31 Ağustos 2012 Cuma

ŞEVVAL SAM’LA YAPILAN SÖYLEŞİ ÜSTÜNE EKLENENLER 2


Haber Türk gazetesinin HT magazin bölümünde Ece Saruhan’ın Şevval Sam’la yaptığı bir söyleşisi yayınlandı. O söyleşi üstüne düşündüklerimi yazımızın 2. bölümüyle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Şevval Sam’ın bayram sonrası çıkan “II TEK” adlı 2 CD’lik albümünü dinlemiş, içerdiği kimi klasik parçalar üstüne Klasik Türk Müziğine duyduğum ilgi ve sevgiden söz etmiş, bugün bu müziğimizin temel alınması gerektiğini belirtmiştim.    

“■ Tiyatro okuyormuş Tarık Emir. Sanatçı genleriniz ona da işlemiş...

Sanatla, edebiyatla iç içe olsun, kendini keşfedebilsin diye tiyatroyu seçtik. İleride ne istiyorsa onu yapsın. Tek beklentim hümanist, barışçı, huzurlu bir insan olması.”

Sanat dallarının böyle bir vasfı vardır. Kendinize yolculuk yapmak isterseniz bir sanat dalıyla ilgilenin derim. Bu kişilik çatışmalarını da önler bence. Kendinize yaptığınız yolculukta kendinizde kalmayıp hemen kendinizi terk ederseniz her şeyi daha kolay seversiniz. Bu huzuru getirir, inanın ki..

“■ Tıpkı sizin olduğunuz gibi...

Teşekkür ederim. Ben hedefime şöhreti ve parayı değil, özümü koydum. Gören göz, işiten kulak olmaya niyet ettim. Bu sayede dayatılan kuralların dışında kaldım. Hayatta durduğum bir yer var. Tek derdim hep orada durmak, özümle çelişmemek.”

Burada söyleşinin bir bölümünü keseceğim. Çünkü Şevval Sam’ın bayram sonrası piyasaya sürülen yeni albümüne söyleşiyi yapan Ece Saruhan’ın övgüleri var. Amacım  söyleşiden çıkardığım anlamı sizlere iletmek. Albümle ilgili fikrimi başta belirtmiştim zaten. O bölümü verseydim tüccarlığa da değil, albümün tellallığına soyunmuş olurdum.

İKİNCİ ALATURKA SÜRPRİZİ

“■ Tango albümünüzü beklerken alaturkayla bize sürpriz yaptınız...

Alaturka hep bir sürprize denk geldi hayatımda. İnsanlar Karadeniz albümü beklerken ‘Sek’i çıkarmıştım, tango beklerlerken de ‘II Tek’ geldi. Tango albümü oldu bittiye getirilecek bir proje değil, repertuar aşaması çok meşakkatli. Bu süreçte yeni bir alaturka albümü yapmam için çok talep geldi. Alaturka benim müzikal zeminim. Genç kızlığında herkes pop dinler ama ben alaturkayı keşfettim.”

Araya girme ihtiyacımı hoş görün; müzik tabanımızla ilgili bir iki sözüm olacak. Bende çocukluk ve ilk gençliğimde önce Türküler dinledim. Sevdiğim Türk Sanat Müziği parçaları çok azdı. O zamanki adıyla aranjman, bugünkü adıyla Türk Pop müziği yeni yeni doğmuş, yada doğuyordu. Arabesk’in henüz ‘A’sı bile yoktu. En çok satanlara baktığınızda Türk Sanat Müziği, zaman zamanda Türk Halk Müziği sanatçılarını listelerde görürdünüz. Radyolarda en çok ilgiyi halkın büyük kesimi köylü olduğu için Türküler görse bile, büyük kentlilerin nerdeyse tamamı Türk Sanat Müziğine ilgi gösterirlerdi. Küçük bir azınlık olan elit kesim Klasik Batı Müziği veya Caz müziği dinlerdi. Bu müzikleri zamanla keşfettim. Müzik türlerini ayır deseniz ayıramam. Her tür müziğin içinde güzelide var çirkinide. Tarihi sanat geçmişimizi temsil eden sadece Türk Sanat Müziğidir. Avrupa soylularının, daha sonra kent soylularının dinlediği Mozart’ların Beethoven’lerin yerini bizde Itri, Dede Efendi, Sadullah ağa, Hacı Arif Beyler alır. 1950 -1960’tan sonra bu tür müzik halk bunu istiyor denile denile müzik yapımcıları - para koyucuları (yani prodüktörler, plak şiketi sahipleri) gazino patronları tarafından yozlaştırıldı. Türk Sanat Müziği meyhanelerin meze müziği oldu. Bunun için erkek sanatçı kalmadı, bunun için rahmetli Zeki Müren’in edebini ve saygısını koruyarak açtığı yoldan kadınsı sanatçılar türedi. Meğer biz gizli eşcinsel toplummuşuz. Öyle olmasak böyle sanatçılar ilgi görmezdi.

Aklı başında gençlik bu müzikten hızla kaçtı. Ortalama genç dinleyici için yavaş ritimde ve tek sesli oluşu, sözlerin dar bir çerçevede kalışı kaçışı hızlandıran müzikal nedenlerdendir. Aslında çok geniş bir kültürün ürünü olduğu tartışmasız olan kendi öz klasik müziğimizin, içerdiği türleri bırakın, isimlerini bile bilen kalmadı. Şu isimleri meraklısı dışında kaç kişi hatırlar: Gazel, Peşrev, Medhal, Saz semâîsi, Kâr, Beste, Şarkı. Biz her sözlü müziğe şarkı der dururuz. Oysaki bugün yanlış kullandığımız “şarkı” sözcüğü Türk Müziğinde bir türdür.

İşte biz bu temeli kaybettik. Çağ hız çağı kabul ama müziği hızlandırarak basitleştirerek fakirleştirirsiniz. Oysa ortada büyük bir zenginlik var ve keşfedilmeyi bekliyor. 

Şevval Sam’ın söylediklerine bıraktığımız yerden devam edelim.

“O zamanlar eski kayıtlara ulaşmak çok mümkün değildi. 80’lerden sonra icra edilmiş alaturka eserleri dinlemekte güçlük çekiyorum. Hamiyet Yüceses’in ve Müzeyyen Senar’ın kasetlerini bulup yutmuştum. Alaturka albümlerimde o şarkıların çoğunu seslendirdim. Bu albümleri çıkarmamı radyo programı yaptığım dönemde Kalan Müzik’le tanışmam sağladı. Henüz piyasaya arşiv serileri çıkmamışken Hasan Saltık bana iki torba dolusu radyo ve taşplak kaydı vermişti. Benim eğitim sürecim o iki senelik radyo programı oldu. Şarkıları dinlerken, çalarken bir yandan da dönemin şifrelerini çözme derdine düştüm. Sonradan o şarkıları ben icra ederken o dönemin şifrelerini kullandım. O yüzden ilk alaturka albümüm ‘Sek’ için, ‘Taşplak kaydı gibi’ yorumunu yaptılar.”

Şifreleri nasıl çözdünüz?
Şifreleri gelecek bölümde göreceğiz.

  
DEVAM EDECEK



Yazışma Adresim: www.goleaydin@hotmail.com
Gazete Adresimiz: www.anadolumedyagrup.com

Yayın Tarihi: 31.08.2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder