duygu sömürüsünüde dolaylı veya doğrudan yapabilirsiniz. Doğrudan olanın en çirkini yalvarmak olsa gerek. Çocukların seçtiği metot bu. Çocuklar onuru öğrendiği zaman böyle davranmayı bırakıyorlar. Onur hayata gökyüzü kazandırmaktır. Gökyüzü yüksek olduğu ölçüde başımız dik olur.

-Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme.
İnsan sevmekte sevilmekte ister. Çünkü bu ikili ilişki arkamızı güvenle dönebilme imkânı sağlar. Yoksa sırtımız duvara yaslı dururuz. Eski çağlarda güçlünün egemen olduğu barbar dönemlerde toplumsal antlaşmalar olmadığı için elinde bir şey bulunduranın saldırıya uğraması beklenir şeydi. Çünkü tek gerçek güçtü. Güçlü yaşardı, güçsüz yok olurdu. Zamanla toplumsal birliktelikler devleti, daha sonra devletler ülkeleri doğurdu. Yüksek dağlarda erişilmez kalelerde yaşayan halk düze indi. Bu insanların ayırım gütmeksizin birbirini sevebilme şartlarını doğurdu. Bu çağda daha birçok sebebi sayılabilir ama şu kadarıyla yetinelim insanların ekilen nefret tohumlarına rağmen birbirini sevme imkânı daha çoktur. Yeter ki bu imkânı istismar ederek güveni yok etmeyelim.


SON



Yayın Tarihi: 01.04.2016 

31 Mart 2016 Perşembe

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 5


Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen’in seçme sözlerine yer verip o sözleri kendimce yorumladığım veya açtığım yazı dizimize devam ediyorum

-Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üzerine sıçrar.
İş yapanın işi önlüğünden belli olur. Yapılan işin kiri önlüğe (yada iş elbisesine) geçer çünkü. Kirlenmekten kaçmak mümkün değildir. Kirlenmek keşke hep bu sebeple olsa... ama kaçılacak kirlenme biçimleride vardır. Kimi hastalıktan, kimi sarhoşluktan, kimi işin kendisinden, kimi kişilikten kayanaklanabilir. En kötü kirlenme kişilik kirlenmesidir. Kişilik kirlenmesinin önüne geçmek için hem kötü olaylardan, hem kötü kişilerden uzak durulmalı. Onlar hakkında ne iyi, nede kötü söz söylenmemeli. Karşılık veremeyeceğiniz kadar çok cevap alma riski vardır çünkü. Her cevap sizi kirletmek üzere söylenmiş olabilir. 

-Gözyaşlarının değerini bil. Onları hak etmeyenler için harcama.
Ağlamanında gülmeninde bir değeri, bir yeri ve sırası vardır. Uzun uzun saymayalım şimdi bunları. Ağlarken dökülen gözyaşları inci değerindedir. Hele aza, çoğa ağlanmıyorsa.. birde eşe, dosta dökülmüşse.. insanlık adına hiç tanımadığın bir hayata dökülen içten bir gözyaşı bin yıllık günahlara bedel olsa gerek. Her şeye ağlamaksa kalp para gibidir ve hiçbir değeri yoktur. Ne ruhu arındırır, ne merhamet, ne şefkat katar insana. Göz yaşı süzülürken gözlerden her bir damlada pembe şafaklar doğmalı, kara bulutları darmadağın etmelidir. Bütün bunlar hak edeni bulan gözyaşları için mümkündür inanın.  

-Senin zekâna inanan insanları hayal kırıklığına uğratma.
Eskilerin bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman, veya iş görecek kimsenin ters davranmayarak, güçlük çıkarmayarak uysallık gösterdiği zamanı belirten “eşref saati” dedikleri bir deyim vardı. Birde bunun tersini anlatmak üzere “eşek saati...” İnsanların bu iki tutumu sergiledikleri zamanlar vardır. Birde bu saatlerin dışında olağan tavırları akıl ve zekâ kokan insanlar vardır, onlardan aynı davranışları görmek her zaman mümkün. Olgun insanın yapacağı da budur. Bize düşen zekâmıza uygun davranmak, işi eşref saatine bırakmamaktır. Eşek saatinde olsak bile kimseyi hayal kırıklığına uğratmamak gerekir.

-Kendini sev.
Ben kendimle barışık biriyim. Kendime kızmam diyemem ama. Herkesin önünde dillendirmesem de hatalarımı öyle kolayca örtmem. Kendi içimde kendimle o hatalarımı tartışırım. Bütün bunlar kendimi sevmeme engel değil. Annem hala şöyle der: “İnsan kendini sevmese, yaşayamaz.” Kendine tapacak kadar (narsist) olmamak üzere her insan kendini sevmelidir. Yaşamak moral değer olarak asıl amaçsa ki öyle (dinimizde intiharın yasak olması bunun göstergesi), kendimizi zarar vermeyecek kadar sevmek zorundayız. Kendini sağlıklı biçimde sevecek bireylerden kurulu toplumda “yaşatmak” amaç olur. Kendine tapacak kadar kendini seven bireylerden kurulu toplumda “sömürü” had safhadadır. Kendini sev ama kendine aşık olma! 

-Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.
Işık ve ısı kaynağı aynı zamanda hayatın kaynağıdır. Bütün canlılar karanlık ve soğuk geceden aydınlık ve sıcak güne ulaşmayı diler. Çünkü gün hayatı pişirir. Bütün bunları içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin güneş sisteminde domatesleri elmaları kızartan, otu çiçeği yeşerten güneş sağlar. Dikkat edin güneşli havalarda yüzler daha güleçtir. Güneşli havalarda fazladan moral sahibi oluruz. Bu moralle gezegenimizin hayat kaynağına bakıp gülümsemeyen önünde kocaman ve güzel bir gelecek ummayan yoktur. Güzel havalar şiiriyle Orhan Veli ne güzel vurgulamış. Güzel havada memuriyetten istifa etmiş, sigaraya böyle güzel havada başlamış, böyle havada aşık olmuş bir güzele, eve ekmek tuz götürmeyi unutmuş güzel havada, şiir yazma hastalığı güzel havalarda kendini göstermiş ona. Şimdi gelinde güneşe bakıp gülümsemeyin, yarına dair umutlar beslemeyin.   
  

DEVAM EDECEK



Yayın Tarihi: 30.03.2016

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 4


Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen’in seçme sözlerine yer verip, o sözleri kendimce yorumladığım veya açtığım yazı dizimize devam ediyorum

-Kendini öven insanlardan kaç.
İnsanoğlunun birbirinden ayrılmaz iki kötü huyu vardır. Biri yakınma (şikâyet), diğeri övünme. Edilgen (pasif) insan kusuru hep başkasında arar. Başarısızlığında da bahanelere sığınır. Her fırsatta bu duygularını, bu düşüncelerini kısır döngü halinde anlatır durur. Çünkü gerçeklerden kaçış yolunu böyle bulur. Böyle gönül rahatlığına erer. Gönül rahatlığını övünmeyle de kazanır. Övünme; becerisi, uğraşısı olmayanın ama zamanı çok olanın işidir. Birde böyleleri daha çok geçmişte yaşar. Öyle ya, bugün yaşanan andır ve herkesin gözü önündedir; kimse kül yutmaz. Gözlerden uzak, yarı unutulmuş bir geçmişin başrolünü bunun için oynar. Gerçekten övünülecek şeyler yapanlar övünmezler. Olgun ve gelişmiş insanda bilgi, kültür özümsenmiş, sindirilmiş, buna bağlı olarak tavır ve tutum kişiliğin aynası olmuştur. Kendini öven insan aç insandır. Övünmek kişilik açlığının sıradan işi gibi görünse de en uç noktasıdır. Bunun için kendini çokça övenden kaçınmak, hatta kaçmak gerekir.   

-Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.
Esas olan insana güvenmektir. İnsanın mayasında iyilikte kötülükte vardır. Ona nasıl davranırsanız öyle tepki alırsınız. Bu ilk bebeklik anında bile böyledir. Geçenlerde bir araştırma sonuçlarının video görüntüleri yayınlanmıştı. Ufacık bebekler bile kötüyü itip, iyiye güzele yöneliyorlardı. İnsanın mayasındaki iyiliği veya kötülüğü, doğruculuğu yada yalancılığı aile ve toplum işler, bir yöne çeker. Çocuk bu çekilen yöne göre gelişme gösterir. Yetişkin insan artık ne yaparsa bilerek yapar. Bilerek suç işler, bilerek yalan söyler. Hele bir çıkarı söz konusu olan, dürüst olmayan kişiler, karşısındakini yanıltmak için yeminler ederek yalan söyler. İşin içine başkalarınca masum görünümlü yalanlarda sokulabilir. Onun için söylenenin doğruluğunu onaylatmak şarttır.

-Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.
İnsan herkese yalan söyleyebilir, kendine söyleyemez. Yalan söyleyebilmek için karşıdakinin hiçbir şey bilmiyor yada çok az şey biliyor olması gerekir. Yoksa o anlatılan şeyin yalan olduğu anlaşılır. Daha ikinci cümlede yalanını çarparlar adamın suratına. Yalan söyleyen anlatacağı olayın veya durumun biliniyor olması durumunda bile yanlış bilindiğini iddia eder. Bu iddiasını kanıtlama çabasıyla gerçeğin bir bölümünü gizler, gizleyemezse bir yanından eğip büker. Böylelikle gerçeği çarpıtmış olur. Bunu yaparken kesinlikle renk vermez. Gelgelelim kendisine bunu yapamaz. Gerçeğin her yönünü en ince ayrıntısına kadar bildiği için vicdanını köreltmemişse kendini kandıramaz. Yalan en başta olmak üzere, insanın kendine saygısını yitirmemesi için ahlak dışı davranışlardan uzak durması gerekir. İyi ve güzel ahlakın içi geleneklere veya yaşanan çağa uygun ne varsa onlarla doldurulabilir. Onun tersinin yapılmaması öz saygının korunması için şarttır. 

-Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorsa onların öğütlerini göz ardı etme.
Bu devirde birini dinleyen insanı bulmak zordur. Dost veya arkadaş sohbetlerini izleyince açıkça kimsenin kimseyi dinlemediği görülür. Hele sorunu olanı neredeyse kimse dinlemiyor artık. Kimse başkası için üzülmek istemiyor. Üzüm üzüme baka baka kararır misali bende itiraf edeyim ki böyle davranmaya başladım. Kendimi sıkı denetlediğim bir konudur, hiçbir şey yapamasam bile karşımdakini dinlerim oysa. Çağın vebası ilgisizlik, duyarsızlık kime bulaşmadı ki..  yaşadığımız yoğun tempo, ülkemizin içinde bulunduğu durum bizi iyice örseledi. Gelişmiş ülkelerde de durum bundan farklı değildir. Herkes tek kişilik oyun oynuyor hayat denen bu sahnede. Hazları da, tatsızlıkları da; umutları da, umutsuzlukları da; mutlulukları da, mutsuzlukları da tek başına yaşıyor. Derdimizi, tasamızı anlatabileceğimiz bir arkadaşa, bir eşe, bir dosta sahip olmak büyük şanstır. Özellikle zaman ayırıp dinleyeni altın değerinde tutmak gerek. O değerde insanınız varsa onun öğütleri de, önerileri de dikkate alınmalıdır. Çünkü sizi dinleyen sizi seviyor ve düşünüyordur, size kötülük gelsin istemez.   


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 28.03.2016

ŞAİRLERİN ŞİİRLERİYLE SÖYLEDİĞİ


Merhaba sevgili okurlar.

İlkbahar yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Kimi çiçekler açtı, ağaçlar yeşilleniyor yavaş yavaş. Kışı geride bıraktık artık. Hava ne kadar soğuk olursa olsun en geç üç gün sonra ortalık ılınıyor. Kimi kışı sever, kimi yazı. Kimi ilkbaharı romantik bulur, kimi sonbaharın daha şiirsel olduğunu düşünür. Her mevsim kendine özgü güzelliklere sahiptir. Gönül neyi severse göz onu güzel görür. Bu günde gönlü şiiri sevmiş, gözü şairce görmüş bir şairimizden, Nihat Behram’ın şiirlerinden bir kaçını sizlere sunacağım.

...

ANACAN YİĞİTLEMELERİ
1
Canımdan can yolundu
Uğuldar anacanım
Dalı diken bürüdü
Filizim darda benim
Oy çakıl da çakıl kuduz dişleri
Körpe canı parçalamak işleri
Canımdan can duruldu
Sızıldar anacanım
Baharı kan sürüdü
Çiçeğim harda benim
Oy sinsi de sinsi hain güçleri
Aydınlığa tuzak kurmak işleri
Canımdan can budandı
Çağıldar anacanım
Bir sevdaya adandı
Yiğidim sırda benim
Oy civan da civan umut kuşları
Anaların can can açan düşleri

II
Gün doğar günüm olur
Solurum dünüm olur
Birisi benim yavrum
Gerisi gülüm olur
Vay kanlı da kanlı cellat elleri
Cellat ellerinde halkın gülleri
Işığı gözde çağır
Sözünü özde çağır
Yüreğin dağ rüzgârı
Acını közde çağır
Vay çatal da çatal yılan dilleri
Yılan dillerinde halkın gülleri

III
Yavrum benim çağıl çağıl
Sularda ışıldanır
Zulüm ona ölüm değil
Bin canda yankılanır
Oy seni de seni yavru ceylanım
Öcünü hıncıma yemin ettiğim
Tomurcuğum güne durmuş
Dal üstünde hızlanır
Düşmanları pusu kurmuş
Kan içinde gizlenir
Oy seni de seni yavru ceylanım
Ölümlerde gülüşüne kurbanım

IV
Can zulüm bağlarında
En güzel çağlarında
Alevlenmiş kuşum benim
Özgürlük dağlarında
Oy seni de seni yavru kartalım
Rüzgârını doruklarda tutanım
Bir yanım uzaklarda
Bir yanım tuzaklarda
Öfkeyle bilendi acım
Dişlenmiş kucaklarda
Oy seni de seni kanlı bağlarım
Günü gelir hesabını sorarım

Nihat Behram

***

DOĞADAN İSTEK
Beni geçmişin dehşetiyle besle
beni geleceğin özsuyuyla

Küpeler tak kulaklarıma kirazlardan
mendilimi fesleğenlerle yıka

Bana çılgın bir gürleyiş bellet
yankısıyla kapan üstüme geceleri

Benimle rüzgârları tanıştır
gözlerimi boralara düğümle

Beni kankardeşi bilsin gözyaşların
beni umudunla büyüle

Bana ıssız gecelerden yıldız kaymaları sun
beni ucu kıl birbirine sürtünen çakmak taşlarının

Koynuma başakları yıkayan yağmurunla yağ
kasıklarımı zeytin yapraklarıyla yenile

Ben seni esir alayım şiirlerle
Sen beni kul bil kendine

Nihat Behram

***

DOĞDUM BAĞLANDIM SANA
Bütün düşlerde olduğu gibi
anamın yaslı çehresinde olduğu gibi
içimde bir şeyler birikiyor

Savaşarak pişirilen toprağı
kıvır kıvır işleyen güneş
yitip gitti sanılan
bir sesi iletiyor

(...eriklere, ardıçlara, dallarını
yosunların bürüdüğü selvilere,
koruda kaybolan tavşanla, kaynağa
biriken pervanelere,
uçsuz bucaksız maviliğine denizlerin,
bulutu evcilleşmeyen dağların görkemine,
serin çığ taneleriyle ağırlaşan hasat rüzgârına,
yaylaların büyüsü keskin ayaza...)

Memleketim
4
Kınından sıyrılıp
ışıldamak için sabırsızlanan bıçak

Habersiz duruyor
terkedilmiş çocuklar gibi
gözlerinde kıvılcım güzelliğinden

Nihat Behram

***

ELLERİN AVUCUMDA İKİ ATEŞ DAMLASI
içeğinde yeni yeni kamaşan zerdalisi ömrümün,
gülüşümde çekirdeği sertleşmemiş ilk çağlam,
kızım benim, nazım benim,
gurbetelde sazım benim,
yalazlanmış can tanem,
körpe dalım bir tanem..
Sisini gözlerimin, içimdeki dumanı
seziverdin de sanki
acılandın uykunda,
sızlandın huysuzlandın..
Dudakların kurumuş, ter içindesin yavrum!
Kolsuz kanatsız kalmış
geceden beri başucundayım..
Çırpınarak anlamını arayan binlerce sözcük
kabukları koparılmış yaralar gibi
uğulduyor beynimde..
itiraf etmeliyim ki yavrum
çekip gitse de bir bir
ekmeğe, özgürlüğe, insanlık ve hayata dair
içimi dişleyen düşünceler,
senin bir gülücüğün şimdi
yaşamam için bana yeter.
Geceden beri başucundayım..
İşte, sabaha dayandı gün!
Aşsız, işsiz, kuruşsuz
bir ıssız bayırdayım.
Bebeğim, canımın kıvırcığı,
boranda fırtınada sürgün vermiş tomurcuk,
üzüm tanem, nar tanem,
acar yanım, bir tanem..
Kim kime, dum duma bir tufandayız;
günlerin ağzında kara bir gül
dikenleri tenimize dayanmış;
ürkütülmüş, sarılmış, acıyla sınanmışız..
İnim inim uykunda nasıl da yalnız
yanıyor yüzün yavrum,
yüreciğin kaşlarında tütüyor,
ellerin avcumda iki ateş damlası,
tutuşmuş rüyaların, sesin duyulmaz,
kendi kollarımızdan başka
saranımız yok bizim..
Yazım benim, güzüm benim,
yemin olmuş sözüm benim;
sana kuş bulmalıyım
sana düş bulmalıyım
gidip iş bulmalıyım..
Koynunda çırpınırken böyle çaresiz
kahrınla tanıştırdın bizi ey hayat
zehrinle tanıştırdın;
alışılmaz bildiğimiz nefrete alıştırdın!
Onurumuz:
senin için sakladığım tek servetim bu yavrum;
süt olmaz, aş olmaz, iş olmaz onurumuz..
sızım benim, gizim benim,
gurbetelde izim benim;
ateş almış taş altında kalmışız,
gün olur hesabını sorarız elbet.

Nihat Behram

***

HAPİSHANEDEKİ ARKADAŞIMA

Sevgili  kardeşim:

Belli ki
gömleğinin yakasında kuruyan ter
bu bahar
tarlaların tozunu taşımayacak
kasketinin gölgesini
küçük üzümleri andıran gözlerini
bir selvi yaprağı gibi korumayacak

Sana
tomurcuklu bir dal yollamıştım

bir kaç kitap
bir kilo portakal
Ve
“dostları özlemle kucaklamayı unutma” dizesini
almadılar

geçen yaz-hatırlarsın-
ilk meyvasını veren bir fidandan
ham zerdaliler toplayıp
uzun yollar boyunca
esaret ve zafer üstüne
marşlar söylemiştik

yaşadığın günlerin hesabını soranlara
bildiğin marşları söylemeyi unutma

Nihat Behram

***

HESAPSIZ DUYGULAR

Bil ki
üzgün bırakıp ayrılırken
caddeler
kaldırım taşlarıyla örtülmüş uçurumlardır.

Bilinçsizce mırıldanışta ansızın hatırlanan
bir şarkı gibidir dönüşündeki haz

Uzun uzun ağlamak için güdülen hasret
bazen nelere değmez
subaşından ürkütülmüş ceylanın
sekerek kaçarken ırmağa saldığı kader
sanki süzülüp kalbine gelir

Yanıp sönen solgun
ve kararsız ışıkları şehrin
topraklarda ışıldasa da yıldızlar kadar
gözlerimde yoğunlaşan anlamsız bakış
takılıp gölgesine derinliklerin
uzaklaşır.

Oysa tayların körpecik kuyruğuna
parlak yelesine bağlanan kurdela
huylarını gizlice dizginlemek içindir

Ve bilmediğim acılar
yemişine kuşların konmadığı ağaçlar
sarmaşıklar altında

Seni birazdan ay batarken anacağım
fakat unutma ki yaşamak
sonsuz bir tadla onarıyor
hırçın bir çocuğun ısırdığı elmayı

Nihat Behram

***

MANASTIR KUŞÇUSU

zor bir nakış gibi işliyorum
liseyi ve aşkı
hüzünden bir kanaviçeye

Üveyikler ibibikler arıyorum
kandillerle gece çullukları
bana bir salgını çağrıştıran bıldırcınlar
lise öğretmenlerinin dolduğu odalardan
sarı asmalar ürküyor koştuğumda

kim bilir kuşların öldüğünü
rüzgâr geçerken selviler arasından
sepetime diken gülleri toplayıp
annemin güzelliğine üzgün
kuşlar vurduğumu benim
çağlalar çaldığımı
kim bilir halâ nasıl süslüyor beni
o yusufçuk sesleri

şimdi kumruların angutların kaçıştığı
çocukların mavi serçeler topladığı
aile albümünden bir yüreği
hızla soyunuyorum
hızla soyunuyorum karanlık koynumdan
liseli kitaplarımı

Nihat Behram

***

Bu haftada her hafta olduğu gibi yazımızın sonuna geldik sevgili okurlar. Şurup gibi havaları fırsat bilip doğanın şenlendiği bu bahar mevsiminde dağ bayır demeden gezmeye çıkın. Yanınıza gözleri 24 saat bilgisayara, cep telefonuna, tabletlere bakmaktan kan çanağına dönen çocuklarınızı da alın. Onlara sanal alem yerine gerçek dünyayı tattırın. Birde arabanızda radyo çalar varsa ki bütün arabalarda vardır, FM bandındaki 100.5 frekansında sadece Türk Halk Müziği çalan TRT TÜRKÜ, yada 106.0 frekansında sadece Türk Sanat Müziği çalan TRT NAĞME radyolarını açın. Türkülerin ve Türk Sanat Müziğinin kendine, daha doğrusu bize has tatlarıyla tanışmalarını sağlayın. Hiç eleştirmeden sadece kendi zevkinizi ortaya koyarak müzikten başka her şeye benzeyen “rep” müziğinden kurtulmaları böylelikle mümkün olabilir bakarsınız. Gelecek nesillerin ülkesine yabancılaşmadan yetişmeleri sadece okulla değil sizin okul dışı katkılarınızla gerçekleşecektir.

İyi pazarlar hepinize..  

Not: Geçen hafta halamı kaybettiğim için
sizlerle buluşamadık, anlayışınıza sığınırım.


Yayın Tarihi: 27.03.2016
 

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 3


Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen’in seçme sözlerine yer verip o sözleri kendimce yorumladığım veya açtığım yazı dizimize devam ediyorum

-Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.
Birlikte hareket edenlerin birbirlerini sevip sevmedikleri bazı şeylerden feragat etmelerinden, yada gerektiği durumlarda fedakarlık yapmalarından ve birbirlerinden vazgeçmemelerinden belli olur. Birbirlerini kullananlarınsa ilişki ömürleri, kullanma sebebi adardır. Bunları birleştiren ya işlenen suçtur, yada ortak çıkarlardır. Kullanılmamak için sevdiğini söyleyenin fedakarlığı ve samimiyetine bakılmalıdır. Bu iki gurubu iyi ayırt etmek gerekir.

-Seni dinleyip anlamaya niyetli olmayanlarla tartışma.
Konuşmaktan çıktık yola, onunla devam edelim. “Konuşmak iletişimin bir yarısıdır, dinlemekte iletişimin diğer yarısıdır.” demiştik değil mi? İletişim ilişkiyi sağlayan ana etkendir. Peki neden ilişki kurmak ihtiyacımız oluşur dersiniz? Anlaşılmak isteğimiz için tabiî ki.. anlaşıldığımızı görmek bize sonsuz huzur verir. Sorunlarımızın çözüleceğine inanırız. Dinlememek anlamamaya niyetli olmamak söylediklerini dinletmek isteyen için üzücü; ama dinleyip anlamayanları görmek son derece yıkıcıdır. Bu nedenle niyeti anlamak olmayanla tartışmak şöyle dursun, konuşulmaz bile. Öyleleri kolaylıkla fark edilir. İlgisizdir, umursamazdır, yanınızdayken bile size uzaktır. İyisi mi siz, böylelerine anlatma çabalarınızla yorulacağınıza, anlatmayarak üzüntünüzü içinize gömün; unutun.

-Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.
Bir ilgisi yok gibi görünür ama sözünü edeceğim şeyin satır başlığımızla dolaylı ilgisi vardır. Şu sözü bilirsiniz; “Birine ilk kez yapılan yardım iyiliktir, 2. kez yapılan yardım iyiliğin tekrarı, 3. kez yapılan yardımsa görevdir.” Eğer bir yardım “iyilik”ten çıkıp “görev”e dönüşürse onun tadı tuzu kalmaz. İyiliklerde gönül hoşluğuyla yapılmalıdır. Gönül hoşluğu içinde yapılmayan iyilik, iyilikten olmaktan çıkar. Tıpkı bunun gibi dostluklarda gönül hoşluğuyla, gönül rızasıyla kurulmazsa adına dostluk dense bile dostluk olmaz. Her ikisinin ortak noktası gönül rızası, ve gönül hoşluğudur. Kim önerirse önersin bir dostluk ısmarlama kurulamaz. Tesadüfen kurulmuş birkaç örneği bir kenara bırakırsak başkasının arzusuyla bir dostluk belki başlar ama devam edemez. Daha öteye gidelim. Dostluğu emir verme hakkı olarak görenlerle de dostluk yürümez. Zor gününde yanında bulunmak dostluğa vefanın gereğidir. Emir almak emir vermekse ast-üst ilişkisinin geçtiği yerlerin gereği. Bunları birbirine karıştıranla dostluk olmaz.  

-Eğer verdiğin o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.
Bundan önceki bölümde “Sır tutmasını bil.” başlığının altında yazıklarım şöyleydi.

Gizli kalması istenerek söylenmiş söz size güvenilerek söylenmiş sözdür. İnsanlar güvendikleri insanla 1.’si sırlarının ortaya dökülmeyeceğini bilmekle, 2.’si içlerine dert olan ve taşımakta zorlandıkları şeyleri başkasıyla paylaşmış olmakla iki türlü huzur bulurlar. Güvenli elin, güvenli sesin bizi sarması, okşaması ruhumuzun kırışıklıklarını giderir. İletişimin, ilişkinin sürekliliği için sır saklamasını bilmek gerekir. İşin burasında da boşboğaz olmamanın önemi ortaya çıkar.” 

Bu satırları ters çevirirsek “Sır verdiklerimiz sırlarımızı ortaya döktüğünde sırdaşlık hükmünü ve hakkını kaybederler” sonucuna varırız. Yanlışta değildir. Herkesin olduğu gibi güven veren bir elin, güven telkin edip şefkat saçan bir sesin bizi sarması bizimde ihtiyacımızdır.  
   

DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 25.03.2016

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 2


Sevgili okuyucum, 18 mart 2016 günü halamın vefat haberini aldım. Bu yüzden Pazar ve pazartesi günlerinin yazılarını gazeteye veremedim. Bundan sonra ara verme gereği doğmadan yazma fırsatı buluruz dilerim. İki günlük ara için affınıza sığınırım. Yazımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen’in seçme sözlerine yer verip o sözleri kendimce yorumladığım veya açtığım yazı dizimize devam ediyorum

*

-Kimseye yalvarma.

Konuşmak ne kadar önemli değil mi? Konuşmayı kelimelerle sınırlayamayız. Sınırlamamalıyız da.. duruşumuzla da konuşuruz, bakışımızla da konuşuruz, yaptıklarımızla da konuşuruz. Jest ve mimiklerden tutunda, iş ve spor faaliyetleride bunun içine girer, sanat ve düşünce faaliyetleride. Bunların hepsi kendimizi ifade edebilme yollarıdır. İfade eksikliği insanda zaaflar yaratır. Bu zaafı daha da arttıran yalvarmaktır. Alamayacağın şeyi isteme derlerdi büyüklerimiz. Alamadıklarını almak için yalvarmak zorunda kalabilirsin. Kısaca yalvarmanın kişilik sapmasına, bozulmasına yol açtığını söyleyebiliriz.  

-Asla dönüp arkana bakma.

Söylenen söz ağızdan, atılan ok yaydan çıkmıştır. Geri gelmeleri mümkün değildir. Onlar hedefe varsalar da, hedefi görmeseler de yöneldikleri yere varırlar. İstediğiniz hedefe ulaşamadığınız için pişman olmayın. Sonucu ne olursa olsun sizi üzecek konularda geriye dönüp bakmayın. Petse etmeyin. Tekrar, tekrar ve tekrar deneyin. 

-Sır tutmasını bil.

Gizli kalması istenerek söylenmiş söz size güvenilerek söylenmiş sözdür. İnsanlar güvendikleri insanla 1.’si sırlarının ortaya dökülmeyeceğini bilmekle, 2.’si içlerine dert olan ve taşımakta zorlandıkları şeyleri başkasıyla paylaşmış olmakla iki türlü huzur bulurlar. Güvenli elin, güvenli sesin bizi sarması, okşaması ruhumuzun kırışıklıklarını giderir. İletişimin, ilişkinin sürekliliği için sır saklamasını bilmek gerekir. İşin burasında da boşboğaz olmamanın önemi ortaya çıkar. 

-Dostlarının yeri ayrı, sevgilinin yeri ayrı. Sevgilin için dostlarını, dostların için sevgilini satma.

Her insanın yeri ayrıdır. Anne baba eş ve evlatlar ilk kategoriyse, kardeşler ikinci, dostlar arkadaşlar üçüncü kategoridirler. Olması gereken budur, fakat kişisel tercihler farklı olabilir. Hayatınızda öyle insanlar olabilir ki, herkesten öne geçer. Kişisel tercihleri anlayışla karşılasam da olması gerekeni savunacağım. Şayet hayatınızı kopartmanlara bölerseniz buna gerek kalmaz. Her kopartmanın önemi ayrıdır, insanları da ayrıdır. Ev halkını dışarıdaki eş dostla karıştırmamalıyız. Aynı şekilde terside geçerlidir. Kimse için kimseyi satmamak iyi insan olabilmeye bağlıdır.   

-Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.

Herkes her konuda tavsiyede bulunabilir, hatta öğüt verebilir. Bunların haklı yanlarıda olabilir. Bizim göremediğimiz eksikliklerimizi karşımızdakiler görebilirler. Görüp söyledikleri şey hoşumuza gitsin gitmesin faydalıda olabilir. O an, o tavsiyeleri uygulamayabilirsiniz. Hatta fazla üstelenen kişilerle ilgili tavsiyeleri veya öğütler kışkırtıcı ve dolduruşa getirme çabası görebilirsiniz. Her ne ise onu unutmayın ve aklınızda tutun. Bir gün gerekebilir.

-Bir ilişkiyi kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.

Herkes ikinci bir şansı hak eder. Bu ister iş ilişkisinde olsun, ister arkadaş ilişkisinde olsun, ister eşlerin ilişkisinde olsun fark etmez. Gelen günlerin birinde öleceğimizi bilmemize rağmen her gelen günden umutlu olmamız kaderimizin değişeceğine olan inancımızı göstermiyor mu? İnansana ikinci kez neden inanmayalım? İnsanda kaderin bir parçasıdır. Kader değişiyorsa, insan haydi haydi değişir. Ama bu ikinci şansın üçüncüsü olmamalı. Olursa ilişkiler laçkalaşır. Ne kadar tatlı söz söylenirse söylensin, ne kadar gözyaşı dökülürse dökülsün duyguları örselemekten öteye gitmeyecektir.


DEVAM EDECEK


Yayın Tarihi: 23.03.2016

ÜSTÜN DÖKMEN SÖZLERİNE BİR YAZI 1


Seçme sözlerine yer verip o sözleri kendime göre yorumlamayacağım veya açacağım psikoloji bilimi hocamız Üstün Dökmen’i elektronik ansiklopediden elde ettiğim bilgilerle
önce tanıyalım.

*

1954 yılında İstanbul’da doğan Türk akademisyen, psikolog, yazar ve televizyon programcısı Üstün Dökmen hâlen Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde profesördür.
1971 yılında Ankara’da Cumhuriyet Lisesi’ni, daha sonra Hacettepe Üniversitesi Psikoloji bölümünü bitirdi. 1986 yılında doktorasını Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanında bitirdi. 1988’de doçentlik, 1995’de profesörlük derecesini aldı.
Sosyal bilimlere ilgi duyuyordu, ancak öncelikle Hacettepe Üniversitesi Fizik Bölümüne kaydoldu. Üçüncü sınıfa gelince fiziğin kişiliğine uygun olmadığını fark etti. Yeniden üniversite sınavlarına girerek Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü’ne geçti. Bu bölümden mezun oldu ve aynı bölümde Uygulamalı Psikoloji (Klinik Psikoloji) alanında mastır yaptı. Psikolojik danışma ve rehberlik alanında 1986 yılında doktora, 1988 yılında doçentlik, 1995’te ise profesörlük derecesi aldı. Hâlen Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesidir. Bir dönem TRT’de Küçük Şeyler adlı bir programı hazırladı ve sundu.
Dökmen’in çeşitli bilimsel dergilerde yayımlanan makalelerinin yanı sıra dört bilimsel, bir de şiir kitabı vardır. Bu kitaplar sırasıyla; “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi: Kuruluşu, Gelişmesi, Çalışmaları” , “Okuma Becerisi İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma” , “İletişim Çatışmaları ve Empati” , “Sosyometri ve Psikodrama” adlarını taşımaktadır. Şiir kitabının adı “Selam” dır. Meslektaşı Doç. Dr. Zehra Yaşın Dökmen’le evlidir; iki kızı bulunmaktadır.

*

-Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanabilecek hiçbir koz verme.

Boşboğaz sadece sır tutmayanlara denmez. Kime, neyi, ne zaman söyleyeceğini bilmeden ve düşünmeden konuşana da boşboğaz denir bence. Böylelerinin başı belaya girer tabii. Ama başının belaya girebileceğini önceden göremezler. Boşboğazlılar akıllı olmadıkları için herkese güvenirler. En anlatılamayacak şeyleri sıradan olaylarmış gibi anlatırlar. Çoğunlukla bilmeden sır verirler. Hatta içlerinde anlattıklarının sır olduğunu bilmeyenlerde vardır. Oysa sonuna kadar güvenilecek kimse yoktur. Olsa bile çoğu insan şartlar değiştiğinde kendide değişir. Bugün iyi olduğunuz kişi yarın aranız biraz serinlediğinde eskisi kadar samimi davranmadığını fark edersiniz. Bunun için kimseye boşboğazlık edip ilerde size karşı kullanacağı koz vermemek gerekir. Hele güvenilmez kişilerle ileri geri hiç konuşulmamalı.

-İnsanlara doğru değer ver, hak etmeyenleri sil.

Konuşmak insana değer vermenin ilk işaretidir. Değer verdiklerimizle konuşuruz önce. Bu değere değdikleri oranda (ki, buda verdikleri güvene bağlıdır) konuşmanın derinliği giderek artar. Daha sonra sadece konuşmakla kalınmaz. Araya alışkanlık, araya sevgi girer. Sevgi ve saygı ile konuşmakta birbirine değer vermekle olur. Bir konuşmada konuşmaya verilen değerin göstergesi “dinlemektir.” Karşılıklı konuşmanın baş şartı konuşanın sözünün kesilmemesi, konuşanında amacını en kısa cümlelerle belirtmesidir. Dinlemeden anlamak mümkün değildir. Konuşmak iletişimin bir yarısıdır, dinlemekte iletişimin diğer yarısıdır. Bu iç içe geçmiş iki ayrı parçadan oluşan şeyin adı sohbettir. Değer vermediklerimizle mecburi olmadıkça sohbet etmeyiz. Konuşma ve dinlemeyle başlayan iletişim, sağlıklı ilişkinin kurulmasını sağlar. Yakın ilişki kurduklarımız en çok değer verdiklerimizdir. Bu ilişkinin boyutu bizi canımızı feda etmeye kadar vardırır. Tabi buna değiyorsa. İnsan hep alıcı olmak ister. Sevgide ister, saygıda ister, oyunda ister, işte ister. Verense çok azdır. Alış veriş dediğimiz ilişkiyi veriş alış olarak değiştirenler bir değeri hak ederler. Bir köpeğe, bir kediye, bir ata, bir kuşa karşılıksız bakıp, besleyen bağlanan insan, insana insan olduğu için böyle bağlansa dünyada savaşlar olmazdı. Boşuna insan insanın kurdudur dememişler. Kendi türüne eza etmekten hoşlanan tek varlığız ne yazık ki. Böyle davrananları hayatımızdan çıkaralım derim ben.
 

DEVAM EDECEK







Yayın Tarihi: 18.03.2016